Konusunu Oylayın.: Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kelımesı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kelımesı
  1. 14.Mart.2010, 15:31
    1
    Misafir

    Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kelımesı






    Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kelımesı Mumsema Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kelımesını Nasıl Bulabılırım ?

    Tesekkurler


    Fazıl


  2. 17.Mart.2010, 14:56
    2
    Sedanur
    Sedanur

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mart.2008
    Üye No: 12019
    Mesaj Sayısı: 1,540
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 20

    --->: Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kel




    Türkler, İslam dinine en büyük hizmeti yapan, bilhassa bir dönemden sonra, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar kültür alanında da kendini gösteren milletlerin başında gelmektedir. Verdikleri ve bıraktıkları eserler, asırlar boyu İslam'ın yayılması ve bu günlere gelmesinde önemli roller oynamış, bilhassa sanat alanında adeta başı çekmiştir. Yazı alanında, kufi'den sülüs ve nesih'e geçiş döneminde Türkler, yazı sanatının gelişmesini sağlamış, onu güzel sanatların bir unsuru, önemli bir dalı haline getirmişlerdir. Öyle ki, bugün İslam aleminin büyük çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'i Türk hattından okumaktadır. Türk-İslam medeniyetinde daha çok hüsn-i hat tabiriyle anılagelen güzel yazıya Batılılar "Calligraphy" demişler ve onu da "güzel yazma, umumiyetle estetik kaidelere uygun olarak ölçülü yazma sanatıdır", diye tarif etmişlerdir.

    Hat, sözlüklerdeki manasıyla çizgi demektir. Çizgi ise noktadan başlar. İşte nokta, hattın temel unsurudur. Noktaların belirli ölçülerinde elde edilen çizgiler, kıvrımlar, ortaya sonsuz uzunlukta ve kabiliyette desenler çıkarmaktadır. Tek noktadan çıkan şekiller "tekten çokluğa" ani anlayışını geliştirir. Maddeden manaya geçişi sağlar.

    Bir noktadan hareketle sürekli, sonsuza doğru uzayan ve biçim zenginliği açısından herkese hitap edebilen hüsn-i hat, İslam sanatlarının biçimlenmeye başladığı her zaman ve mekanda hatta her kültürde plastik yapı imkanlarıyla dikkat çekmiştir, kabul görmüştür. Hat sanatının geniş bir coğrafi alanda farklı ve zengin kültürler içinde varlığını devam ettirmesi şüphesiz, İslamiyet tek başına temsil edebilmesi yanında öteki yazılarda bulunmayan bu zengin ön yapısıyla, yalnız resim ve süslemeye değil, müzik ve şiir sanatlara da yakınlığında aranmalıdır. Bu noktada hat sanatının, öncelikle bir mekan sanatı olarak resim sanatına, özellikle plastik unsurlar açısından, daha yakın olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

    Hattat, harfi resmetmeğe, onun mutlak formuna yaklaşmaya çalışır. Dış dünyaya ait bilinen bir nesneyi değil, dış dünyada var olmayan harfleri ve harfler arasındaki ilişkiyi düşünür yazar ve çizer. Zengin yazı çeşitlerine, kişisel yazı üsluplarına, farklı kullanım alanlarına tahsis edilen yazı çeşitlerine rağmen bu gerçek değişmez. Öte yandan resim sanatı, tabiatı doğru ve gerçeğe uygun olarak tasvir etmeyi gaye edinmiştir. Batı resim sanatının temelinde, hemen hemen 500 yıldır, tabiatın taklidi yer almıştır. Geçen yüzyıldan başlayarak, nesne tasvirinden vazgeçip, plastize hale gelen çağdaş resim sanatı, istisnalar dışında, anlaşılmaz bir hal almıştır. Çağdaş resim sanatının en belirgin özelliği, belki de bu yanıdır. Hat sanatı ise, zengin şekilleri hem de ritmik gücü ve muhtevasıyla hala cazibesini yitirmemiştir. Hattat, görünen maddi dünyanın arka planını, onları görünür kılan evrensel, kozmik, değişmeyen yasaları ifade etmeye çalışır. Hat sanatının felsefesi, çağdaş sanat eğitimine daha yatkındır. Çünkü plastik sanat görünüşü için vazgeçilmez olan biçimlendirme öğelerini (nokta, çizgi, leke, mekan, yön, biçim, renk, doku) kullanılır. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki yakınlık, ortaklık işte bu noktadadır.

    Fakat birçok sanatçı ve araştırmacının, özellikle Orta Çağlardan bu yana, İslam yazısının tadına öncelikle bu açıdan yaklaşıp ondaki zenginliği çeşitli şekillerde dile getirdikleri de bilinen bir gerçektir. Batıda görülen örnekler şöyle dursun, ressam, eleştirmen ve araştırmacı sayın Nurullah Berk, bu konuda şöyle söylemektedir:

    "Yazıyı mimarlık, resim ya da heykel sanatları gibi ele almak estetik yönden incelemek gerekir. İslam yazısı batı yazısı gibi sadece yazı değildir. Resimdir, şekildir,biçimdir.Hatta yukarıda da işaret edildiği gibi, müziktir."

    Nurullah Berk, İslam yazısının biçim zenginliğine işaret ederken, özellikle onun bu zengin öz yapısının soyut bir sanat olan müzikle olan ortak yanlarını da dile getirmektedir. Yazı, fenomenlerden ziyade onların temelindeki zaman ve mekana göre değişmeyen, mutlak, kesin, evrensel yasalar telkin eder. Ünlü bir hattatın elinden birkaç saniyede çıkan fakat, arkasında uzun yıllar devam eden bir çalışma sonucu kazanılan bir deneyim bulunan bir meşk, bu ilkeleri yansıttığı için ilgi çekicidir, güzeldir. Aynı şekilde usta bir ressamın elinden çıkan tamamlanmış bir çiziktirme, izleyicinin duygularında bir şeyler bıraktığı için beğenilmektedir.

    "Marifet iltifata tabidir." Bu bakımdan hat sanatı, ülkemizde son derece ileri gitmiş, Türk hattatları şaheserler meydana getirmişlerdir. Çeşitli boyutlarda Kur'an-ı Kerimler'in, her çeşit yazının en güzel türleriyle ve renk renk tezhiplerle süslenerek yazılmasından sonra özellikle dini ve ilmi konularda eşsiz eserler meydana getirmede adeta yarışmışlardır.

    Güzellik duygusunu eserlerinde fizikileştiren sanatkar, insanın Allah'a ulaşabilmesi için O'nun bilgi ve ilham tüten eserlerinden taklit yoluyla faydalanır. Bunu da, güzel eserin kaderini çizen mutlak güzelliğe duyulan aşk, O'na ulaşmak için harcanan emek, gösterilen sabır ve gayret tayin eder. Bundan dolayı, bir çırpıda çizilivermiş hissini veren o eserlerin sanatkarları, kendi çizdiklerini asıl sahibi'ne havale etmeği ve bu sebepten gurura kapılmamayı bir terbiyecinin dizi dibinde öğrenirler. Onun için iyi hattat, herşeyi güzel ahlaklı, temiz gönüllü bir hat hocasının rahle-i tedrisinde öğrenir. Sanatın nefis ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına eren gençleri, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak ve onlara bir hayat disiplini kazandırmak için musiki ve hüsn-i hat gibi sanatlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizi dibinde hem yazıyı öğrenirler, hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsili ile beraber sabırla devamlı çalışma, temizlik ve tertip gibi güzel hasletler de kazanılırdı. Yani sanatların hepsi ve bu arada hüsn-i hat, güzel ahlaklı, temiz, faydalı insan olmak için vasıta idi. Ortaya çıkan e-serler de insana tenasüb, zerafet, ihtişam, ulvi duygular telkin ederdi. Bundan dolayı, medeniyetimizde sanatın kaynağı ve merkez kuvveti ilahi duygular olmuştur. Tabiatıyla Kur'an-ı Kerim yazısı olduğu için Müslüman Türk sanatçısı, hüsn-i hatta kelime ve cümlelerin telkin ettiği mana güzelliğini de aksettirmeye çalışmıştır. Böylece, dünyaya kendi milli sanatımız o-larak görüp gösterebileceğimiz bir sanat kolu daha teşekkül etmiştir.

    Kur'an-ı Kerim'de Kalem Suresi'nin birinci ayetinde "Nun. Kalem ve ehl-i kalemin satıra dizdikleri ve dizecekten hakkı için' diye, kalem ve yazıya Allah'ın yemini vardır. Bu bakımdan ve Hakk'ın Kelamını insanlara ulaştıran araç oluşundan, İslam'da yazı büyük bir öneme, saygınlığa sahiptir. Kur'an-ı Kerim'in nazil oluşundan sonra onun yayılması için yazının deri ve kemik gibi vasıtalardan kağıda, gittikçe daha geniş alanlara yayıldığı görülmektedir.

    İlk devirlerin Makili yazısı pek uzun zaman devam etmemiş, köşeli çizgilerden oluşan bu hat, yerini bazı yerleri daha yuvarlak kısımlardan ve yazma kolaylığı biraz daha fazla olan, Kufe'de ortaya çıktığı için de "Hatt-ı Kufi" denilen yazıya bırakmıştır. Buna, yazıların anası denir. Öbür yazı türleri de bundan çıkmıştır. Kutsal kitaplar, genel olarak deri üzerine veya çeşitli yaprakların kağıt gibi bir hale getirildiği yüzeylere, kufi yazısıyla kaydedilmiştir. Sonra tarih, Abbasiler'in yazıyı daha okunabilir, kolay yazılabilir bir biçime getirme çabalarına tanık olmuş; vezir İbn-i Mukle kufi'den sülüs ve nesihe geçme dönemini başlatmıştır. Sonra İbn-i Hilal veya İbnü'i Bevvab denilen ünlü kişi, bu gelişmeyi sağlamış, artık onun zamanında yazı estetik güzellik yoluna girmiştir. Yazdığı nefis Kur'an-ı Kerim, Dublin'de Chester Betty Kütüphanesi'ndedir.

    XIII. asırda Amasya'dan yetişerek bilgisi ve yazıdaki üstün yeteneğiyle halifenin dikkatini çeken ve onun yakınlarından olabilen Yakutü'l Musta'sımi yazıda devrim yapmış, bir hat ekolü olmuştur.

    "Aklam-ı Sitte" veya "Şeş Kalem " (altı çeşit yazı) stilini başarı ile uygulayan Yakut'un yazdığı yazılar çok değerlidir.

    Gazneliler ve Selçuklularda İslami yazı, yalnız ilmi eserlere değil, hayatın tamamen içine girmiştir. Mimari eserler yazılarla süslenmeye başlanmış, yazı, herkesin rahatça göreceği boyutlar kazanmıştır. Gittikçe asli yazılardan yeni değişikliklerle çeşitler türetilmiştir. Aklam-ı Sitte'den, yani altı çeşit yazıdan önceleri 12, sonra yeni eklemelerle 46, hatta Tuhfe-i Hattatın''e göre 54 hat türü ortaya çıkmıştır. Yazı türlerinin bu kadar çoğalması, ancak ona verilen önemle açıklanabilir.

    Osmanlılar da yazıya çok büyük önem vermişlerdir. Bunu Anadolu'da ve Edirne'deki geçiş mimarisi eserlerinde, Yıldırım ve Çelebi Mehmed'in eserlerinde görmekteyiz. Çelebi Sultan Mehmed'in oğlu Amasya doğumlu II. Murad devrinde yazılmış olan kitaplar ve Kur'an nüshaları, artık yazıda Türk zevkinin egemen olduğunu gösteren izler taşımaktadır. Amasya adeta hattatlar yetiştiren bir şehir olmuştur.

    İstanbul'un alınmasından sonra, kültür seviyesi çok yüksek olan Fatih Sultan Mehmed'in zamanında bilim adamlarına, hattat ve müzehhiplere büyük önem verilmiş, devletin saygınlığıyla beraber bilim ve kültür de çok gelişmiştir. O zamanın hat üstadları Hace Yahya-i Rumi ve Ali İbn-i Yahya Efendilerdir.

    Fatih Sultan Mehmet'in oğlu II. Bayezid şehzedeliğinde 28 yıl Amasya Valiliği yapmıştır. Bu süre içinde büyük sanat dahisi Şeyh Hamdullah'la karşılaşarak onu özendirmiş, ondan hat dersi alarak, bu büyük şahsiyeti onurlandırmıştır. Şeyh, hemşehrisi Yakut gibi yazıda yeni bir devrim yapmış, o güne kadar ucu düz kullanılan kamış kalemi eğri keserek Şeyh Hamdullah biçimini ortaya koymuştur. Eğri kesilmiş kalemlerden çıkan incelikli kalınlıklı Türk hattı, İslam dünyasının diğer yazılarından ayırt edilir hale gelmiştir. Kendisine Kıbletü'l Küttab (Hattatların Kıblesi) Hz. Şeyh Hamdullah Efendi deniliyordu. Böylece Yakut dönemi kapanmış ve Şeyh Hamdullah ekolü başlamıştır. Zamanımıza kadar yazıda onun üslubu süregelmiş, bütün büyük hattatlar yazılarını onun yazısına benzetmeye, onun gibi yazmaya çaba göstermişlerdir. Başarı derecesinde, "Şeyh gibi yazdı." "Şeyh-i Sani" (İkinci Şeyh), "Şeyh-i Salis" (Üçüncü Şeyh) gibi unvanlara sahip olmuşlardır. Öyle ki, hattatlar onun mezarını ziyaretle yazıya başlıyor, vefatlarında yakınına gömülme isteğini vasiyet ediyorlardı. Bu yüzden, Karacaahmet'teki mezarının çevresi yüzyıllar boyunca hattatlar cenneti haline gelmiştir. II. Bayezid, kendi döneminde böyle bir yüce sanatkar bulunmasından dolayı kıvanç duyuyor, ona büyük saygı gösteriyordu. Bir gün yazı yazarken, O'nun yanında ayakta durarak mürekkebini tuttuğu halen söylenmektedir. Bu büyük üstad, kendi soyundan kişilerle birlikte pek çok yetenekli insanı birinci derecede hattat olarak yetiştirmiştir.

    Hamdullah oğlu Mustafa Dede, oğlu Derviş Muhammed, torunu Şeyh Derviş Mehmed Said, damadı Şükrul-lah Halife, torunu Pir Mehmed İbn-i Şükrullah hepsi ünlü hattatlardır. Uzun, şerefli ömrü bolluk ve bereket pınarları gibi halkına, dinine hizmet, Allah'ına ibadetle geçmiştir. Yazdığı kırk yedi Kur'an-ı Kerim'den Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan değerli bir tanesinin sonunda "Bunu ömrümün seksen dokuzuncu yılında yazdım. Başım titriyordu." diye kayıt düşmüş bulunmaktadır. Fakat çok yetenekli ellerinin titremediği, o yaşta bile yazısını büyük bir ustalıkla yazmış olduğu görülmektedir.

    Kanuni Sultan Süleyman döneminin büyük hattatı, Ahmet Karahisari'dir (1469-1556). Bırakmış olduğu sanat şaheserlerinden bu hattatın da çok üstün bir sanatkar olduğu, görülmektedir. Yazıda Yakut üslubunu benimseyen ve öğrencisi Hasan Çelebi ile birlikte döneminin bütün sanat eserlerini süsleyen Karahisari'ye hat sanatı çok şey borçludur. Fakat yazıda Şeyh Hamdullah üslubundan sülüs ve nesih daha çok kullanılmıştır. Sultan Ahmed ve II. Mustafa'ya hat hocalığı yapmış, İslam aleminde bilhassa yazdığı Kur'an-ı Kerim'lerle haklı bir şöhrete sahip olmuş bulunan Hafız Osman, bu üslubu en yüksek düzeye çıkarmış ve kendisine "Şeyh-i Sani" denilmiştir. Yazıya olan saygısından açtığı kalemlerden çıkan kıymıkları dahi atmayan ve vefatından sonra cenaze suyunun o kıymıklarla ısıtılmasını vasiyet eden Hafız Osman'dan elimize hiç de küçümsenmeyecek sayıda pek çok eser kalmıştır. Abdullah Kirimi, Derviş Ali (1084 H.), Suyolcuzade Mustafa el-Eyyubi (1098 H.), Sultan III. Ahmed, önce Hafız Osman Efendi'den ders almışlar, sonra da Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi'den hat dersini tamamlamışlardır. Bunların ardından Saray-ı Hümayun hocası üstad-ı ekrem İsmail Zühdi Efendi (vefatı 1806) ve kardeşi Kazasker Mustafa Rakım Efendi (1757-1825) hat tarihimizin büyük simaları olarak karşımıza çıkarlar. Sultan II. Mahmud'a hat hocalığı yapan Rakım Efendi, padişah tuğralarını bugünkü estetik ve zevk üstünlüğüne getirmiş olan kişidir. Onun yaptığı celi sülüs istifler, insanı hayretlere düşüren bir özellik taşımaktadır.

    Sonra "Kebecizade" diye ünlü Saray-ı Hümayun hocası Elhac Mehmed Vasfi Efendi gelmektedir (1247 H.) Kazasker Mustafa İzzet Efendi, onun öğrencisi Şefik Bey, Hulusi Efendi, Mehmed Şevki Efendi (1828-1887), Sami Efendi (1837-1912)'ler artık 19. yy. hat sanatımızda Şeyh yolunun en üst seviyedeki hat ustaları, İstanbul yazı ekolünün zirvedeki isimleri olarak pek değerli san'at eserleri bırakmışlardır.

    Bu dönemin ünlü hattatı Abdullah Zühdi Efendinin de Medine'de Mescid-i Nebevi'ye yazdığı yazılar o kadar olağanüstüdür ki, İslam ülkelerinden gelip bu yazıyı görenler "bunlar insan eliyle yazılamaz, bunu yüce Allah 'in melekleri gökten indirip kanatları ile buraya monte etmişlerdir."diyerek hayranlıklarını belirtmektedirler. Son yıllarda Irak'ın pek çok sayıda ve dört ayrı ölçüde bastırmış olduğu Kur'an-ı Kerim'in, Suudi Arabistan'da bir üniversitenin bize armağan ettiği Kur'an-ı Kerim'in Türk hattatları elinden, İslam Zirve Konferansında dağıtılan Kur'an-ı Kerim nüshalarının son dönemin en büyük hat üstadı merhum Hamit Bey'in kaleminden çıkmış olması ve bugün birçok Müslüman ülkedeki camilere yazıcılar yazmak üzere Türk hattatlarının çağrılması, bu sanatın devam ettiğinin ve sonsuza dek devam edeceğinin en güzel kanıtıdır.

    Hüsn-i hat araştırıcıları, Türk-İslam yazı sanatlarının kufi adı verilen yazı şeklinden doğduğunu söylemektedirler. Önceleri Araplar arasında ve hatta Hz. Osman'ın yazdığı Kur'an-ı Kerim'de kullanılan kufi türü daha ziyade kitab yazısı olarak bolca kullanılmıştır. İbn-i Mukle, kardeşi Hasan ve İbnü'l Bevvab, daha sonra da XIII. asırda Amasyalı Yakuti Musta'sımi sülüs ve nesih yazıyı geliştirmiştir.

    Zamanla ve sırasıyla sülüs, celi tuzaktan okunabilecek büyüklükte yazı şekli), nesih ve ta'lik, daha sonra da divani, siyakat, rika, reyhani ve öbür yazı türleri geliştirilmiştir. İslamiyeti kabul eden Türkler, daha XI. asırlarda Gazneliler ve Selçuklulardan başlayarak, Kur'an alfabesini benimsemiş ve kullanmışlardır

    Her yazı türü, kullanılacağı yere ve işe uygun kurala bağlanmıştır. Sülüs ve talikle celileri binaların kitabelerinde ve levhalarda, mezar taşlarında, nesih ve talik Kur'an-ı Kerim, en'am ve kitaplarda ve bunlara benzeyen eserlerde, divani yazı fermanlar, beratlar, rüuslar ve menşurlarda ve siyakat yazısı, kolay okunan ve güç taklit edilen bir tür olduğu için, devlet kayıtlarında ve maliye işlerinde, görev sahiplerine verilen tımar ve zeamet, maaş, berat ve fermanlarının kayıt işlerinde önceleri kullanılmış, sonra bırakılmıştır.

    Rik'a, hızlı yazılabildiği için iyi bir buluş olarak devlet dairelerinde, resmi işlerde ve her yerde herkes tarafından uygulanmış, talik yazısı ise, son devirlere kadar Meşihat dairesinde ve edebi eserlerde şiirle ilgili notlar ve yayınlarda kullanılmıştır.

    Talik yazı, İran'da kullanılan ve "Pehlevi Hattı" denilen yazı türünün düzeltilmesi ve geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Tebrizli Mir Ali bu yazıyı ortaya çıkaran kişi olarak ün yapmış, fakat Fatih Sultan Mehmed zamanından başlayarak, daha çok alimler arasında şiir ve edebiyatta kullanılan ve sevilen bir yazı türü olarak Türk topraklarında yayılmıştır. XVII. yy.dan itibaren daha da nefis ta'lik örnekleri İstanbul'da pek çok tarihi eserin kitabelerini, camilerin ve çeşitli yerlerin levhalar halinde duvarlarını süslemeye başlamıştır. Ayrı bir Türk ta'lik ekolü, İmad-ı Rum denilen Şeyhülislam Veliyüddin Efendi, Yesarizade Mehmed Esad Efendi, Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, Sami Efendi, Hulusi Efendi, Necmüddin Efendi ve bugün Prof. Dr. Ali Alparslan ve onun öğrencileri tarafından zamanımıza kadar getirilmiştir.

    Yazı, zamanla güzel sanatların en önemlisi sayılmış, geliştirilmesi için büyük çaba harcanmıştır. Halkın kültürlü kesimi güzel yazıya çok ilgi göstermişler, hemen her evde dini, edebi,felsefi güzel sözler, öğütler, şiirler, o-daları, duvarları, salonları süsler hale gelmiş, zevk sahibi kimseler, bunları tezhib ve yaldızlarla da süsleterek bir kat daha değerli hale getirip, gönüllere hitap eden, gözleri ışıklandıran yazı ve tezhib sanatı harikalarının doğmasını sağlamışlardır.

    Böylece her hattın kendine özgü bir kullanılma yeri vardır. Bütün yazıyla uğraşanların ve ilgilenenlerin kabul ettikleri bir gerçek olarak, Türkler, bu yazıyı aldıktan sonra ona kendi zevk inceliklerinden öyle şeyler katmışlar ve onu öyle geliştirmişlerdir ki, özellikle en çok kullanılan sülüs, nesih ve celi yazıların gelişmesinde, bütün İslam ülkeleri ve milletleri içerisinde üstün bir yere erişmişler, İslam kültür ve uygarlığına en değerli eserleri kazandırma hizmetini başarmışlardır. Arap, Acem ve diğer Müslüman milletler arasında ortaya çıkan hattatlar, hiçbir devirde bu mertebeye yaklaşamamışlardır.


  3. 17.Mart.2010, 14:56
    2
    Sedanur



    Türkler, İslam dinine en büyük hizmeti yapan, bilhassa bir dönemden sonra, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar kültür alanında da kendini gösteren milletlerin başında gelmektedir. Verdikleri ve bıraktıkları eserler, asırlar boyu İslam'ın yayılması ve bu günlere gelmesinde önemli roller oynamış, bilhassa sanat alanında adeta başı çekmiştir. Yazı alanında, kufi'den sülüs ve nesih'e geçiş döneminde Türkler, yazı sanatının gelişmesini sağlamış, onu güzel sanatların bir unsuru, önemli bir dalı haline getirmişlerdir. Öyle ki, bugün İslam aleminin büyük çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'i Türk hattından okumaktadır. Türk-İslam medeniyetinde daha çok hüsn-i hat tabiriyle anılagelen güzel yazıya Batılılar "Calligraphy" demişler ve onu da "güzel yazma, umumiyetle estetik kaidelere uygun olarak ölçülü yazma sanatıdır", diye tarif etmişlerdir.

    Hat, sözlüklerdeki manasıyla çizgi demektir. Çizgi ise noktadan başlar. İşte nokta, hattın temel unsurudur. Noktaların belirli ölçülerinde elde edilen çizgiler, kıvrımlar, ortaya sonsuz uzunlukta ve kabiliyette desenler çıkarmaktadır. Tek noktadan çıkan şekiller "tekten çokluğa" ani anlayışını geliştirir. Maddeden manaya geçişi sağlar.

    Bir noktadan hareketle sürekli, sonsuza doğru uzayan ve biçim zenginliği açısından herkese hitap edebilen hüsn-i hat, İslam sanatlarının biçimlenmeye başladığı her zaman ve mekanda hatta her kültürde plastik yapı imkanlarıyla dikkat çekmiştir, kabul görmüştür. Hat sanatının geniş bir coğrafi alanda farklı ve zengin kültürler içinde varlığını devam ettirmesi şüphesiz, İslamiyet tek başına temsil edebilmesi yanında öteki yazılarda bulunmayan bu zengin ön yapısıyla, yalnız resim ve süslemeye değil, müzik ve şiir sanatlara da yakınlığında aranmalıdır. Bu noktada hat sanatının, öncelikle bir mekan sanatı olarak resim sanatına, özellikle plastik unsurlar açısından, daha yakın olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

    Hattat, harfi resmetmeğe, onun mutlak formuna yaklaşmaya çalışır. Dış dünyaya ait bilinen bir nesneyi değil, dış dünyada var olmayan harfleri ve harfler arasındaki ilişkiyi düşünür yazar ve çizer. Zengin yazı çeşitlerine, kişisel yazı üsluplarına, farklı kullanım alanlarına tahsis edilen yazı çeşitlerine rağmen bu gerçek değişmez. Öte yandan resim sanatı, tabiatı doğru ve gerçeğe uygun olarak tasvir etmeyi gaye edinmiştir. Batı resim sanatının temelinde, hemen hemen 500 yıldır, tabiatın taklidi yer almıştır. Geçen yüzyıldan başlayarak, nesne tasvirinden vazgeçip, plastize hale gelen çağdaş resim sanatı, istisnalar dışında, anlaşılmaz bir hal almıştır. Çağdaş resim sanatının en belirgin özelliği, belki de bu yanıdır. Hat sanatı ise, zengin şekilleri hem de ritmik gücü ve muhtevasıyla hala cazibesini yitirmemiştir. Hattat, görünen maddi dünyanın arka planını, onları görünür kılan evrensel, kozmik, değişmeyen yasaları ifade etmeye çalışır. Hat sanatının felsefesi, çağdaş sanat eğitimine daha yatkındır. Çünkü plastik sanat görünüşü için vazgeçilmez olan biçimlendirme öğelerini (nokta, çizgi, leke, mekan, yön, biçim, renk, doku) kullanılır. Hat sanatı ile resim sanatı arasındaki yakınlık, ortaklık işte bu noktadadır.

    Fakat birçok sanatçı ve araştırmacının, özellikle Orta Çağlardan bu yana, İslam yazısının tadına öncelikle bu açıdan yaklaşıp ondaki zenginliği çeşitli şekillerde dile getirdikleri de bilinen bir gerçektir. Batıda görülen örnekler şöyle dursun, ressam, eleştirmen ve araştırmacı sayın Nurullah Berk, bu konuda şöyle söylemektedir:

    "Yazıyı mimarlık, resim ya da heykel sanatları gibi ele almak estetik yönden incelemek gerekir. İslam yazısı batı yazısı gibi sadece yazı değildir. Resimdir, şekildir,biçimdir.Hatta yukarıda da işaret edildiği gibi, müziktir."

    Nurullah Berk, İslam yazısının biçim zenginliğine işaret ederken, özellikle onun bu zengin öz yapısının soyut bir sanat olan müzikle olan ortak yanlarını da dile getirmektedir. Yazı, fenomenlerden ziyade onların temelindeki zaman ve mekana göre değişmeyen, mutlak, kesin, evrensel yasalar telkin eder. Ünlü bir hattatın elinden birkaç saniyede çıkan fakat, arkasında uzun yıllar devam eden bir çalışma sonucu kazanılan bir deneyim bulunan bir meşk, bu ilkeleri yansıttığı için ilgi çekicidir, güzeldir. Aynı şekilde usta bir ressamın elinden çıkan tamamlanmış bir çiziktirme, izleyicinin duygularında bir şeyler bıraktığı için beğenilmektedir.

    "Marifet iltifata tabidir." Bu bakımdan hat sanatı, ülkemizde son derece ileri gitmiş, Türk hattatları şaheserler meydana getirmişlerdir. Çeşitli boyutlarda Kur'an-ı Kerimler'in, her çeşit yazının en güzel türleriyle ve renk renk tezhiplerle süslenerek yazılmasından sonra özellikle dini ve ilmi konularda eşsiz eserler meydana getirmede adeta yarışmışlardır.

    Güzellik duygusunu eserlerinde fizikileştiren sanatkar, insanın Allah'a ulaşabilmesi için O'nun bilgi ve ilham tüten eserlerinden taklit yoluyla faydalanır. Bunu da, güzel eserin kaderini çizen mutlak güzelliğe duyulan aşk, O'na ulaşmak için harcanan emek, gösterilen sabır ve gayret tayin eder. Bundan dolayı, bir çırpıda çizilivermiş hissini veren o eserlerin sanatkarları, kendi çizdiklerini asıl sahibi'ne havale etmeği ve bu sebepten gurura kapılmamayı bir terbiyecinin dizi dibinde öğrenirler. Onun için iyi hattat, herşeyi güzel ahlaklı, temiz gönüllü bir hat hocasının rahle-i tedrisinde öğrenir. Sanatın nefis ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına eren gençleri, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak ve onlara bir hayat disiplini kazandırmak için musiki ve hüsn-i hat gibi sanatlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizi dibinde hem yazıyı öğrenirler, hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsili ile beraber sabırla devamlı çalışma, temizlik ve tertip gibi güzel hasletler de kazanılırdı. Yani sanatların hepsi ve bu arada hüsn-i hat, güzel ahlaklı, temiz, faydalı insan olmak için vasıta idi. Ortaya çıkan e-serler de insana tenasüb, zerafet, ihtişam, ulvi duygular telkin ederdi. Bundan dolayı, medeniyetimizde sanatın kaynağı ve merkez kuvveti ilahi duygular olmuştur. Tabiatıyla Kur'an-ı Kerim yazısı olduğu için Müslüman Türk sanatçısı, hüsn-i hatta kelime ve cümlelerin telkin ettiği mana güzelliğini de aksettirmeye çalışmıştır. Böylece, dünyaya kendi milli sanatımız o-larak görüp gösterebileceğimiz bir sanat kolu daha teşekkül etmiştir.

    Kur'an-ı Kerim'de Kalem Suresi'nin birinci ayetinde "Nun. Kalem ve ehl-i kalemin satıra dizdikleri ve dizecekten hakkı için' diye, kalem ve yazıya Allah'ın yemini vardır. Bu bakımdan ve Hakk'ın Kelamını insanlara ulaştıran araç oluşundan, İslam'da yazı büyük bir öneme, saygınlığa sahiptir. Kur'an-ı Kerim'in nazil oluşundan sonra onun yayılması için yazının deri ve kemik gibi vasıtalardan kağıda, gittikçe daha geniş alanlara yayıldığı görülmektedir.

    İlk devirlerin Makili yazısı pek uzun zaman devam etmemiş, köşeli çizgilerden oluşan bu hat, yerini bazı yerleri daha yuvarlak kısımlardan ve yazma kolaylığı biraz daha fazla olan, Kufe'de ortaya çıktığı için de "Hatt-ı Kufi" denilen yazıya bırakmıştır. Buna, yazıların anası denir. Öbür yazı türleri de bundan çıkmıştır. Kutsal kitaplar, genel olarak deri üzerine veya çeşitli yaprakların kağıt gibi bir hale getirildiği yüzeylere, kufi yazısıyla kaydedilmiştir. Sonra tarih, Abbasiler'in yazıyı daha okunabilir, kolay yazılabilir bir biçime getirme çabalarına tanık olmuş; vezir İbn-i Mukle kufi'den sülüs ve nesihe geçme dönemini başlatmıştır. Sonra İbn-i Hilal veya İbnü'i Bevvab denilen ünlü kişi, bu gelişmeyi sağlamış, artık onun zamanında yazı estetik güzellik yoluna girmiştir. Yazdığı nefis Kur'an-ı Kerim, Dublin'de Chester Betty Kütüphanesi'ndedir.

    XIII. asırda Amasya'dan yetişerek bilgisi ve yazıdaki üstün yeteneğiyle halifenin dikkatini çeken ve onun yakınlarından olabilen Yakutü'l Musta'sımi yazıda devrim yapmış, bir hat ekolü olmuştur.

    "Aklam-ı Sitte" veya "Şeş Kalem " (altı çeşit yazı) stilini başarı ile uygulayan Yakut'un yazdığı yazılar çok değerlidir.

    Gazneliler ve Selçuklularda İslami yazı, yalnız ilmi eserlere değil, hayatın tamamen içine girmiştir. Mimari eserler yazılarla süslenmeye başlanmış, yazı, herkesin rahatça göreceği boyutlar kazanmıştır. Gittikçe asli yazılardan yeni değişikliklerle çeşitler türetilmiştir. Aklam-ı Sitte'den, yani altı çeşit yazıdan önceleri 12, sonra yeni eklemelerle 46, hatta Tuhfe-i Hattatın''e göre 54 hat türü ortaya çıkmıştır. Yazı türlerinin bu kadar çoğalması, ancak ona verilen önemle açıklanabilir.

    Osmanlılar da yazıya çok büyük önem vermişlerdir. Bunu Anadolu'da ve Edirne'deki geçiş mimarisi eserlerinde, Yıldırım ve Çelebi Mehmed'in eserlerinde görmekteyiz. Çelebi Sultan Mehmed'in oğlu Amasya doğumlu II. Murad devrinde yazılmış olan kitaplar ve Kur'an nüshaları, artık yazıda Türk zevkinin egemen olduğunu gösteren izler taşımaktadır. Amasya adeta hattatlar yetiştiren bir şehir olmuştur.

    İstanbul'un alınmasından sonra, kültür seviyesi çok yüksek olan Fatih Sultan Mehmed'in zamanında bilim adamlarına, hattat ve müzehhiplere büyük önem verilmiş, devletin saygınlığıyla beraber bilim ve kültür de çok gelişmiştir. O zamanın hat üstadları Hace Yahya-i Rumi ve Ali İbn-i Yahya Efendilerdir.

    Fatih Sultan Mehmet'in oğlu II. Bayezid şehzedeliğinde 28 yıl Amasya Valiliği yapmıştır. Bu süre içinde büyük sanat dahisi Şeyh Hamdullah'la karşılaşarak onu özendirmiş, ondan hat dersi alarak, bu büyük şahsiyeti onurlandırmıştır. Şeyh, hemşehrisi Yakut gibi yazıda yeni bir devrim yapmış, o güne kadar ucu düz kullanılan kamış kalemi eğri keserek Şeyh Hamdullah biçimini ortaya koymuştur. Eğri kesilmiş kalemlerden çıkan incelikli kalınlıklı Türk hattı, İslam dünyasının diğer yazılarından ayırt edilir hale gelmiştir. Kendisine Kıbletü'l Küttab (Hattatların Kıblesi) Hz. Şeyh Hamdullah Efendi deniliyordu. Böylece Yakut dönemi kapanmış ve Şeyh Hamdullah ekolü başlamıştır. Zamanımıza kadar yazıda onun üslubu süregelmiş, bütün büyük hattatlar yazılarını onun yazısına benzetmeye, onun gibi yazmaya çaba göstermişlerdir. Başarı derecesinde, "Şeyh gibi yazdı." "Şeyh-i Sani" (İkinci Şeyh), "Şeyh-i Salis" (Üçüncü Şeyh) gibi unvanlara sahip olmuşlardır. Öyle ki, hattatlar onun mezarını ziyaretle yazıya başlıyor, vefatlarında yakınına gömülme isteğini vasiyet ediyorlardı. Bu yüzden, Karacaahmet'teki mezarının çevresi yüzyıllar boyunca hattatlar cenneti haline gelmiştir. II. Bayezid, kendi döneminde böyle bir yüce sanatkar bulunmasından dolayı kıvanç duyuyor, ona büyük saygı gösteriyordu. Bir gün yazı yazarken, O'nun yanında ayakta durarak mürekkebini tuttuğu halen söylenmektedir. Bu büyük üstad, kendi soyundan kişilerle birlikte pek çok yetenekli insanı birinci derecede hattat olarak yetiştirmiştir.

    Hamdullah oğlu Mustafa Dede, oğlu Derviş Muhammed, torunu Şeyh Derviş Mehmed Said, damadı Şükrul-lah Halife, torunu Pir Mehmed İbn-i Şükrullah hepsi ünlü hattatlardır. Uzun, şerefli ömrü bolluk ve bereket pınarları gibi halkına, dinine hizmet, Allah'ına ibadetle geçmiştir. Yazdığı kırk yedi Kur'an-ı Kerim'den Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan değerli bir tanesinin sonunda "Bunu ömrümün seksen dokuzuncu yılında yazdım. Başım titriyordu." diye kayıt düşmüş bulunmaktadır. Fakat çok yetenekli ellerinin titremediği, o yaşta bile yazısını büyük bir ustalıkla yazmış olduğu görülmektedir.

    Kanuni Sultan Süleyman döneminin büyük hattatı, Ahmet Karahisari'dir (1469-1556). Bırakmış olduğu sanat şaheserlerinden bu hattatın da çok üstün bir sanatkar olduğu, görülmektedir. Yazıda Yakut üslubunu benimseyen ve öğrencisi Hasan Çelebi ile birlikte döneminin bütün sanat eserlerini süsleyen Karahisari'ye hat sanatı çok şey borçludur. Fakat yazıda Şeyh Hamdullah üslubundan sülüs ve nesih daha çok kullanılmıştır. Sultan Ahmed ve II. Mustafa'ya hat hocalığı yapmış, İslam aleminde bilhassa yazdığı Kur'an-ı Kerim'lerle haklı bir şöhrete sahip olmuş bulunan Hafız Osman, bu üslubu en yüksek düzeye çıkarmış ve kendisine "Şeyh-i Sani" denilmiştir. Yazıya olan saygısından açtığı kalemlerden çıkan kıymıkları dahi atmayan ve vefatından sonra cenaze suyunun o kıymıklarla ısıtılmasını vasiyet eden Hafız Osman'dan elimize hiç de küçümsenmeyecek sayıda pek çok eser kalmıştır. Abdullah Kirimi, Derviş Ali (1084 H.), Suyolcuzade Mustafa el-Eyyubi (1098 H.), Sultan III. Ahmed, önce Hafız Osman Efendi'den ders almışlar, sonra da Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi'den hat dersini tamamlamışlardır. Bunların ardından Saray-ı Hümayun hocası üstad-ı ekrem İsmail Zühdi Efendi (vefatı 1806) ve kardeşi Kazasker Mustafa Rakım Efendi (1757-1825) hat tarihimizin büyük simaları olarak karşımıza çıkarlar. Sultan II. Mahmud'a hat hocalığı yapan Rakım Efendi, padişah tuğralarını bugünkü estetik ve zevk üstünlüğüne getirmiş olan kişidir. Onun yaptığı celi sülüs istifler, insanı hayretlere düşüren bir özellik taşımaktadır.

    Sonra "Kebecizade" diye ünlü Saray-ı Hümayun hocası Elhac Mehmed Vasfi Efendi gelmektedir (1247 H.) Kazasker Mustafa İzzet Efendi, onun öğrencisi Şefik Bey, Hulusi Efendi, Mehmed Şevki Efendi (1828-1887), Sami Efendi (1837-1912)'ler artık 19. yy. hat sanatımızda Şeyh yolunun en üst seviyedeki hat ustaları, İstanbul yazı ekolünün zirvedeki isimleri olarak pek değerli san'at eserleri bırakmışlardır.

    Bu dönemin ünlü hattatı Abdullah Zühdi Efendinin de Medine'de Mescid-i Nebevi'ye yazdığı yazılar o kadar olağanüstüdür ki, İslam ülkelerinden gelip bu yazıyı görenler "bunlar insan eliyle yazılamaz, bunu yüce Allah 'in melekleri gökten indirip kanatları ile buraya monte etmişlerdir."diyerek hayranlıklarını belirtmektedirler. Son yıllarda Irak'ın pek çok sayıda ve dört ayrı ölçüde bastırmış olduğu Kur'an-ı Kerim'in, Suudi Arabistan'da bir üniversitenin bize armağan ettiği Kur'an-ı Kerim'in Türk hattatları elinden, İslam Zirve Konferansında dağıtılan Kur'an-ı Kerim nüshalarının son dönemin en büyük hat üstadı merhum Hamit Bey'in kaleminden çıkmış olması ve bugün birçok Müslüman ülkedeki camilere yazıcılar yazmak üzere Türk hattatlarının çağrılması, bu sanatın devam ettiğinin ve sonsuza dek devam edeceğinin en güzel kanıtıdır.

    Hüsn-i hat araştırıcıları, Türk-İslam yazı sanatlarının kufi adı verilen yazı şeklinden doğduğunu söylemektedirler. Önceleri Araplar arasında ve hatta Hz. Osman'ın yazdığı Kur'an-ı Kerim'de kullanılan kufi türü daha ziyade kitab yazısı olarak bolca kullanılmıştır. İbn-i Mukle, kardeşi Hasan ve İbnü'l Bevvab, daha sonra da XIII. asırda Amasyalı Yakuti Musta'sımi sülüs ve nesih yazıyı geliştirmiştir.

    Zamanla ve sırasıyla sülüs, celi tuzaktan okunabilecek büyüklükte yazı şekli), nesih ve ta'lik, daha sonra da divani, siyakat, rika, reyhani ve öbür yazı türleri geliştirilmiştir. İslamiyeti kabul eden Türkler, daha XI. asırlarda Gazneliler ve Selçuklulardan başlayarak, Kur'an alfabesini benimsemiş ve kullanmışlardır

    Her yazı türü, kullanılacağı yere ve işe uygun kurala bağlanmıştır. Sülüs ve talikle celileri binaların kitabelerinde ve levhalarda, mezar taşlarında, nesih ve talik Kur'an-ı Kerim, en'am ve kitaplarda ve bunlara benzeyen eserlerde, divani yazı fermanlar, beratlar, rüuslar ve menşurlarda ve siyakat yazısı, kolay okunan ve güç taklit edilen bir tür olduğu için, devlet kayıtlarında ve maliye işlerinde, görev sahiplerine verilen tımar ve zeamet, maaş, berat ve fermanlarının kayıt işlerinde önceleri kullanılmış, sonra bırakılmıştır.

    Rik'a, hızlı yazılabildiği için iyi bir buluş olarak devlet dairelerinde, resmi işlerde ve her yerde herkes tarafından uygulanmış, talik yazısı ise, son devirlere kadar Meşihat dairesinde ve edebi eserlerde şiirle ilgili notlar ve yayınlarda kullanılmıştır.

    Talik yazı, İran'da kullanılan ve "Pehlevi Hattı" denilen yazı türünün düzeltilmesi ve geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Tebrizli Mir Ali bu yazıyı ortaya çıkaran kişi olarak ün yapmış, fakat Fatih Sultan Mehmed zamanından başlayarak, daha çok alimler arasında şiir ve edebiyatta kullanılan ve sevilen bir yazı türü olarak Türk topraklarında yayılmıştır. XVII. yy.dan itibaren daha da nefis ta'lik örnekleri İstanbul'da pek çok tarihi eserin kitabelerini, camilerin ve çeşitli yerlerin levhalar halinde duvarlarını süslemeye başlamıştır. Ayrı bir Türk ta'lik ekolü, İmad-ı Rum denilen Şeyhülislam Veliyüddin Efendi, Yesarizade Mehmed Esad Efendi, Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, Sami Efendi, Hulusi Efendi, Necmüddin Efendi ve bugün Prof. Dr. Ali Alparslan ve onun öğrencileri tarafından zamanımıza kadar getirilmiştir.

    Yazı, zamanla güzel sanatların en önemlisi sayılmış, geliştirilmesi için büyük çaba harcanmıştır. Halkın kültürlü kesimi güzel yazıya çok ilgi göstermişler, hemen her evde dini, edebi,felsefi güzel sözler, öğütler, şiirler, o-daları, duvarları, salonları süsler hale gelmiş, zevk sahibi kimseler, bunları tezhib ve yaldızlarla da süsleterek bir kat daha değerli hale getirip, gönüllere hitap eden, gözleri ışıklandıran yazı ve tezhib sanatı harikalarının doğmasını sağlamışlardır.

    Böylece her hattın kendine özgü bir kullanılma yeri vardır. Bütün yazıyla uğraşanların ve ilgilenenlerin kabul ettikleri bir gerçek olarak, Türkler, bu yazıyı aldıktan sonra ona kendi zevk inceliklerinden öyle şeyler katmışlar ve onu öyle geliştirmişlerdir ki, özellikle en çok kullanılan sülüs, nesih ve celi yazıların gelişmesinde, bütün İslam ülkeleri ve milletleri içerisinde üstün bir yere erişmişler, İslam kültür ve uygarlığına en değerli eserleri kazandırma hizmetini başarmışlardır. Arap, Acem ve diğer Müslüman milletler arasında ortaya çıkan hattatlar, hiçbir devirde bu mertebeye yaklaşamamışlardır.


  4. 17.Mart.2010, 14:57
    3
    Sedanur
    Sedanur

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mart.2008
    Üye No: 12019
    Mesaj Sayısı: 1,540
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 20

    --->: Makılı Hat Sanatı ıle Kufı Arasındakı Fark Nedır ? Makılı Stılınde Yazılmıs "kuranı Kerım" Kel

    Türkler, hemen bütün güzel sanatlar, mimari, musiki, tezhip (süsleme) ve hat gibi, dünyaya parmak ısırtan ve beşeri olduğu kadar ilahi de olan bütün bu sanat kollarında birlikçi karakterlerine de tam uyan tevhid merkezinden hareket edip, sanatın temel felsefesi kadar teferruatında da hep o tevhid anlayışını ilan ve ihya etmişlerdir.

    Hat sanatı, şahikaya ulaştıktan sonra bir müddet için kesintiye uğradı. Daha çabuk ve daha kolay öğrenebilen bir yazıya ihtiyaç olduğu mazeretiyle Cumhuriyet devrinde harf inkılabı yapıldı. Fakat ne acıdır ki, İnsanlığın bilinen tarihi kadar eski olan yazının evrimine XXI. yy'a girerken millet olarak ayak uyduramadığımızı, gün geçtikçe de güzel yazı yazmak, hatta günlük el yazısı kullanma özelliğimizin biie kaybolmakta olduğunu, açıkça görmekteyiz. Yeni nesil, el yazısı bilmemekte, kullanmamakta, okullarda da yazı eğitimine gereği gibi önem verilmemektedir. Osmanlı zamanında zirveye ulaşan hat sanatımıza ne yazık ki, Cumhuriyetten sonra gerekli ilgiyi gösteremedik. Kur'an alfabesinden, Latin harflerine geçtikten sonra hat sanatımız gerilemiş ve hatta yok olmaya yüz tutmuştur. Bu alanda usta sanatçılarımız, yetiştirmek için öğrenci bulmakta zorlanır hale gelmişlerdir.

    Oysa yazı, dilin eli, elin dilidir. Kafanın mizanı, gönlün tercümanı, iradenin ölçüsü, ruhun aynasıdır. Cesette ruha benzer. Akıllara elçi, marifetlere silah, ilimlere hüccet, medeniyetlere senettir. Sinesinde sırlar saklayan, çehresinde göz ve gönül süruru taşıyan, mesafeleri düren, devirleri anlara sokan, geçmişi geleceğe bağlayan sihirli bir bedia, Rabbani bir harikadır.

    Yazı, hafızanın yükünü hafifletir, güzel yazı bunu daha da azaltır; gözü ve zihni erken yorulmaktan korur; fikrin işlemesine, olgunlaşmasına yarar, sözü düzenler; ifadeyi kuvvetlendirir; dili dizginler; düşünmeye zaman, düzeltmeye imkan verir.

    Katibini edib, hattatını zarif yapar; çeşitli ihtiyaçlar için bunlarla mütenasip yeni yeni keşiflere yol açar; kişiye nimet, fakire devlet, zengine şeref, aleme ziynet, yolculukta celis, gurbette enis olur; yazana nam verir; okuyana şan.

    İnsanlar, manevi zenginliklerin ihtiyacı içindeler. Hat sanatı, temelini hayır üstüne bina etmiş bir metodun ürünüdür. Bu sebeple kalıcıdır, itibar görmektedir. Klasik sanatlarımızın hepsi ayrı düşüncelerin mahsulleridir. Sanat tarihinin çok önemli şahsiyetlerinden birisi olan İbn-i Mukle, noktayı birim boyut olarak tasarlayıp, noktadan elif, sonra çapı bu elif olan bir çember çizmiştir. Hat sanatı ile heykel, resim sanatları arasında yakınlaşmayı düşündüren bu ilginç modül sistemine göre elde edilen çemberin içine bütün harfleri sığdırarak, hem birlik ve hem de oran ve orantı açısından hat sanatına yeni bir boyut getirmiştir.

    Bütün güzel sanatların vazgeçilmez özelliği olan birlik'in tesisi için icad edilen bu çember modelinin, daha sonraları Leonardo da Vinci tarafından da kullanıldığını biliyoruz. Bu iki sanatçının güzellik arayışlarının mukayesesi ayrı bir araştırmaya konu teşkil edecek derecede bir evrensellik ve zenginliklerdir. Leonardo da Vinci'den dört asır önce İbn-i Mukle'nin standart elif ve çember sistemiyle hat sanatına getirdiği bu yenilik, Mısır ve antik çağlardan başlayarak devam e-den bu konudaki bilimsel araştırmaların halkaları olarak düşünülebilir.

    Batıda soyut resmin öncülerinden Henri Matisse, 1903 yılında Paris'te açılan İslam Sanatları Sergisinden o kadar etkilenmiştir ki, yıllar sonra aynı serginin açıldığını duyunca hemen Münih'e koşmuş ve İslam sanat eserlerini tekrar büyük bir dikkatle inceledikten sonra şöyle demiştir:

    "Münih 'te araştırmalarıma gerçek bir dayanak buldum. İslam sanatları, önümde bambaşka ufuklar açtı ve bütün imkanlarımı harekete geçirdi."

    Matisse, İslam ülkelerini ziyaret ederek, İslam sanatlarını yerinde de incelemişti. İslam yazısının zengin form dilinin farkına varanlarından birisi de Paul Klee'dir. P. Klee, İslami sanatların hayranlarındandı. Sanatında yeni bir simge dili kurmak için farklı duyumların sentezini ararken İslam ülkelerine birkaç defa seyahat etmiş, 1914 yılında Tunus'ta Kayrevan şehrini gezdikten sonra "Sanat bakımından muhteşem" demişti. Klee, İslam sanatlarına olan bu düşkünlüğünü kabul ettirmek için olacak, atalarının Kuzey Afrika'dan geldiklerini bile iddia etmiştir. Klee'den başka harfçi ressamlar da hat sanatınm desen, biçim, leke, espas gibi düzenleme elemanlarından ve bunların birbirleriyle ilişkilerinden ortaya çıkan görünümlerden faydalanmışlardır. P. Klee'nin belki de hayatı simgeleyen İnsula Dulcamara (acı ve tatlı ada) adlı, çizgisel yönü daha egemen olan eseri, hem ön yapı elemanları ve hem de arka yapı bakımlarından islam yazı sanatından etkilendiğini düşündürmektedir, islam sanatlarından etkilenen bir Batılı sanatçı da Mondrian'dır. Bu etkilenmenin en ileri derecede seyrettiği Batılı ise Picasso'dur. Picasso'nun İslam harflerini öğrenip, hat sanatımızı incelediği ve bazı soyut tablolarında hat sanatımızdan ilham aldığını biliyoruz.

    İslam yazılarında yatay ve dikey desen istiflerde, başka yazılarda olmayan bir kontrapuan, üst üste bindirme arayışıyla zenginleşir, yüzey daha da anlam kazanır. O zaman bu yatay ve dikey desenin diyaloğu, Mondrian ve Doesburg'da görüldüğü gibi desenle musikinin sentezini icra ederler. Böylece musikileşme, düzenleme bir peşrev, bir senfoni gibi hakim vurgularla şekillenir, evrensel kabul bulur.

    Yurt içinde ve dışında sayısız eserlere sahip olan, Latin harfleriyle, Arap harfleriyle, harflerin kıvraklığını yakalamaya çalışan ve Pakistan'daki modern camiinin yazılarını yazmış olan merhum sanatçımız Emin Barın'ın hedefi bu sanatımızı tekrar canlandırmaktı. Nurullah Berk onun için "Eliflere, vav'lara, he'ler ve lameliflere, klasik hattatların hiçbir zaman yanaşamadıkları bir cesaretle her seferinde bir sürpriz olan görülmemiş biçimler ve düzenlemeler vermektedir" demiştir.

    Kısaca, İslami yazının güzelleşip gelişmesinde Türklerin çok hizmeti vardır ve bu devam etmelidir.

    "Yazı, Türklerle tekamül etmiştir." dersek, önemli bir hakikati ifade etmiş oluruz. Bu fazilet, kültürleri bu yazıya bağlı milletler arasında cidden başka hiçbir millete nasip olmamıştır. Biz sanat bakımından bununla iftihar etmekte haklıyız. Bu sanatta Türk'ün zerafeti ve hudutsuz sanat istidatı, Müslüman Türk ruhunun inceliği okunur. Bir zamanlar atalarımızın zirveye ulaştırdığı bu sanatı tekrar canladırabiliriz. Bu konuda sür'atle öğretmenler yetiştirmeli ve programlı çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır. Amacımız, kendi kültürümüzün ışığı altında daha çağdaş, okunaklı, işlek güzel sanat yazılarına kavuşmak ve sanatımıza ilgileri çekip, onu tekrar zirveye ulaştırmak olmalıdır.

    Kaynaklar
    -Türk Hat Sanatı, Muammer Ülker
    - Kalem Güzeli, Mahmud Bedreddin Yazır
    - Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Bedreddin Yazır
    - İslam Yazı Sanatında Plastik Elemanlar,Doç. Dr. Nihat Boydaş


  5. 17.Mart.2010, 14:57
    3
    Sedanur
    Türkler, hemen bütün güzel sanatlar, mimari, musiki, tezhip (süsleme) ve hat gibi, dünyaya parmak ısırtan ve beşeri olduğu kadar ilahi de olan bütün bu sanat kollarında birlikçi karakterlerine de tam uyan tevhid merkezinden hareket edip, sanatın temel felsefesi kadar teferruatında da hep o tevhid anlayışını ilan ve ihya etmişlerdir.

    Hat sanatı, şahikaya ulaştıktan sonra bir müddet için kesintiye uğradı. Daha çabuk ve daha kolay öğrenebilen bir yazıya ihtiyaç olduğu mazeretiyle Cumhuriyet devrinde harf inkılabı yapıldı. Fakat ne acıdır ki, İnsanlığın bilinen tarihi kadar eski olan yazının evrimine XXI. yy'a girerken millet olarak ayak uyduramadığımızı, gün geçtikçe de güzel yazı yazmak, hatta günlük el yazısı kullanma özelliğimizin biie kaybolmakta olduğunu, açıkça görmekteyiz. Yeni nesil, el yazısı bilmemekte, kullanmamakta, okullarda da yazı eğitimine gereği gibi önem verilmemektedir. Osmanlı zamanında zirveye ulaşan hat sanatımıza ne yazık ki, Cumhuriyetten sonra gerekli ilgiyi gösteremedik. Kur'an alfabesinden, Latin harflerine geçtikten sonra hat sanatımız gerilemiş ve hatta yok olmaya yüz tutmuştur. Bu alanda usta sanatçılarımız, yetiştirmek için öğrenci bulmakta zorlanır hale gelmişlerdir.

    Oysa yazı, dilin eli, elin dilidir. Kafanın mizanı, gönlün tercümanı, iradenin ölçüsü, ruhun aynasıdır. Cesette ruha benzer. Akıllara elçi, marifetlere silah, ilimlere hüccet, medeniyetlere senettir. Sinesinde sırlar saklayan, çehresinde göz ve gönül süruru taşıyan, mesafeleri düren, devirleri anlara sokan, geçmişi geleceğe bağlayan sihirli bir bedia, Rabbani bir harikadır.

    Yazı, hafızanın yükünü hafifletir, güzel yazı bunu daha da azaltır; gözü ve zihni erken yorulmaktan korur; fikrin işlemesine, olgunlaşmasına yarar, sözü düzenler; ifadeyi kuvvetlendirir; dili dizginler; düşünmeye zaman, düzeltmeye imkan verir.

    Katibini edib, hattatını zarif yapar; çeşitli ihtiyaçlar için bunlarla mütenasip yeni yeni keşiflere yol açar; kişiye nimet, fakire devlet, zengine şeref, aleme ziynet, yolculukta celis, gurbette enis olur; yazana nam verir; okuyana şan.

    İnsanlar, manevi zenginliklerin ihtiyacı içindeler. Hat sanatı, temelini hayır üstüne bina etmiş bir metodun ürünüdür. Bu sebeple kalıcıdır, itibar görmektedir. Klasik sanatlarımızın hepsi ayrı düşüncelerin mahsulleridir. Sanat tarihinin çok önemli şahsiyetlerinden birisi olan İbn-i Mukle, noktayı birim boyut olarak tasarlayıp, noktadan elif, sonra çapı bu elif olan bir çember çizmiştir. Hat sanatı ile heykel, resim sanatları arasında yakınlaşmayı düşündüren bu ilginç modül sistemine göre elde edilen çemberin içine bütün harfleri sığdırarak, hem birlik ve hem de oran ve orantı açısından hat sanatına yeni bir boyut getirmiştir.

    Bütün güzel sanatların vazgeçilmez özelliği olan birlik'in tesisi için icad edilen bu çember modelinin, daha sonraları Leonardo da Vinci tarafından da kullanıldığını biliyoruz. Bu iki sanatçının güzellik arayışlarının mukayesesi ayrı bir araştırmaya konu teşkil edecek derecede bir evrensellik ve zenginliklerdir. Leonardo da Vinci'den dört asır önce İbn-i Mukle'nin standart elif ve çember sistemiyle hat sanatına getirdiği bu yenilik, Mısır ve antik çağlardan başlayarak devam e-den bu konudaki bilimsel araştırmaların halkaları olarak düşünülebilir.

    Batıda soyut resmin öncülerinden Henri Matisse, 1903 yılında Paris'te açılan İslam Sanatları Sergisinden o kadar etkilenmiştir ki, yıllar sonra aynı serginin açıldığını duyunca hemen Münih'e koşmuş ve İslam sanat eserlerini tekrar büyük bir dikkatle inceledikten sonra şöyle demiştir:

    "Münih 'te araştırmalarıma gerçek bir dayanak buldum. İslam sanatları, önümde bambaşka ufuklar açtı ve bütün imkanlarımı harekete geçirdi."

    Matisse, İslam ülkelerini ziyaret ederek, İslam sanatlarını yerinde de incelemişti. İslam yazısının zengin form dilinin farkına varanlarından birisi de Paul Klee'dir. P. Klee, İslami sanatların hayranlarındandı. Sanatında yeni bir simge dili kurmak için farklı duyumların sentezini ararken İslam ülkelerine birkaç defa seyahat etmiş, 1914 yılında Tunus'ta Kayrevan şehrini gezdikten sonra "Sanat bakımından muhteşem" demişti. Klee, İslam sanatlarına olan bu düşkünlüğünü kabul ettirmek için olacak, atalarının Kuzey Afrika'dan geldiklerini bile iddia etmiştir. Klee'den başka harfçi ressamlar da hat sanatınm desen, biçim, leke, espas gibi düzenleme elemanlarından ve bunların birbirleriyle ilişkilerinden ortaya çıkan görünümlerden faydalanmışlardır. P. Klee'nin belki de hayatı simgeleyen İnsula Dulcamara (acı ve tatlı ada) adlı, çizgisel yönü daha egemen olan eseri, hem ön yapı elemanları ve hem de arka yapı bakımlarından islam yazı sanatından etkilendiğini düşündürmektedir, islam sanatlarından etkilenen bir Batılı sanatçı da Mondrian'dır. Bu etkilenmenin en ileri derecede seyrettiği Batılı ise Picasso'dur. Picasso'nun İslam harflerini öğrenip, hat sanatımızı incelediği ve bazı soyut tablolarında hat sanatımızdan ilham aldığını biliyoruz.

    İslam yazılarında yatay ve dikey desen istiflerde, başka yazılarda olmayan bir kontrapuan, üst üste bindirme arayışıyla zenginleşir, yüzey daha da anlam kazanır. O zaman bu yatay ve dikey desenin diyaloğu, Mondrian ve Doesburg'da görüldüğü gibi desenle musikinin sentezini icra ederler. Böylece musikileşme, düzenleme bir peşrev, bir senfoni gibi hakim vurgularla şekillenir, evrensel kabul bulur.

    Yurt içinde ve dışında sayısız eserlere sahip olan, Latin harfleriyle, Arap harfleriyle, harflerin kıvraklığını yakalamaya çalışan ve Pakistan'daki modern camiinin yazılarını yazmış olan merhum sanatçımız Emin Barın'ın hedefi bu sanatımızı tekrar canlandırmaktı. Nurullah Berk onun için "Eliflere, vav'lara, he'ler ve lameliflere, klasik hattatların hiçbir zaman yanaşamadıkları bir cesaretle her seferinde bir sürpriz olan görülmemiş biçimler ve düzenlemeler vermektedir" demiştir.

    Kısaca, İslami yazının güzelleşip gelişmesinde Türklerin çok hizmeti vardır ve bu devam etmelidir.

    "Yazı, Türklerle tekamül etmiştir." dersek, önemli bir hakikati ifade etmiş oluruz. Bu fazilet, kültürleri bu yazıya bağlı milletler arasında cidden başka hiçbir millete nasip olmamıştır. Biz sanat bakımından bununla iftihar etmekte haklıyız. Bu sanatta Türk'ün zerafeti ve hudutsuz sanat istidatı, Müslüman Türk ruhunun inceliği okunur. Bir zamanlar atalarımızın zirveye ulaştırdığı bu sanatı tekrar canladırabiliriz. Bu konuda sür'atle öğretmenler yetiştirmeli ve programlı çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır. Amacımız, kendi kültürümüzün ışığı altında daha çağdaş, okunaklı, işlek güzel sanat yazılarına kavuşmak ve sanatımıza ilgileri çekip, onu tekrar zirveye ulaştırmak olmalıdır.

    Kaynaklar
    -Türk Hat Sanatı, Muammer Ülker
    - Kalem Güzeli, Mahmud Bedreddin Yazır
    - Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Bedreddin Yazır
    - İslam Yazı Sanatında Plastik Elemanlar,Doç. Dr. Nihat Boydaş





+ Yorum Gönder