Konusunu Oylayın.: Bir insanı nasıl dine çekebiliirim

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bir insanı nasıl dine çekebiliirim
  1. 03.Nisan.2010, 21:45
    1
    JİYAN
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Nisan.2010
    Üye No: 74864
    Mesaj Sayısı: 11
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 25
    Bulunduğu yer: mardin

    Bir insanı nasıl dine çekebiliirim






    Bir insanı nasıl dine çekebiliirim Mumsema merhaba benim cok sevdiğim bir hocam var onun abla kardeş gibiyiz cok yakınız ve onu cok seviyorum.4-5 ay önce bir rüya gördüm kıyamet kopuyordu ve o ateştelr içinde kalıyrdu ona anlattım korktu.arastırdık rüyayı bilenlere tövbe etsn Allah a dönsün dedilerçtövbe etti Allah a da inanıyr ama emirlerni yerine getirmiyr bası acık ve bayagıda acık giyinyr diğer Allahın buyruklrnı yerine getiriyor ...ve ben bu duruma cok üzülüyrm onun için ne yapabilirim onun Allah yoluna gitmesi için ne yapabilirm...ve de cok mutsuz suanda cok buyuk sorunları var.dua ediyrum oda ediyr.yardım eder misinz lutfen


  2. 03.Nisan.2010, 21:45
    1
    Üye



    merhaba benim cok sevdiğim bir hocam var onun abla kardeş gibiyiz cok yakınız ve onu cok seviyorum.4-5 ay önce bir rüya gördüm kıyamet kopuyordu ve o ateştelr içinde kalıyrdu ona anlattım korktu.arastırdık rüyayı bilenlere tövbe etsn Allah a dönsün dedilerçtövbe etti Allah a da inanıyr ama emirlerni yerine getirmiyr bası acık ve bayagıda acık giyinyr diğer Allahın buyruklrnı yerine getiriyor ...ve ben bu duruma cok üzülüyrm onun için ne yapabilirim onun Allah yoluna gitmesi için ne yapabilirm...ve de cok mutsuz suanda cok buyuk sorunları var.dua ediyrum oda ediyr.yardım eder misinz lutfen


    Benzer Konular

    - Dinden mi çıktım? Dine nasıl geri dönülür?

    - Abim ve babam nasıl dine ısındırılabilir ?

    - Dinden çıkan dine nasıl girer? Tövbe şekli aynı mı?

    - Eşim dine inanmıyor onu nasıl inandırabilirim?

    - İman insanı ile şeytan insanı arasındaki genetik kod farklarını açıklarmısınız?

  3. 03.Nisan.2010, 22:02
    2
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: bir insanı nasıl dine çekebiliirim




    Arkadaşınız en kısa sürede doğru yolu bulur inş...ne mutlu ki onu düşünen bi arkadaşı var...sizin ve Rabbimin sayesinde oda gerçekleri en kısa sürede görürür inş...
    Soru
    Bana göre inancı ve imanı zayıf olan bir yakımı dine ve doğruluğa yöneltmek için ne yapabilirim? nereden başlamalıyım?

    Cevabımız

    Değerli Kardeşimiz;

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.

    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.

    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmaz.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör


  4. 03.Nisan.2010, 22:02
    2
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙



    Arkadaşınız en kısa sürede doğru yolu bulur inş...ne mutlu ki onu düşünen bi arkadaşı var...sizin ve Rabbimin sayesinde oda gerçekleri en kısa sürede görürür inş...
    Soru
    Bana göre inancı ve imanı zayıf olan bir yakımı dine ve doğruluğa yöneltmek için ne yapabilirim? nereden başlamalıyım?

    Cevabımız

    Değerli Kardeşimiz;

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.

    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.

    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmaz.



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör


  5. 03.Nisan.2010, 22:13
    3
    JİYAN
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Nisan.2010
    Üye No: 74864
    Mesaj Sayısı: 11
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 25
    Bulunduğu yer: mardin

    --->: bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Allah razı olsun sizden inşallah bulur dogru yolu...elimden geleni yapcam.şu cümlede korkuttu beni ''İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir'' ya yanlıs bilgi veririsem inşallah olmaz böyle şey ama...


  6. 03.Nisan.2010, 22:13
    3
    Üye
    Allah razı olsun sizden inşallah bulur dogru yolu...elimden geleni yapcam.şu cümlede korkuttu beni ''İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir'' ya yanlıs bilgi veririsem inşallah olmaz böyle şey ama...


  7. 03.Nisan.2010, 22:40
    4
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Peygamberimizin tebliğ ve nasihat metodu nasıldı?

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.

    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.

    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmaz.








  8. 03.Nisan.2010, 22:40
    4
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Peygamberimizin tebliğ ve nasihat metodu nasıldı?

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.

    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.

    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmaz.








  9. 03.Nisan.2010, 22:44
    5
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Tebliğ ve Diyalog

    Tebliğ, bir dini veya bir hakikati başkasına anlatma ve yayılmasına çalışmaktır. Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve gerçek vazifelerinden biridir. “Peygamberlere düşen sadece tebliğ yapmaktır.”(1) ayeti bu hakikati ifade etmektedir. Peygamberler bu tebliğ vazifesini yaparken birçok sıkıntılarla karşılaşmışlar, ama asla yılmamışlardır. Onlar tebliği hep hikmetle ve güzel öğütle yapmışlardır. Nitekim, Cenab-ı Hakk, mealen şöyle buyurmaktadır “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel Öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et(2)

    Tebliğ vazifesi her Müslüman’a iktidar ve kabiliyetine göre ölünceye kadar farzdır. Cenab-ı Hak bu vazifeyi yerine getiren Müslümanları şöyle methetmektedir: “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar kötülüğü önlersiniz; çünkü Allah’a inanırsınız.”(3) İşte bu tebliğ vazifesini yapmanın bir yolu da diyalogtur

    Diyalog, farklı dinlere ve kültürlere mensup insanların bir araya gelerek, çeşitli konularda bilgi alış verişinde bulunmaları, ortak sıkıntılara birlikte çözüm aramak için görüşmeleri, müzakere yapmaları ve irtibat kurmalarıdır. Böyle bir diyalog, insanî ve ahlakî olduğu gibi, iki dünyanın saadet ve selametine de vesiledir. İnsanın yaratılış gayesine uygun ve zaruri bir davranıştır

    Cenab-ı Hak mealen: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, kabilelere ayırdık”(4) buyurmaktadır

    Bediüzzaman Hazretleri bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmektedir: "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir (5)

    Bu ayet ile insanlar tanışmaya ve görüşmeye davet edilerek, husumet ve düşmanlıktan kaçınmaları istenmektedir. Çünkü düşmanlık ve husumetten herkes zarar görür. Ayette bütün insanlara hitap edilmesi dikkat çekicidir. Evet, insan fıtraten medeni olduğundan, diğer insanlar ile iyi geçinmesi ve diyalog halinde olması yaratılışının gereğidir. Bir insanın başka dine mensup bir komşusu varsa, elbette onun ile iyi geçinmesi ve iyi münasebet içinde olması lazımdır.

    “Hükümlerin en hayırlısı sulhdür.” İnsan ancak barış ve sulh ortamında karşısındaki insan ile temas kurup kendi fikirlerini ona anlatır ve onun görüş ve düşüncelerinden istifade eder. Kavga ve husumet ortamında görüşmek ve fikir alış verişinde bulunmak asla mümkün değildir. Nitekim bir âyet-i kerimede ”Sulh sizin için daha hayırlıdır”(6) buyrulmaktadır. Başka bir ayet-i kerimede de: “Ve eğer onlar sulha meylederlerse sen de ona meylet ve Allah’a tevekkül kıl.”(7) buyrulmuştur. Bu ayet ile sulha meyleden düşmanlarla barış yapılmasının, dinen tavsiye edildiği görülmektedir. Cenab-ı Hakk dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini muhabbetle doldurur ve düşmanlığı ortadan kaldırır.

    İslam Dini insanlığın fıtri dinidir. İslam kelimesinin asıl manası müsalemet olduğundan, onun ruhunda hakim olan sulh ve barıştır. Zira, selamet ve müsalemet İslamiyetin ruhudur.

    Kur’an-ı Kerime göre bir Müslüman, hem Allah, hem de bütün varlıklarla müsalemetle, yani sulh, emniyet ve barış ile yaşayandır. Allah ile müsalemet, her hayır ve faziletin kaynağı olan Allah’ın emirlerini yerine getirip yasakladığı şeylerden kaçınmak ve O’nun iradesine tam manasıyla teslim olmaktır. Allah’ın yarattıklarıyla müsalemet ise, her mahlûka karşı faydalı olup, özellikle insanlar ile barış, hoşgörü, diyalog ve huzur içinde yaşamak ve diğer bütün mahlûkata karşı da merhametle muamele etmektir.

    İslamiyet’i hakkıyla anlayıp takdir eden bir Müslüman, tam teslimiyet ve barış içinde yaşar, kalben ve fikren daima huzur içinde olur ve ömrünü saadetle geçirir. Böylece o insan, İslam’ın asıl hedefi olan ve saadet yurdu denilen cennete kavuşur.

    İslamiyet bütün semavi dinleri ve peygamberleri kabul ve iman etmeyi emreder. Bütün hak dinler arasındaki ittihat noktası Allahın emir ve yasalarını tesis etmek; sulh, barış ve güveni temin etmektir. Diğer din mensupları da Müslümanlar gibi düşünüp inansalar, dünyada asla terör, anarşi ve savaş olmaz.

    Peygamber Efendimiz (asm), sulha o kadar âşık ve taraftar idi ki, galip oldukları halde, Müslümanlara mağlup muamelesi yapan ve bütün maddeleri Müslümanların aleyhinde olan “Hudeybiye Barış Antlaşması’nı” müşriklerle yapmış ve bu Anlaşmayı kan dökülmesine tercih etmiştir. Hatta anlaşma metninden “Allah’ın Resulü Muhammed” ifadesinin çıkmasını isteyen Süheyl’e itiraz etmeyip anlaşmayı imzalamıştır. İki sene devam eden bu barış sayesinde Müslümanların sayısı yirmi katına çıkmıştır. Bu büyük fütuhat, diyaloğun ve barışın zaferidir.

    Peygamber Efendimiz (asm) İslam’ı diyalog ve tebliğ ile anlatmıştır. O (asm) akrabaları, komşuları ve hemşerisi olan müşrik ve putperestler yanında Yahudi ve Hıristiyanlarla da diyalog kurmuş, bir kısmı ile bizzat görüşmüş, bazılarına mektuplar yazmış, diğer bir kısmına da sahabelerini göndererek İslam’ı tebliğ etmiştir; ve böylece İslamiyet’in bütün şark ve garba yayılmasına vesile olmuştur. Hazret-i Ömer (ra) zamanında da Ashab-ı Kiram’dan Abdurrahman bin Rabia ve Ehsef bin Kays Buhara’ya giderek onlara ezelden beri ruhlarının özlediği ve vicdanlarının aradığı Mabud’u Hakiki’yi anlatmışlardır.

    Peygamber Efendimizin (asm) bu tebliğ vazifesini devam ettirmek, şuurlu ve hamiyetperver Müslümanların görevidir. Nitekim Hazret-i Peygamberi (asm) kendilerine rehber eden ve hayatlarını İslam’ı tebliğe vakfeden o durmaz ve yorulmaz aşk ve şevk sahibi İslam mücahitleri sayesinde İslamiyet Afrika, İspanya, Hindistan, Çin ve Sent Nehri’ne kadar yayılmıştır. İnşallah bu fütuhat kıyamete kadar kesintisiz devam edecektir. Bu da ancak görüşme, konuşma ve fikir teatisinde bulunmakla mümkün olacaktır. Aksi halde İslam’ın elmas gibi hakikatlerini diğer insanlara anlatmak mümkün olmayacaktır.

    Peygamber Efendimiz (asm) daha gençliğinde Mekke’ye gelen yabancıları zulümden korumak için kurulan “Hilf’ül-fudul” isimli guruba katılmış ve İslam’dan sonra da bundan övgü ile bahsetmiştir. Çünkü zulüm yapmak ve zulme rıza göstermek insaniyetle asla bağdaşmaz.

    Hazreti Peygamber (asm) özellikle Hac mevsiminde Mekke’ye gelen kabileler arasında dolaşarak onlara İslam’ı anlatıyordu. Nitekim Medine’den gelen Hazrec kabilesine mensup altı kişi, Peygamberimizin davetini kabul ederek Müslüman olmuşlar ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde buluşacaklarına dair söz verip ayrılmışlardır. “Buna Birinci Akabe Biatı” denilmektedir. İslamiyet’i seçen bu insanların, Medinelilerin üzerinde büyük etkileri olmuştur. Evs ve Hazrec kabilelerinden birçok kimse bunların irşat ve tebliği sayesinde Müslüman olmuşlardır.

    Ertesi yıl (Peygamber Efendimizin Peygamberliğinin on ikinci yılında) yine Hac mevsiminde, Medine’den gelen on iki kişi, Akabe mevkiinde Resulullah (ASM) ile geceleyin gizlice buluşmuşlardır. Bunların altısı bir önceki yıl Müslüman olanlardı. Bu ikinci görüşme ise, “İkinci Akabe Biatı” olarak bilinmektedir.

    Ayrıca Peygamber Efendimiz (ASM.) Hıristiyanlarla birçok görüşmeler yapmıştır. Müslümanların Mekke’de çok eza ve cefaya maruz kaldığı dönemlerde Hazret-i Peygamber, (ASM.) bazı Sahabelerini Hıristiyan bir devlet olan Habeşistan’a göndermiş ve orada emniyette olacaklarını bildirmiştir. Buraya giden sahabelerin İslam’ı tebliğ etmeleri sayesinde başta Habeş Kralı Necaşi olmak üzere, birçok Hıristiyan Müslüman olmuştur.

    Cenab-ı Hakk Ehl-i Kitapla görüşmeyi, fikir teatisinde bulunmayı ve onların insaflı olanlarıyla en güzel şekilde mücadele etmeyi şu ayeti ile emretmektedir:

    “Onlardan zalim olanlar dışında, Ehl-i Kitap ile en güzel bir şekilde mücadele edin. Ve şöyle deyin; ‘Biz, hem bize indirilene hem de size indirilene iman ettik. Bizim de sizin de ilahınız birdir. Ve biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”(8)

    Bu ayet ile onlarla karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı ilişkilere izin verilirken, başka bir ayeti kerimede Ehl-i Kitabın Müslümanlara dost görünebileceklerine dikkat çekilmiş, onların körü körüne dost edilmemesi uyarısı yapılmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz(ASM) Medine’de Ehl-i Kitapla anlaşma yaparak bir güven ortamı sağlamış, ama onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı olmuştur.

    Mesela, Peygamber Efendimizin (ASM.) Yahudi kabilelerden bazılarıyla yaptığı anlaşmalar ile her iki taraf birbirine saldırmayacak, birine saldırı olursa, diğeri ona yardımcı olacaktı; ancak, Yahudiler yaptıkları bu anlaşmalara sadakat göstermeyip, anlaşmayı bozmuşlar ve Müslümanların aleyhine çalışmışlardır.

    Bir Sual: “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.”(9) Mealindeki ayet-i kerime bizlere Ehl-i Kitapla diyaloğu yasaklamıyor mu?

    Cevap: Bu ayet-i kerime beşeri; toplumsal ve sosyal ilişkilere mani değildir. Ayetteki yasaklama, onların Yahudilik ve Hıristiyanlık yönleriyle ilgilidir. Yani onların dinlerine, örf ve adetlerini dost edinmek yasaklanmıştır

    Yoksa ehl-i kitapla ticaret yapmak, onların faydalı sanatlarını ve ilmi buluşlarını almak ve onlarla iyi ilişkiler kurmak elbette gerekli ve zaruridir. Nitekim Peygamber Efendimiz (ASM) “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir

    Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitleri konuya ışık tutacak ve yanlış değerlendirmelere engel olacaktır:

    “Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat`iyyen nehy-i Kur`anîde dâhil değildir”(10)

    “Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin”(11)

    Nitekim onlardan kız almak ve onların kestiğini yemek caizdir. Ehl-i kitaptan bir hanımla evlenen bir Müslüman, onu hanımı olduğu yönüyle sever. Ama o hanımının Yahudiliğini veya Hıristiyanlığını sevemez

    Günümüzde Hıristiyanlardan pek çok ilim ve fikir adamı araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişlerdir. Avrupa’da Hıristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüz binleri geçmektedir. Osmanlı İmparatorluğu en güçlü döneminde bile ancak Viyana’ya kadar gidebilmişken, bugünkü sulh ortamında ise, sadece Diyanete bağlı camii sayısı, Almanya’da 750, Fransa’da 206, Hollanda’da 140 ve Belçika’da 73 tür. Ayrıca değişik gönüllü kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin yaptırdığı çok sayıda cami ibadete açılmış ve birçok İslami ilim ve kültür merkezleri kurulmuştur. Yine birçok kilisenin camiye çevrildiği bilinmektedir. Bütün bu başarılar diyoloğun ürünüdür, savaş ve husumetin değil

    Özelikle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu düsturlar ve birçok dile çevrilen Risale-i Nur’un ikna edici ve yüksek hakikatleri ve Nur talebelerinin gayretleri sayesinde Kur’anın elmas gibi hakikatleri, bütün dünyaya ulaşmış ve birçok insanın hidayetine vesile olmuştur

    Yine M. Fethullah Gülen Hoca Efendi, birçok fedakar ve hamiyetli insanlarla beraber, metin bir azim ve sarsılmaz bir irade ile Kur’anın saf akidelerini ve İslam’ın Nurunu dünyanın her yerine götürüp, birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuştur. Müslüman olan o insanların kendi ifadeleri ile bunlar “diyalogun sayesinde” olmuştur

    Kur’an ve hakikat aşığı Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin talebeleri de açmış oldukları çeşitli Kur’an Kursları sayesinde dünyanın birçok yerine Kur’an hizmetini götürmüşlerdir. Bütün bunlar hoşgörü ve diyalog sayesinde mümkün olmaktadır

    Cenab-ı Hak, İslam nurunun bütün insanlığa ulaşması için gayret gösteren herkesten ebediyen razı olsun ve daim muvaffak kılsın

    Bazı kimseler, hoşgörü ve diyalogun Müslümanları Hıristiyanlaştıracağından endişe etmektedir. Bu endişe çok yersizdir. Zira, İslamiyet’in hakikatlerinde asla bir şüphe ve zayıflık yoktur ki, onun hakikatlerini tebliğ ederken herhangi bir tereddüt yaşayalım. Acaba gerçekten Müslüman olup da muhakeme-i akliye ile Yahudi ve Hıristiyan olan kaç kişi vardır. Bazı cahillerin menfaat mukabilinde Hıristiyan olmaları bir önem taşımaz. Nitekim ciddi bir araştırma yapıldığında bu kimselerin İslam’ı anlamadıkları hatta tam manasıyla Müslüman olmadıkları görülecektir. Ehl-i Kitaptan Müslüman olanlar ise, genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta bazı papazların da Müslüman oldukları bir hakikattir

    Netice olarak diyalog; İslamiyet’ten taviz vermek değil, doğru İslamiyet’i ve onun güneş gibi ulvî hakikatlerini bütün dünyaya anlatmaktır.

    “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef`alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz`ın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet`e dehalet edecekler.”(12)

    Kaynaklar:
    1 Maide Suresi 5/99
    2 Nahl Suresi 16/125
    3 Al-i İmran Sures, 3/110
    4 Hucurat Suresi 49/13
    5Mektubat 321
    6 Nisa Suresi 4/128
    7 Enfal Suresi 8/61
    8 Ankebut Suresi 46
    9 Maide Suresi 51
    10 Münazarat s33
    11 Münazarat s32
    12 Hutbe-i Şamiye s 24




    Mehmet Kırkıncı



  10. 03.Nisan.2010, 22:44
    5
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Tebliğ ve Diyalog

    Tebliğ, bir dini veya bir hakikati başkasına anlatma ve yayılmasına çalışmaktır. Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve gerçek vazifelerinden biridir. “Peygamberlere düşen sadece tebliğ yapmaktır.”(1) ayeti bu hakikati ifade etmektedir. Peygamberler bu tebliğ vazifesini yaparken birçok sıkıntılarla karşılaşmışlar, ama asla yılmamışlardır. Onlar tebliği hep hikmetle ve güzel öğütle yapmışlardır. Nitekim, Cenab-ı Hakk, mealen şöyle buyurmaktadır “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel Öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et(2)

    Tebliğ vazifesi her Müslüman’a iktidar ve kabiliyetine göre ölünceye kadar farzdır. Cenab-ı Hak bu vazifeyi yerine getiren Müslümanları şöyle methetmektedir: “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar kötülüğü önlersiniz; çünkü Allah’a inanırsınız.”(3) İşte bu tebliğ vazifesini yapmanın bir yolu da diyalogtur

    Diyalog, farklı dinlere ve kültürlere mensup insanların bir araya gelerek, çeşitli konularda bilgi alış verişinde bulunmaları, ortak sıkıntılara birlikte çözüm aramak için görüşmeleri, müzakere yapmaları ve irtibat kurmalarıdır. Böyle bir diyalog, insanî ve ahlakî olduğu gibi, iki dünyanın saadet ve selametine de vesiledir. İnsanın yaratılış gayesine uygun ve zaruri bir davranıştır

    Cenab-ı Hak mealen: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, kabilelere ayırdık”(4) buyurmaktadır

    Bediüzzaman Hazretleri bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmektedir: "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir (5)

    Bu ayet ile insanlar tanışmaya ve görüşmeye davet edilerek, husumet ve düşmanlıktan kaçınmaları istenmektedir. Çünkü düşmanlık ve husumetten herkes zarar görür. Ayette bütün insanlara hitap edilmesi dikkat çekicidir. Evet, insan fıtraten medeni olduğundan, diğer insanlar ile iyi geçinmesi ve diyalog halinde olması yaratılışının gereğidir. Bir insanın başka dine mensup bir komşusu varsa, elbette onun ile iyi geçinmesi ve iyi münasebet içinde olması lazımdır.

    “Hükümlerin en hayırlısı sulhdür.” İnsan ancak barış ve sulh ortamında karşısındaki insan ile temas kurup kendi fikirlerini ona anlatır ve onun görüş ve düşüncelerinden istifade eder. Kavga ve husumet ortamında görüşmek ve fikir alış verişinde bulunmak asla mümkün değildir. Nitekim bir âyet-i kerimede ”Sulh sizin için daha hayırlıdır”(6) buyrulmaktadır. Başka bir ayet-i kerimede de: “Ve eğer onlar sulha meylederlerse sen de ona meylet ve Allah’a tevekkül kıl.”(7) buyrulmuştur. Bu ayet ile sulha meyleden düşmanlarla barış yapılmasının, dinen tavsiye edildiği görülmektedir. Cenab-ı Hakk dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini muhabbetle doldurur ve düşmanlığı ortadan kaldırır.

    İslam Dini insanlığın fıtri dinidir. İslam kelimesinin asıl manası müsalemet olduğundan, onun ruhunda hakim olan sulh ve barıştır. Zira, selamet ve müsalemet İslamiyetin ruhudur.

    Kur’an-ı Kerime göre bir Müslüman, hem Allah, hem de bütün varlıklarla müsalemetle, yani sulh, emniyet ve barış ile yaşayandır. Allah ile müsalemet, her hayır ve faziletin kaynağı olan Allah’ın emirlerini yerine getirip yasakladığı şeylerden kaçınmak ve O’nun iradesine tam manasıyla teslim olmaktır. Allah’ın yarattıklarıyla müsalemet ise, her mahlûka karşı faydalı olup, özellikle insanlar ile barış, hoşgörü, diyalog ve huzur içinde yaşamak ve diğer bütün mahlûkata karşı da merhametle muamele etmektir.

    İslamiyet’i hakkıyla anlayıp takdir eden bir Müslüman, tam teslimiyet ve barış içinde yaşar, kalben ve fikren daima huzur içinde olur ve ömrünü saadetle geçirir. Böylece o insan, İslam’ın asıl hedefi olan ve saadet yurdu denilen cennete kavuşur.

    İslamiyet bütün semavi dinleri ve peygamberleri kabul ve iman etmeyi emreder. Bütün hak dinler arasındaki ittihat noktası Allahın emir ve yasalarını tesis etmek; sulh, barış ve güveni temin etmektir. Diğer din mensupları da Müslümanlar gibi düşünüp inansalar, dünyada asla terör, anarşi ve savaş olmaz.

    Peygamber Efendimiz (asm), sulha o kadar âşık ve taraftar idi ki, galip oldukları halde, Müslümanlara mağlup muamelesi yapan ve bütün maddeleri Müslümanların aleyhinde olan “Hudeybiye Barış Antlaşması’nı” müşriklerle yapmış ve bu Anlaşmayı kan dökülmesine tercih etmiştir. Hatta anlaşma metninden “Allah’ın Resulü Muhammed” ifadesinin çıkmasını isteyen Süheyl’e itiraz etmeyip anlaşmayı imzalamıştır. İki sene devam eden bu barış sayesinde Müslümanların sayısı yirmi katına çıkmıştır. Bu büyük fütuhat, diyaloğun ve barışın zaferidir.

    Peygamber Efendimiz (asm) İslam’ı diyalog ve tebliğ ile anlatmıştır. O (asm) akrabaları, komşuları ve hemşerisi olan müşrik ve putperestler yanında Yahudi ve Hıristiyanlarla da diyalog kurmuş, bir kısmı ile bizzat görüşmüş, bazılarına mektuplar yazmış, diğer bir kısmına da sahabelerini göndererek İslam’ı tebliğ etmiştir; ve böylece İslamiyet’in bütün şark ve garba yayılmasına vesile olmuştur. Hazret-i Ömer (ra) zamanında da Ashab-ı Kiram’dan Abdurrahman bin Rabia ve Ehsef bin Kays Buhara’ya giderek onlara ezelden beri ruhlarının özlediği ve vicdanlarının aradığı Mabud’u Hakiki’yi anlatmışlardır.

    Peygamber Efendimizin (asm) bu tebliğ vazifesini devam ettirmek, şuurlu ve hamiyetperver Müslümanların görevidir. Nitekim Hazret-i Peygamberi (asm) kendilerine rehber eden ve hayatlarını İslam’ı tebliğe vakfeden o durmaz ve yorulmaz aşk ve şevk sahibi İslam mücahitleri sayesinde İslamiyet Afrika, İspanya, Hindistan, Çin ve Sent Nehri’ne kadar yayılmıştır. İnşallah bu fütuhat kıyamete kadar kesintisiz devam edecektir. Bu da ancak görüşme, konuşma ve fikir teatisinde bulunmakla mümkün olacaktır. Aksi halde İslam’ın elmas gibi hakikatlerini diğer insanlara anlatmak mümkün olmayacaktır.

    Peygamber Efendimiz (asm) daha gençliğinde Mekke’ye gelen yabancıları zulümden korumak için kurulan “Hilf’ül-fudul” isimli guruba katılmış ve İslam’dan sonra da bundan övgü ile bahsetmiştir. Çünkü zulüm yapmak ve zulme rıza göstermek insaniyetle asla bağdaşmaz.

    Hazreti Peygamber (asm) özellikle Hac mevsiminde Mekke’ye gelen kabileler arasında dolaşarak onlara İslam’ı anlatıyordu. Nitekim Medine’den gelen Hazrec kabilesine mensup altı kişi, Peygamberimizin davetini kabul ederek Müslüman olmuşlar ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde buluşacaklarına dair söz verip ayrılmışlardır. “Buna Birinci Akabe Biatı” denilmektedir. İslamiyet’i seçen bu insanların, Medinelilerin üzerinde büyük etkileri olmuştur. Evs ve Hazrec kabilelerinden birçok kimse bunların irşat ve tebliği sayesinde Müslüman olmuşlardır.

    Ertesi yıl (Peygamber Efendimizin Peygamberliğinin on ikinci yılında) yine Hac mevsiminde, Medine’den gelen on iki kişi, Akabe mevkiinde Resulullah (ASM) ile geceleyin gizlice buluşmuşlardır. Bunların altısı bir önceki yıl Müslüman olanlardı. Bu ikinci görüşme ise, “İkinci Akabe Biatı” olarak bilinmektedir.

    Ayrıca Peygamber Efendimiz (ASM.) Hıristiyanlarla birçok görüşmeler yapmıştır. Müslümanların Mekke’de çok eza ve cefaya maruz kaldığı dönemlerde Hazret-i Peygamber, (ASM.) bazı Sahabelerini Hıristiyan bir devlet olan Habeşistan’a göndermiş ve orada emniyette olacaklarını bildirmiştir. Buraya giden sahabelerin İslam’ı tebliğ etmeleri sayesinde başta Habeş Kralı Necaşi olmak üzere, birçok Hıristiyan Müslüman olmuştur.

    Cenab-ı Hakk Ehl-i Kitapla görüşmeyi, fikir teatisinde bulunmayı ve onların insaflı olanlarıyla en güzel şekilde mücadele etmeyi şu ayeti ile emretmektedir:

    “Onlardan zalim olanlar dışında, Ehl-i Kitap ile en güzel bir şekilde mücadele edin. Ve şöyle deyin; ‘Biz, hem bize indirilene hem de size indirilene iman ettik. Bizim de sizin de ilahınız birdir. Ve biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”(8)

    Bu ayet ile onlarla karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı ilişkilere izin verilirken, başka bir ayeti kerimede Ehl-i Kitabın Müslümanlara dost görünebileceklerine dikkat çekilmiş, onların körü körüne dost edilmemesi uyarısı yapılmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz(ASM) Medine’de Ehl-i Kitapla anlaşma yaparak bir güven ortamı sağlamış, ama onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı olmuştur.

    Mesela, Peygamber Efendimizin (ASM.) Yahudi kabilelerden bazılarıyla yaptığı anlaşmalar ile her iki taraf birbirine saldırmayacak, birine saldırı olursa, diğeri ona yardımcı olacaktı; ancak, Yahudiler yaptıkları bu anlaşmalara sadakat göstermeyip, anlaşmayı bozmuşlar ve Müslümanların aleyhine çalışmışlardır.

    Bir Sual: “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.”(9) Mealindeki ayet-i kerime bizlere Ehl-i Kitapla diyaloğu yasaklamıyor mu?

    Cevap: Bu ayet-i kerime beşeri; toplumsal ve sosyal ilişkilere mani değildir. Ayetteki yasaklama, onların Yahudilik ve Hıristiyanlık yönleriyle ilgilidir. Yani onların dinlerine, örf ve adetlerini dost edinmek yasaklanmıştır

    Yoksa ehl-i kitapla ticaret yapmak, onların faydalı sanatlarını ve ilmi buluşlarını almak ve onlarla iyi ilişkiler kurmak elbette gerekli ve zaruridir. Nitekim Peygamber Efendimiz (ASM) “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir

    Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitleri konuya ışık tutacak ve yanlış değerlendirmelere engel olacaktır:

    “Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat`iyyen nehy-i Kur`anîde dâhil değildir”(10)

    “Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin”(11)

    Nitekim onlardan kız almak ve onların kestiğini yemek caizdir. Ehl-i kitaptan bir hanımla evlenen bir Müslüman, onu hanımı olduğu yönüyle sever. Ama o hanımının Yahudiliğini veya Hıristiyanlığını sevemez

    Günümüzde Hıristiyanlardan pek çok ilim ve fikir adamı araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişlerdir. Avrupa’da Hıristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüz binleri geçmektedir. Osmanlı İmparatorluğu en güçlü döneminde bile ancak Viyana’ya kadar gidebilmişken, bugünkü sulh ortamında ise, sadece Diyanete bağlı camii sayısı, Almanya’da 750, Fransa’da 206, Hollanda’da 140 ve Belçika’da 73 tür. Ayrıca değişik gönüllü kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin yaptırdığı çok sayıda cami ibadete açılmış ve birçok İslami ilim ve kültür merkezleri kurulmuştur. Yine birçok kilisenin camiye çevrildiği bilinmektedir. Bütün bu başarılar diyoloğun ürünüdür, savaş ve husumetin değil

    Özelikle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu düsturlar ve birçok dile çevrilen Risale-i Nur’un ikna edici ve yüksek hakikatleri ve Nur talebelerinin gayretleri sayesinde Kur’anın elmas gibi hakikatleri, bütün dünyaya ulaşmış ve birçok insanın hidayetine vesile olmuştur

    Yine M. Fethullah Gülen Hoca Efendi, birçok fedakar ve hamiyetli insanlarla beraber, metin bir azim ve sarsılmaz bir irade ile Kur’anın saf akidelerini ve İslam’ın Nurunu dünyanın her yerine götürüp, birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuştur. Müslüman olan o insanların kendi ifadeleri ile bunlar “diyalogun sayesinde” olmuştur

    Kur’an ve hakikat aşığı Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin talebeleri de açmış oldukları çeşitli Kur’an Kursları sayesinde dünyanın birçok yerine Kur’an hizmetini götürmüşlerdir. Bütün bunlar hoşgörü ve diyalog sayesinde mümkün olmaktadır

    Cenab-ı Hak, İslam nurunun bütün insanlığa ulaşması için gayret gösteren herkesten ebediyen razı olsun ve daim muvaffak kılsın

    Bazı kimseler, hoşgörü ve diyalogun Müslümanları Hıristiyanlaştıracağından endişe etmektedir. Bu endişe çok yersizdir. Zira, İslamiyet’in hakikatlerinde asla bir şüphe ve zayıflık yoktur ki, onun hakikatlerini tebliğ ederken herhangi bir tereddüt yaşayalım. Acaba gerçekten Müslüman olup da muhakeme-i akliye ile Yahudi ve Hıristiyan olan kaç kişi vardır. Bazı cahillerin menfaat mukabilinde Hıristiyan olmaları bir önem taşımaz. Nitekim ciddi bir araştırma yapıldığında bu kimselerin İslam’ı anlamadıkları hatta tam manasıyla Müslüman olmadıkları görülecektir. Ehl-i Kitaptan Müslüman olanlar ise, genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta bazı papazların da Müslüman oldukları bir hakikattir

    Netice olarak diyalog; İslamiyet’ten taviz vermek değil, doğru İslamiyet’i ve onun güneş gibi ulvî hakikatlerini bütün dünyaya anlatmaktır.

    “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef`alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz`ın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet`e dehalet edecekler.”(12)

    Kaynaklar:
    1 Maide Suresi 5/99
    2 Nahl Suresi 16/125
    3 Al-i İmran Sures, 3/110
    4 Hucurat Suresi 49/13
    5Mektubat 321
    6 Nisa Suresi 4/128
    7 Enfal Suresi 8/61
    8 Ankebut Suresi 46
    9 Maide Suresi 51
    10 Münazarat s33
    11 Münazarat s32
    12 Hutbe-i Şamiye s 24




    Mehmet Kırkıncı



  11. 08.Ağustos.2016, 13:00
    6
    Misafir

    Eşim ve onu dinimize çekmek

    Merhaba.. Ben kendinden bahsedeyim önce 5-6 yıl öncesine kadar İslam dinini araştırmamış sadece ramazandan ramazana geleneksel şekilde oruç tutan biriydim Ümiversiteyi bitirince eşimle tanıştık Eşim Alevi - bektaşi... Onunla arkadaşlığımız süresince koptuğumuz bir çok şey oldu 1-2 yıl öncesinde Allah inancını tam olarak içinde hissettim Ona göre yaşamak istediğimi defalarca dile getirdim Ancak diğer taraftan eşimi yarı yolda bırakmak istemediğinden bunu kendine yediremediğimden geçen yıl evlendik Eşim ilk kez bu yıl hayatında benimle oruç tuttu Ama yaşantısı aynen devam ediyor Kendimi onun çevresine ortamına çok yabancı hissesiyorum Huzursuzum sürekli Onu dinimize çekip o çevreden kurtarmayı çok isterdim Ne yapmamı tavsiye edersiniz ?


  12. 08.Ağustos.2016, 13:00
    6
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Merhaba.. Ben kendinden bahsedeyim önce 5-6 yıl öncesine kadar İslam dinini araştırmamış sadece ramazandan ramazana geleneksel şekilde oruç tutan biriydim Ümiversiteyi bitirince eşimle tanıştık Eşim Alevi - bektaşi... Onunla arkadaşlığımız süresince koptuğumuz bir çok şey oldu 1-2 yıl öncesinde Allah inancını tam olarak içinde hissettim Ona göre yaşamak istediğimi defalarca dile getirdim Ancak diğer taraftan eşimi yarı yolda bırakmak istemediğinden bunu kendine yediremediğimden geçen yıl evlendik Eşim ilk kez bu yıl hayatında benimle oruç tuttu Ama yaşantısı aynen devam ediyor Kendimi onun çevresine ortamına çok yabancı hissesiyorum Huzursuzum sürekli Onu dinimize çekip o çevreden kurtarmayı çok isterdim Ne yapmamı tavsiye edersiniz ?


  13. 09.Ağustos.2016, 23:14
    7
    arifselim
    Yönetici

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2007
    Üye No: 211
    Mesaj Sayısı: 23,421
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Yorum: Bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Merhaba kardeşim. Yazan kadın mı erkek mi belirtilse daha doğru bir cevap verilebilir. Bu durumda sen ilk önce kendini ilmi açıdan iyice geliştirmelisin. Temel bilgileri ve inancını birde ibadetlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalısın. Sen öncelikle örnek olarak ona yanlışlarını göstermeye çalış. Eşinin vesilesi ile asla haramlara bulaşmamak şartıyla ondan ve çevresinden ilgi ve saygıyı bırakma. Yoksa bu sizi birbirinize soğutur. Allah yardımcın olsun.


  14. 09.Ağustos.2016, 23:14
    7
    Yönetici
    Merhaba kardeşim. Yazan kadın mı erkek mi belirtilse daha doğru bir cevap verilebilir. Bu durumda sen ilk önce kendini ilmi açıdan iyice geliştirmelisin. Temel bilgileri ve inancını birde ibadetlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalısın. Sen öncelikle örnek olarak ona yanlışlarını göstermeye çalış. Eşinin vesilesi ile asla haramlara bulaşmamak şartıyla ondan ve çevresinden ilgi ve saygıyı bırakma. Yoksa bu sizi birbirinize soğutur. Allah yardımcın olsun.


  15. 30.Kasım.2016, 16:56
    8
    Misafir

    Yorum: Bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Selamun aleyküm ne yaptıysam eşimin inancını artıramadım Allaha inanmıyor değil ama işyerinde bi ateist adam aklını çelmiş.besmele çekiyor bazen Allahı anıyor sen bizi utandırma Allahım gibi cümleler kuruyor.ama sinirlenince Haşa ne Allahı ne peygamberi tanımıyor nasıl inandırırım.namaz kılmak istemiyor cok çabaladım bazen zorla kılıyor.iki vakit namaz kılınca istediği hemen olsun bekliyor olmayıncada bn istedm vermedi Allah istediğimi diyor.Örnekler veriyorum yine de bana mıson demiyor.Küçükken dini eğitim almamış fazla aileside üstüne düşmemiş ki.


  16. 30.Kasım.2016, 16:56
    8
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Selamun aleyküm ne yaptıysam eşimin inancını artıramadım Allaha inanmıyor değil ama işyerinde bi ateist adam aklını çelmiş.besmele çekiyor bazen Allahı anıyor sen bizi utandırma Allahım gibi cümleler kuruyor.ama sinirlenince Haşa ne Allahı ne peygamberi tanımıyor nasıl inandırırım.namaz kılmak istemiyor cok çabaladım bazen zorla kılıyor.iki vakit namaz kılınca istediği hemen olsun bekliyor olmayıncada bn istedm vermedi Allah istediğimi diyor.Örnekler veriyorum yine de bana mıson demiyor.Küçükken dini eğitim almamış fazla aileside üstüne düşmemiş ki.


  17. 25.Kasım.2017, 01:07
    9
    Misafir

    Yorum: Bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Yardimci olun lutfen erkek arkadasim 5 yilin sonunda Allaha olan inancini kaybettigini soyluyor bana onu hak yoluna nasil dondurebilirim ben onunla evlenmek istiyorum ve o bu haldeyken nasil olur bilmiyorum lutfen yardim edin onu inandirmam gerek


  18. 25.Kasım.2017, 01:07
    9
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Yardimci olun lutfen erkek arkadasim 5 yilin sonunda Allaha olan inancini kaybettigini soyluyor bana onu hak yoluna nasil dondurebilirim ben onunla evlenmek istiyorum ve o bu haldeyken nasil olur bilmiyorum lutfen yardim edin onu inandirmam gerek


  19. 25.Kasım.2017, 10:21
    10
    Kuveys
    (Cezalı)

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Kasım.2017
    Üye No: 115843
    Mesaj Sayısı: 98
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yorum: Bir insanı nasıl dine çekebiliirim

    Öncelikle Selamın Aleyküm kardeşim.En başta üzüm üzüme baka baka kararır demek istiyorum.Eğer kapalı değilseniz,kapanın.İnadınız varsa bundan vazgeçin,tebessümlerinizi çoğaltın,huzurla dolduğunuz belirtin,sadaka verin,dua edin ve işlerinizin hep yolunda gittiğini ve bunları Allah ın emri ve lütfu olduğu belirtin.Güzellik gören nasıl güzele özenmez ki sonuçta.Eğer bunlar zaten mevcutsa sebebini sorgulayın.Her şeyin takdiri ilahi olduğunu hayrında şerrinde Allah tan geldiğini söyleyin.Bazen sırf şeytanın vesvesesinden dolayı sebepsizce de böyle olabiliyor.Buyrun size,özel olarak hazırladığım her birisi bir ayet,yani Allah ın sözü olan metnimi atayım.

    Alıntı
    İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizlige düser, üzülüverir.Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.Her zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var.Ve insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir.Asla ölmeyen ve hay olana tevekkül et.Şüphesiz Rabbim benimledir,bana yol gösterecektir.Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur.Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbin merhametinden!Allah kuluna kafi değil mi?Çaresizlik tuzağına düşme.Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim?Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler.O halde güzel bir sabır ile sabret.Allah her şey için bir ölçü kılmıştır.Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez.Allah, kullar için zulüm istemez.Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.Sen,onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar.Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur.
    Bunu okutun,eminim işler biraz olsun yoluna girecektir.Elinizde imkanınız varsa hoş fon müzikleri dinletip ruhsal açıdan rahata sürükleyin arkadaşınızı.Etraftaki mucizeleri görmesini sağlayın.Kuran da onun durumuna atfen ayetleri bulup ona gün içinde Türkçe anlamlarıyla Kuran dan olduğunu çok ileriki zamanlarda söylemek kaydıyla defalarca durumlara uygun olarak söyleyin.Hergün söylediğiniz bir ayeti belli bir süre sonra kasıtlı olarak değil de "Bak işte Kuranda böyle yazıyor " diyerek kullanmaya devam edin.Bu konuyla ilgili gel artık yeter dine dön vs üstüne gitmeyin çünkü zaten şeytana aldanmış ve inat etmesi kolay olur.Hemen hemen bir çok başınıza gelen müsibeti Allah ın izniyle atlattık ve atlatıcaz diyerek onu teşvik edin.Ve onada sorun
    Alıntı
    Öyle değil mi hayatım,sevgilim vs
    en çokta bolca dua edin.Allah a sığının ve ondan yardım dilenin.Allah kulunun hayırlı duasını boş bırakmaz.Selametle...


  20. 25.Kasım.2017, 10:21
    10
    Kuveys - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    (Cezalı)
    Öncelikle Selamın Aleyküm kardeşim.En başta üzüm üzüme baka baka kararır demek istiyorum.Eğer kapalı değilseniz,kapanın.İnadınız varsa bundan vazgeçin,tebessümlerinizi çoğaltın,huzurla dolduğunuz belirtin,sadaka verin,dua edin ve işlerinizin hep yolunda gittiğini ve bunları Allah ın emri ve lütfu olduğu belirtin.Güzellik gören nasıl güzele özenmez ki sonuçta.Eğer bunlar zaten mevcutsa sebebini sorgulayın.Her şeyin takdiri ilahi olduğunu hayrında şerrinde Allah tan geldiğini söyleyin.Bazen sırf şeytanın vesvesesinden dolayı sebepsizce de böyle olabiliyor.Buyrun size,özel olarak hazırladığım her birisi bir ayet,yani Allah ın sözü olan metnimi atayım.

    Alıntı
    İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizlige düser, üzülüverir.Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.Her zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var.Ve insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir.Asla ölmeyen ve hay olana tevekkül et.Şüphesiz Rabbim benimledir,bana yol gösterecektir.Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur.Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbin merhametinden!Allah kuluna kafi değil mi?Çaresizlik tuzağına düşme.Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim?Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler.O halde güzel bir sabır ile sabret.Allah her şey için bir ölçü kılmıştır.Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez.Allah, kullar için zulüm istemez.Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.Sen,onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar.Şüphesiz, size vaadedilen gerçekleşecektir.Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur.
    Bunu okutun,eminim işler biraz olsun yoluna girecektir.Elinizde imkanınız varsa hoş fon müzikleri dinletip ruhsal açıdan rahata sürükleyin arkadaşınızı.Etraftaki mucizeleri görmesini sağlayın.Kuran da onun durumuna atfen ayetleri bulup ona gün içinde Türkçe anlamlarıyla Kuran dan olduğunu çok ileriki zamanlarda söylemek kaydıyla defalarca durumlara uygun olarak söyleyin.Hergün söylediğiniz bir ayeti belli bir süre sonra kasıtlı olarak değil de "Bak işte Kuranda böyle yazıyor " diyerek kullanmaya devam edin.Bu konuyla ilgili gel artık yeter dine dön vs üstüne gitmeyin çünkü zaten şeytana aldanmış ve inat etmesi kolay olur.Hemen hemen bir çok başınıza gelen müsibeti Allah ın izniyle atlattık ve atlatıcaz diyerek onu teşvik edin.Ve onada sorun
    Alıntı
    Öyle değil mi hayatım,sevgilim vs
    en çokta bolca dua edin.Allah a sığının ve ondan yardım dilenin.Allah kulunun hayırlı duasını boş bırakmaz.Selametle...





+ Yorum Gönder