Konusunu Oylayın.: Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir?
  1. 02.Haziran.2010, 00:31
    1
    Misafir

    Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir?






    Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir? Mumsema Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir?


  2. 02.Haziran.2010, 00:31
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 02.Haziran.2010, 00:51
    2
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: Kadere rıza ile kazaya rıza aynı anlama mı gelmektedir?




    Kader Allah’ın ezelî ilmiyle bildiği bütün her şeyin bir programıdır Kaza ise, bu programın ilahî kudret tarafından uygulamaya konulmasıdır Bu farklı konumlarına rağmen, bunlardan birine rıza göstermek diğerine de rıza göstermek manasına gelir

    İnsan bu takdir edilmiş şeylere tam manası ile teslim olursa, hayatta başına gelecek musibet ve sıkıntılara karşı tam bir metanet ve sabır içinde olur

    Başımıza gelen bir musibet gördüğümüzde, “kaderde bu vardı” dediğimiz zaman, bununla her iki hususa da işaret etmiş ve böylece hem ilahî programa hem de uygulamaya rıza göstermiş oluyoruz

    Kadere tam manası ile teslim olmuş bir Mümin için, bağırıp çağırmak yakışmaz, çünkü kadere teslim ve kazaya razı olmak her müminin özelliğidir

    Kafirin musibet karşısında bağırıp çağırması ve isyan etmesi makuldür; zira kafir, küfür gözlüğü ile hadiselere baktığı için, hadiselerin arkasındaki hikmet ve rahmeti göremiyor ve teselliye medar bir kuvveti kendinde bulamıyor

    Lakin mümin her şeyin ve her hadisenin arka cephesinde Allah’ın rahmet ve hikmetini iman gözlüğü ile gördüğü için, bağırmak çağırmak ve isyan mümine yakışmaz, onun için makul olmaz İşte bu teslim ve tevekkül hali, mümin için bir şiar ve bir simge olmak gerekir

    Nasıl dürüstlük ve doğruluk İslam’ın şiarı, müminin simgesi ise, aynı şekilde rıza ve teslimiyet de müminin şeni ve şiarıdır; aksi mümine yakışmaz

    Aslında kaza ve kadere iman Allah'a imanın sonucudur Allah Teala'nın her şeyi bildiğine, her şey O'nun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla vücuda geldiğine inanan bir kimse kaza ve kadere esasen inanmış sayılır

    İslam'da kadere inanılır Fakat işlenen günahları ve suçları mazur göstermek ve sorumluluktan kurtulmak için kader delil olarak ileri sürülemez Müslüman, verilen emirlere uymak, konulan yasaklardan uzak durmak zorundadır Gücü ve iradesi dahilinde bulunan bu emir ve yasaklara uymayanların kendilerini mazur ve haklı göstermek için "Ne yapalım Allah böyle takdir etmiş, kader böyle imiş" demeleri ve suçu kadere, daha doğrusu haşa Allah'a yüklemeleri büyük günahtır

    Deprem, yangın, sel ve benzeri felaketlere uğrayan afetzedelerin, insan gücünü ve iradesini aşan bu türlü musibetler karşısında "Allah'ın takdiri böyle imiş, kaderimiz bu imiş" demeleri caiz, hatta böyle düşünüp, buna inanıp ve böyle deyip teselli bulmaları güzel bir şeydir Ölüm olayı karşısında da aynı şey söylenir Bütün gücüyle çalıştığı ve lüzumlu her tedbiri aldığı halde maksadına ulaşamayanlar da "Kader böyle imiş" deyip müteselli olabilir Ama haram ve günah olan bir şeyi yapan veya farz olan bir ibadeti yapmayan veyahut kendisine verilen görevleri ihmal eden mazeret olarak kaderi öne süremez, sürerse günaha girer Çünkü hiçbir kimse tecelli etmeden ve gerçekleşmeden evvel kaderinin ne olduğunu bilemez Bu bakımdan kader bir sırdır Buna "sırr-ı kader" denir Gerçekleşmeden önce ne olduğu bilinmeyen kader mazeret olarak kullanılamaz

    Kadere iman etmeyi ve kazaya rıza göstermeyi emr eden İslam aynı zamanda çalışmayı, kazanmayı, ibadet etmeyi ve verilen görevleri yerine getirmeyi de emreder, haram ve günahların işlenmesini yasaklar Eğer delil ve mazeret olarak kaderi ileri sürmek caiz olsaydı emir ve yasakların hiçbir anlamı kalmazdı İslam kendi kendisiyle çelişirdi

    İslam'ın bütün emir ve yasaklarını görmezlikten gelip sadece kadere sımsıkı bir biçimde sarılmak, sorumluluktan kurtulmak ve suçu üzerinden atmak için ilahi takdire sığınmak İslam'ı bir bütün olarak göz önünde tutan aklı başında bir Müslüman'ın yapacağı bir şey değildir Hz Mevlana'nın da dediği gibi kaderi o biçimde anlayanlar, eğer inançlarında samimi iseler kendilerine atılan dayağa kızmamaları ve bunu kaderlerinin bir tecellisi sayıp gönül hoşluğuyla karşılamaları gerekir Halbuki onlar buna hiçbir zaman razı olmazlar

    Veba olan yere gidilmesin diye emir veren Hz Ömer'e Ebu Übeyde: "Ya Ömer! Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sorunca, Hz Ömer: "Evet, öyle, ama Allah'ın bir kaderinden kaçarken biz öbür kaderine doğru gitmekteyiz" (Buhari, Tıb, 30; Müslim, Selam, 98) diye cevap vermişti Abdülkadir Geylani'nin de dediği gibi Müslüman, hak uğrunda hak için kaderle çekişen ve mücadele eden kişidir Bunun için tedbir alınır ve türlü türlü çarelere baş vurulur

    Çalışmayı, tedbir almayı ve çare aramayı ihmal etmemek şartıyla kadere iman insana huzur ve güven verir Onu gereksiz vesvese ve vehimlerden, sakıncalı kaygı ve tasalardan kurtarır Bu bakımdan kadere iman lüzumlu olduğu kadar da faydalıdır Zor zamanlarda insanı ayakta tutar, yıkılmasına mani olur Onun için güç ve zindelik kaynağı olur

    İleriye dönük tedbir alan ve planlar yapanların da gereksiz vesveselerden ve kaygılardan kurtulmaları için kader inancına ihtiyaçları vardır

    Hayır da şer de Allah'tandır Her şey O'nun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla meydana gelir Fakat Cenab-ı Hakk insanlara, öbür varlıklara vermediği büyük ve değerli şey vermiştir: Akıl ve irade İnsan aklı ile iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ve faydalıyı zararlıda ayırd eder ve iradesiyle de bunlar arasında hür ve serbest bir biçimde tercih yapar Bundan dolayı yaptıklarından sorumlu olur İlahi irade genel ve evrenseldir İnsana verilmiş olan cüz'i iradenin işlediği alan sınırlıdır Fakat bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını tercihte etkilidir

    İnsanın eylem ve davranışları da dahil olmak üzere her şeyi yaratan Allah'tır O'ndan başka yaratıcı yoktur Fakat insan, kendisinden meydana gelen hal ve hareketleri irade eder, bunun üzerine Allah onları yaratır Dilemek insandan, yaratmak Allah'tandır, tedbir insandan, takdir Allah'tandır Onun için önce kul üzerine düşeni yapmak mecburiyetindedir

    Kaderle ilgili olmak üzere şu hususlar üzerinde durulmaya değer:

    a) Dua: Yaratma yönünden hayır ve şer Allah'tan olduğu gibi hidayet ve dalalet, yani doğru yolda olma ve yoldan sapma da Allah'tandır Yüce Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini iletmez Dilediğine yardım eder ve başarılı kılar (tevfik), dilediğine etmez (hizlan) Yardım ve başarı Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğundan insan dua ve niyazla O'ndan yardım ve başarı ister, doğru yolda sabit ve daim kılmasını diler "Mevlam beni doğru yoldan saptırma ve başarısızlığa düçar etme" diye dua eder Fatia Suresi'nde bu duayı yapmaktayız

    b) Rızık: Allah herkesin rızkını ve kısmetini takdir etmiştir Kimse kimsenin rızkını yemez Rızk veren Allah'tır Hak Teala insanların çalışarak, gerekli tedbirleri alarak, çarelere başvurarak, yoluna ve usulüne göre hareket ederek rızk peşinde koşmalarını ve kendisinden rızk istemelerini emr etmiştir Üzerine düşeni yapan insanın rızkını alemlerin Rabbı'ndan bilmesi ve kısmetine razı olması lazımdır Rızkın Allah'tan olduğuna itikad eden bir kimse ne haram yer ne de hak

    c) Ecel: Bir kimsenin ne kadar yaşayacağı ve ne zaman öleceği mukadderdir Vadesi yeten ölür, yetmeyen yaşar Takdir edilen ecel ve vade değişmez Fakat insanın kendi eliyle kendini tehlikeye atması ve cana kıyması haramdır Hastalıkların da tedavi edilmeleri icab eder

    d) Kazaya rıza göstermek icab eder Kaderin tecellileri karşısında, musibet ve felaket zamanlarında bağırıp çağırmamak , ağlayıp sızlanmamak, çözülüp yıkılmamak lazım gelir Bu gibi durumlarda kadere teslim ve kazaya razı olmak insanın mücadele gücünü ve mukavemet yeteneğini artırır İnsanın kaderinden yakınması ve talihsizliğinden şikayetçi olması yanlıştır

    e) Tevekkül: Allah'a güvenmek demektir Bir insan herhangi bir meşru ve mübah iş yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra Allah'a itimat etmelidir Tevekkül çalışma ve çabalama sebebi ve sakidir İnsanı vesvese ve vehimden, gereksiz kaygı ve tasalardan kurtarır Onu sükuna ve huzura kavuşturur "Rızkımı Allah verir" diye işi gücü bırakmak çarpıtılmış bir tevekkül anlayışıdır Zira insan hem tevekkül göstermek hem de rızkını sağlamak için çaba harcamakla memurdur Tevekkül çalışan insanın hakkıdır Çalışan insan her hususta ve her halükarda Allah'a güvenmek, O'nun keremine ve yardımına bel bağlamak zorundadır Tevekkül Hz Peygamber'in hali, çalışıp kazanmak da sünnetidir O'nun hali üzere olan, sünnetini terk etmez


    Selam ve dua ile
    Sorularla İslamiyet Editör
    Kadere iman eden kederden emin olur, sözünü açıklar mısınız? Nasıl oluyor da kadere iman etmek insanı kederlerden kurtarıyor?

    Kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır Mümin olan insan, gerek kendi nefsinde gerek dış âlemde gördüğü bütün tanzim ve takdirlerin nice hikmetlerle dolup taştığını ve hepsinin de rahmeti netice verdiğini düşünür “Kaderin her şeyi güzeldir” diyerek, başına gelen her türlü hâdisenin altında rahmet ve hikmeti arar

    Dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve sonunda Allah'ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur! Kaybettiğine gam çekmez Geçmişte kaçırdığı fırsatlara "ah!" etmez "Şöyle olsaydı böyle olmazdı!" yahut, "Böyle olmasaydı şöyle olurdu!" gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sağlamadığını bilir Mazinin yükünü sırtından atar Allah'a güvenerek istikbale doğru yol almaya koyulur, huzur bulur!

    Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz Her hayrı ondan bilir, huzur bulur!

    Kadere inanmayanlar insanlığa neyi takdim ediyorlar? Çalışmayıp, tembelce oturmayı mı? Yoksa, sebeplere teşebbüs etmekle birlikte, sonra neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi? Bunda insanlığı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?! Hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile şu aciz insanı, nasıl bu ağır yükün altına sokuyorlar!? Yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan, kendi yıkıcı emelleri hesabına bekledikleri bir şeyler mi var?

    Zaten kaderin iman esasları arasına girmesinin bir diğer hikmeti de, insanı hayatın ağır yüklerinden kurtarıp ruhuna bir rahatlık ve hafiflik vermesidir

    İnsan, kâinatla alâkalı bir varlıktır; nihayetsiz maksatları ve arzuları vardır İnsanın kudreti ve iradesi ise ihtiyaçlarının milyonda birisine dahi kâfi gelmez Ayrıca insan, çevresinde görüp hikmetini anlayamadığı bazı hâdiselerin tesirinden kendisini çoğu kere kurtaramaz, huzursuz olur Meselâ, acıklı bir sahne görse bir zaman kendisini onun tesirinden alamaz ve hayatı acılaşır

    Bu noktada insanın imdadına yetişebilen tek yardımcı, hakkındaki ilahî takdire imandır Kadere hakiki mânâda iman eden bir kişi, ihtiyaçlarının ve korkularının hasıl ettiği manevi baskıları ve ağır yükü zihninden çıkarıp -tabir yerindeyse- kaderin gemisine kor/bırakır Böylece hem zihni, hem de kalbi/ruhu sükun ve rahata kavuşur Şöyle ki:

    Kâinatta meydana gelen bütün işlerin bir ilâhî kanun nizamıyla cereyan ettiğine, yani her şeyin engin bir rahmet ve sonsuz bir kudretin kontrolünde hikmetle yürüdüğüne inanan bir kimse, yaşadığı âlemin lezzet ve güzelliklerinden, helal dairesinde, emniyet içinde istifade etmeye bakar Diğer bir ifadeyle, O’nun merhametine, icraat ve kanunlarının güzelliğine istinaden her şeyi güzel tarafından görür ve buna bağlı olarak hayatını elemsiz bir lezzet ve saadetle geçirir Bu açıdan da kadere iman o kadar huzur vericidir ki, tarif edilemez Bu mânâda kadere iman eden birisi, kederden ve üzüntüden emin olur Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde bu gerçeğe dikkat sadedinde “Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir” (Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 3/187) buyurmuşlardır

    Netice olarak, ‘ilâhî takdirin/kaderin her şeyi güzeldir’ hakikatini kavrayıp ona teslim olan bir insan, her şeyde ilâhî kaderin hikmet ve adaletini görür


    Alaaddin Başar (ProfDr)



  4. 02.Haziran.2010, 00:51
    2
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙



    Kader Allah’ın ezelî ilmiyle bildiği bütün her şeyin bir programıdır Kaza ise, bu programın ilahî kudret tarafından uygulamaya konulmasıdır Bu farklı konumlarına rağmen, bunlardan birine rıza göstermek diğerine de rıza göstermek manasına gelir

    İnsan bu takdir edilmiş şeylere tam manası ile teslim olursa, hayatta başına gelecek musibet ve sıkıntılara karşı tam bir metanet ve sabır içinde olur

    Başımıza gelen bir musibet gördüğümüzde, “kaderde bu vardı” dediğimiz zaman, bununla her iki hususa da işaret etmiş ve böylece hem ilahî programa hem de uygulamaya rıza göstermiş oluyoruz

    Kadere tam manası ile teslim olmuş bir Mümin için, bağırıp çağırmak yakışmaz, çünkü kadere teslim ve kazaya razı olmak her müminin özelliğidir

    Kafirin musibet karşısında bağırıp çağırması ve isyan etmesi makuldür; zira kafir, küfür gözlüğü ile hadiselere baktığı için, hadiselerin arkasındaki hikmet ve rahmeti göremiyor ve teselliye medar bir kuvveti kendinde bulamıyor

    Lakin mümin her şeyin ve her hadisenin arka cephesinde Allah’ın rahmet ve hikmetini iman gözlüğü ile gördüğü için, bağırmak çağırmak ve isyan mümine yakışmaz, onun için makul olmaz İşte bu teslim ve tevekkül hali, mümin için bir şiar ve bir simge olmak gerekir

    Nasıl dürüstlük ve doğruluk İslam’ın şiarı, müminin simgesi ise, aynı şekilde rıza ve teslimiyet de müminin şeni ve şiarıdır; aksi mümine yakışmaz

    Aslında kaza ve kadere iman Allah'a imanın sonucudur Allah Teala'nın her şeyi bildiğine, her şey O'nun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla vücuda geldiğine inanan bir kimse kaza ve kadere esasen inanmış sayılır

    İslam'da kadere inanılır Fakat işlenen günahları ve suçları mazur göstermek ve sorumluluktan kurtulmak için kader delil olarak ileri sürülemez Müslüman, verilen emirlere uymak, konulan yasaklardan uzak durmak zorundadır Gücü ve iradesi dahilinde bulunan bu emir ve yasaklara uymayanların kendilerini mazur ve haklı göstermek için "Ne yapalım Allah böyle takdir etmiş, kader böyle imiş" demeleri ve suçu kadere, daha doğrusu haşa Allah'a yüklemeleri büyük günahtır

    Deprem, yangın, sel ve benzeri felaketlere uğrayan afetzedelerin, insan gücünü ve iradesini aşan bu türlü musibetler karşısında "Allah'ın takdiri böyle imiş, kaderimiz bu imiş" demeleri caiz, hatta böyle düşünüp, buna inanıp ve böyle deyip teselli bulmaları güzel bir şeydir Ölüm olayı karşısında da aynı şey söylenir Bütün gücüyle çalıştığı ve lüzumlu her tedbiri aldığı halde maksadına ulaşamayanlar da "Kader böyle imiş" deyip müteselli olabilir Ama haram ve günah olan bir şeyi yapan veya farz olan bir ibadeti yapmayan veyahut kendisine verilen görevleri ihmal eden mazeret olarak kaderi öne süremez, sürerse günaha girer Çünkü hiçbir kimse tecelli etmeden ve gerçekleşmeden evvel kaderinin ne olduğunu bilemez Bu bakımdan kader bir sırdır Buna "sırr-ı kader" denir Gerçekleşmeden önce ne olduğu bilinmeyen kader mazeret olarak kullanılamaz

    Kadere iman etmeyi ve kazaya rıza göstermeyi emr eden İslam aynı zamanda çalışmayı, kazanmayı, ibadet etmeyi ve verilen görevleri yerine getirmeyi de emreder, haram ve günahların işlenmesini yasaklar Eğer delil ve mazeret olarak kaderi ileri sürmek caiz olsaydı emir ve yasakların hiçbir anlamı kalmazdı İslam kendi kendisiyle çelişirdi

    İslam'ın bütün emir ve yasaklarını görmezlikten gelip sadece kadere sımsıkı bir biçimde sarılmak, sorumluluktan kurtulmak ve suçu üzerinden atmak için ilahi takdire sığınmak İslam'ı bir bütün olarak göz önünde tutan aklı başında bir Müslüman'ın yapacağı bir şey değildir Hz Mevlana'nın da dediği gibi kaderi o biçimde anlayanlar, eğer inançlarında samimi iseler kendilerine atılan dayağa kızmamaları ve bunu kaderlerinin bir tecellisi sayıp gönül hoşluğuyla karşılamaları gerekir Halbuki onlar buna hiçbir zaman razı olmazlar

    Veba olan yere gidilmesin diye emir veren Hz Ömer'e Ebu Übeyde: "Ya Ömer! Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sorunca, Hz Ömer: "Evet, öyle, ama Allah'ın bir kaderinden kaçarken biz öbür kaderine doğru gitmekteyiz" (Buhari, Tıb, 30; Müslim, Selam, 98) diye cevap vermişti Abdülkadir Geylani'nin de dediği gibi Müslüman, hak uğrunda hak için kaderle çekişen ve mücadele eden kişidir Bunun için tedbir alınır ve türlü türlü çarelere baş vurulur

    Çalışmayı, tedbir almayı ve çare aramayı ihmal etmemek şartıyla kadere iman insana huzur ve güven verir Onu gereksiz vesvese ve vehimlerden, sakıncalı kaygı ve tasalardan kurtarır Bu bakımdan kadere iman lüzumlu olduğu kadar da faydalıdır Zor zamanlarda insanı ayakta tutar, yıkılmasına mani olur Onun için güç ve zindelik kaynağı olur

    İleriye dönük tedbir alan ve planlar yapanların da gereksiz vesveselerden ve kaygılardan kurtulmaları için kader inancına ihtiyaçları vardır

    Hayır da şer de Allah'tandır Her şey O'nun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla meydana gelir Fakat Cenab-ı Hakk insanlara, öbür varlıklara vermediği büyük ve değerli şey vermiştir: Akıl ve irade İnsan aklı ile iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ve faydalıyı zararlıda ayırd eder ve iradesiyle de bunlar arasında hür ve serbest bir biçimde tercih yapar Bundan dolayı yaptıklarından sorumlu olur İlahi irade genel ve evrenseldir İnsana verilmiş olan cüz'i iradenin işlediği alan sınırlıdır Fakat bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını tercihte etkilidir

    İnsanın eylem ve davranışları da dahil olmak üzere her şeyi yaratan Allah'tır O'ndan başka yaratıcı yoktur Fakat insan, kendisinden meydana gelen hal ve hareketleri irade eder, bunun üzerine Allah onları yaratır Dilemek insandan, yaratmak Allah'tandır, tedbir insandan, takdir Allah'tandır Onun için önce kul üzerine düşeni yapmak mecburiyetindedir

    Kaderle ilgili olmak üzere şu hususlar üzerinde durulmaya değer:

    a) Dua: Yaratma yönünden hayır ve şer Allah'tan olduğu gibi hidayet ve dalalet, yani doğru yolda olma ve yoldan sapma da Allah'tandır Yüce Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini iletmez Dilediğine yardım eder ve başarılı kılar (tevfik), dilediğine etmez (hizlan) Yardım ve başarı Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğundan insan dua ve niyazla O'ndan yardım ve başarı ister, doğru yolda sabit ve daim kılmasını diler "Mevlam beni doğru yoldan saptırma ve başarısızlığa düçar etme" diye dua eder Fatia Suresi'nde bu duayı yapmaktayız

    b) Rızık: Allah herkesin rızkını ve kısmetini takdir etmiştir Kimse kimsenin rızkını yemez Rızk veren Allah'tır Hak Teala insanların çalışarak, gerekli tedbirleri alarak, çarelere başvurarak, yoluna ve usulüne göre hareket ederek rızk peşinde koşmalarını ve kendisinden rızk istemelerini emr etmiştir Üzerine düşeni yapan insanın rızkını alemlerin Rabbı'ndan bilmesi ve kısmetine razı olması lazımdır Rızkın Allah'tan olduğuna itikad eden bir kimse ne haram yer ne de hak

    c) Ecel: Bir kimsenin ne kadar yaşayacağı ve ne zaman öleceği mukadderdir Vadesi yeten ölür, yetmeyen yaşar Takdir edilen ecel ve vade değişmez Fakat insanın kendi eliyle kendini tehlikeye atması ve cana kıyması haramdır Hastalıkların da tedavi edilmeleri icab eder

    d) Kazaya rıza göstermek icab eder Kaderin tecellileri karşısında, musibet ve felaket zamanlarında bağırıp çağırmamak , ağlayıp sızlanmamak, çözülüp yıkılmamak lazım gelir Bu gibi durumlarda kadere teslim ve kazaya razı olmak insanın mücadele gücünü ve mukavemet yeteneğini artırır İnsanın kaderinden yakınması ve talihsizliğinden şikayetçi olması yanlıştır

    e) Tevekkül: Allah'a güvenmek demektir Bir insan herhangi bir meşru ve mübah iş yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra Allah'a itimat etmelidir Tevekkül çalışma ve çabalama sebebi ve sakidir İnsanı vesvese ve vehimden, gereksiz kaygı ve tasalardan kurtarır Onu sükuna ve huzura kavuşturur "Rızkımı Allah verir" diye işi gücü bırakmak çarpıtılmış bir tevekkül anlayışıdır Zira insan hem tevekkül göstermek hem de rızkını sağlamak için çaba harcamakla memurdur Tevekkül çalışan insanın hakkıdır Çalışan insan her hususta ve her halükarda Allah'a güvenmek, O'nun keremine ve yardımına bel bağlamak zorundadır Tevekkül Hz Peygamber'in hali, çalışıp kazanmak da sünnetidir O'nun hali üzere olan, sünnetini terk etmez


    Selam ve dua ile
    Sorularla İslamiyet Editör
    Kadere iman eden kederden emin olur, sözünü açıklar mısınız? Nasıl oluyor da kadere iman etmek insanı kederlerden kurtarıyor?

    Kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır Mümin olan insan, gerek kendi nefsinde gerek dış âlemde gördüğü bütün tanzim ve takdirlerin nice hikmetlerle dolup taştığını ve hepsinin de rahmeti netice verdiğini düşünür “Kaderin her şeyi güzeldir” diyerek, başına gelen her türlü hâdisenin altında rahmet ve hikmeti arar

    Dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve sonunda Allah'ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur! Kaybettiğine gam çekmez Geçmişte kaçırdığı fırsatlara "ah!" etmez "Şöyle olsaydı böyle olmazdı!" yahut, "Böyle olmasaydı şöyle olurdu!" gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sağlamadığını bilir Mazinin yükünü sırtından atar Allah'a güvenerek istikbale doğru yol almaya koyulur, huzur bulur!

    Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz Her hayrı ondan bilir, huzur bulur!

    Kadere inanmayanlar insanlığa neyi takdim ediyorlar? Çalışmayıp, tembelce oturmayı mı? Yoksa, sebeplere teşebbüs etmekle birlikte, sonra neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi? Bunda insanlığı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?! Hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile şu aciz insanı, nasıl bu ağır yükün altına sokuyorlar!? Yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan, kendi yıkıcı emelleri hesabına bekledikleri bir şeyler mi var?

    Zaten kaderin iman esasları arasına girmesinin bir diğer hikmeti de, insanı hayatın ağır yüklerinden kurtarıp ruhuna bir rahatlık ve hafiflik vermesidir

    İnsan, kâinatla alâkalı bir varlıktır; nihayetsiz maksatları ve arzuları vardır İnsanın kudreti ve iradesi ise ihtiyaçlarının milyonda birisine dahi kâfi gelmez Ayrıca insan, çevresinde görüp hikmetini anlayamadığı bazı hâdiselerin tesirinden kendisini çoğu kere kurtaramaz, huzursuz olur Meselâ, acıklı bir sahne görse bir zaman kendisini onun tesirinden alamaz ve hayatı acılaşır

    Bu noktada insanın imdadına yetişebilen tek yardımcı, hakkındaki ilahî takdire imandır Kadere hakiki mânâda iman eden bir kişi, ihtiyaçlarının ve korkularının hasıl ettiği manevi baskıları ve ağır yükü zihninden çıkarıp -tabir yerindeyse- kaderin gemisine kor/bırakır Böylece hem zihni, hem de kalbi/ruhu sükun ve rahata kavuşur Şöyle ki:

    Kâinatta meydana gelen bütün işlerin bir ilâhî kanun nizamıyla cereyan ettiğine, yani her şeyin engin bir rahmet ve sonsuz bir kudretin kontrolünde hikmetle yürüdüğüne inanan bir kimse, yaşadığı âlemin lezzet ve güzelliklerinden, helal dairesinde, emniyet içinde istifade etmeye bakar Diğer bir ifadeyle, O’nun merhametine, icraat ve kanunlarının güzelliğine istinaden her şeyi güzel tarafından görür ve buna bağlı olarak hayatını elemsiz bir lezzet ve saadetle geçirir Bu açıdan da kadere iman o kadar huzur vericidir ki, tarif edilemez Bu mânâda kadere iman eden birisi, kederden ve üzüntüden emin olur Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde bu gerçeğe dikkat sadedinde “Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir” (Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 3/187) buyurmuşlardır

    Netice olarak, ‘ilâhî takdirin/kaderin her şeyi güzeldir’ hakikatini kavrayıp ona teslim olan bir insan, her şeyde ilâhî kaderin hikmet ve adaletini görür


    Alaaddin Başar (ProfDr)






+ Yorum Gönder