Konusunu Oylayın.: Ölü kalplerin dirilişi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ölü kalplerin dirilişi
  1. 24.Mart.2010, 14:20
    1
    Misafir

    Ölü kalplerin dirilişi

  2. 25.Mart.2010, 09:36
    2
    Sedanur
    Sedanur

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mart.2008
    Üye No: 12019
    Mesaj Sayısı: 1,540
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 20

    --->: ölü kalplerin dirilişi




    Kur'ân ve Namazla Diriliş


    Kur’ân, insanlar tarafından okunup anlaşılsın ve bir hayat tarzı haline getirilerek dünya ve ahiret mutluluğuna erişilsin diye Rabbimizin inzal buyurduğu mucize bir kitabdır. Onun öngördüğü ilkeler, hayatı tümüyle ibadet haline getirir; merkezinde namazın yer aldığı ibadet...
    “Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşâdan/çirkin utanmazlıklardan ve münkerden/kötülüklerden vazgeçirir. Elbette ki Allah'ın zikri/Kur'ân'ı daha büyüktür! Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir.” (Ankebut 29/45)
    Müminlerin hayatını a’dan z’ye bütün alanları ile kuşatan ve tanzim eden ibadetin özü/iliği mesabesindeki namaz, dosdoğru ve düzenli kılındığı taktirde fahşâ ve münkeri müminlerden, müminleri de fahşâ ve münkerden uzak tutar. Günde beş vakit kılınan her namazın her rekatında okunan Kur’ân, müminleri kötülüklere ve haramlara karşı sürekli müteyakkız/uyanık kılmakla kalmaz, onları hep diri ve canlı tutar, kendilerine sık sık görev ve sorumluluklarını hatırlatarak onları Allah’ın razı olacağı davranışlara yöneltir.
    “Ey iman edenler, Allah ve Peygamberi, sizi diriltip/can verecek şeylere çağırdıkları zaman icâbet edin ve bilin ki Allah, hiç şüphe yok, insanın kendisiyle kalbinin arasına girer ve hiç şüphe yok ki onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal 8/24)
    Allah’ın(c.c), insanların nefsi ile kalbi arasına girdiğini (M.Hamdi Yazır’ın ifadesi ile, “kişiye kalbinden, kalbine de kişiden yakın olduğunun”) ve bu dünyada yaptığı her davranışın hesabını Allah’ın huzurunda vereceğini bilen şuurlu müminler, hayatlarının her ânında uyanık ve dipdiri olurlar; Allah ve Rasûlünün buyruklarının kendilerine hayat bahşettiğine yürekten inanırlar ve o buyruklar doğrultusunda tertemiz bir hayat yaşarlar.

    Kur’ân ve Namazdan Uzak Kalan Duyarsız, ‘Ölü’ Nesiller

    Gerçek müminler yine bilirler ki, Kur’ân’ın hayat veren mesajından uzak kalıp onun şaşmaz ilkelerini bir yaşam/a biçimi haline getiremeyenler, “yaşayan ölüler” haline gelirler. O insanların kıyamet günü pişmanlık duyup ‘keşke’ demeleri de bir fayda sağlamaz.
    “(O gün nefsine zulmeden kişi şöyle der ‘Vah bana, n’olurdu, falancayı kendime dost edinmemiş olsaydım.
    Bana uyarıcı-hatırlatıcı mesaj geldikten sonra, beni (Kur’ân’ı) hatırlamaktan o alıkoydu. Zaten şeytan, işte böyle yalnız ve çaresiz bırakır insanı.’
    Ve (o gün) Rasûl: ‘Ey Rabbim!’ diyecek; ‘kuşkusuz ümmetim, bu Kur’ân’ı mehcûr/terkedilmiş bıraktı’.” (25/28-30)
    Gerçek şu ki, Kur’ân’a sırt çevirenler sadece Kureyş müşrikleri ve inkarcılar değildir; bollukta ve darlıkta, iyi günde ve kötü günde “Sırat-ı Müstakim”den ayrılmaması gereken Müslümanlar da zamanla hevalarına ve şeytani dürtülere uyarak Kur’ân’ı ‘mehcûr/metruk’ bırakabilirler ve böylece duyarlılıklarını yitirebilir, erozyona uğrayabilir, iman ve amelce zaafa düşebilirler. Bu bağlamda, Kur’ân, inananlar için en büyük tehlikenin “Kur’ân ve Namaz duyarlılığını yitirmek” olduğunu beyan eder:
    “Onlara Rahman’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, tutkularına uydular; işte bunlar ileride kaybedeceklerdir.” (Meryem 19/58-59)
    Kur’ân’ın, Meryem sûresinde, baştan itibaren; Allah’ın kendilerine nimet verdiği Adem soyunu... Nuh ile beraber gemide taşıdıklarını... dosdoğru bir insan ve nebi olan İdris’i... babası dahil putperest kavmine, ‘Sizden ve sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzaklaşıyor ve yalnız Rabbime kulluk ediyorum’ diyen İbrahim’i... bunun üzerine kendisine bahşedilen, doğruluğun/ gerçekliğin üstün diline sahip İshak ve Yakub’u/İsrail’i... keza, ‘halkına namazı ve zekâtı emreden’ sadık peygamber İsmail’i... hem nebî hem rasûl olan ihlas sahibi Musa’yı ve kardeşi Harun’u... saçları ağarana dek Rabbine yalvardığı halde hiç bedbaht olmayan Zekeriyya’yı... ihtiyarlık çağında ona müjdelenen muttaki oğlu Yahya’yı... ‘Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; ona kullak edin!’ diyen İsa’yı... andıktan sonra, o kutlu neslin ortak özelliğini ‘Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı’ şeklinde tanımlaması çok anlamlı olduğu gibi, aynı soydan gelen ve öncekilerin takipçileri olmaları gereken sonraki kuşakların zamanla hevâ ve tutkularına uyarak namazlarını savsaklamaları sebebiyle kayba uğramaları da calib-i dikkat bir durumdur!
    Secde ile gözyaşı arasındaki sıkı bağı vurgulayan bu âyet, Kur’ân’ı can kulağıyla dinleyip ilahi hakikatleri kavrayan ve Allah’ın kendilerine yüklediği ağır sorumlulukları gereği gibi yerine getirememe endişesiyle ağlayan öncüleri örnek alarak onlar gibi huşû, hudû ve gözyaşı içinde Kur’ân okumamızı, namaz kılıp secdeye kapanmamızı ister biz müminlerden...
    Namazlarından önce, namazlarında ve namazlarından sonra, Allah’ın âyetlerini okuyup da akleden kalpleriyle anlamaya çalışanların, bu dünyada yerine getirmek zorunda oldukları başta Allah’a karşı, sonra insanlara karşı, sonra bizzat kendi nefislerine karşı ve eşyaya karşı görevlerini ihmal etmelerinden dolayı, hatalarından, isyanlarından, günahlarından dolayı uğrayacakları çetin azaptan korkarak tüyleri ürpermez mi ve gözleri yaşarmaz mı?
    Ama, Kur’ân ve namaz duyarlılığını kaybetmişseniz, namazlarınızı savsaklamaya, baştan savmaya ve nefislerinize uymaya başlamışsanız, anlayışınız ve kavrayışınız da kıtlaşır:
    “Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namaz(duyarlılığın)ı zayi ettiler, hevâlarına uydular; işte onlar taşkınlıklarının cezasıyla mutlaka karşılaşacaklardır.”(19/59)
    Kur’an, iki nesil arasındaki temel farkı, Kur’ân ve namaz’a odaklayarak ortaya koyuyor:
    Örnek ve öncü nesil: Allah’ın Kitabını yürekten okuyup anlama ve yaşama gayretinde olan ve kavradıkları gerçeklerle ağır sorumlulukları nedeniyle ağlayarak secdeye kapananlar.
    Kaybeden nesil: Hevâ ve tutkularına uyarak namazlarını savsaklayanlar ve böylece bu dünyada kaosa, bunalıma sürüklendikleri gibi ahirette de cezayı(Ğayya kuyusunu) hak edenler.
    Müddessir/42-45’te tasvir edilen kıyamet sahnesinde; “-Sizi bu Sekar’a (yakıcı ateşe) sürükleyen nedir?” sorusuna, “-Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu da doyurmazdık; bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık” cevabını verenlerin acı hali, asıl kaybı resmediyor.

    Yeniden Diriliş İçin Kur’ân ve Namaza Dönüş Zarureti

    Bugün, “Müslüman” kimliğini taşıdığı halde, Kur’ân’ın mesajı ile buluşamayan, onu can kulakları ile işitemeyen, kalp gözleriyle okuyup akledemeyen ve dolayısıyla da ilahî gerçekliği kavrayamadıkları için bırakın ağlamayı, -meşhur bir deyimle- ağlanacak hallerine gülen bir nesille karşı karşıyayız. Kaybetmek üzere olduğumuz, tutkularının esiri haline getirilmiş, haz ve hız peşinde koşturulan, işte bu yüzden de Kur’ân ve namazla yeniden buluşturulması, belki de önemli bir kısmının ilk kez tanıştırılması zaruri olan bir nesil!...
    Zira Kur’ân, hevâları peşinde koşup duyarlılık kaybına uğrayan, kalpleri katılaşan ve böylece ‘yaşayan ölüler’ haline gelen insanlar/inananlar için dirilişin tek çaresi, tek vesilesidir.
    “İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine(Kur’ân’a) ve inen hakka huşû duysun ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.”
    “Bilin ki, Allah cansız(ölü) hale gelen toprağa yeniden hayat verir! Belki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık.” (Hadîd 58/16-17)
    Vahiyle irtibatı kesen, ilahi mesajdan uzak kalıp onun hayat veren ilkeleri doğrultusunda hareket etmeyen insan ve toplulukların elbette kalpleri kararmaya ve katılaşmaya başlar. Ashabın Kur’ân hocalarından Ebû Musa’nın, “Kur’ân’dan uzun süre uzaklaşmayınız! Aksi halde ehl-i kitabın kalplerinin katılaşması gibi sizin kalpleriniz de katılaşır!” uyarısı, tam da bu noktada hatırlanmalıdır. Kur’ân’la ürperip titremeyen, Kur’ân’dan koptukça duyarlılığını yitiren, kaskatı hale gelen kalpler ve handiyse yaşayan ölülere dönüşen bedenler...
    Peki, bu ölü canlar, hissiz/ruhsuz bedenler, katı kalpler, nasıl yeniden hayat bulacaktır?
    Hadid suresinin 17. ayeti aklını kullananlara önemli bir hatırlatmada bulunuyor: Allah nasıl ki ölü toprağa yağmur ve su ile yeniden hayat veriyorsa, kalpler/gönüller de ancak Kur’ân’la arınıp yumuşayarak dirilirler, dirileceklerdir. (Bkz: Zümer 39/21-22) Namazlarını huşû içinde düzenli ve sürekli kılarak günde en az beş vakit Rahman’ın âyetlerini okuyup anlamaya ve yaşamaya çalışan müminlerin üzerine Kur’ân’ın diriltici rûhu ve nûru adeta bir rahmet gibi yağacaktır.
    Böylesine bunalımlı ve sıkıntılı dönemlerin gelebileceğini öngören Hz. Peygamber(s) bir hadisinde “Karanlık geceler gibi işler karıştığı zaman Kur’ân’a sarılınız.” buyuruyor. (Hadislerle Müslümanlık, s.1783) Benzer bir hadiste de, “fitne/karışıklık” ortamında müminler için “tek kurtuluş yolu”nun “Allah’ın Kitabı” olduğu vurgulanarak “hevâlar, ancak onun sayesinde hakkın dışına meyletmezler” buyuruluyor. (Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an, 14)
    Evet, karanlık geceler gibi işlerin ve ilişkilerin karmakarışık hale geldiği şu 21. yüzyılda, cahili hevâ uygarlığının bir karabasan gibi üzerimize abandığı zifiri karanlık ortamından insanları ve insanımızı kurtaracak olan yegane vesile-i necât Kur’ân ve Kur’ân’ın günde beş kez tekrarlandığı namazdır.
    Bizlere düşen ise; güncel olayların, tartışmaların gürültü-patırtısı içinde kaybolmadan asli görevimiz olan Kur’ân ve namaz eğitimini, hiç aksatmadan sürdürmektir. Bilinmelidir ki, bir takım yasaklar sürüyor olsa da, Kur’ân eğitim/öğretimi Müslümanlar için kesintisiz bir görevdir, namaz ise, savaş anında bile aksatılmayan zorunlu/sürekli bir ibadettir.(4/101-103)
    Ve dirilişimiz, “hayat verici”(8/24) kitap olan Kur’ân’la ve tevhid eylemi olan namazla gerçekleşecek, inşaallah.
    O halde, yaz mevsimi, tatil gibi fırsatlardan da yararlanarak, özellikle çocuklarımızı Kur’ân ve namazla tanıştırmak üzere kolları sıvamalı ve bir seferberlik başlatmalıyız.



  3. 25.Mart.2010, 09:36
    2
    Sedanur



    Kur'ân ve Namazla Diriliş


    Kur’ân, insanlar tarafından okunup anlaşılsın ve bir hayat tarzı haline getirilerek dünya ve ahiret mutluluğuna erişilsin diye Rabbimizin inzal buyurduğu mucize bir kitabdır. Onun öngördüğü ilkeler, hayatı tümüyle ibadet haline getirir; merkezinde namazın yer aldığı ibadet...
    “Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşâdan/çirkin utanmazlıklardan ve münkerden/kötülüklerden vazgeçirir. Elbette ki Allah'ın zikri/Kur'ân'ı daha büyüktür! Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir.” (Ankebut 29/45)
    Müminlerin hayatını a’dan z’ye bütün alanları ile kuşatan ve tanzim eden ibadetin özü/iliği mesabesindeki namaz, dosdoğru ve düzenli kılındığı taktirde fahşâ ve münkeri müminlerden, müminleri de fahşâ ve münkerden uzak tutar. Günde beş vakit kılınan her namazın her rekatında okunan Kur’ân, müminleri kötülüklere ve haramlara karşı sürekli müteyakkız/uyanık kılmakla kalmaz, onları hep diri ve canlı tutar, kendilerine sık sık görev ve sorumluluklarını hatırlatarak onları Allah’ın razı olacağı davranışlara yöneltir.
    “Ey iman edenler, Allah ve Peygamberi, sizi diriltip/can verecek şeylere çağırdıkları zaman icâbet edin ve bilin ki Allah, hiç şüphe yok, insanın kendisiyle kalbinin arasına girer ve hiç şüphe yok ki onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal 8/24)
    Allah’ın(c.c), insanların nefsi ile kalbi arasına girdiğini (M.Hamdi Yazır’ın ifadesi ile, “kişiye kalbinden, kalbine de kişiden yakın olduğunun”) ve bu dünyada yaptığı her davranışın hesabını Allah’ın huzurunda vereceğini bilen şuurlu müminler, hayatlarının her ânında uyanık ve dipdiri olurlar; Allah ve Rasûlünün buyruklarının kendilerine hayat bahşettiğine yürekten inanırlar ve o buyruklar doğrultusunda tertemiz bir hayat yaşarlar.

    Kur’ân ve Namazdan Uzak Kalan Duyarsız, ‘Ölü’ Nesiller

    Gerçek müminler yine bilirler ki, Kur’ân’ın hayat veren mesajından uzak kalıp onun şaşmaz ilkelerini bir yaşam/a biçimi haline getiremeyenler, “yaşayan ölüler” haline gelirler. O insanların kıyamet günü pişmanlık duyup ‘keşke’ demeleri de bir fayda sağlamaz.
    “(O gün nefsine zulmeden kişi şöyle der ‘Vah bana, n’olurdu, falancayı kendime dost edinmemiş olsaydım.
    Bana uyarıcı-hatırlatıcı mesaj geldikten sonra, beni (Kur’ân’ı) hatırlamaktan o alıkoydu. Zaten şeytan, işte böyle yalnız ve çaresiz bırakır insanı.’
    Ve (o gün) Rasûl: ‘Ey Rabbim!’ diyecek; ‘kuşkusuz ümmetim, bu Kur’ân’ı mehcûr/terkedilmiş bıraktı’.” (25/28-30)
    Gerçek şu ki, Kur’ân’a sırt çevirenler sadece Kureyş müşrikleri ve inkarcılar değildir; bollukta ve darlıkta, iyi günde ve kötü günde “Sırat-ı Müstakim”den ayrılmaması gereken Müslümanlar da zamanla hevalarına ve şeytani dürtülere uyarak Kur’ân’ı ‘mehcûr/metruk’ bırakabilirler ve böylece duyarlılıklarını yitirebilir, erozyona uğrayabilir, iman ve amelce zaafa düşebilirler. Bu bağlamda, Kur’ân, inananlar için en büyük tehlikenin “Kur’ân ve Namaz duyarlılığını yitirmek” olduğunu beyan eder:
    “Onlara Rahman’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, tutkularına uydular; işte bunlar ileride kaybedeceklerdir.” (Meryem 19/58-59)
    Kur’ân’ın, Meryem sûresinde, baştan itibaren; Allah’ın kendilerine nimet verdiği Adem soyunu... Nuh ile beraber gemide taşıdıklarını... dosdoğru bir insan ve nebi olan İdris’i... babası dahil putperest kavmine, ‘Sizden ve sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzaklaşıyor ve yalnız Rabbime kulluk ediyorum’ diyen İbrahim’i... bunun üzerine kendisine bahşedilen, doğruluğun/ gerçekliğin üstün diline sahip İshak ve Yakub’u/İsrail’i... keza, ‘halkına namazı ve zekâtı emreden’ sadık peygamber İsmail’i... hem nebî hem rasûl olan ihlas sahibi Musa’yı ve kardeşi Harun’u... saçları ağarana dek Rabbine yalvardığı halde hiç bedbaht olmayan Zekeriyya’yı... ihtiyarlık çağında ona müjdelenen muttaki oğlu Yahya’yı... ‘Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; ona kullak edin!’ diyen İsa’yı... andıktan sonra, o kutlu neslin ortak özelliğini ‘Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı’ şeklinde tanımlaması çok anlamlı olduğu gibi, aynı soydan gelen ve öncekilerin takipçileri olmaları gereken sonraki kuşakların zamanla hevâ ve tutkularına uyarak namazlarını savsaklamaları sebebiyle kayba uğramaları da calib-i dikkat bir durumdur!
    Secde ile gözyaşı arasındaki sıkı bağı vurgulayan bu âyet, Kur’ân’ı can kulağıyla dinleyip ilahi hakikatleri kavrayan ve Allah’ın kendilerine yüklediği ağır sorumlulukları gereği gibi yerine getirememe endişesiyle ağlayan öncüleri örnek alarak onlar gibi huşû, hudû ve gözyaşı içinde Kur’ân okumamızı, namaz kılıp secdeye kapanmamızı ister biz müminlerden...
    Namazlarından önce, namazlarında ve namazlarından sonra, Allah’ın âyetlerini okuyup da akleden kalpleriyle anlamaya çalışanların, bu dünyada yerine getirmek zorunda oldukları başta Allah’a karşı, sonra insanlara karşı, sonra bizzat kendi nefislerine karşı ve eşyaya karşı görevlerini ihmal etmelerinden dolayı, hatalarından, isyanlarından, günahlarından dolayı uğrayacakları çetin azaptan korkarak tüyleri ürpermez mi ve gözleri yaşarmaz mı?
    Ama, Kur’ân ve namaz duyarlılığını kaybetmişseniz, namazlarınızı savsaklamaya, baştan savmaya ve nefislerinize uymaya başlamışsanız, anlayışınız ve kavrayışınız da kıtlaşır:
    “Sonra onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namaz(duyarlılığın)ı zayi ettiler, hevâlarına uydular; işte onlar taşkınlıklarının cezasıyla mutlaka karşılaşacaklardır.”(19/59)
    Kur’an, iki nesil arasındaki temel farkı, Kur’ân ve namaz’a odaklayarak ortaya koyuyor:
    Örnek ve öncü nesil: Allah’ın Kitabını yürekten okuyup anlama ve yaşama gayretinde olan ve kavradıkları gerçeklerle ağır sorumlulukları nedeniyle ağlayarak secdeye kapananlar.
    Kaybeden nesil: Hevâ ve tutkularına uyarak namazlarını savsaklayanlar ve böylece bu dünyada kaosa, bunalıma sürüklendikleri gibi ahirette de cezayı(Ğayya kuyusunu) hak edenler.
    Müddessir/42-45’te tasvir edilen kıyamet sahnesinde; “-Sizi bu Sekar’a (yakıcı ateşe) sürükleyen nedir?” sorusuna, “-Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu da doyurmazdık; bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık” cevabını verenlerin acı hali, asıl kaybı resmediyor.

    Yeniden Diriliş İçin Kur’ân ve Namaza Dönüş Zarureti

    Bugün, “Müslüman” kimliğini taşıdığı halde, Kur’ân’ın mesajı ile buluşamayan, onu can kulakları ile işitemeyen, kalp gözleriyle okuyup akledemeyen ve dolayısıyla da ilahî gerçekliği kavrayamadıkları için bırakın ağlamayı, -meşhur bir deyimle- ağlanacak hallerine gülen bir nesille karşı karşıyayız. Kaybetmek üzere olduğumuz, tutkularının esiri haline getirilmiş, haz ve hız peşinde koşturulan, işte bu yüzden de Kur’ân ve namazla yeniden buluşturulması, belki de önemli bir kısmının ilk kez tanıştırılması zaruri olan bir nesil!...
    Zira Kur’ân, hevâları peşinde koşup duyarlılık kaybına uğrayan, kalpleri katılaşan ve böylece ‘yaşayan ölüler’ haline gelen insanlar/inananlar için dirilişin tek çaresi, tek vesilesidir.
    “İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine(Kur’ân’a) ve inen hakka huşû duysun ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.”
    “Bilin ki, Allah cansız(ölü) hale gelen toprağa yeniden hayat verir! Belki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık.” (Hadîd 58/16-17)
    Vahiyle irtibatı kesen, ilahi mesajdan uzak kalıp onun hayat veren ilkeleri doğrultusunda hareket etmeyen insan ve toplulukların elbette kalpleri kararmaya ve katılaşmaya başlar. Ashabın Kur’ân hocalarından Ebû Musa’nın, “Kur’ân’dan uzun süre uzaklaşmayınız! Aksi halde ehl-i kitabın kalplerinin katılaşması gibi sizin kalpleriniz de katılaşır!” uyarısı, tam da bu noktada hatırlanmalıdır. Kur’ân’la ürperip titremeyen, Kur’ân’dan koptukça duyarlılığını yitiren, kaskatı hale gelen kalpler ve handiyse yaşayan ölülere dönüşen bedenler...
    Peki, bu ölü canlar, hissiz/ruhsuz bedenler, katı kalpler, nasıl yeniden hayat bulacaktır?
    Hadid suresinin 17. ayeti aklını kullananlara önemli bir hatırlatmada bulunuyor: Allah nasıl ki ölü toprağa yağmur ve su ile yeniden hayat veriyorsa, kalpler/gönüller de ancak Kur’ân’la arınıp yumuşayarak dirilirler, dirileceklerdir. (Bkz: Zümer 39/21-22) Namazlarını huşû içinde düzenli ve sürekli kılarak günde en az beş vakit Rahman’ın âyetlerini okuyup anlamaya ve yaşamaya çalışan müminlerin üzerine Kur’ân’ın diriltici rûhu ve nûru adeta bir rahmet gibi yağacaktır.
    Böylesine bunalımlı ve sıkıntılı dönemlerin gelebileceğini öngören Hz. Peygamber(s) bir hadisinde “Karanlık geceler gibi işler karıştığı zaman Kur’ân’a sarılınız.” buyuruyor. (Hadislerle Müslümanlık, s.1783) Benzer bir hadiste de, “fitne/karışıklık” ortamında müminler için “tek kurtuluş yolu”nun “Allah’ın Kitabı” olduğu vurgulanarak “hevâlar, ancak onun sayesinde hakkın dışına meyletmezler” buyuruluyor. (Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an, 14)
    Evet, karanlık geceler gibi işlerin ve ilişkilerin karmakarışık hale geldiği şu 21. yüzyılda, cahili hevâ uygarlığının bir karabasan gibi üzerimize abandığı zifiri karanlık ortamından insanları ve insanımızı kurtaracak olan yegane vesile-i necât Kur’ân ve Kur’ân’ın günde beş kez tekrarlandığı namazdır.
    Bizlere düşen ise; güncel olayların, tartışmaların gürültü-patırtısı içinde kaybolmadan asli görevimiz olan Kur’ân ve namaz eğitimini, hiç aksatmadan sürdürmektir. Bilinmelidir ki, bir takım yasaklar sürüyor olsa da, Kur’ân eğitim/öğretimi Müslümanlar için kesintisiz bir görevdir, namaz ise, savaş anında bile aksatılmayan zorunlu/sürekli bir ibadettir.(4/101-103)
    Ve dirilişimiz, “hayat verici”(8/24) kitap olan Kur’ân’la ve tevhid eylemi olan namazla gerçekleşecek, inşaallah.
    O halde, yaz mevsimi, tatil gibi fırsatlardan da yararlanarak, özellikle çocuklarımızı Kur’ân ve namazla tanıştırmak üzere kolları sıvamalı ve bir seferberlik başlatmalıyız.






+ Yorum Gönder