Konusunu Oylayın.: Aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyor

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyor
  1. 14.Mayıs.2010, 00:53
    1
    Misafir

    Aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyor






    Aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyor Mumsema aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyo


  2. 14.Mayıs.2010, 09:42
    2
    menzil_guller
    Ya Hayy

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Kasım.2009
    Üye No: 63308
    Mesaj Sayısı: 1,270
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 41

    --->: aldıgım paradan hayır gormuyorum ve guzel para almama ragmen elımde hıç bırsey kalmıyor




    BEREKETSİZLİĞİN KAYNAĞI

    Sabreden zenginler ve şükreden fakirler’(!)






    ‘Veren Allah’tır’

    Güzeller Güzeli, “Kanaat, tükenmez bir hazinedir” buyurur. Kanaat, elindekinin kıymetini bilmek ve ne olursa, ne kadarsa onunla yetinmek demektir.

    Kanaat edebilmek için ahiret boyutlu bir güçlü iman gerekir. Aksi halde, bütün ömrünü bu dünyadan ibaret bilen kişi, azla yetinmek şöyle kalsın, çoğa bile kanaat edebilir mi?

    Kanaat anlayışımızı, Batı’nın açgözlü kapitalist kültürü altüst etmiştir. Bizde çok makbul olan ve fazilet sayılan kanaat, onlara göre aptallıktır.

    Bizim kültürümüz diğergam, paylaşımcı, “öteki” fikrinden uzak bir zihniyet oluşturur. Sabahleyin ilk alışverişini yapmış olan esnaf, sıranın komşusuna geldiğini düşünür. Komşusunun da siftah ettiğini görmek, onu mutlu eder. Çünkü onun dünyasında acımasız bir rekabete, “Rabbena, hep bana!” düşüncesine yer yoktur.

    Müslüman esnaf, “Errizku alellah” yani “rızk Allah’a aittir” inancındadır. Bu sebeple, kazancını kendisinden bilmez. Kar, nasiptir, kısmettir. Allah vermezse insanın şahsi çabası ve kabiliyeti onu kazanç sahibi yapamaz. Nice çok çalışan, akıllı, zeki, yetenekli insan vardır ki, sürekli yoksul yaşamışlardır. Nice okuma yazması olmayan, saf, kişinin de zengin olduğu bilinen bir gerçektir.

    “Veren Allah’tır” inancı, insanı Yüce Yaratıcıya daha çok yaklaştırır. Dükkânını Besmele’yle açar, dua ile geçer tezgâhının başına… Helal kazancı, ibadet bilir. Bu sebeple, kazancına haram karışmasın diye, çok özel bir çaba gösterir.

    Haramlı çok maldan ise helal olan aza razı olur. Hatta haram bir yana, şüpheli olandan da kaçınır. Yani, kendisine rızk kapısını açmış olanın kurallarını asla göz ardı etmez.

    Bu sebeple, verir helal kazancından; kendisine veren “Ver” dediği için… Vermeyi almak bilir. Çünkü “Ver” diyen, ona emaneten verdiklerini, geri istiyor; hem de bir Cennet yatırımına dönüştürmek üzere…

    Zengin, bir Velinin deyimiyle, “Vermeye doyamaz.”

    Zekâtla, sadakayla temizler malını, içi rahat olur. Çünkü aldığı dualarla gönenir gönlü, ruhu doyar. Zekâtlı sadakalı toplum, manevi sigortalarla güvenliği sağlanmış bir huzur toplumu demektir. Gözler ve gönüller toktur o toplumda. Fakir daha fakiri düşünür; zengin şükrünü eda edebilmenin derdindedir.

    Aslında para pul fakiri, fakir sayılmaz. Hakiki fakir, Şeytandır. Çünkü en acınası yoksulluk, iman yoksunluğudur.

    Malı mülkü, parası pulu az olanlar, itibarsız sayılmaz, insanın değeri maddi varlığına göre belirlenmez. Bu anlayışın temelinde, Efendimizin, “Fakirliğimle iftihar ederim” hadisi vardır.

    O Güzeller Güzeli, gerçek zenginliğin nerede olduğunu bütün hayatıyla apaçık göstermiştir. Uhud Dağı’nın altın olmasını istememiş ve “Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur.

    ‘Kral Peygamber’ değil, ‘kul Peygamber’ olmayı tercih etmiş ve bu hali, muhteşem bir asaletle vefatına kadar taşımış, düşmanlarını bile hayran bırakmıştır.

    Huzurunda sıkılan ve fazla heyecanlanan bir zata söylediklerine nasıl hayran olmayız! “Heyecana gerek yok. Ben, Mekke’de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”



    Müslüman zengin olmalı ama…

    Şimdi biz Müslümanların tarzı ve tavrı nedir, zenginliğe ve fakirliğe karşı?

    Fakirliğinden utanan ve zenginliğiyle gururlanan Müslüman, sünnete uygun davranmış olur mu? Müslümanın üstünlük ölçüsü takvadır. Onun da iddiasında bulunmak, takvaya terstir.

    Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem isteseydi, toplumunun en zengini olabilirdi. Ama istemedi. Dünyada bir yolcu gibi yaşamayı tercih etti. Aç kaldı, yamalı elbise giydi, çok basit bir evde yaşadı. Almayı değil, vermeyi, dağıtmayı, hediye etmeyi sevdi.

    Müslüman, tabii ki zengin olmalı. Ama zenginler gibi yaşamamalı. Müslüman’ın zengini, Sahabe’nin zenginleri gibi olmalı. Mesela Hz. Ebubekir radıyallahu anh gibi, Hz. Hatice radıyallahu anha gibi… Bütün mal varlıklarını Allah ve Resul’ü yolunda feda ederek, toplumun en zengini iken, en fakiri olmaya rıza göstermek kahramanlığını yaşadılar.

    Müslüman’ın parası cebinde olur, kalbinde değil, Müslüman parayı kullanır; para Müslüman’ı değil, Müslüman, hiçbir şartta paranın kulu olmaz!

    İmam Azam rahmetullahi aleyh de zengindi. Bir gün, sonradan zenginleşmiş olan biri, ona dedi ki:
    — Ya İmam, seninki kadar değilse de benim de malım, mülküm, sürülerim oldu. Ama bu mallara sahip olduktan sonra, namazlarımı eski halimle, huşu ve huzur içinde kılamıyorum. Çünkü namazda aklıma, sürülerim geliyor, dikkatim dağılıyor. Sen, bunca malın mülkün sahibi olarak, nasıl namazı hakkıyla kılabiliyorsun?

    İmam Azam, bu soruya şu cevabı vermiş:
    — Aramızdaki fark şudur; Ben sürülerimi ahıra bağlıyorum, sen ise kalbine bağlıyorsun!

    Malın mülkün şımartmadığı, mütevazı zengine ne mutlu…

    Çünkü böylesi zenginler, varlığı, kazancı, kârı kendilerinden değil, Mevla’dan bilirler. Hiç bir zaman, şükürden ayrılmazlar.

    Hiçbir yoksulluk boyutunun sabırdan çıkaramadığı, isyana getiremediği, harama sürükleyemediği fakir, ne güzeldir. Zira o, daima ahiret boyutlu düşünür, dünyadaki mahrumiyetlerin Cennet’te kazançlara dönüşeceğine inanır, sabır ve şükürden hiç sapmaz.

    Bu iki gurup insan, “Ağniya iş Şakirin” (Şükreden zenginler); “Fukara is Sabirin” (Sabreden fakirler) olarak övülmüşlerdir. Fakat şimdi bu ölçü tepetaklak edilip neredeyse, “Ağniya is Sabirin” (Sabreden zenginler); “Fukara iş Şakirin” (Şükreden fakirler) haline getirilmiştir.

    Nimet şükretmekle artar

    Rabbimiz, şükürle, nimetin ziyadeleşeceğini beyan buyurur. Demek ki şikâyetle de nimet azalır. İşte bu hal, çok önemli bir bereketsizlik vesilesidir. Zira birçok insan, aç çıplak değilken, kazancı kendi yanlışı yüzünden azalmışken, yine de kaderinden şikâyet ediyor.

    Kimi kime şikâyet?...
    Oysaki akıllı müminler, Hak’tan gelenden, yine Hakk’a sığınmayı tavsiye etmişlerdir.

    Aksi halde, Hak’tan gelen, fani, sonlu ve sınırlı insanlara şikâyet edilmiş oluyor. Hayret! Kim, kimi, kime şikâyet ediyor!...

    İki Allah dostu sohbet ediyordu. Biri dedi ki:
    — Bulunca ne yapıyorsunuz, bulamayınca ne ediyorsunuz? Diğeri de şu cevabı verdi:
    — Biz bulunca şükrediyoruz; bulamayınca sabrediyoruz.
    — Olmadı!
    — Peki, siz ne yapıyorsunuz?
    — Biz bulunca dağıtıyoruz; bulamayınca da şükrediyoruz.

    Biri, zenginken dünyaya sevdalı değildir; parayı ayağının altına alır… Öteki, fakirken bile, zenginlik hülyaları taşır? Bir yandan maneviyatçı geçinir, diğer yandan da madde için kırk takla atar.

    Zenginken fakirane yaşamak fazilettir.

    Fakirken zengin yaşamak batırıyor. Kişi bir özentiyle, olmayan parasını da harcayıp perişan hallere düşüyor.

    Kanaat ve bereket

    İnsanın kalbini istila etmiş olan kötülükler ki en başta yalan, gıybet, iftira, kıskançlık gelir; bunların olduğu yerde kanaat yok demektir.

    Kanaatin bulunmadığı gönüle de bereket uğramaz. Kanaatkâr olanın ve dolayısıyla kimsenin malında gözü bulunmayanın kazancı, bereketlenir.

    Namazda, dünya ve ahiret iyilikleri için dua ettiği müminlere, ticari hayatında acımasız bir rakip olan Müslüman, müthiş bir tezat içinde olduğunu fark etmelidir.


    VEHBİ VAKKASOĞLU


  3. 14.Mayıs.2010, 09:42
    2



    BEREKETSİZLİĞİN KAYNAĞI

    Sabreden zenginler ve şükreden fakirler’(!)






    ‘Veren Allah’tır’

    Güzeller Güzeli, “Kanaat, tükenmez bir hazinedir” buyurur. Kanaat, elindekinin kıymetini bilmek ve ne olursa, ne kadarsa onunla yetinmek demektir.

    Kanaat edebilmek için ahiret boyutlu bir güçlü iman gerekir. Aksi halde, bütün ömrünü bu dünyadan ibaret bilen kişi, azla yetinmek şöyle kalsın, çoğa bile kanaat edebilir mi?

    Kanaat anlayışımızı, Batı’nın açgözlü kapitalist kültürü altüst etmiştir. Bizde çok makbul olan ve fazilet sayılan kanaat, onlara göre aptallıktır.

    Bizim kültürümüz diğergam, paylaşımcı, “öteki” fikrinden uzak bir zihniyet oluşturur. Sabahleyin ilk alışverişini yapmış olan esnaf, sıranın komşusuna geldiğini düşünür. Komşusunun da siftah ettiğini görmek, onu mutlu eder. Çünkü onun dünyasında acımasız bir rekabete, “Rabbena, hep bana!” düşüncesine yer yoktur.

    Müslüman esnaf, “Errizku alellah” yani “rızk Allah’a aittir” inancındadır. Bu sebeple, kazancını kendisinden bilmez. Kar, nasiptir, kısmettir. Allah vermezse insanın şahsi çabası ve kabiliyeti onu kazanç sahibi yapamaz. Nice çok çalışan, akıllı, zeki, yetenekli insan vardır ki, sürekli yoksul yaşamışlardır. Nice okuma yazması olmayan, saf, kişinin de zengin olduğu bilinen bir gerçektir.

    “Veren Allah’tır” inancı, insanı Yüce Yaratıcıya daha çok yaklaştırır. Dükkânını Besmele’yle açar, dua ile geçer tezgâhının başına… Helal kazancı, ibadet bilir. Bu sebeple, kazancına haram karışmasın diye, çok özel bir çaba gösterir.

    Haramlı çok maldan ise helal olan aza razı olur. Hatta haram bir yana, şüpheli olandan da kaçınır. Yani, kendisine rızk kapısını açmış olanın kurallarını asla göz ardı etmez.

    Bu sebeple, verir helal kazancından; kendisine veren “Ver” dediği için… Vermeyi almak bilir. Çünkü “Ver” diyen, ona emaneten verdiklerini, geri istiyor; hem de bir Cennet yatırımına dönüştürmek üzere…

    Zengin, bir Velinin deyimiyle, “Vermeye doyamaz.”

    Zekâtla, sadakayla temizler malını, içi rahat olur. Çünkü aldığı dualarla gönenir gönlü, ruhu doyar. Zekâtlı sadakalı toplum, manevi sigortalarla güvenliği sağlanmış bir huzur toplumu demektir. Gözler ve gönüller toktur o toplumda. Fakir daha fakiri düşünür; zengin şükrünü eda edebilmenin derdindedir.

    Aslında para pul fakiri, fakir sayılmaz. Hakiki fakir, Şeytandır. Çünkü en acınası yoksulluk, iman yoksunluğudur.

    Malı mülkü, parası pulu az olanlar, itibarsız sayılmaz, insanın değeri maddi varlığına göre belirlenmez. Bu anlayışın temelinde, Efendimizin, “Fakirliğimle iftihar ederim” hadisi vardır.

    O Güzeller Güzeli, gerçek zenginliğin nerede olduğunu bütün hayatıyla apaçık göstermiştir. Uhud Dağı’nın altın olmasını istememiş ve “Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur.

    ‘Kral Peygamber’ değil, ‘kul Peygamber’ olmayı tercih etmiş ve bu hali, muhteşem bir asaletle vefatına kadar taşımış, düşmanlarını bile hayran bırakmıştır.

    Huzurunda sıkılan ve fazla heyecanlanan bir zata söylediklerine nasıl hayran olmayız! “Heyecana gerek yok. Ben, Mekke’de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”



    Müslüman zengin olmalı ama…

    Şimdi biz Müslümanların tarzı ve tavrı nedir, zenginliğe ve fakirliğe karşı?

    Fakirliğinden utanan ve zenginliğiyle gururlanan Müslüman, sünnete uygun davranmış olur mu? Müslümanın üstünlük ölçüsü takvadır. Onun da iddiasında bulunmak, takvaya terstir.

    Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem isteseydi, toplumunun en zengini olabilirdi. Ama istemedi. Dünyada bir yolcu gibi yaşamayı tercih etti. Aç kaldı, yamalı elbise giydi, çok basit bir evde yaşadı. Almayı değil, vermeyi, dağıtmayı, hediye etmeyi sevdi.

    Müslüman, tabii ki zengin olmalı. Ama zenginler gibi yaşamamalı. Müslüman’ın zengini, Sahabe’nin zenginleri gibi olmalı. Mesela Hz. Ebubekir radıyallahu anh gibi, Hz. Hatice radıyallahu anha gibi… Bütün mal varlıklarını Allah ve Resul’ü yolunda feda ederek, toplumun en zengini iken, en fakiri olmaya rıza göstermek kahramanlığını yaşadılar.

    Müslüman’ın parası cebinde olur, kalbinde değil, Müslüman parayı kullanır; para Müslüman’ı değil, Müslüman, hiçbir şartta paranın kulu olmaz!

    İmam Azam rahmetullahi aleyh de zengindi. Bir gün, sonradan zenginleşmiş olan biri, ona dedi ki:
    — Ya İmam, seninki kadar değilse de benim de malım, mülküm, sürülerim oldu. Ama bu mallara sahip olduktan sonra, namazlarımı eski halimle, huşu ve huzur içinde kılamıyorum. Çünkü namazda aklıma, sürülerim geliyor, dikkatim dağılıyor. Sen, bunca malın mülkün sahibi olarak, nasıl namazı hakkıyla kılabiliyorsun?

    İmam Azam, bu soruya şu cevabı vermiş:
    — Aramızdaki fark şudur; Ben sürülerimi ahıra bağlıyorum, sen ise kalbine bağlıyorsun!

    Malın mülkün şımartmadığı, mütevazı zengine ne mutlu…

    Çünkü böylesi zenginler, varlığı, kazancı, kârı kendilerinden değil, Mevla’dan bilirler. Hiç bir zaman, şükürden ayrılmazlar.

    Hiçbir yoksulluk boyutunun sabırdan çıkaramadığı, isyana getiremediği, harama sürükleyemediği fakir, ne güzeldir. Zira o, daima ahiret boyutlu düşünür, dünyadaki mahrumiyetlerin Cennet’te kazançlara dönüşeceğine inanır, sabır ve şükürden hiç sapmaz.

    Bu iki gurup insan, “Ağniya iş Şakirin” (Şükreden zenginler); “Fukara is Sabirin” (Sabreden fakirler) olarak övülmüşlerdir. Fakat şimdi bu ölçü tepetaklak edilip neredeyse, “Ağniya is Sabirin” (Sabreden zenginler); “Fukara iş Şakirin” (Şükreden fakirler) haline getirilmiştir.

    Nimet şükretmekle artar

    Rabbimiz, şükürle, nimetin ziyadeleşeceğini beyan buyurur. Demek ki şikâyetle de nimet azalır. İşte bu hal, çok önemli bir bereketsizlik vesilesidir. Zira birçok insan, aç çıplak değilken, kazancı kendi yanlışı yüzünden azalmışken, yine de kaderinden şikâyet ediyor.

    Kimi kime şikâyet?...
    Oysaki akıllı müminler, Hak’tan gelenden, yine Hakk’a sığınmayı tavsiye etmişlerdir.

    Aksi halde, Hak’tan gelen, fani, sonlu ve sınırlı insanlara şikâyet edilmiş oluyor. Hayret! Kim, kimi, kime şikâyet ediyor!...

    İki Allah dostu sohbet ediyordu. Biri dedi ki:
    — Bulunca ne yapıyorsunuz, bulamayınca ne ediyorsunuz? Diğeri de şu cevabı verdi:
    — Biz bulunca şükrediyoruz; bulamayınca sabrediyoruz.
    — Olmadı!
    — Peki, siz ne yapıyorsunuz?
    — Biz bulunca dağıtıyoruz; bulamayınca da şükrediyoruz.

    Biri, zenginken dünyaya sevdalı değildir; parayı ayağının altına alır… Öteki, fakirken bile, zenginlik hülyaları taşır? Bir yandan maneviyatçı geçinir, diğer yandan da madde için kırk takla atar.

    Zenginken fakirane yaşamak fazilettir.

    Fakirken zengin yaşamak batırıyor. Kişi bir özentiyle, olmayan parasını da harcayıp perişan hallere düşüyor.

    Kanaat ve bereket

    İnsanın kalbini istila etmiş olan kötülükler ki en başta yalan, gıybet, iftira, kıskançlık gelir; bunların olduğu yerde kanaat yok demektir.

    Kanaatin bulunmadığı gönüle de bereket uğramaz. Kanaatkâr olanın ve dolayısıyla kimsenin malında gözü bulunmayanın kazancı, bereketlenir.

    Namazda, dünya ve ahiret iyilikleri için dua ettiği müminlere, ticari hayatında acımasız bir rakip olan Müslüman, müthiş bir tezat içinde olduğunu fark etmelidir.


    VEHBİ VAKKASOĞLU





+ Yorum Gönder