Konusunu Oylayın.: İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Polyannacılık

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Polyannacılık
  1. 13.Mayıs.2010, 22:33
    1
    Misafir

    İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Polyannacılık






    İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Polyannacılık Mumsema İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Pollyannacılık olarak adlandırılan davranış biçimlerinden farkı nedir?


  2. 13.Mayıs.2010, 22:33
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 14.Mayıs.2010, 21:11
    2
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Pollyanna




    Pollyannacılık psikolojide bir savunma mekanizması olarak kullanılır. Yani Bir şekilde bozulan ruhsal dengeyi o an buna sebep olan unsurların pozitif yanlarını görerek dengeleme halidir. Fakat pratikte daha çok bir mutluluk oyunu ve gerçekleri de reddedecek düzeyde bir kullanımı söz konusudur.

    Bununla birlikte hadiselere iyi bakmanın kerameti sebebi ile insan başına gelen olayların Yaratan ile irtibatını kurmasa da sırf bu nazarla bir çok hadisenin negatif etkisinden kurtulabilmektedir. Pollyannacılığın tıkandığı noktalarda ise gerçekleri reddetme eğilimi ile bir süre kendini rahatlatabilmektedir. Kendi oluşturduğu algı korkulukları ile gerçeği zihninden uzaklaştırarak dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Bunun ilerleyen zamanlarda bilinçaltında oluşturacağı korku, stress, gerginlik, umursamazlık, küçümseme gibi sebeplerle olayların gerçek nedenleri üstünde kafa yormayı tamamen terk etmesine bu da kişiyi inançsızlaşmaya götürmektedir.

    Dinimizde ise tevekkül, dinamik bir bekleyişi ifade etmektedir. Yani tevekkül bir şey yapamama sebebi ile acizlik değildir. Aksine kendine düşeni yaptıktan sonra Cenab-ı Hakkın takdirini beklemektir. Yani tevekkül Allah'ın(cc) dur dediği yerde durmaktır. Tevekkül eden kişi resmin bütününü kavrayamasa da Allah'a(cc) duyduğu güven sebebi ile kendinden istenen o duruşu gerçekleştirmesidir. Zaten kader bir süre sonra resmin bütününe ait ip uçlarını ona göstererek tevekkülünün kendine nasıl bir kazanç sağladığına şahit kılmaktadır.

    Pollyannacılığın temelinde parça vardır. Tevekkülde ise bütün. Yani biri şirkin, diğeri ise tevhidin neticesidir.. Müslüman bütünde hayrın murad edildiğine iman ettiği için parçadaki ekşiliğe takılmaz... Öbürü ise tam aksi, parçalardaki hayırları dilenmekle ömrü geçmektedir... Ancak ilahi plan gereği karşılaştığımız parçaların hep iyi olması diye bir konu da söz konu değildir...

    Pollyannacılıkta esas olan kişinin kendi aklı ve algısıdır...Tevekkülde esas olan Allah'ın(cc) Muradıdır ve kişinin buna imanıdır.

    İlave bilgiler...
    İslam’da tevekkülün sınırları nelerdir?

    Tevekkül kelimesi, vekil tutmak demektir. Vekil tutacak kişi kendinden daha kuvvetli, daha şefkatli, ilim irfanda daha üstün bir zata itimat edip onu vekil tutmak ister.

    Müslüman Allah’ın kudretinin üstünde bir kudret, ilminin üstünde bir ilim, merhamet ve şefkatinin fevkinde bir şefkat ve merhamet bulunmadığına itikat eder. Diğer mahlukların da kendisi gibi aciz, fakir, kusurlu ve nakıs olduğunu idrak ile Allah’a itimat ve tevekkül eder; Ona teslim olur.

    Allah’a tevekkül eden bir Müslüman düşünür ki; “Bana gelecek bütün hayırları ancak O ihsan edebilir ve her türlü şer ve zararları ancak O def edebilir.”

    Bir Müslüman, çalışmadan kazanılamayacağını bilerek, dünya işleri için gerekli bütün tedbirleri aldığı gibi, ibadet etmeden ve Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan da cennete gidilemeyeceğini bilerek, kulluk vazifesini yerine getirir ve sonunda Allah’a tevekkül eder.

    Tevekkül, sebeplere teşebbüs ettikten ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır. Böyle bir insan huzurlu yaşar, maişet noktasında endişeye kapılarak ruhuna elem çektirmez, Peygamberimiz (asv)'in şu hadis-i şerifi ona büyük bir ümit kaynağı olur:

    “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.”

    Tevekkül hiçbir zaman çalışmayı, sebeplere teşebbüs etmeyi men etmez. Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

    “Doğrusu, insan için kendi çalışmasından (gayretinin neticesinden) başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) .

    Bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek,
    “Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz ise,
    “Deveni bağla sonra tevekkül et.”
    (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurmuş, böylece tevekkülün ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.








  4. 14.Mayıs.2010, 21:11
    2
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙



    Pollyannacılık psikolojide bir savunma mekanizması olarak kullanılır. Yani Bir şekilde bozulan ruhsal dengeyi o an buna sebep olan unsurların pozitif yanlarını görerek dengeleme halidir. Fakat pratikte daha çok bir mutluluk oyunu ve gerçekleri de reddedecek düzeyde bir kullanımı söz konusudur.

    Bununla birlikte hadiselere iyi bakmanın kerameti sebebi ile insan başına gelen olayların Yaratan ile irtibatını kurmasa da sırf bu nazarla bir çok hadisenin negatif etkisinden kurtulabilmektedir. Pollyannacılığın tıkandığı noktalarda ise gerçekleri reddetme eğilimi ile bir süre kendini rahatlatabilmektedir. Kendi oluşturduğu algı korkulukları ile gerçeği zihninden uzaklaştırarak dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Bunun ilerleyen zamanlarda bilinçaltında oluşturacağı korku, stress, gerginlik, umursamazlık, küçümseme gibi sebeplerle olayların gerçek nedenleri üstünde kafa yormayı tamamen terk etmesine bu da kişiyi inançsızlaşmaya götürmektedir.

    Dinimizde ise tevekkül, dinamik bir bekleyişi ifade etmektedir. Yani tevekkül bir şey yapamama sebebi ile acizlik değildir. Aksine kendine düşeni yaptıktan sonra Cenab-ı Hakkın takdirini beklemektir. Yani tevekkül Allah'ın(cc) dur dediği yerde durmaktır. Tevekkül eden kişi resmin bütününü kavrayamasa da Allah'a(cc) duyduğu güven sebebi ile kendinden istenen o duruşu gerçekleştirmesidir. Zaten kader bir süre sonra resmin bütününe ait ip uçlarını ona göstererek tevekkülünün kendine nasıl bir kazanç sağladığına şahit kılmaktadır.

    Pollyannacılığın temelinde parça vardır. Tevekkülde ise bütün. Yani biri şirkin, diğeri ise tevhidin neticesidir.. Müslüman bütünde hayrın murad edildiğine iman ettiği için parçadaki ekşiliğe takılmaz... Öbürü ise tam aksi, parçalardaki hayırları dilenmekle ömrü geçmektedir... Ancak ilahi plan gereği karşılaştığımız parçaların hep iyi olması diye bir konu da söz konu değildir...

    Pollyannacılıkta esas olan kişinin kendi aklı ve algısıdır...Tevekkülde esas olan Allah'ın(cc) Muradıdır ve kişinin buna imanıdır.

    İlave bilgiler...
    İslam’da tevekkülün sınırları nelerdir?

    Tevekkül kelimesi, vekil tutmak demektir. Vekil tutacak kişi kendinden daha kuvvetli, daha şefkatli, ilim irfanda daha üstün bir zata itimat edip onu vekil tutmak ister.

    Müslüman Allah’ın kudretinin üstünde bir kudret, ilminin üstünde bir ilim, merhamet ve şefkatinin fevkinde bir şefkat ve merhamet bulunmadığına itikat eder. Diğer mahlukların da kendisi gibi aciz, fakir, kusurlu ve nakıs olduğunu idrak ile Allah’a itimat ve tevekkül eder; Ona teslim olur.

    Allah’a tevekkül eden bir Müslüman düşünür ki; “Bana gelecek bütün hayırları ancak O ihsan edebilir ve her türlü şer ve zararları ancak O def edebilir.”

    Bir Müslüman, çalışmadan kazanılamayacağını bilerek, dünya işleri için gerekli bütün tedbirleri aldığı gibi, ibadet etmeden ve Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan da cennete gidilemeyeceğini bilerek, kulluk vazifesini yerine getirir ve sonunda Allah’a tevekkül eder.

    Tevekkül, sebeplere teşebbüs ettikten ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır. Böyle bir insan huzurlu yaşar, maişet noktasında endişeye kapılarak ruhuna elem çektirmez, Peygamberimiz (asv)'in şu hadis-i şerifi ona büyük bir ümit kaynağı olur:

    “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.”

    Tevekkül hiçbir zaman çalışmayı, sebeplere teşebbüs etmeyi men etmez. Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

    “Doğrusu, insan için kendi çalışmasından (gayretinin neticesinden) başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) .

    Bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek,
    “Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz ise,
    “Deveni bağla sonra tevekkül et.”
    (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurmuş, böylece tevekkülün ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.








  5. 14.Mayıs.2010, 21:14
    3
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: İslamdaki kadere teslimiyetin veya her işte bir hayır vardır anlayışının psikolojide Pollyanna

    Tevekkül Üzerine

    TEVEKKÜL
    “İşi başkasına ısmarlamak”
    “Sebeplere teşebbüs konusunda kendisine düşen görevi yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’dan beklemek Onun takdirine razı olmak”

    Tevekkül üzerine
    TEVEKKÜL yalnış yorumlara uğrayan bir ıstılah Onun ne demek olduğunu kahve köşelerinde, pastahane masalarında değil, tevekkül ile ilgili âyetlerin tefsirlerinde, yahut ıstılah lügatlarında aramalı Ama bazıları bu zahmete katlanmıyor ve “dilin kemiği yoktur” deyip uluorta konuşuyorlar:
    Müslümanlar tevekkül eder, çalışmazlarmış; kadere teslim olup yatarlarmış; halbuki çok çalışmak lâzımmış, vesaire…
    Tevekkülün izahına geçmeden önce, bu yüksek haslete, bu ulvî seciyeye yapılan itirazların kaynağına biraz inmek isterim
    Bu asır, benlik asrı, menfaat asrı Kuvvetlinin zayıfı insafsızca ezdiği vahşet asrı Hayvanca yaşamanın en büyük ideal olarak gösterildiği şehvet asrı… Böyle bir iklimde ulvî mânâların gizlenmesi, yahut iç âlemleri bu pis havayla is bağlayanların, ulvî ıstılahlara basit yorumlar getirmeleri bir bakıma normal karşılanmalı
    Tevekküle karşı çıkanlar, nefislerine itimad ederler, Allah’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmezler O’nun mülkünde yaşadıklarından ve kendilerinin varlık adına her neleri varsa, hepsini O’nun bahşettiğinden gafildirler Bedenlerindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İlâhî iradeyle terbiye edildiğini unuturlar
    Aslında bu adamlar, o mutlak iradeye bilmeyerek itimad etmekle hayatlarını endişesiz sürdürür, bir nevi tevekkül içinde yaşarlar; ama bu ulvî hasletten bahis açıldı mı hemen gururları kabarır ve tevekküle karşı çıkarlar
    Onların bu tavırlarının arkasında Allah’ın sonsuz kudretiyle bir nevi muaraza psikolojisi yatar
    Bunlar oyuncak uçaklarla galaksileri fethe çıkarlar
    Tabancalarıyla yıldızları birer birer düşüreceklerini sanırlar
    Nabız atışlarını saymakla kana âhenk verdikleri vehmine kapılırlar
    Zelzele olmasın diye yerin derinliklerine sağlam kazıklar çakarlar
    Sıçramakla ellerini Ay’a vuracaklarını hayal ederler
    Işığı azalmasın diye güneşe elektrik ihraç etmeye kalkar ve ondaki kara lekeleri sulu boyayla gidermeyi plânlarlar
    Arz küremiz arıza yapınca, aşağı inip arkadan itekleyeceklerine güvenirler
    İhtiyarlığa dur demenin yolunu saçlarını boyatmakta bulurlar
    Korkusunu yenmek için, karanlık sokaklardan türkü söyleyerek geçen bir çocuk psikolojisi içinde, ölüm korkusunu kahkahayla boğmaya çalışırlar
    Mü’minin ruhu bütün ve benzeri gülünçlüklerden arıdır, temizdir, sâfidir
    Çünkü o, kul olduğunu bilir, haddini tecavüzden şiddetle sakınır
    Sebepler dünyasında yaşadığının, ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır Bunun yanında toprak zerrelerinin buğday yapacak ilme, kudrete ve iradeye sahip olmadıklarını da çok iyi bilir
    Sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder Zira, ağaçtan meyve topraktan hububat ve topyekûn kâinattan insan süzüp çıkaran O’dur
    Sebeplere teşebbüs etmemeyi Allah’ın bu kâinatta koyduğu fıtrat kanunlarına isyan olarak değerlendirir Ama, neticeyi sebeplerden değil, Allah’dan bekler; duasını, niyazını, şükrünü ancak O’na yapar
    Müslümanın tevekkül anlayışını en veciz biçimde ifade eden şu Hadis-i Şerifi beraber okuyalım:
    “Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir”
    Ve o nurdan bir akis, özlü bir tevekkül tarifi:
    “Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir” (Sözler)
    Müslüman, dünya hayatını daha da müreffeh kılmak arzusuyla, meşru sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır İmtihanda, tarlada, sıkıntı vardır Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir
    O, herkesi misafir ve herşeyi geçici bilir Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez Ve ömrünü huzur içinde geçirir
    Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesi
    İnsanın önünde çok menziller var Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi?
    Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer Doktoru da yanıbaşında onun iyileşmesini beklemektedir Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir
    Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırh Bundan mahrum olanların tenleri hangi cins kumaşla sarılı olursa olsun, canları her an iğnelenmekte, huzurları daima zedelenmektedir
    Peygamberimiz (asm) bizi ikaz sadedinde,
    “Senin en büyük düşmanın nefsindir” buyuruyor Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz
    En büyük düşmanımız nefis ve onun teşvik edicisi Şeytan Dünya sevgisi, mahlûkata güvenme, makam sevgisi, desinler, demesinler, kibir, gurur, hırs, tamah, haset, gıybet, iftira herbiri nice imanları götürmüş korkunç dalgalar
    Bu dalgaları aşmak için Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma safhalarını müteakip, ellerimizi Dergâh-ı İlâhî’ye açıp, O’na dua etmek, O’ndan yardım dilemek ve yalnız O’na tevekkül etmekten başka bir çaremiz var mı?
    Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var
    Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygusuna düşmeden ve doğum kontrolu hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar
    Başta da işaret ettiğimiz gibi, tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciye… İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesi Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıta
    Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir
    Dünyevî gaye gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın safâsını sürmüştür
    Allah’ı zikretme, yâni O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikir
    Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerek

    Alaaddin Başar (ProfDr)

    Her şeyde bir hayır vardır, sözü doğru mudur? Bu söz nerelerde kullanılmalıdır? Kötü bir olayımızda da hayır var mıdır?



    Cevap 1:

    Konuyla ilgili bazı ayetlerin mealleri şöyledir:

    “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır Ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakarai, 2/216) “Yerde ve göklerde olan her şeyi bilir” (Âl-i İmran, 3/29)

    “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın (Allah) Onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır” (Hûd, 11/6)

    “Allah, onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir; onlar ise O’nu ilmen ihata edemez” (Tâ-Hâ, 20/110)

    “Allah, insana bilmediklerini öğretti” (Alak, 96/5)

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir O, karada ve denizde olan her şeyi bilir” (En’am, 6/59)

    “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi” (Kehf Suresi, 18/110)

    “Her şey”de hayır olup olmaması bundan ne kastedildiğine bağlıdır Mesela günah işlemeyi de bu sözün içerisine dâhil edersek mesele değişir Zira günah işlemenin bir hayır içermesi söz konusu değildir Fakat günah bile eğer insana tövbe etmeyi öğretiyor ve tövbe etmekte daha başka günahlara girmemeyi netice veriyorsa sonuçları itibarıyla günah işlemekte bile bir hayır olduğu söylenebilir Bunu “günah işlemek hayırlıdır” diye anlamamak gerekir Diğer bir örnek, şeytana uymakta da bir hayır olduğu söylenemez Zira o insanı cehennemin gayyalarına yuvarlamaya ant içmiştir Şeytanın yaratılması şer değil şeytana uymak şerdir Ateş örneğinde olduğu gibi Ateşi iyi işlerimizde kullanır onunla yemek pişirir ve daha birçok ihtiyacımızı gideririz Ateş elimizi yaktığında “ateş” şerdir diyebilir miyiz? Örnekler çoğaltılabilir

    Hayatın akışı içerisinde gerçekleşen olaylarda bazen bizim hiçbir müdahalemizin olmadığı işler olur İşte insanlar bu tür durumlarda “vardır bu işte de bir hayır” sözünü kullanırlar Bu manada "Elhayru fî mahtârahullah" sözünü esas alabiliriz Bu söz, "Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır" manasına gelir; Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O'nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır

    Evet, insan şart-ı âdi planında bir irade sahibidir; yani, Allah (azze ve celle) kuluna, iki şeyden herhangi birini seçme söz konusu olduğunda bir cehd ve gayret ortaya koyma, bir çeşit eğilim veya eğilimde tasarruf ile bir hususu tercih etme, bir şeyi isteme ve dileme kâbiliyeti vermiştir Bu irade kâbiliyetinden dolayıdır ki, insan bazı hususları iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, faydalı yahut zararlı görebilir ve birkaç şey arasından birini seçebilir Fakat bazen insan seçiminde isabetli olamaz ve beklemediği, istemediği bir netice ile karşılaşabilir İşte, "Elhayru fî mahtârahullah" hakikati, insanın kendi arzularına başkaldırmasını, her meselede Hakk'ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda O'nun takdîrine razı olmasını ifade eder

    Bu sözün Peygamber Efendimiz'in mübarek dudaklarından döküldüğünü söyleyenler ve onu hadis olarak rivayet edenler de olmuştur; fakat muhaddisler bu şekilde bir hadis-i şerife rastlamadıklarını belirtmişlerdir Öyle de olsa, bu cümle çok şümullü bir hakikatin ifadesidir Bazı âlimlerin, değişik ilâhî ve nebevî emirlerden süzerek bu türlü disiplinler ve genel kaideler ortaya koydukları malumdur Bu açıdan, kelimesi kelimesine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'den rivayet edildiğine dair sağlam bir bilgi mevcut olmasa bile, bu söz, manası ve mefhumu itibarıyla Allah Rasûlü'ne nispet edilebilir

    Allah Teâlâ'nın takdirinin her zaman kul için en hayırlı seçim olduğunu vurgulayan bu câmi' beyan, bazı kitaplarda küçük kelime farklılıklarıyla zikredile gelmiştir Genellikle "Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz" (Bakara, 2/216) meâlindeki ayet-i kerimenin bir meyvesi olarak değerlendirilmiştir

    Bu açıdan, insan, hoşuna gitsin gitmesin, her meseleyi dini ölçülere göre ele almalı; her hadiseyi "Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu şeydedir" hakikati zaviyesinden değerlendirmeli ve her zaman Cenâb-ı Hakk'ın tercihi istikametinde tercihte bulunmaya çalışmalıdır Sebeplere riâyet ettikten sonra neticeyi Allah'ın takdirine bırakmalı; kendisiyle alâkalı tasarruflarında Rahmeti Sonsuz'a inanıp O'na güvenmeli ve O'nun yaptığı her şeyden hoşnut olmalıdır Evet, kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla karşılamak ve her hadiseye "Bunda da bir hayır vardır; bu da geçer!" inancıyla yaklaşmak mü'min olmanın gereğidir

    Cevap 2:

    Müslüman, her zaman iyilik için çalışır, iyiliklerle karşılaşmayı ümit eder Başına gelen her hadisenin güzel tarafından bakar Dünyada, bazı hadiseler dış görünüşlerinin tersiyle neticelenirler Görünüşte hayırlı olan çok şey, arkasından bazı şerleri getirebilir, şer gibi görünen hadiseler de pek çok hayırları içinde barındırabilir Nitekim yukarıda mealini verdiğimiz ayette geçen “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur” (Bakara Suresi, 2/216 ifade ile, “olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur” (Nisa, 4/19) mealindeki ayetten bunu açıkça anlayabiliriz

    İşin bir diğer yönü de şudur: Biz Allah hakkında suizanda değil hüsnü zanda bulunuruz Zaten Allah da kullarının kötülüğünü istemez Bilakis Allah (cc), kullarını affetmek, onları güzelliklerle buluşturmak için fırsatlar yaratır Öyleyse Allah hakkında her zaman hüsnü zanda bulunmalıyız ki Allah da (cc), kullarına düşündükleri gibi muamelede bulunsun Bu hakikat bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki düşüncesine bağlıdır (Ona rahmetimle muamelede bulunacağımı umarsa onu bulur)” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19)

    Peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: “Sizden her biriniz başka değil ancak Azîz ve Celîl olan Allah tarafından bağışlanacağı ümidiyle ölsün” (Müslim, Cennet 81,82)

    Evet, Allah (cc), bizim hakkımızda hayır murad ettiğine ve bizim de Allah hakkında iyi düşünceler içinde olmamız gerektiğine göre, meydana gelen hadiselerin ekşi olan dış yönüne bakarak olumsuz düşünüp hayatımızı karartmaktansa, her hadisenin iyi yönlerine bakıp, güzel düşünüp ömrümüzü hep güzellikler içerisinde geçiririz

    Dolayısıyla kötü gibi görünen her hadisenin hayır tarafını araştırmamız, nefsimizi sorgulamamız, istiğfar etmemiz, yapılan hataları tespit ederek gelecekte aynı hatalara düşmemeye çalışmamız, her mümine yakışan bir davranış olacaktır



    Selam ve dua ile
    Sorularla İslamiyet Editör


  6. 14.Mayıs.2010, 21:14
    3
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Tevekkül Üzerine

    TEVEKKÜL
    “İşi başkasına ısmarlamak”
    “Sebeplere teşebbüs konusunda kendisine düşen görevi yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’dan beklemek Onun takdirine razı olmak”

    Tevekkül üzerine
    TEVEKKÜL yalnış yorumlara uğrayan bir ıstılah Onun ne demek olduğunu kahve köşelerinde, pastahane masalarında değil, tevekkül ile ilgili âyetlerin tefsirlerinde, yahut ıstılah lügatlarında aramalı Ama bazıları bu zahmete katlanmıyor ve “dilin kemiği yoktur” deyip uluorta konuşuyorlar:
    Müslümanlar tevekkül eder, çalışmazlarmış; kadere teslim olup yatarlarmış; halbuki çok çalışmak lâzımmış, vesaire…
    Tevekkülün izahına geçmeden önce, bu yüksek haslete, bu ulvî seciyeye yapılan itirazların kaynağına biraz inmek isterim
    Bu asır, benlik asrı, menfaat asrı Kuvvetlinin zayıfı insafsızca ezdiği vahşet asrı Hayvanca yaşamanın en büyük ideal olarak gösterildiği şehvet asrı… Böyle bir iklimde ulvî mânâların gizlenmesi, yahut iç âlemleri bu pis havayla is bağlayanların, ulvî ıstılahlara basit yorumlar getirmeleri bir bakıma normal karşılanmalı
    Tevekküle karşı çıkanlar, nefislerine itimad ederler, Allah’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmezler O’nun mülkünde yaşadıklarından ve kendilerinin varlık adına her neleri varsa, hepsini O’nun bahşettiğinden gafildirler Bedenlerindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İlâhî iradeyle terbiye edildiğini unuturlar
    Aslında bu adamlar, o mutlak iradeye bilmeyerek itimad etmekle hayatlarını endişesiz sürdürür, bir nevi tevekkül içinde yaşarlar; ama bu ulvî hasletten bahis açıldı mı hemen gururları kabarır ve tevekküle karşı çıkarlar
    Onların bu tavırlarının arkasında Allah’ın sonsuz kudretiyle bir nevi muaraza psikolojisi yatar
    Bunlar oyuncak uçaklarla galaksileri fethe çıkarlar
    Tabancalarıyla yıldızları birer birer düşüreceklerini sanırlar
    Nabız atışlarını saymakla kana âhenk verdikleri vehmine kapılırlar
    Zelzele olmasın diye yerin derinliklerine sağlam kazıklar çakarlar
    Sıçramakla ellerini Ay’a vuracaklarını hayal ederler
    Işığı azalmasın diye güneşe elektrik ihraç etmeye kalkar ve ondaki kara lekeleri sulu boyayla gidermeyi plânlarlar
    Arz küremiz arıza yapınca, aşağı inip arkadan itekleyeceklerine güvenirler
    İhtiyarlığa dur demenin yolunu saçlarını boyatmakta bulurlar
    Korkusunu yenmek için, karanlık sokaklardan türkü söyleyerek geçen bir çocuk psikolojisi içinde, ölüm korkusunu kahkahayla boğmaya çalışırlar
    Mü’minin ruhu bütün ve benzeri gülünçlüklerden arıdır, temizdir, sâfidir
    Çünkü o, kul olduğunu bilir, haddini tecavüzden şiddetle sakınır
    Sebepler dünyasında yaşadığının, ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır Bunun yanında toprak zerrelerinin buğday yapacak ilme, kudrete ve iradeye sahip olmadıklarını da çok iyi bilir
    Sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder Zira, ağaçtan meyve topraktan hububat ve topyekûn kâinattan insan süzüp çıkaran O’dur
    Sebeplere teşebbüs etmemeyi Allah’ın bu kâinatta koyduğu fıtrat kanunlarına isyan olarak değerlendirir Ama, neticeyi sebeplerden değil, Allah’dan bekler; duasını, niyazını, şükrünü ancak O’na yapar
    Müslümanın tevekkül anlayışını en veciz biçimde ifade eden şu Hadis-i Şerifi beraber okuyalım:
    “Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir”
    Ve o nurdan bir akis, özlü bir tevekkül tarifi:
    “Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir” (Sözler)
    Müslüman, dünya hayatını daha da müreffeh kılmak arzusuyla, meşru sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır İmtihanda, tarlada, sıkıntı vardır Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir
    O, herkesi misafir ve herşeyi geçici bilir Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez Ve ömrünü huzur içinde geçirir
    Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesi
    İnsanın önünde çok menziller var Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi?
    Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer Doktoru da yanıbaşında onun iyileşmesini beklemektedir Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir
    Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırh Bundan mahrum olanların tenleri hangi cins kumaşla sarılı olursa olsun, canları her an iğnelenmekte, huzurları daima zedelenmektedir
    Peygamberimiz (asm) bizi ikaz sadedinde,
    “Senin en büyük düşmanın nefsindir” buyuruyor Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz
    En büyük düşmanımız nefis ve onun teşvik edicisi Şeytan Dünya sevgisi, mahlûkata güvenme, makam sevgisi, desinler, demesinler, kibir, gurur, hırs, tamah, haset, gıybet, iftira herbiri nice imanları götürmüş korkunç dalgalar
    Bu dalgaları aşmak için Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma safhalarını müteakip, ellerimizi Dergâh-ı İlâhî’ye açıp, O’na dua etmek, O’ndan yardım dilemek ve yalnız O’na tevekkül etmekten başka bir çaremiz var mı?
    Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var
    Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygusuna düşmeden ve doğum kontrolu hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar
    Başta da işaret ettiğimiz gibi, tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciye… İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesi Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıta
    Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir
    Dünyevî gaye gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın safâsını sürmüştür
    Allah’ı zikretme, yâni O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikir
    Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerek

    Alaaddin Başar (ProfDr)

    Her şeyde bir hayır vardır, sözü doğru mudur? Bu söz nerelerde kullanılmalıdır? Kötü bir olayımızda da hayır var mıdır?



    Cevap 1:

    Konuyla ilgili bazı ayetlerin mealleri şöyledir:

    “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır Ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakarai, 2/216) “Yerde ve göklerde olan her şeyi bilir” (Âl-i İmran, 3/29)

    “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın (Allah) Onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır” (Hûd, 11/6)

    “Allah, onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir; onlar ise O’nu ilmen ihata edemez” (Tâ-Hâ, 20/110)

    “Allah, insana bilmediklerini öğretti” (Alak, 96/5)

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir O, karada ve denizde olan her şeyi bilir” (En’am, 6/59)

    “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi” (Kehf Suresi, 18/110)

    “Her şey”de hayır olup olmaması bundan ne kastedildiğine bağlıdır Mesela günah işlemeyi de bu sözün içerisine dâhil edersek mesele değişir Zira günah işlemenin bir hayır içermesi söz konusu değildir Fakat günah bile eğer insana tövbe etmeyi öğretiyor ve tövbe etmekte daha başka günahlara girmemeyi netice veriyorsa sonuçları itibarıyla günah işlemekte bile bir hayır olduğu söylenebilir Bunu “günah işlemek hayırlıdır” diye anlamamak gerekir Diğer bir örnek, şeytana uymakta da bir hayır olduğu söylenemez Zira o insanı cehennemin gayyalarına yuvarlamaya ant içmiştir Şeytanın yaratılması şer değil şeytana uymak şerdir Ateş örneğinde olduğu gibi Ateşi iyi işlerimizde kullanır onunla yemek pişirir ve daha birçok ihtiyacımızı gideririz Ateş elimizi yaktığında “ateş” şerdir diyebilir miyiz? Örnekler çoğaltılabilir

    Hayatın akışı içerisinde gerçekleşen olaylarda bazen bizim hiçbir müdahalemizin olmadığı işler olur İşte insanlar bu tür durumlarda “vardır bu işte de bir hayır” sözünü kullanırlar Bu manada "Elhayru fî mahtârahullah" sözünü esas alabiliriz Bu söz, "Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır" manasına gelir; Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O'nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır

    Evet, insan şart-ı âdi planında bir irade sahibidir; yani, Allah (azze ve celle) kuluna, iki şeyden herhangi birini seçme söz konusu olduğunda bir cehd ve gayret ortaya koyma, bir çeşit eğilim veya eğilimde tasarruf ile bir hususu tercih etme, bir şeyi isteme ve dileme kâbiliyeti vermiştir Bu irade kâbiliyetinden dolayıdır ki, insan bazı hususları iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, faydalı yahut zararlı görebilir ve birkaç şey arasından birini seçebilir Fakat bazen insan seçiminde isabetli olamaz ve beklemediği, istemediği bir netice ile karşılaşabilir İşte, "Elhayru fî mahtârahullah" hakikati, insanın kendi arzularına başkaldırmasını, her meselede Hakk'ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda O'nun takdîrine razı olmasını ifade eder

    Bu sözün Peygamber Efendimiz'in mübarek dudaklarından döküldüğünü söyleyenler ve onu hadis olarak rivayet edenler de olmuştur; fakat muhaddisler bu şekilde bir hadis-i şerife rastlamadıklarını belirtmişlerdir Öyle de olsa, bu cümle çok şümullü bir hakikatin ifadesidir Bazı âlimlerin, değişik ilâhî ve nebevî emirlerden süzerek bu türlü disiplinler ve genel kaideler ortaya koydukları malumdur Bu açıdan, kelimesi kelimesine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'den rivayet edildiğine dair sağlam bir bilgi mevcut olmasa bile, bu söz, manası ve mefhumu itibarıyla Allah Rasûlü'ne nispet edilebilir

    Allah Teâlâ'nın takdirinin her zaman kul için en hayırlı seçim olduğunu vurgulayan bu câmi' beyan, bazı kitaplarda küçük kelime farklılıklarıyla zikredile gelmiştir Genellikle "Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz" (Bakara, 2/216) meâlindeki ayet-i kerimenin bir meyvesi olarak değerlendirilmiştir

    Bu açıdan, insan, hoşuna gitsin gitmesin, her meseleyi dini ölçülere göre ele almalı; her hadiseyi "Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu şeydedir" hakikati zaviyesinden değerlendirmeli ve her zaman Cenâb-ı Hakk'ın tercihi istikametinde tercihte bulunmaya çalışmalıdır Sebeplere riâyet ettikten sonra neticeyi Allah'ın takdirine bırakmalı; kendisiyle alâkalı tasarruflarında Rahmeti Sonsuz'a inanıp O'na güvenmeli ve O'nun yaptığı her şeyden hoşnut olmalıdır Evet, kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla karşılamak ve her hadiseye "Bunda da bir hayır vardır; bu da geçer!" inancıyla yaklaşmak mü'min olmanın gereğidir

    Cevap 2:

    Müslüman, her zaman iyilik için çalışır, iyiliklerle karşılaşmayı ümit eder Başına gelen her hadisenin güzel tarafından bakar Dünyada, bazı hadiseler dış görünüşlerinin tersiyle neticelenirler Görünüşte hayırlı olan çok şey, arkasından bazı şerleri getirebilir, şer gibi görünen hadiseler de pek çok hayırları içinde barındırabilir Nitekim yukarıda mealini verdiğimiz ayette geçen “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur” (Bakara Suresi, 2/216 ifade ile, “olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur” (Nisa, 4/19) mealindeki ayetten bunu açıkça anlayabiliriz

    İşin bir diğer yönü de şudur: Biz Allah hakkında suizanda değil hüsnü zanda bulunuruz Zaten Allah da kullarının kötülüğünü istemez Bilakis Allah (cc), kullarını affetmek, onları güzelliklerle buluşturmak için fırsatlar yaratır Öyleyse Allah hakkında her zaman hüsnü zanda bulunmalıyız ki Allah da (cc), kullarına düşündükleri gibi muamelede bulunsun Bu hakikat bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki düşüncesine bağlıdır (Ona rahmetimle muamelede bulunacağımı umarsa onu bulur)” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19)

    Peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: “Sizden her biriniz başka değil ancak Azîz ve Celîl olan Allah tarafından bağışlanacağı ümidiyle ölsün” (Müslim, Cennet 81,82)

    Evet, Allah (cc), bizim hakkımızda hayır murad ettiğine ve bizim de Allah hakkında iyi düşünceler içinde olmamız gerektiğine göre, meydana gelen hadiselerin ekşi olan dış yönüne bakarak olumsuz düşünüp hayatımızı karartmaktansa, her hadisenin iyi yönlerine bakıp, güzel düşünüp ömrümüzü hep güzellikler içerisinde geçiririz

    Dolayısıyla kötü gibi görünen her hadisenin hayır tarafını araştırmamız, nefsimizi sorgulamamız, istiğfar etmemiz, yapılan hataları tespit ederek gelecekte aynı hatalara düşmemeye çalışmamız, her mümine yakışan bir davranış olacaktır



    Selam ve dua ile
    Sorularla İslamiyet Editör





+ Yorum Gönder