Konusunu Oylayın.: Hz.Muhammed (Sav) Allah'ın Resulüdür

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hz.Muhammed (Sav) Allah'ın Resulüdür
  1. 20.Nisan.2010, 22:23
    1
    Misafir

    Hz.Muhammed (Sav) Allah'ın Resulüdür

  2. 21.Nisan.2010, 12:04
    2
    Hasret Rüzgarı
    mumine.com

    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2009
    Üye No: 46604
    Mesaj Sayısı: 235
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 4

    --->: Muhammed Allah'ın Resulüdür




    Hz.Muhammed (s.a.v) Allah'ın Rasulüdür.

    ALLAH'IN EN HALİS KULU VE RESULÜ

    Prof. Dr. Murat SARICIK

    1. “Ben Ancak Bir Kulum”
    Bir keresinde Hz. Ömer minberde hutbe verirken şunları söylemişti:
    “Ben Nebi sallallahu aleyhi vesellemi, minberde şöyle derken duydum(dedi ve şu açıklamayı yaptı): 'Lâ tutrûnî kemâ atrati'n-nasârâ ---- Meryeme. Fe innemâ ene 'abduhû fe kûlû 'Abdullahi ve resûlühü = Beni Hıristiyanların Meryem Oğlu İsa'yı övdükleri şekilde övmeyiniz; (risalet ve kulluk sınırları üzerine çıkarmayınız) Çünkü ben ancak onun kuluyum. Siz de “Allah'ın kulu ve resulü deyiniz.”1
    1) Hz. Peygamber (s.a.v.) ıtra (Hz. İsanın tanrılaştırılması) ile ilgili uyarısında “ben ancak onun kuluyum, siz de 'Allah'ın kulu ve resulü' deyiniz” buyurmuştu. O, “kul ve resul olarak” ve bu sınırlar içinde övülebilir. Çünkü kendisi kullukta pek ileri rütbe ve mertebededir. Hatta o, kullukta en güzel örnek (üsve-i hasene), en ileri modeldir.2 Allah'a abdiyet/kulluk söz konusuysa hür köle herkese “abd/kul” denir. Hz. Muhammed, cinler, melekler, hatta bütün yaratılanlar Allah'ın birer kuludurlar.3 Köleye de abd/kul denilmektedir.4 Hz.. Ayet-i kerime onun kulluğunu şöyle över:
    “Lekad kâne leküm fî rasûlillahi üsvetün hasenetün, limen kâne yercu'llâhe ve'l-yevme'l-Âhiri ve zekerallâhe kesîran = Andolsun ki Allah'ın elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti umanlar ve Allah'ı çok zikredenler (unutmayanlar) için mükemmel bir örnek vardır.”6
    Ayete göre o tüm inananlara en iyi numûne, en mükemmel örnek ve en ileri modeldir. Yani insanlık ve kulluk derecesi pek yüksektir. Ubudiyet dairesinin reisidir. En iyi insanlık ve kulluk, emirleri en iyi yapmak ve nehiylerden en iyi kaçmakla gerçekleşeceği için, en iyi kul ve en iyi örnek odur.
    Ayetler onun kulluğunu, abd oluşunu övüyorsa, biz de onu iyi bir insan, insân-ı kâmil ve kul olarak övmeliyiz. Kulluk dairesinin reisi ve en büyüğü bilmeliyiz. Diğer peygamberler ve inananlar da; iyi kullukları dolayısıyla Kur'an-ı Kerimde övülür ve takdir edilirler.7
    2) Hz. Peygamber, farklı zamanlarda kendisinin “kul/abd” ve “Allah'ın Resulü ve Nebisi” olduğunu açıklamıştır:
    a) “Ben senin kulun ve nebinim”, “Allah beni abd-ı kerim (en değerli kul) kıldı..”8, “Ben, Allahtan başka ilah olmadığına, benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet edinceye ve namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum.”9
    b) Hz. Peygamber (s.a.v.); seyyidu'l-istiğfarı tarif ederken: “Allahım, sen benim rabbimsin. Hiçbir ilah yok, ancak sen varsın. Sen beni yarattın; ben de senin abdinim...”10 Buyurmuştu.
    c) Rasulullah (s.a.v.); namazdaki salâvat konusunda şöyle emretmişti: “Mutlaka Alah Selâm'dır. Bu yüzden, sizden biriniz namazda (tahiyyatta) oturunca şöyle desin: 'Bütün tahiyyeler Allah'a aittir... -es-sâlihin kelimesine kadar- Kim bunu (bu duayı) söylerse, gök ve yerdeki Allah'a ibadet eden salih kulların hepsine isabet (uygunluk) etmiş olur. (Sonra da şöyle buyurdu): 'Ben şehadet ederim ki, Allahtan başka tanrı yoktur, gerçekten Muhammed de onun kulu ve resulüdür…”11 Burada o, kendisini “Muhammed” diye anarak, Allah'ın kulu ve resulü olduğunu belirtmektedir.
    d) Hz. Peygamber (s.a.v.), bir seferde azıklar azalıp açlık başlayınca, kalan azıkları bir araya toplatarak bereketle dua etmişti. Azık bereketlenmiş, orada olanlar kaplarını doldurmuştu. Herkes ihtiyacını alıp kaplarını doldurunca Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Eşhedu enlâ ilâhe illallâh ve ennî resulullah= Şehadet ederim ki, Allahtan başka tanrı yoktur, ben de gerçekten onun resulüyüm.”12 Gerçekleşen bir “bereket-i taam” mucizesiydi. Mucizeleri vasıtasıyla, onların dualarını kabul ederek yaratan Allah idi. Mucize, resullerin risaletine bir tasdikti. Bu yüzden, azığın Rasulullah'ın duasıyla bereketlenmesi, onun risaletine delildi. O da mucizesinin delaletiyle Allah'ın Resulü olduğunu beyan etmişti.
    e) Hicretin altıncı yılında Mekke yakınlarında Hudeybiye antlaşmasının maddeleri yazılırken, müşrikler, Hz. Ali'nin antlaşma başına “Muhammedun Rasulullah” yazmasına karşı çıkmışlar: “Muhammed Allah'ın Resulüdür' yazma.. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v.) Hz. Ali'ye onu silmesini emretmiş, o silmeyince de, yazının yerini gösterttirerek kendisi silmişti. Onun yerine, antlaşmanın bir tarafı olan Resul-i Ekrem, “Muhammed b. Abdullah” olarak yazılmıştı. Oysa ilkin Hz. Peygamber ve Müslümanlar “Rasulullah” unvanını anlaşmanın başına koymak istemişlerdi. Peygamber kulluğu bir başka manada kullanarak “Altına, gümüşe ve lükse kul olan insan helak olsun”5 buyurmuştur Cebbar-ı anid kılmadı Eğer sen resul olsaydın seninle savaşmazdık” demişlerdi
    Bir diğer rivayete göre de müşrikler “Biz bunu (senin risaletini) kabul etmiyoruz. Eğer senin Rasulullah olduğunu kesin bilseydik, seni (Mekkeye girmekten) men etmezdik. Sen Abdullah'ın oğlu Muhammedsin” demişlerdi. Hz.. Abdullahım…” Buyurmuştu.13
    Böylece o, bir insan/beşer olduğunu, bir soya mensubiyetini ve bir babanın oğlu olduğunu belirttiği gibi, ayrıca adını vererek “Rasulullah” olduğunu da açıklamıştı.
    f) Uhud Savaşı sırasında, ağır yaralı olan birisi kendisine haber verildiği zaman Rasulullah (s.a.v.) onun için: “Bu cehennemliklerdendir” buyurmuştu.. “Bu durum Peygamber Efendimize haber verilince: “Allahu ekber, ben şehadet ederim ki, mutlaka ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm” buyurdu. Ardından Hz.Bilal'e, emretti: O da: “Cennete ancak müslim nefsin gireceğini ve Allah'ın bu dini fâcir bir adamla da destekleyeceğini halka ilan etti.”14
    g) Huneyn Savaşı başlangıcında İslam ordusu bozulunca, Resul-i Ekrem (s.a.v.) Ensarı yanına çağırıp bineğinden inerek: “Ene Abdullahi ve resûluhu = Ben Allah'ın kulu ve resuluyum” diye seslenmişti ve çok geçmeden savaşın seyri değişti ve müşrikler yenildiler.15
    h) Medine döneminde Hz.Ebu Bekir'le Hz. Ömer arasında geçen bir konuşmadan dolayı, Hz. Ebu Bekir Ömer'i kızdırmış, sonra ondan özür dilemek istediyse de, Hz. Ömer evine kapanarak kapıyı yüzüne kapamıştı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir durumu Hz. Peygamber'e şikâyet etmiş, o Hz.Ebu Bekir 'Ey Allah'ın Resulu, vallahi ben ondan haksızdım' derken kızarak şöyle buyurmuştu: 'Siz arkadaşımı (Ebu Bekir'i) bana bırakmıyor musunuz? Gerçekten ben size, 'ey insanlar, mutlaka ben size Allah'ın resulüyüm' dedim.. Ama Ebu Bekir 'sözünde sadıksın' dedi.”16
    i) Hz. Peygamber (s.a.v.) mektuplarında da “Abdullah/Allah'ın Kulu” ve “Resulullah” ad ve ünvanlarını kullanıyordu.17 Doğu Roma hükümdarı Heraklius'a gönderdiği mektubuna şöyle başlamıştı:
    “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın kulu ve Resulü olan Muhammedden Romalıların büyüğü olan Hirakl'e…”18 Görüldüğü gibi mektubunda o, Muhammed adıyla birlikte iki önemli unvanı ve vasfı olan “Abdullah” ve “Resulullah”ı anmıştı. Onun en önemli vasıfları ve büyüklüğünü kendilerinden aldığı özellikleri bunlardı.
    j) Ensar kadınlarından Ümmü'l-A'la, muhacirlerden “Osman b. Maz'un Medine'de vefat edip, yıkanıp kefenlenince; 'Allahın rahmeti üzerine olsun ey Ebu Sâib, benim sana şehadetim şudur ki, mutlaka Allah sana ikramda bulunacaktır.” Dedi. Bunun üzerine Rasulullah: (s.a.v.): “Allahın ona ikram edeceğini nereden biliyorsun?” diye sordu. Ümmu'l-A'lâ: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü Allah (ona ikram etmezse) kime ikram eder?” dedi..a.v.) de: “Ona (Osman'a) gelince, vallahi kendisine ölüm gelmiştir, vallahi şüphesiz ben de onun için hayır umarım. Ve vallahi, ben Allah'ın Resulü olduğum halde bana (ahirette) nasıl muamele edileceğini bilmiyorum” dedi. Ummu'l-A'lâ bu uyarı üzerine şunları söylemişti: “Allah'a yemin ederim, bundan sonra ebediyen bir kimseyi tezkiye etmeyeceğim.”19
    Burada da Hz. Peygamber bir vesileyle Allah'ın Resulü olduğunu açıklıyor, ölümünden sonra iyiler hakkında bile, hayır ummakla birlikte kesin bir şey söylemeyi hoş karşılamıyordu.
    k) Hz. Ali, Hz. Fatıma ile evliydi. Onun üzerine Ebu Cehil'in kızını almak istedi.. Muğire'nin oğulları bu konuda Hz. Peygamberden izin almayı düşünüyorlardı. Hz. Fatıma ise üzerine evlenilmeyi istemiyordu. Fakat halktan edindiği intiba ve duyumlara göre, babası durumu hoş karşılayabilirdi.. Peygamber, Mescide geldi, minbere çıkarak tavrını şöyle açıkladı:
    “Bundan sonra derim ki, mutlaka ben, Ebu'l-As b. Rebi'ye (kızım Zeynebi) nikâhladım. O bu konuda (üzerine evlenmiyeceğine dair) bana konuştu ve sözünde durdu. Mutlaka Muhammed'in kızı Fatıma da benden bir et parçasıdır ve ben onu fitnelemenizi (rahatsız etmenizi) hoş karşılamam. Ayrıca vallahi Rasulullah'ın kızı ve Adüvvullah'ın (Ebu Cehil'in) kızı bir erkeğin katında birleşmez.”20 Bu açıklaması üzerine Hz. Ali, Ebu Cehil'in kızını istemekten vazgeçti.
    Burada yine Hz. Peygamber, “Allah Düşmanı” ile “Allah Resulü”nün kızının bir erkeğin nikâhında birleşemeyeceğini, ayrıca bu durumun kızını üzeceğini belirtmiş ve buna karşı olduğunu açıklamıştı. Açıklamasında; kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu da belirtmiş oluyordu. Ayrıca kızını, “Muhammed kızı Fatıma” olarak tavsif etmekteydi.
    l) İlk zamanlar, Mekkeliler Hz. Peygamberden, birtakım mucizeler istemişlerdi..a.v.) onlara şöyle karşılık vermesi isteniyordu:
    “(Onlar başka mucize istekleri yanında) 'yahut senin altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ayrıca bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece, göğe çıkmana da asla inanmayacağız' (dediler). De ki, “Rabbimi tenzih ederim (o isterse bu mucizeleri göstermekten aciz değildir.) Ben ise ancak elçi/resul olan bir beşerim.”21
    Burada ayet, Hz Peygamber'in nasıl cevap vermesi gerektiğini belirtmektedir..
    Hz. Peygamber'in vasıflarından söz edilirken onun “Nebi, Şâhid, Mübeşşir, Nezir, Ümmilerin Hırzı (Muhafızı)” oluşu açıklandıktan sonra; “ente 'abdî ve resûlî, semmeytuke'l mütevekkile…= Sen benim kulum ve Resulümsün, ben seni mütevekkil olarak adlandırdım…” denilir.22
    m)Yüce Allah Resul-i Ekrem'i “Melik Nebi” olmakla “Abd Resul” olmak arasında muhayyer bırakınca o; Rasul olan kul (abden resulen) olmayı ihtiyar etmiştir.23
    2. Abd/Kul Nedir?
    Hz. Muhammed bütün insanlar gibi abddir, ubudiyetin en mükemmel rütbesindedir ve ayrıca resuldür. Abd aynı zamanda “köle” demektir ve hürün zıddıdır. Ayrıca Allah'a kulluk açısından, canlı cansız bütün yaratılmışlar aynı kategoridedirler.24 Ubudiyetin aslı taat, hudû (boyun eğmek) ve züldür.. Ona göre, “raculün 'abdün= köle olan insan” demektir ve burada abd/kul insanın sıfatı olarak yer alır..25 Sonradan abd kelimesi isimleşmiş ve ad yerine geçmiştir. Peygamber de: “Ben Rasulullahım ve Muhammed b Sonunda, yaralanan bu kimse, o günün gecesi yaraların acısına dayanamamış ve kendisini öldürmüştü Siz (ilk zamanlar Mekke'de) beni yalanladınız Rasulullah (s Hatta Hişam b Babasına hoşnutsuzluğunu açıklayınca Hz Buna karşılık, Rasulullah'ın (s O müşriklere, Allah elçisi bir beşer olduğunu açıklayacaktır Sibeveyh aslında abdin bir sıfat olduğunu söyler Abdullah da Latinceye “Servus Dei” yani “Tanrının Kölesi” olarak çevrilebilmiştir
    İkinci bir görüşe göre, ibadet/kulluk, Rabbın işlediğine rızadır. Fakat ubudiyetin, taat, hudû ve tezellül olması görüşü daha kuvvetlidir.26
    İbn-i Fâris'e göre, abd kelimesinin iki zıt aslı vardır. Abdin mana asıllarından biri “liyn” (yumuşaklık) ve zül; ikincisi şiddet ve gılaz/sertliktir. Abd, memluk, yani mülk edinilen ve köle demektir. Abd aynı zamanda, ubudiyeti açık seçik belli olan (beyyinu'l-ubudiyyeh) manasına gelir. Abd, mevlasının (sahibinin) hizmetçisidir. Ona, onun hesabına çalışır ve hizmet eder.
    Teabbüd, hür de olsa kişinin başkasına köleymiş gibi davranmasıdır. Katranla sıvanan deveyi bu durumu zelil ettiği için ona, “el-ba'îru'l- mü'abbed” denir.. “et-tarîku'l- mu'abbed”; müzellel, öne, altımıza serilen ve süluk edilen yoldur.27 Burada da bir anlamda bir tezellül ve alçaklık söz konusudur. Yol en aşağıda, ayaklarımızın altındadır. Mu'abbed zelil, alçalan ve çok zillete düşen demektir
    Müfredat'a göre ubudiyet; 'ızhâr-ı tezellül'dür. İbadet ise ubudiyetten daha ileridir ve tezellülün sonudur. Bu da ancak üstünlerin üstünü ve en üstün olan Allah'a yapılır. Müfredat dört türlü kuldan söz eder:
    a) Şeraitin hükümleriyle ibadet eden insanlar birer abdirler.
    b) İcat/yaratılma yönünden kulluk. Yer ve gökte icat edilen her şey buna girer.28
    c) İbadet ve hizmetle kulluk. Bu iki kısımdır: İhlâsla Allah'a kul olmak ve dünyevi maksatlar için kulluk. Müfredat bu tür kulluk için bir açıklamada bulunmaz.29
    İnsanlar hür-köle Allah'ın kulu oldukları için, Abdullah = Allah Kulu/Kölesi sayılırlar. İbn-i Faris'in belirttiği gibi; hür de olsalar ona karşı, kölenin efendisine sergilediği hal ve tavrı sergileyecekler ve bu konumda olacaklardır.. Peygamber kendisini “Abd-i Kerim” olarak olarak anlatırken “pek iyi ve değerli” bir kul olduğunu da açıklamış olmaktadır. Allah'a kul olmak, bütün diğer varlıklara karşı hürriyeti ve azadeliği gerektirir. Bu açıdan Abdullah ve Abdurrahman gibi adlar, İslam imanı açısından hürriyet ve tevhit inancının simgeleridirler
    Cahiliye döneminde “abd/kul olma ve kendini abd hissetme” olumsuz ve istenmez bir durumdu. Onlar kul olma açısından, ancak insanlara köle olmayı biliyorlardı. Ama putlara kul olmaktan şeref duyuyor olmalıydılar. Çünkü çocuklarına “Abdullât= Lât'ın Kulu”, “Abduluzza =Uzza'nın Kulu” gibi adlar veriyorlardı. O zamanlar insanlar bir kabileye veya onun alt kollarından birine ait ve mensup olmakla “gurur” duyarlardı. Allah'a intisap ve ona hizmetkârlık onlara pek çekici değildi. Onlarda asabiyet-i cahiliye denen, kabileye hizmet etme, kavmiyetçi ve kabileci bir yardımlaşma ruhu vardı.
    Bir kişinin şahsi özellik ve karakterinin gelişmesi için asalete (kereme, şerefe) ihtiyaç duyulurdu. Soylu/asil kan, şahsi özellik ve yükselen değerlerin ilk şartıydı. O zamanlar şeref, yiğitlik, cesaret ve cömertlik (mertlik, mürüve) gibi hasletlerden meydana geliyordu.
    Bu gibi yükselen değerleri korumak, “red”le mümkündü. Bu red, “insani yahut ilahi hiçbir otoriteye boyun eğmemek” olan “îba” ile gerçekleşiyordu.
    Cahiliye insanı bağımsız bir ruha sahipti, genelde hüküm altına girmekten tiksinti duyardı. Güç ve cesaretinden kaynaklanan bir hoyratlık ve kibir/büyüklenme içindeydi. Bağımsızlık ruhu, hüküm altına girmekten tiksinme ve gücünden gelen kibir ve hoyratlık; yukarıda belirttiğimiz gibi, “ibâ” olarak açıklanabilir. Onlara göre, bunu ancak kerim (asil, şerif, değerli) bir insan başarabilirdi.
    “Red” ve “ibâ” bilincindeki bir “asil” ve “hür” adam için; “abd/hizmetkar-kul” durumuna gelmek en tahammül edilemez şeydi. Çünkü abdin görevi, efendisine itaatle hizmetti. “Efendi insan da olsa, tanrı da olsa onun için bu dayanılmaz bir şeydi. Ama gel gör ki, İslâm'ın ondan istediği de tam olarak bu idi. Çünkü Kur'an anlayışında efendi (rabb) Allah'tır ve insan da onun mütevazı bir hizmetkârından başka bir şey değildir ve olmamalıdır.”30 Cahiliye anlayışının tersine olarak İslamda kerem (asalet, soyluluk ve şeref) de böylesine bir abdiyetle mümkündür. Çünkü ayet-i kerimede “Şüphesiz Allah katında sizin en keriminiz (asiliniz ve soylunuz) en çok korkanınızdır.”31 Burada asillik ve soyluluk, soylu bir sülâleden gelmeyi ve batıdaki gibi sosyal bir sınıfı anlatmaz. Allah katındaki şerefi ve değeri gösterir.
    Ayet-i kerimenin kerem (asalet ve şeref) ve kerimlik için ön şartı, Allah ve azabından sakınmaya (takva) dayalı bir abdiyettir. Oysa cahiliyede, asalet ve soyluluk (kerimlik); bağımsızlık ruhu, hüküm altına girmemek ve gücün doğurduğu kibirle mümkündü. Burada İslami zihniyet ve bilinciyle cahiliye bilinci yüzde yüz çatışmaktadır. Cahiliye bakış açısına göre, Rabbın karşısında kulluk/abdiyet bir zül ve düşüklüktür.32
    Binaenaleyh, Hz. Peygamberin, “ben Allah'ın kulu /abdi ve resulüyüm” demesini; kerim (asil) olarak görülen bir Haşimi'nin bu değişik tavra bürünmesini; cahiliye ruhu ve zihniyeti kabul edilemez görmüş ve ona karşı çıkmıştır.
    ____________________
    DİPNOTLAR:
    1 Buhari, IV, 142. enbiya, 48; Dârimi, Abdullah b. Abdurrahmân, Sunenu'd-Dârimi, I-II, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, II, 626- 627, rikak, 68, nr.2787; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, I, 23, 24, 47, 55. Diğer kaynaklar için bkz. Wensinck, IV, 108; İbn-i Kesir, Tefsir, I, 590; Nisa, 171. ayetiyle ilgili olarak Itra konusu ve hadislerin ele alınışına bkz.
    2 Üsve-i Hasene için bkz. Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4, 6; O bir abd-i şekurdur. Bkz. İbn-i Sa'd, et-Tabakâtu'l- Kübra, I-VIII, Dâru's- Sâdır, Beyrut ty. I, 384; ayrıca bkz. Kandehlevi, I, 501;II, 376; III, 113. Hz
    3 Meryem, 19/ 9.
    4 Bakara, 2/ 221;
    5 İbn-i Mace, II, 1386, zühd, 8, nr. 4136- 4137; M. Hamidullah, “Abd”, TDİ, I, s. 57.
    6 Ahzâb, 33/21.
    7 Örnek için bkz. Mümtehine, 60/4.5, 6; Hz. İsa'nın kulluktan çekinmemesi.. Nisa, 4/172.
    8 İbn-i Mace, II, 1039, 186, nr. 3113, 3263.
    9 a.g.e., I, 28, Mukaddime, nr.72.
    10 Buhari, VII, daavât, 16, Ayrıca bkz. Ezan, 148; 150; enbiya, 47; Menakıb, 11; Tevhid, 5; Ahmed b. Hanbel, III, 40.
    11 Buhari, VII, 151, daavât, 17.
    12 a.g.e., III, 109, şirke fi't-taâm, 1.
    13 Buhari, III, 167- 168. Sulh, 6, IV, 71, cizye, 19; Hz. Peygamberin yüzüğüne “Muhammedün Rasulullah” mührünü kazırması için bkz. Zehebi, s.504- 506.
    14 Buhari, IV, 34, cihad, 182; Krş. a.g.e., III, 226, cihad, 77.
    15 Buhari, V, 105- 106, megazi, 56.
    16 a.g.e., V, 197, tefsir, Araf Suresi, 3.
    17 el-Vesâik'ta bu konuda birçok örneği bulabiliriz bkz. Muhammed Hamidullah, el- Vesaiku's-Siyasiyye, Dâru'n- Nefâis, Beyrut 1987, s.59, 94, 95, 98, 101, 103, 106, 109, 110, 117, 119, 121, 129, 130.
    18 Buhari, VII, 135, istizan, 24; Krş. VIII, 137, 156
    19 Buhari, VIII, 74, ta'bir, 13.
    20 İbn-i Mâce, I, 644, nr.1999; Krş. Buhari, IV, 212, 214; geniş bilgi için bkz.. 107- 108.
    21 İsrâ, 17/9; Zebidi, Tecrid, IX, 284.
    22 Buhari, III, 21, büyû, 50; Ahmed b.Hanbel, III,184.
    23 Ahmed b.Hanbel, III, 231; Zehebi, s.464; Sarıcık, Kendi Dilinden, 1, 161 vd. Muhammed Hamidullah, “Abd”, TDİ, I, İstanbul 1988, s. 57.
    24 Hamidullah, “Abd, TDİ, I, 57; Topaloğlu, “Muhammed”, TDİ, XXX, 441.
    25 Üç numaralı dipnota bkz. Armstrong, s. 24.
    26 Cevheri, II, 503; Zebidi, Tâcu'l-Arûs, VIII, 327.
    27 İbn-i Faris, IV, 2005, krş. Cevheri, II, 503.
    28 Meryem, 19/ 9.
    29 Rağıb, s. 319.
    30 Toshihiko İzutsu, Kur'anda Dini ve Ahlaki Kavramlar, terc., Selahattin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul ty. s. 97.
    31 Hucurât, 49/13.
    32 İzutsu, s.97. Bkz Murat Sarıcık, Kavram ve Misyon Olarak Ehl-i Beyt, Nesil Yayınları, İstanbul 1997,


  3. 21.Nisan.2010, 12:04
    2
    mumine.com



    Hz.Muhammed (s.a.v) Allah'ın Rasulüdür.

    ALLAH'IN EN HALİS KULU VE RESULÜ

    Prof. Dr. Murat SARICIK

    1. “Ben Ancak Bir Kulum”
    Bir keresinde Hz. Ömer minberde hutbe verirken şunları söylemişti:
    “Ben Nebi sallallahu aleyhi vesellemi, minberde şöyle derken duydum(dedi ve şu açıklamayı yaptı): 'Lâ tutrûnî kemâ atrati'n-nasârâ ---- Meryeme. Fe innemâ ene 'abduhû fe kûlû 'Abdullahi ve resûlühü = Beni Hıristiyanların Meryem Oğlu İsa'yı övdükleri şekilde övmeyiniz; (risalet ve kulluk sınırları üzerine çıkarmayınız) Çünkü ben ancak onun kuluyum. Siz de “Allah'ın kulu ve resulü deyiniz.”1
    1) Hz. Peygamber (s.a.v.) ıtra (Hz. İsanın tanrılaştırılması) ile ilgili uyarısında “ben ancak onun kuluyum, siz de 'Allah'ın kulu ve resulü' deyiniz” buyurmuştu. O, “kul ve resul olarak” ve bu sınırlar içinde övülebilir. Çünkü kendisi kullukta pek ileri rütbe ve mertebededir. Hatta o, kullukta en güzel örnek (üsve-i hasene), en ileri modeldir.2 Allah'a abdiyet/kulluk söz konusuysa hür köle herkese “abd/kul” denir. Hz. Muhammed, cinler, melekler, hatta bütün yaratılanlar Allah'ın birer kuludurlar.3 Köleye de abd/kul denilmektedir.4 Hz.. Ayet-i kerime onun kulluğunu şöyle över:
    “Lekad kâne leküm fî rasûlillahi üsvetün hasenetün, limen kâne yercu'llâhe ve'l-yevme'l-Âhiri ve zekerallâhe kesîran = Andolsun ki Allah'ın elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti umanlar ve Allah'ı çok zikredenler (unutmayanlar) için mükemmel bir örnek vardır.”6
    Ayete göre o tüm inananlara en iyi numûne, en mükemmel örnek ve en ileri modeldir. Yani insanlık ve kulluk derecesi pek yüksektir. Ubudiyet dairesinin reisidir. En iyi insanlık ve kulluk, emirleri en iyi yapmak ve nehiylerden en iyi kaçmakla gerçekleşeceği için, en iyi kul ve en iyi örnek odur.
    Ayetler onun kulluğunu, abd oluşunu övüyorsa, biz de onu iyi bir insan, insân-ı kâmil ve kul olarak övmeliyiz. Kulluk dairesinin reisi ve en büyüğü bilmeliyiz. Diğer peygamberler ve inananlar da; iyi kullukları dolayısıyla Kur'an-ı Kerimde övülür ve takdir edilirler.7
    2) Hz. Peygamber, farklı zamanlarda kendisinin “kul/abd” ve “Allah'ın Resulü ve Nebisi” olduğunu açıklamıştır:
    a) “Ben senin kulun ve nebinim”, “Allah beni abd-ı kerim (en değerli kul) kıldı..”8, “Ben, Allahtan başka ilah olmadığına, benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet edinceye ve namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum.”9
    b) Hz. Peygamber (s.a.v.); seyyidu'l-istiğfarı tarif ederken: “Allahım, sen benim rabbimsin. Hiçbir ilah yok, ancak sen varsın. Sen beni yarattın; ben de senin abdinim...”10 Buyurmuştu.
    c) Rasulullah (s.a.v.); namazdaki salâvat konusunda şöyle emretmişti: “Mutlaka Alah Selâm'dır. Bu yüzden, sizden biriniz namazda (tahiyyatta) oturunca şöyle desin: 'Bütün tahiyyeler Allah'a aittir... -es-sâlihin kelimesine kadar- Kim bunu (bu duayı) söylerse, gök ve yerdeki Allah'a ibadet eden salih kulların hepsine isabet (uygunluk) etmiş olur. (Sonra da şöyle buyurdu): 'Ben şehadet ederim ki, Allahtan başka tanrı yoktur, gerçekten Muhammed de onun kulu ve resulüdür…”11 Burada o, kendisini “Muhammed” diye anarak, Allah'ın kulu ve resulü olduğunu belirtmektedir.
    d) Hz. Peygamber (s.a.v.), bir seferde azıklar azalıp açlık başlayınca, kalan azıkları bir araya toplatarak bereketle dua etmişti. Azık bereketlenmiş, orada olanlar kaplarını doldurmuştu. Herkes ihtiyacını alıp kaplarını doldurunca Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Eşhedu enlâ ilâhe illallâh ve ennî resulullah= Şehadet ederim ki, Allahtan başka tanrı yoktur, ben de gerçekten onun resulüyüm.”12 Gerçekleşen bir “bereket-i taam” mucizesiydi. Mucizeleri vasıtasıyla, onların dualarını kabul ederek yaratan Allah idi. Mucize, resullerin risaletine bir tasdikti. Bu yüzden, azığın Rasulullah'ın duasıyla bereketlenmesi, onun risaletine delildi. O da mucizesinin delaletiyle Allah'ın Resulü olduğunu beyan etmişti.
    e) Hicretin altıncı yılında Mekke yakınlarında Hudeybiye antlaşmasının maddeleri yazılırken, müşrikler, Hz. Ali'nin antlaşma başına “Muhammedun Rasulullah” yazmasına karşı çıkmışlar: “Muhammed Allah'ın Resulüdür' yazma.. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v.) Hz. Ali'ye onu silmesini emretmiş, o silmeyince de, yazının yerini gösterttirerek kendisi silmişti. Onun yerine, antlaşmanın bir tarafı olan Resul-i Ekrem, “Muhammed b. Abdullah” olarak yazılmıştı. Oysa ilkin Hz. Peygamber ve Müslümanlar “Rasulullah” unvanını anlaşmanın başına koymak istemişlerdi. Peygamber kulluğu bir başka manada kullanarak “Altına, gümüşe ve lükse kul olan insan helak olsun”5 buyurmuştur Cebbar-ı anid kılmadı Eğer sen resul olsaydın seninle savaşmazdık” demişlerdi
    Bir diğer rivayete göre de müşrikler “Biz bunu (senin risaletini) kabul etmiyoruz. Eğer senin Rasulullah olduğunu kesin bilseydik, seni (Mekkeye girmekten) men etmezdik. Sen Abdullah'ın oğlu Muhammedsin” demişlerdi. Hz.. Abdullahım…” Buyurmuştu.13
    Böylece o, bir insan/beşer olduğunu, bir soya mensubiyetini ve bir babanın oğlu olduğunu belirttiği gibi, ayrıca adını vererek “Rasulullah” olduğunu da açıklamıştı.
    f) Uhud Savaşı sırasında, ağır yaralı olan birisi kendisine haber verildiği zaman Rasulullah (s.a.v.) onun için: “Bu cehennemliklerdendir” buyurmuştu.. “Bu durum Peygamber Efendimize haber verilince: “Allahu ekber, ben şehadet ederim ki, mutlaka ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm” buyurdu. Ardından Hz.Bilal'e, emretti: O da: “Cennete ancak müslim nefsin gireceğini ve Allah'ın bu dini fâcir bir adamla da destekleyeceğini halka ilan etti.”14
    g) Huneyn Savaşı başlangıcında İslam ordusu bozulunca, Resul-i Ekrem (s.a.v.) Ensarı yanına çağırıp bineğinden inerek: “Ene Abdullahi ve resûluhu = Ben Allah'ın kulu ve resuluyum” diye seslenmişti ve çok geçmeden savaşın seyri değişti ve müşrikler yenildiler.15
    h) Medine döneminde Hz.Ebu Bekir'le Hz. Ömer arasında geçen bir konuşmadan dolayı, Hz. Ebu Bekir Ömer'i kızdırmış, sonra ondan özür dilemek istediyse de, Hz. Ömer evine kapanarak kapıyı yüzüne kapamıştı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir durumu Hz. Peygamber'e şikâyet etmiş, o Hz.Ebu Bekir 'Ey Allah'ın Resulu, vallahi ben ondan haksızdım' derken kızarak şöyle buyurmuştu: 'Siz arkadaşımı (Ebu Bekir'i) bana bırakmıyor musunuz? Gerçekten ben size, 'ey insanlar, mutlaka ben size Allah'ın resulüyüm' dedim.. Ama Ebu Bekir 'sözünde sadıksın' dedi.”16
    i) Hz. Peygamber (s.a.v.) mektuplarında da “Abdullah/Allah'ın Kulu” ve “Resulullah” ad ve ünvanlarını kullanıyordu.17 Doğu Roma hükümdarı Heraklius'a gönderdiği mektubuna şöyle başlamıştı:
    “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın kulu ve Resulü olan Muhammedden Romalıların büyüğü olan Hirakl'e…”18 Görüldüğü gibi mektubunda o, Muhammed adıyla birlikte iki önemli unvanı ve vasfı olan “Abdullah” ve “Resulullah”ı anmıştı. Onun en önemli vasıfları ve büyüklüğünü kendilerinden aldığı özellikleri bunlardı.
    j) Ensar kadınlarından Ümmü'l-A'la, muhacirlerden “Osman b. Maz'un Medine'de vefat edip, yıkanıp kefenlenince; 'Allahın rahmeti üzerine olsun ey Ebu Sâib, benim sana şehadetim şudur ki, mutlaka Allah sana ikramda bulunacaktır.” Dedi. Bunun üzerine Rasulullah: (s.a.v.): “Allahın ona ikram edeceğini nereden biliyorsun?” diye sordu. Ümmu'l-A'lâ: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü Allah (ona ikram etmezse) kime ikram eder?” dedi..a.v.) de: “Ona (Osman'a) gelince, vallahi kendisine ölüm gelmiştir, vallahi şüphesiz ben de onun için hayır umarım. Ve vallahi, ben Allah'ın Resulü olduğum halde bana (ahirette) nasıl muamele edileceğini bilmiyorum” dedi. Ummu'l-A'lâ bu uyarı üzerine şunları söylemişti: “Allah'a yemin ederim, bundan sonra ebediyen bir kimseyi tezkiye etmeyeceğim.”19
    Burada da Hz. Peygamber bir vesileyle Allah'ın Resulü olduğunu açıklıyor, ölümünden sonra iyiler hakkında bile, hayır ummakla birlikte kesin bir şey söylemeyi hoş karşılamıyordu.
    k) Hz. Ali, Hz. Fatıma ile evliydi. Onun üzerine Ebu Cehil'in kızını almak istedi.. Muğire'nin oğulları bu konuda Hz. Peygamberden izin almayı düşünüyorlardı. Hz. Fatıma ise üzerine evlenilmeyi istemiyordu. Fakat halktan edindiği intiba ve duyumlara göre, babası durumu hoş karşılayabilirdi.. Peygamber, Mescide geldi, minbere çıkarak tavrını şöyle açıkladı:
    “Bundan sonra derim ki, mutlaka ben, Ebu'l-As b. Rebi'ye (kızım Zeynebi) nikâhladım. O bu konuda (üzerine evlenmiyeceğine dair) bana konuştu ve sözünde durdu. Mutlaka Muhammed'in kızı Fatıma da benden bir et parçasıdır ve ben onu fitnelemenizi (rahatsız etmenizi) hoş karşılamam. Ayrıca vallahi Rasulullah'ın kızı ve Adüvvullah'ın (Ebu Cehil'in) kızı bir erkeğin katında birleşmez.”20 Bu açıklaması üzerine Hz. Ali, Ebu Cehil'in kızını istemekten vazgeçti.
    Burada yine Hz. Peygamber, “Allah Düşmanı” ile “Allah Resulü”nün kızının bir erkeğin nikâhında birleşemeyeceğini, ayrıca bu durumun kızını üzeceğini belirtmiş ve buna karşı olduğunu açıklamıştı. Açıklamasında; kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu da belirtmiş oluyordu. Ayrıca kızını, “Muhammed kızı Fatıma” olarak tavsif etmekteydi.
    l) İlk zamanlar, Mekkeliler Hz. Peygamberden, birtakım mucizeler istemişlerdi..a.v.) onlara şöyle karşılık vermesi isteniyordu:
    “(Onlar başka mucize istekleri yanında) 'yahut senin altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ayrıca bize (gökten) okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece, göğe çıkmana da asla inanmayacağız' (dediler). De ki, “Rabbimi tenzih ederim (o isterse bu mucizeleri göstermekten aciz değildir.) Ben ise ancak elçi/resul olan bir beşerim.”21
    Burada ayet, Hz Peygamber'in nasıl cevap vermesi gerektiğini belirtmektedir..
    Hz. Peygamber'in vasıflarından söz edilirken onun “Nebi, Şâhid, Mübeşşir, Nezir, Ümmilerin Hırzı (Muhafızı)” oluşu açıklandıktan sonra; “ente 'abdî ve resûlî, semmeytuke'l mütevekkile…= Sen benim kulum ve Resulümsün, ben seni mütevekkil olarak adlandırdım…” denilir.22
    m)Yüce Allah Resul-i Ekrem'i “Melik Nebi” olmakla “Abd Resul” olmak arasında muhayyer bırakınca o; Rasul olan kul (abden resulen) olmayı ihtiyar etmiştir.23
    2. Abd/Kul Nedir?
    Hz. Muhammed bütün insanlar gibi abddir, ubudiyetin en mükemmel rütbesindedir ve ayrıca resuldür. Abd aynı zamanda “köle” demektir ve hürün zıddıdır. Ayrıca Allah'a kulluk açısından, canlı cansız bütün yaratılmışlar aynı kategoridedirler.24 Ubudiyetin aslı taat, hudû (boyun eğmek) ve züldür.. Ona göre, “raculün 'abdün= köle olan insan” demektir ve burada abd/kul insanın sıfatı olarak yer alır..25 Sonradan abd kelimesi isimleşmiş ve ad yerine geçmiştir. Peygamber de: “Ben Rasulullahım ve Muhammed b Sonunda, yaralanan bu kimse, o günün gecesi yaraların acısına dayanamamış ve kendisini öldürmüştü Siz (ilk zamanlar Mekke'de) beni yalanladınız Rasulullah (s Hatta Hişam b Babasına hoşnutsuzluğunu açıklayınca Hz Buna karşılık, Rasulullah'ın (s O müşriklere, Allah elçisi bir beşer olduğunu açıklayacaktır Sibeveyh aslında abdin bir sıfat olduğunu söyler Abdullah da Latinceye “Servus Dei” yani “Tanrının Kölesi” olarak çevrilebilmiştir
    İkinci bir görüşe göre, ibadet/kulluk, Rabbın işlediğine rızadır. Fakat ubudiyetin, taat, hudû ve tezellül olması görüşü daha kuvvetlidir.26
    İbn-i Fâris'e göre, abd kelimesinin iki zıt aslı vardır. Abdin mana asıllarından biri “liyn” (yumuşaklık) ve zül; ikincisi şiddet ve gılaz/sertliktir. Abd, memluk, yani mülk edinilen ve köle demektir. Abd aynı zamanda, ubudiyeti açık seçik belli olan (beyyinu'l-ubudiyyeh) manasına gelir. Abd, mevlasının (sahibinin) hizmetçisidir. Ona, onun hesabına çalışır ve hizmet eder.
    Teabbüd, hür de olsa kişinin başkasına köleymiş gibi davranmasıdır. Katranla sıvanan deveyi bu durumu zelil ettiği için ona, “el-ba'îru'l- mü'abbed” denir.. “et-tarîku'l- mu'abbed”; müzellel, öne, altımıza serilen ve süluk edilen yoldur.27 Burada da bir anlamda bir tezellül ve alçaklık söz konusudur. Yol en aşağıda, ayaklarımızın altındadır. Mu'abbed zelil, alçalan ve çok zillete düşen demektir
    Müfredat'a göre ubudiyet; 'ızhâr-ı tezellül'dür. İbadet ise ubudiyetten daha ileridir ve tezellülün sonudur. Bu da ancak üstünlerin üstünü ve en üstün olan Allah'a yapılır. Müfredat dört türlü kuldan söz eder:
    a) Şeraitin hükümleriyle ibadet eden insanlar birer abdirler.
    b) İcat/yaratılma yönünden kulluk. Yer ve gökte icat edilen her şey buna girer.28
    c) İbadet ve hizmetle kulluk. Bu iki kısımdır: İhlâsla Allah'a kul olmak ve dünyevi maksatlar için kulluk. Müfredat bu tür kulluk için bir açıklamada bulunmaz.29
    İnsanlar hür-köle Allah'ın kulu oldukları için, Abdullah = Allah Kulu/Kölesi sayılırlar. İbn-i Faris'in belirttiği gibi; hür de olsalar ona karşı, kölenin efendisine sergilediği hal ve tavrı sergileyecekler ve bu konumda olacaklardır.. Peygamber kendisini “Abd-i Kerim” olarak olarak anlatırken “pek iyi ve değerli” bir kul olduğunu da açıklamış olmaktadır. Allah'a kul olmak, bütün diğer varlıklara karşı hürriyeti ve azadeliği gerektirir. Bu açıdan Abdullah ve Abdurrahman gibi adlar, İslam imanı açısından hürriyet ve tevhit inancının simgeleridirler
    Cahiliye döneminde “abd/kul olma ve kendini abd hissetme” olumsuz ve istenmez bir durumdu. Onlar kul olma açısından, ancak insanlara köle olmayı biliyorlardı. Ama putlara kul olmaktan şeref duyuyor olmalıydılar. Çünkü çocuklarına “Abdullât= Lât'ın Kulu”, “Abduluzza =Uzza'nın Kulu” gibi adlar veriyorlardı. O zamanlar insanlar bir kabileye veya onun alt kollarından birine ait ve mensup olmakla “gurur” duyarlardı. Allah'a intisap ve ona hizmetkârlık onlara pek çekici değildi. Onlarda asabiyet-i cahiliye denen, kabileye hizmet etme, kavmiyetçi ve kabileci bir yardımlaşma ruhu vardı.
    Bir kişinin şahsi özellik ve karakterinin gelişmesi için asalete (kereme, şerefe) ihtiyaç duyulurdu. Soylu/asil kan, şahsi özellik ve yükselen değerlerin ilk şartıydı. O zamanlar şeref, yiğitlik, cesaret ve cömertlik (mertlik, mürüve) gibi hasletlerden meydana geliyordu.
    Bu gibi yükselen değerleri korumak, “red”le mümkündü. Bu red, “insani yahut ilahi hiçbir otoriteye boyun eğmemek” olan “îba” ile gerçekleşiyordu.
    Cahiliye insanı bağımsız bir ruha sahipti, genelde hüküm altına girmekten tiksinti duyardı. Güç ve cesaretinden kaynaklanan bir hoyratlık ve kibir/büyüklenme içindeydi. Bağımsızlık ruhu, hüküm altına girmekten tiksinme ve gücünden gelen kibir ve hoyratlık; yukarıda belirttiğimiz gibi, “ibâ” olarak açıklanabilir. Onlara göre, bunu ancak kerim (asil, şerif, değerli) bir insan başarabilirdi.
    “Red” ve “ibâ” bilincindeki bir “asil” ve “hür” adam için; “abd/hizmetkar-kul” durumuna gelmek en tahammül edilemez şeydi. Çünkü abdin görevi, efendisine itaatle hizmetti. “Efendi insan da olsa, tanrı da olsa onun için bu dayanılmaz bir şeydi. Ama gel gör ki, İslâm'ın ondan istediği de tam olarak bu idi. Çünkü Kur'an anlayışında efendi (rabb) Allah'tır ve insan da onun mütevazı bir hizmetkârından başka bir şey değildir ve olmamalıdır.”30 Cahiliye anlayışının tersine olarak İslamda kerem (asalet, soyluluk ve şeref) de böylesine bir abdiyetle mümkündür. Çünkü ayet-i kerimede “Şüphesiz Allah katında sizin en keriminiz (asiliniz ve soylunuz) en çok korkanınızdır.”31 Burada asillik ve soyluluk, soylu bir sülâleden gelmeyi ve batıdaki gibi sosyal bir sınıfı anlatmaz. Allah katındaki şerefi ve değeri gösterir.
    Ayet-i kerimenin kerem (asalet ve şeref) ve kerimlik için ön şartı, Allah ve azabından sakınmaya (takva) dayalı bir abdiyettir. Oysa cahiliyede, asalet ve soyluluk (kerimlik); bağımsızlık ruhu, hüküm altına girmemek ve gücün doğurduğu kibirle mümkündü. Burada İslami zihniyet ve bilinciyle cahiliye bilinci yüzde yüz çatışmaktadır. Cahiliye bakış açısına göre, Rabbın karşısında kulluk/abdiyet bir zül ve düşüklüktür.32
    Binaenaleyh, Hz. Peygamberin, “ben Allah'ın kulu /abdi ve resulüyüm” demesini; kerim (asil) olarak görülen bir Haşimi'nin bu değişik tavra bürünmesini; cahiliye ruhu ve zihniyeti kabul edilemez görmüş ve ona karşı çıkmıştır.
    ____________________
    DİPNOTLAR:
    1 Buhari, IV, 142. enbiya, 48; Dârimi, Abdullah b. Abdurrahmân, Sunenu'd-Dârimi, I-II, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, II, 626- 627, rikak, 68, nr.2787; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, I, 23, 24, 47, 55. Diğer kaynaklar için bkz. Wensinck, IV, 108; İbn-i Kesir, Tefsir, I, 590; Nisa, 171. ayetiyle ilgili olarak Itra konusu ve hadislerin ele alınışına bkz.
    2 Üsve-i Hasene için bkz. Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4, 6; O bir abd-i şekurdur. Bkz. İbn-i Sa'd, et-Tabakâtu'l- Kübra, I-VIII, Dâru's- Sâdır, Beyrut ty. I, 384; ayrıca bkz. Kandehlevi, I, 501;II, 376; III, 113. Hz
    3 Meryem, 19/ 9.
    4 Bakara, 2/ 221;
    5 İbn-i Mace, II, 1386, zühd, 8, nr. 4136- 4137; M. Hamidullah, “Abd”, TDİ, I, s. 57.
    6 Ahzâb, 33/21.
    7 Örnek için bkz. Mümtehine, 60/4.5, 6; Hz. İsa'nın kulluktan çekinmemesi.. Nisa, 4/172.
    8 İbn-i Mace, II, 1039, 186, nr. 3113, 3263.
    9 a.g.e., I, 28, Mukaddime, nr.72.
    10 Buhari, VII, daavât, 16, Ayrıca bkz. Ezan, 148; 150; enbiya, 47; Menakıb, 11; Tevhid, 5; Ahmed b. Hanbel, III, 40.
    11 Buhari, VII, 151, daavât, 17.
    12 a.g.e., III, 109, şirke fi't-taâm, 1.
    13 Buhari, III, 167- 168. Sulh, 6, IV, 71, cizye, 19; Hz. Peygamberin yüzüğüne “Muhammedün Rasulullah” mührünü kazırması için bkz. Zehebi, s.504- 506.
    14 Buhari, IV, 34, cihad, 182; Krş. a.g.e., III, 226, cihad, 77.
    15 Buhari, V, 105- 106, megazi, 56.
    16 a.g.e., V, 197, tefsir, Araf Suresi, 3.
    17 el-Vesâik'ta bu konuda birçok örneği bulabiliriz bkz. Muhammed Hamidullah, el- Vesaiku's-Siyasiyye, Dâru'n- Nefâis, Beyrut 1987, s.59, 94, 95, 98, 101, 103, 106, 109, 110, 117, 119, 121, 129, 130.
    18 Buhari, VII, 135, istizan, 24; Krş. VIII, 137, 156
    19 Buhari, VIII, 74, ta'bir, 13.
    20 İbn-i Mâce, I, 644, nr.1999; Krş. Buhari, IV, 212, 214; geniş bilgi için bkz.. 107- 108.
    21 İsrâ, 17/9; Zebidi, Tecrid, IX, 284.
    22 Buhari, III, 21, büyû, 50; Ahmed b.Hanbel, III,184.
    23 Ahmed b.Hanbel, III, 231; Zehebi, s.464; Sarıcık, Kendi Dilinden, 1, 161 vd. Muhammed Hamidullah, “Abd”, TDİ, I, İstanbul 1988, s. 57.
    24 Hamidullah, “Abd, TDİ, I, 57; Topaloğlu, “Muhammed”, TDİ, XXX, 441.
    25 Üç numaralı dipnota bkz. Armstrong, s. 24.
    26 Cevheri, II, 503; Zebidi, Tâcu'l-Arûs, VIII, 327.
    27 İbn-i Faris, IV, 2005, krş. Cevheri, II, 503.
    28 Meryem, 19/ 9.
    29 Rağıb, s. 319.
    30 Toshihiko İzutsu, Kur'anda Dini ve Ahlaki Kavramlar, terc., Selahattin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul ty. s. 97.
    31 Hucurât, 49/13.
    32 İzutsu, s.97. Bkz Murat Sarıcık, Kavram ve Misyon Olarak Ehl-i Beyt, Nesil Yayınları, İstanbul 1997,





+ Yorum Gönder