Konusunu Oylayın.: Tin/İncir üzerine yemin edilmesi ve Zülkifl aleyhisselam

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tin/İncir üzerine yemin edilmesi ve Zülkifl aleyhisselam
  1. 01.Mayıs.2010, 15:28
    1
    Misafir

    Tin/İncir üzerine yemin edilmesi ve Zülkifl aleyhisselam

  2. 01.Mayıs.2010, 15:30
    2
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    --->: Tin/İncir üzerine yemin edilmesi ve Zülkifl aleyhisselam




    Cevap 1:

    "Tin'e ve Zeytun'a andolsun". Tin incir demek ise de burada öyle tercüme etmek pek uygun olmayacaktır. Zira tefsircilerin bir çoğunun açıklamasına göre burada Tin ve Zeytun birer özel isim yerindedir. Özel isim olmuş kelimelerin ise tercümesine kalkışmak doğru değildir. Çünkü onlar neye isim olmuşlarsa onları mânâlarıyla değil lafızlarıyla tanıtırlar. "İncir Köyü" diye bilinen bir köy, "Tin Karyesi" diye tercüme edilmekle tanıtılmış olmayacağı gibi, Tin adıyla anılan bir dağı veya mescidi veya beldeyi de incir diye anlatmaya kalkışmak izah değil, karıştırma olur. Gerçekte tefsirler burada Tin ve Zeytun hakkında başlıca iki görüş nakletmişlerdir:

    BİRİSİ: Bazı tefsirciler demiştir ki: Görünen şekli ile Tin ve Zeytun'dan maksat, bu ad ile meşhur olan incir ve zeytin yemişleri veya ağaçlarıdır. Zira lugat itibariyle görünen bu olduğu gibi Hasen, Mücahid, İkrime, İbrahim Nehai, Ata, Mukatil, Kelbi ve daha bir kısım âlimlerden "O, sizin şu inciriniz ve zeytininizdir.", yahut "O, yenilen incir ve sıkılan zeytindir.", yahut "o, insanların yediği yemiştir." tabirleriyle rivayet edilmiş ve İbnü Abbas'a da nisbet edilmiştir. Bunlardan ise, bir mecaz veya kinaye kastedildiğini gösteren bir karine (ipucu) bulunmayınca, açık olan incir ve zeytin diye bildiğimiz meyveler olmaktır.

    Fakat bu durumda insan yaratılışının güzelliğini veya çirkinliğini ve sonunun acılığını veya tatlılığını anlatırken incir ve zeytine yeminle başlamanın ne ilgisi olduğunu da düşünmek gerekeceğinden incir ve zeytinin insan hayatı için hem gıda, hem meyve, hem ilaç, hem ticaret açısından faydaları pek çok olan meyvelerin en güzel ve mübareklerinden olduğunu açıklamaya çalışmışlardır ki, biz burada bunun ayrıntılarına girmeye gerek duymuyoruz. İnsan yaşamak için maddi ve manevi gıdaya muhtaçtır. Maddi gıdaların en önemlileri tatlı ve tuzlu veya yağsız ve yağlı yiyecekler, bunların en güzelleri de meyvelerdir. İşte incir ve zeytin ya meyvelerin en faydalı ve en mübarekleri olmak itibariyle özel durumlarına veya özeli zikredip geneli kastetmek yoluyla tatlı veya tuzlu, yağsız veya yağlı genellikle önemli yiyecekleri temsil edecek birer misal; Tur-i Sina ve Beled-i Emin de manevi gıdalara yer olan mübarek mevkiler olmaları nedeniyle bunlara yemin edilmiştir, demek olabilir. Bununla beraber insan yaratılış, açısından düşünüldüğü zaman "Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun."(Leyl, 92/3) yemininin taşıdığı mânâdan dolayı bu iki meyvenin dişi ve erkekten kinaye olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu görüşe göre Tin ve Zeytun, incir ve zeytin diye tercüme olunabilir.

    İKİNCİ görüşe gelince: Birçok tefsirci de demiştir ki: Burada "tin" ve "zeytun"dan maksat yemiş değil, bu isimlerle anılan mübarek yerlerdir. Turu Sinin ve Beled-i Emin ile beraber zikredilmeleri de bunu gösteren bir karinedir. Alûsî de bir çoğunun kabul edip inandığı üzere "bunlar, mübarek şerefli yerlere yemindir" diyerek bu görüşü tercih etmiştir. Bu yerlerin nereleri olduğuna gelince de birer dağ ismi, birer mescid ismi, birer belde ismi olması hakkında üç görüş zikretmişlerdir. Şöyle ki:

    1- Birer dağdırlar.

    İbnü Cerir'de Katade'den: Tin, Dimeşk'ın bulunduğu dağ; Zeytun, Beyt-i Makdis'in bulunduğu dağdır. İkrime bir rivayette de: Bunlar iki dağdır.

    Rebi'den: Hemedan ile Hulvan arasında iki dağ, Şam dağları.

    Said b. Mansur ve İbnü Ebi Hâtim, Ebu Habib Haris b. Muhammed'den Tin, Tur-i Tina; Zeytun, Tur-i Zeyta denilen dağlardır. İyi incir ve zeytin bittiği için bu şekilde isimlendirilmişlerdir. İmam Razî bunu İbnü Abbas'ın sözü olmak üzere naklederek şöyle der: İbnü Abbas demiştir ki: Bunlar mukaddes topraklardan iki dağdır. Bunlar incir ve zeytin yetişen yerler olduklarından dolayı bunlara Süryanice'de Tur-i Tina (Tin Dağı) ve Tur-i Zeyta (Zeytin Dağı) denilmiştir. Bu takdirde yüce Allah Nebilerin yetiştiği yerlere yemin etmiş demektir. Tin denilen dağ İsa (a.s)'nın; Zeytun, Şam İsrailoğullarına gelen peygamberlerin çoğunun gönderildiği yer; Tur, Musa (a.s)'nın peygamber gönderildiği yer; Beled-i Emin de Muhammed (s.a.v.)'in peygamber olarak gönderildiği yerdir. Şu halde gerçekte yeminden maksat, peygamberlere hürmet ve derecelerini göstermek olur.

    2- İki mescittirler. İbnü Zeyd: Tin, Dimeşk mescidi; Zeytun, Beyt-i Makdis Mescidi demiştir. Ka'b da: Tin Dimeşk Mescidi, Zeytun İliya Mescidi demiştir. İbnü Abbas'tan gelen bir rivayete göre de Tin Nuh Mescidi, Zeytun Beyt-i Makdis Mescidi'dir.

    3- İki beldedir. Ka'b'ın dediğine göre Tin, Dimeşk; Zeytun, Beyt-i Makdis'tir. Şehr b. Havşeb de: Tin, Kûfe; Zeytun, Şam'dır demiştir. Maksadı Kûfe'nin bulunduğu yer demek olacaktır ki Nuh (a.s)'un konakladığı yere denir.

    Demek ki Tin ve Zeytun, aslında bildiğimiz incir ve zeytin meyveleri ve ağaçları olmakla beraber bunların yetiştiği bereketli yerler olmakla tanınmış iki dağ ve onlarda iki belde ve onlarda iki mescid dahi Tin ve Zeytun adlarıyla tanınmış, bunlar da Tur-i Seyna ve Mekke gibi dinin çıktığı mübarek şerefli yerler sayılmış olduğundan burada hayat için maddi, manevi gıdaların ve incir ve zeytin gibi faydalı meyveler verecek çalışma ve amelin ve yerin önemine ve özellikle incir ve zeytinin lezzet, kıymet ve faydalarına da ima ve işaret ile beraber daha ziyade peyamberlerin yetiştiği, dinlerin çıktığı yerler olarak bilinen kutsal yerlere yemin edilmiştir.

    Bundan dolayı "Keşf" yazarının dediği gibi, bunların hepsi dinî ve dünyevî hayır ve bereketi ile mukaddes topraklara ve emin bir beldeye yemin demek olur. Yalnız incir ve zeytine yeminde bu ahenk ve kapsamı anlamak güçtür. Onun için Tin'i ve Zeytun'u sade incir ve zeytin meyveleri diye terceme etmemeli, gerek Hıristiyanlık'ta, gerek Yahudilik'te gerek İslâm'da "Çevresini mübarek kıldığımız."(İsrâ, 17/1) mânâsı gereğince mübarek tanınan ve hayır ve bereketinden istifade için iyi olma hususunda yarışılarak çalışılması arzu edilen mukaddes topraklara dahi işaret olmak üzere sözü geçen incir ve zeytin isimleriyle yemin edilmiştir.

    Ayrıca Tîn Sûresi’nde Cenab-ı Hak dört şey üzerine yemin etmiş. İncir, zeytin, Tur-i Sina ve Belde-i Emîn. Biliyoruz ki, Emin Belde Mekke, Hz. Muhammed Aleyhisselam’a; Tur-i Sînâ Hz. Musa Aleyhisselam’a; zeytin İsa Aleyhisselam’a bakar. İncir kime bakmaktadır? Bu Zülkifl Aleyhisselam’a olabilir. Onun durumu, Buda’ya benziyor. Ancak bu benzerlik Budha ile Zülkifl aleyhisselamın aynı kimse olduğu anlamına gelmez. Budha'nın Zülkifl aleyhisselam olduğuna dair sağlam bir rivayet olmadığına göre bunları iki ayrı kimse olarak kabul etmek daha uygun olacaktır. Çünkü Zülkifl aleyhisselamın Peygamber olduğu kesindir ve ona inanmak şarttır.

    İslamiyet’te, peygamber olmayana peygamber demek; peygamber olana da değildir, demek, çok tehlikeli olduğu için dikkatli olmak gerekiyor. Onun incire benzer bir ağaç altında hakikate ulaştığı meselesi ve anlattığı konular zamanla çok değişik hatta bambaşka bir şekil almış olabilir. Aslında bu tevcih açısından bakarsak bu dört şeye yapılan yeminle neredeyse insanların tamamına yakını perspektife alınıyor ve hepsine de “ahsen-i takvim” güzelliği olan saf insan fıtratını koruma ve geliştirme şartı olarak iman ve ameli salih gerçeği teklif ediliyor.

    Cevap 2:

    Bazı İslam alimlerinin Zerdüşt, Buda, Konfüçyus ve Tao gibi değerli ve semavi bir özellik gösteren ifadelerin sahiblerinin bir peygamber ya da bir Peygamberden ders almış olabilecekleri yolunda kanaatleri vardır. Bu kimselerin ister kendileri isterse başkaları yoluyla semavi kaynaklı olan fakat zamanla tabileri tarafından bozulan bazı uygulamaları olduğu belirtilmektedir. Nasıl ki, Hz. İsa ve Hz. Musa ( a.s.) Kur’anda peygamberlikleri sabit olduğu halde yine arkasından gelen bazı şahıslar tarafından dinin bazı kaideleri bozulmuş. Bunlara da aynı şekilde bakılabilir.

    Bununla beraber 120. 000 peygamber geldiği hadislerde ifade edilmektedir. Bunlar da bu eygamberlerden bazıları olabilir. Hatta Sokrat’ın bile Peygamber olabileceği yolunda kanaatler vardır. Çünkü, bir çok ifadesi peygamber ifadelerine benzemektedir. Ancak bunlar birer kanaat ve tahminden öteye geçmemektedir.

    Zülkifl Aleyhisselâm Hz. Eyyüb Aleyhisselamın oğludur.(1)

    Yüce Allah; Eyyûb Aleyhiselam'dan sonra, Bişr b. Eyyûb Aleyhisselâmı, Peygamber olarak göndermiş(2) ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Tevhîd akîdesine = Allah'ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir.

    Zülkifl Aleyhisselâm, Şam'da otururdu. (3)

    Yüce Allah, Enbiyâ sûresinde Eyyûb Aleyhisselâm in kıssasından sonra, ZülKifl Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:

    "'İsmail'i, İdris 'i, Zülkifl'i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine idhal ettik. Onlar, hakîkaten, Salihlerdendi. (4)"

    Yine, Yüce Allah, Sâd sûresinde Eyyûb Aleyhisselâmın kıssasından sonra, şöyle buyurur:

    "Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Biz onları, özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kullar kıldık. Hiç şüphesiz, onlar Bizim katımızda seçkin ve hayırlı kullardandı." (5)

    "İsmail'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de, an! (İşte) Bütün bunlar, hayırlı (insan)lardı. (6)

    Zülkifl Aleyhisselâmın, Kur'ân-ı kerimde, böyle, Kendilerinden, övülerek bahsedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber olduğunu açıkça gösterir. Meşhur olan da, budur. (7)

    Zülkifl Aleyhisselâm'a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar.

    Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa'f gösterdiler:

    "Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz. Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız. Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh'dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!" dediler.

    Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:

    "Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz." dedi.

    Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:

    "Ey Allah'ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.

    Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.

    Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.

    Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.

    Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!

    Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!" dedi.

    Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:

    "Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi?" diye vahy etti.

    Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. (8)

    Zülkifl Aleyhisselâm, Şam'da vefat etti. (9) Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. (10) Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun!(11)

    Dipnotlar:
    (1) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225 .
    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323.
    (2) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdarat'ülebrar c.1,s.128, Ebülfida-Elbidaye vennihaye ç.1,s.225.
    (3) Taberî-Tarih c.1 ,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225.
    (4) Enbiyâ: 85-86.
    (5) Sâd: 45-47.
    (6) Sâd: 48.
    (7) Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.225.
    (8) Sâlebi-Arais s. 164; M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323-324.
    (9) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, Sâlebî-Arais s.164, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.136.
    (10) Taberî-Tarih C.1.S.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, İbn.Asakîr-Tarih c.5,s.269, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.136, Muh-yiddin b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.128.
    (11) M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/324.
    SİE


  3. 01.Mayıs.2010, 15:30
    2
    Moderatör



    Cevap 1:

    "Tin'e ve Zeytun'a andolsun". Tin incir demek ise de burada öyle tercüme etmek pek uygun olmayacaktır. Zira tefsircilerin bir çoğunun açıklamasına göre burada Tin ve Zeytun birer özel isim yerindedir. Özel isim olmuş kelimelerin ise tercümesine kalkışmak doğru değildir. Çünkü onlar neye isim olmuşlarsa onları mânâlarıyla değil lafızlarıyla tanıtırlar. "İncir Köyü" diye bilinen bir köy, "Tin Karyesi" diye tercüme edilmekle tanıtılmış olmayacağı gibi, Tin adıyla anılan bir dağı veya mescidi veya beldeyi de incir diye anlatmaya kalkışmak izah değil, karıştırma olur. Gerçekte tefsirler burada Tin ve Zeytun hakkında başlıca iki görüş nakletmişlerdir:

    BİRİSİ: Bazı tefsirciler demiştir ki: Görünen şekli ile Tin ve Zeytun'dan maksat, bu ad ile meşhur olan incir ve zeytin yemişleri veya ağaçlarıdır. Zira lugat itibariyle görünen bu olduğu gibi Hasen, Mücahid, İkrime, İbrahim Nehai, Ata, Mukatil, Kelbi ve daha bir kısım âlimlerden "O, sizin şu inciriniz ve zeytininizdir.", yahut "O, yenilen incir ve sıkılan zeytindir.", yahut "o, insanların yediği yemiştir." tabirleriyle rivayet edilmiş ve İbnü Abbas'a da nisbet edilmiştir. Bunlardan ise, bir mecaz veya kinaye kastedildiğini gösteren bir karine (ipucu) bulunmayınca, açık olan incir ve zeytin diye bildiğimiz meyveler olmaktır.

    Fakat bu durumda insan yaratılışının güzelliğini veya çirkinliğini ve sonunun acılığını veya tatlılığını anlatırken incir ve zeytine yeminle başlamanın ne ilgisi olduğunu da düşünmek gerekeceğinden incir ve zeytinin insan hayatı için hem gıda, hem meyve, hem ilaç, hem ticaret açısından faydaları pek çok olan meyvelerin en güzel ve mübareklerinden olduğunu açıklamaya çalışmışlardır ki, biz burada bunun ayrıntılarına girmeye gerek duymuyoruz. İnsan yaşamak için maddi ve manevi gıdaya muhtaçtır. Maddi gıdaların en önemlileri tatlı ve tuzlu veya yağsız ve yağlı yiyecekler, bunların en güzelleri de meyvelerdir. İşte incir ve zeytin ya meyvelerin en faydalı ve en mübarekleri olmak itibariyle özel durumlarına veya özeli zikredip geneli kastetmek yoluyla tatlı veya tuzlu, yağsız veya yağlı genellikle önemli yiyecekleri temsil edecek birer misal; Tur-i Sina ve Beled-i Emin de manevi gıdalara yer olan mübarek mevkiler olmaları nedeniyle bunlara yemin edilmiştir, demek olabilir. Bununla beraber insan yaratılış, açısından düşünüldüğü zaman "Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun."(Leyl, 92/3) yemininin taşıdığı mânâdan dolayı bu iki meyvenin dişi ve erkekten kinaye olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu görüşe göre Tin ve Zeytun, incir ve zeytin diye tercüme olunabilir.

    İKİNCİ görüşe gelince: Birçok tefsirci de demiştir ki: Burada "tin" ve "zeytun"dan maksat yemiş değil, bu isimlerle anılan mübarek yerlerdir. Turu Sinin ve Beled-i Emin ile beraber zikredilmeleri de bunu gösteren bir karinedir. Alûsî de bir çoğunun kabul edip inandığı üzere "bunlar, mübarek şerefli yerlere yemindir" diyerek bu görüşü tercih etmiştir. Bu yerlerin nereleri olduğuna gelince de birer dağ ismi, birer mescid ismi, birer belde ismi olması hakkında üç görüş zikretmişlerdir. Şöyle ki:

    1- Birer dağdırlar.

    İbnü Cerir'de Katade'den: Tin, Dimeşk'ın bulunduğu dağ; Zeytun, Beyt-i Makdis'in bulunduğu dağdır. İkrime bir rivayette de: Bunlar iki dağdır.

    Rebi'den: Hemedan ile Hulvan arasında iki dağ, Şam dağları.

    Said b. Mansur ve İbnü Ebi Hâtim, Ebu Habib Haris b. Muhammed'den Tin, Tur-i Tina; Zeytun, Tur-i Zeyta denilen dağlardır. İyi incir ve zeytin bittiği için bu şekilde isimlendirilmişlerdir. İmam Razî bunu İbnü Abbas'ın sözü olmak üzere naklederek şöyle der: İbnü Abbas demiştir ki: Bunlar mukaddes topraklardan iki dağdır. Bunlar incir ve zeytin yetişen yerler olduklarından dolayı bunlara Süryanice'de Tur-i Tina (Tin Dağı) ve Tur-i Zeyta (Zeytin Dağı) denilmiştir. Bu takdirde yüce Allah Nebilerin yetiştiği yerlere yemin etmiş demektir. Tin denilen dağ İsa (a.s)'nın; Zeytun, Şam İsrailoğullarına gelen peygamberlerin çoğunun gönderildiği yer; Tur, Musa (a.s)'nın peygamber gönderildiği yer; Beled-i Emin de Muhammed (s.a.v.)'in peygamber olarak gönderildiği yerdir. Şu halde gerçekte yeminden maksat, peygamberlere hürmet ve derecelerini göstermek olur.

    2- İki mescittirler. İbnü Zeyd: Tin, Dimeşk mescidi; Zeytun, Beyt-i Makdis Mescidi demiştir. Ka'b da: Tin Dimeşk Mescidi, Zeytun İliya Mescidi demiştir. İbnü Abbas'tan gelen bir rivayete göre de Tin Nuh Mescidi, Zeytun Beyt-i Makdis Mescidi'dir.

    3- İki beldedir. Ka'b'ın dediğine göre Tin, Dimeşk; Zeytun, Beyt-i Makdis'tir. Şehr b. Havşeb de: Tin, Kûfe; Zeytun, Şam'dır demiştir. Maksadı Kûfe'nin bulunduğu yer demek olacaktır ki Nuh (a.s)'un konakladığı yere denir.

    Demek ki Tin ve Zeytun, aslında bildiğimiz incir ve zeytin meyveleri ve ağaçları olmakla beraber bunların yetiştiği bereketli yerler olmakla tanınmış iki dağ ve onlarda iki belde ve onlarda iki mescid dahi Tin ve Zeytun adlarıyla tanınmış, bunlar da Tur-i Seyna ve Mekke gibi dinin çıktığı mübarek şerefli yerler sayılmış olduğundan burada hayat için maddi, manevi gıdaların ve incir ve zeytin gibi faydalı meyveler verecek çalışma ve amelin ve yerin önemine ve özellikle incir ve zeytinin lezzet, kıymet ve faydalarına da ima ve işaret ile beraber daha ziyade peyamberlerin yetiştiği, dinlerin çıktığı yerler olarak bilinen kutsal yerlere yemin edilmiştir.

    Bundan dolayı "Keşf" yazarının dediği gibi, bunların hepsi dinî ve dünyevî hayır ve bereketi ile mukaddes topraklara ve emin bir beldeye yemin demek olur. Yalnız incir ve zeytine yeminde bu ahenk ve kapsamı anlamak güçtür. Onun için Tin'i ve Zeytun'u sade incir ve zeytin meyveleri diye terceme etmemeli, gerek Hıristiyanlık'ta, gerek Yahudilik'te gerek İslâm'da "Çevresini mübarek kıldığımız."(İsrâ, 17/1) mânâsı gereğince mübarek tanınan ve hayır ve bereketinden istifade için iyi olma hususunda yarışılarak çalışılması arzu edilen mukaddes topraklara dahi işaret olmak üzere sözü geçen incir ve zeytin isimleriyle yemin edilmiştir.

    Ayrıca Tîn Sûresi’nde Cenab-ı Hak dört şey üzerine yemin etmiş. İncir, zeytin, Tur-i Sina ve Belde-i Emîn. Biliyoruz ki, Emin Belde Mekke, Hz. Muhammed Aleyhisselam’a; Tur-i Sînâ Hz. Musa Aleyhisselam’a; zeytin İsa Aleyhisselam’a bakar. İncir kime bakmaktadır? Bu Zülkifl Aleyhisselam’a olabilir. Onun durumu, Buda’ya benziyor. Ancak bu benzerlik Budha ile Zülkifl aleyhisselamın aynı kimse olduğu anlamına gelmez. Budha'nın Zülkifl aleyhisselam olduğuna dair sağlam bir rivayet olmadığına göre bunları iki ayrı kimse olarak kabul etmek daha uygun olacaktır. Çünkü Zülkifl aleyhisselamın Peygamber olduğu kesindir ve ona inanmak şarttır.

    İslamiyet’te, peygamber olmayana peygamber demek; peygamber olana da değildir, demek, çok tehlikeli olduğu için dikkatli olmak gerekiyor. Onun incire benzer bir ağaç altında hakikate ulaştığı meselesi ve anlattığı konular zamanla çok değişik hatta bambaşka bir şekil almış olabilir. Aslında bu tevcih açısından bakarsak bu dört şeye yapılan yeminle neredeyse insanların tamamına yakını perspektife alınıyor ve hepsine de “ahsen-i takvim” güzelliği olan saf insan fıtratını koruma ve geliştirme şartı olarak iman ve ameli salih gerçeği teklif ediliyor.

    Cevap 2:

    Bazı İslam alimlerinin Zerdüşt, Buda, Konfüçyus ve Tao gibi değerli ve semavi bir özellik gösteren ifadelerin sahiblerinin bir peygamber ya da bir Peygamberden ders almış olabilecekleri yolunda kanaatleri vardır. Bu kimselerin ister kendileri isterse başkaları yoluyla semavi kaynaklı olan fakat zamanla tabileri tarafından bozulan bazı uygulamaları olduğu belirtilmektedir. Nasıl ki, Hz. İsa ve Hz. Musa ( a.s.) Kur’anda peygamberlikleri sabit olduğu halde yine arkasından gelen bazı şahıslar tarafından dinin bazı kaideleri bozulmuş. Bunlara da aynı şekilde bakılabilir.

    Bununla beraber 120. 000 peygamber geldiği hadislerde ifade edilmektedir. Bunlar da bu eygamberlerden bazıları olabilir. Hatta Sokrat’ın bile Peygamber olabileceği yolunda kanaatler vardır. Çünkü, bir çok ifadesi peygamber ifadelerine benzemektedir. Ancak bunlar birer kanaat ve tahminden öteye geçmemektedir.

    Zülkifl Aleyhisselâm Hz. Eyyüb Aleyhisselamın oğludur.(1)

    Yüce Allah; Eyyûb Aleyhiselam'dan sonra, Bişr b. Eyyûb Aleyhisselâmı, Peygamber olarak göndermiş(2) ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Tevhîd akîdesine = Allah'ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir.

    Zülkifl Aleyhisselâm, Şam'da otururdu. (3)

    Yüce Allah, Enbiyâ sûresinde Eyyûb Aleyhisselâm in kıssasından sonra, ZülKifl Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:

    "'İsmail'i, İdris 'i, Zülkifl'i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine idhal ettik. Onlar, hakîkaten, Salihlerdendi. (4)"

    Yine, Yüce Allah, Sâd sûresinde Eyyûb Aleyhisselâmın kıssasından sonra, şöyle buyurur:

    "Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Biz onları, özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kullar kıldık. Hiç şüphesiz, onlar Bizim katımızda seçkin ve hayırlı kullardandı." (5)

    "İsmail'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de, an! (İşte) Bütün bunlar, hayırlı (insan)lardı. (6)

    Zülkifl Aleyhisselâmın, Kur'ân-ı kerimde, böyle, Kendilerinden, övülerek bahsedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber olduğunu açıkça gösterir. Meşhur olan da, budur. (7)

    Zülkifl Aleyhisselâm'a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve kendisini, doğruladılar.

    Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredince, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa'f gösterdiler:

    "Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz. Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız. Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürmesini, Allâh'dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!" dediler.

    Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:

    "Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz." dedi.

    Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:

    "Ey Allah'ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.

    Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.

    Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.

    Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.

    Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!

    Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!" dedi.

    Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:

    "Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtiklerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi?" diye vahy etti.

    Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. (8)

    Zülkifl Aleyhisselâm, Şam'da vefat etti. (9) Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. (10) Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun!(11)

    Dipnotlar:
    (1) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225 .
    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323.
    (2) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdarat'ülebrar c.1,s.128, Ebülfida-Elbidaye vennihaye ç.1,s.225.
    (3) Taberî-Tarih c.1 ,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225.
    (4) Enbiyâ: 85-86.
    (5) Sâd: 45-47.
    (6) Sâd: 48.
    (7) Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.225.
    (8) Sâlebi-Arais s. 164; M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323-324.
    (9) Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, Sâlebî-Arais s.164, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.136.
    (10) Taberî-Tarih C.1.S.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, İbn.Asakîr-Tarih c.5,s.269, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.136, Muh-yiddin b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.128.
    (11) M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/324.
    SİE





+ Yorum Gönder