Konusunu Oylayın.: Vaaz: günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında detaylı bir

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Vaaz: günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında detaylı bir
  1. 18.Şubat.2010, 12:06
    1
    Misafir

    Vaaz: günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında detaylı bir






    Vaaz: günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında detaylı bir Mumsema günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında detaylı bir vaaz istiyorum.


  2. 15.Aralık.2012, 05:12
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: vaaz: günümüzdeki insanların dinlerini gerektiği gibi yaşamamalarının nedenleri hakkında deta




    İSLAMI
    Yaşamak -Yaşamamak
    Ahmet Taşgetiren


    İslâm'ı yaşamak, günümüz müslümanının temel problemlerinden biri. Konunun problem haline gelişi, müslümanların, İslâm dışı şartlarla kuşatılmış olması sebebiyledir. Fert olarak müslüman, İslâm dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Toplum olarak da öyle. Vaktiyle İslâm'ın hakim değer yargısı olduğu ülkeler, bugün İslâm dışı sosyal sistemlerin kontrolündedir. İslâmi bir yönetime yönelme arzusundaki kimi ülkeler ise, dünyaya hakim süper güçlerin oluşturduğu bir kuşatma altındadır. Bu şartlar müslümanı, İslâm'ı bir ümmet ve sistem bütünlüğü içinde yaşamanın rahatlığından alıkoymakta, daha doğrusu İslâm'ı yaşamayı güçleştirip, problem haline getirmektedir. Bu ortamın diğer özelliği ise kişiyi, İslâmı yaşamamaya yönlendirmesidir."İSLAM'I YAŞAMAMA"YA GEREKÇELERBu ortamın oluşturduğu bir insan tipi vardır. Bu tipi, "İslâm'ı yaşamamaya gerekçe üreten insan" olarak tanımlayabiliriz. Gerçekten, içinde yaşanılan sosyal şartların kalıcılığına inanan, ancak müslümanlığından da vazgeçemeyen insan, "İslâm'ı bütünüyle yaşayamama çizgisi" halinde yeni bir yol geliştirmiştir. Bu tipin, kendine göre gerekçeleri vardır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz:1. "Yaşayamıyoruz, ne yapalım" gerekçesi: Bu, İslâm'ı yaşamama çizgisinin en masum gerekçesidir. Sosyal şartların baskısını yoğun biçimde üzerinde hissettiğine inanan ve kendisini "zayıf düşürülmüş" kabul eden kimi müslümanlar bu gerekçeye sığınırlar. Bu gerekçenin içinde geçim kaygısı, itibar kaybetme endişesi, ticaretin kesada uğraması korkusu v.s. vardır. Kişi sosyal şartların bağlayıcılığına, kendi inanç değerlerinden daha çok inanmıştır. Çok masum görünen bu gerekçenin altında, büyük bir inanç zaafı vardır. Büyük bir tehlike vardır. Yaşayamıyoruz ne yapalım gerekçesinin ikinci boyutu, nefisle sosyal şartların işbirliği karşısında, müslümanın kendini zayıf hissetmesinden doğar. Gerçekten sosyal şartlar, kişiden daha güçlüdür. Kişiyi kuşatır ve zaman içinde şartlandırır. Onun için "inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız" denilmiştir. Kimi insan, sosyal şartlar içinde o kadar erir ki, kaybettiği İslâmî değerlerin farkına bile varmaz. Bir süre sonra ortada içi boşalan ve sadece isimden ibaret müslüman kalır. Kaybettiklerinin hala farkında olan, ve zaman zaman nefsiyle hesaplaşan müslüman ise "Yaşayamıyoruz ne yapalım?" gerekçesine sığınır.2. "İslâm, bu çağda bu kadar yaşanabilir" gerekçesi: Bu, İslâm'ı bir ahiret garantisi olarak her ihtimale karşı elde bulundurmakla birlikte, zaman içindeki gelişmelerin onu aştığına inanan, yani İslâm'dan çok "günün hakim değer yargısına inanan kişinin gerekçesidir. Bu kişinin din kavramı sakattır. Ona göre din, şartları belirli zamanlara göre ayarlı, çağlarla birlikte bazı hükümleri eskiyen ve eskiyen bölümlerine, çağların değer yargılarının yamandığı bir değerler bütünüdür. Hatta, daha gerçek olan çağların değer yargılarıdır da, din de onun bir yamasıdır bunlara göre... Din, "Ya bir de varsa" şeklindeki ahiret korkusunun garantisi olarak, her ihtimale karşı taşınması gerektiğine inanılan bir nesnedir. İnanç, günün değerlerine ve modaya göre şekillenir. Modernizmin din kabul edildiği kesimlerin çizgisidir bu. Bu çizgiyi şuurlu bir şekilde benimseyip kabul edende İslâm yoktur. Bir de, genel şartlanmadan nasibini alıp bu çizgiye gelenler vardır ki, onların da süratle kedilerini bu psikolojiden kurtarıp, İslâm'ın her çağın üstün değeri olduğu inancına ulaşmaları gerekir. Bu konu, neyin üstün değer olduğunun belirlenmesi konusudur ve iman da oradaki seçimdir çünkü...3. "Darü'l-Harb'te İslâm'ın bazı hükümleri uygulanmaz" gerekçesi: İslâm fıkhının belirli şartlara ve alanlara hasrettiği bu prensip, günümüz insanının elinde İslâmı yaşamamaya yönelik her kapıya uyan bir ilke haline dönüşme durumundadır. Bu prensibin özü "harb ehline kendi kuralları içinde muamele, böylece müslümanın ve İslâm gücünün zarara uğramasını önleme" düşüncesidir. Temelde İslâm gücünü koruma gayesinde olan bu prensip, gerek darül harb statüsüne giren ortamın belirlenmesi, gerekse darü'1-harb ortamında hangi kuralda esneklik olacağının tayini hususunda yeterli şuurlanma bulunmadığı için, her an nefsî sapmaların kaynağı olabilmektedir. Kişi, bunu, şuuraltında bulunan, İslâm'ı yaşamama düşüncesinin bir sığınağı olarak görebilmekte, ya da nefsen düştüğü bir zaafa, İslâm fıkhından hüküm aramak gibi bir haleti ruhiyeyle hareket edebilmektedir. Böylece kapitaliste kapitalistçe, sosyaliste sosyalistçe, liberale liberalce, hedoniste hedonistçe, davranan bir müslüman tipi ortaya çıkmaktadır... Bu ilke, böyle mi anlaşılmalıdır? İslâm fıkhındaki hüküm bunu mu öngörmektedir? Eğer böyleyse, ortada İslâm adına kişiyi bağlayan bir umde kalır mı? Ortada müslüman kalır mı? İktisadî hayatında kapitalist, ibadet hayatında müslüman, gece hayatında zevkçi, aile ve dost ilişkilerinde modernist... Ve tümünün gerekçesi: "Darü'1harb böyle gerektiriyor" Hatta, bu gerekçe kişi hayatına öyle oturuyor ki, müslümanla ilişkileri de harb ehli ile ilişkileri gibi düzenleniyor ve İslâm, sosyal planda tamamen yokediliyor. Sosyal planda yok edilen İslâm'ın ruhî planda yaşaması, nihaî safhada mümkün değildir. Çünkü inançla hayat birbirini kesin şekilde etkiler... Sürekli darü'1-harb ilkelerine göre yaşayan bir kişi. İslâm'ını ilelebet koruyamaz.Bu gerekçelerin tümü, insanın ayağını kaydıracak bir kaygan zemin durumundadır. İnsan,bu gerekçeler üzerinde kala kala İslâmî hüviyetini pekiştirmez, aksine, bu ortam onun manevî yapısını kemirir, onu, her geçen gün, İslâm'ı yaşamamak için daha İslâm'dan uzak gerekçeler üretmeye sevk eder. İslâm'ı yaşamamak bir hayat tarzı, daha ilerde bir inanç haline gelir. Bu dönem, İslâma inançsızlık safhasıdır. Kişi buraya, tedricen ve gayr-ı İslâmî bir yaşama tarzını paylaşa paylaşa gelir.TEMEL İLKE YAŞAMAK
    Bizce temel ilke İslâm'ı yaşamaktır. Bütün üniteleriyle yaşamaktır. Yaşanmamış her umde için daha dünyada iken azap duymaktır. Hayatımızın İslâmsız göçen saniyelerine ağlamaktır. Tevbe etmektir.
    İslâmı yaşama zarûretinin, bunda ihmal olamayacağının, İslâmsız anlardaki vebalin iki ana sebebi var:
    Birisi kendimiz yönünden, diğeri de, İslâm'ı tanıma durumundaki insanlar açısından... Bu iki sebep, bizi İslâm'ı yaşama dışında her yoldan alıkoyuyor.
    Kendimiz için
    Kendimiz açısından bakarsak, İslâm'ı bütünüyle yaşamak zorundayız. Müslüman olmanın başka yolu yok çünkü. Hayatımızın yarısını kapitalistçe, yarısını sosyalistçe, yarısını hristiyanca, bir bölümünü de müslümanca düzenleyerek müslüman olunmaz çünkü. Müslüman olmak, müslümanca yaşamayı gerektirir.
    Sonra yaşamamak için bize tanınmış bir yetki yok. İslâm'ın hangi hükmü için "Bu yaşanmaz" diye karar verebiliriz? Hangi yetkiyle? O bakımdan, İslâm'ın yaşamadığımız her prensibini teker teker ele alıp, onun yaşanabilirliğine veya yaşanamazlığına karar vermemiz gerekir. Tabi bu, İslâm'ın din anlayışı ile bağdaşır bir durum değildir. Çünkü bize, dinin hükümlerini belirleme, beğenip beğenmeme ve değiştirme yetkisi verilmiş değildir, öyleyse dinin bir hükmünün yaşanmazlığına karar vermek, bizi İslâm bakımından çok tehlikeli bir noktaya götürür.
    Sonra, İslâm'ın bir hükmünü yaşamamaya karar verirken, bunu sırf kendimiz için mi, yoksa tüm müslümanlar için mi kurallaştırdığımızı da düşünmek zorundayız. Kendimiz için kurallaştırdığımızı, müslümanlar için kurallaştırmamak zaten mümkün değildir. O takdirde ya kendimizi, müslümanlar topluluğunun dışında düşünmemiz, ya da müslümanlara, onlara yakışmayacak bir kuralın ağırlığını taşıtmamız gerekir. Bunun ikisi de makul değildir. Birisi kendimizi İslâm toplumunun dışına iter ki, kendimize zulümdür; diğeri de, müslümanlara haketmedikleri bir yükü taşıtmaktır ki o da müslümanlara zulümdür.
    Ayrıca, İslâm'a aykırı bir yaşama tarzını tüm müslümanlar için hayat tarzı olarak seçip, bu cemiyet içinden İslâm toplumuna ulaşmanızda hayaldir.
    İslâm toplumuna, İslâm yaşana yaşana varılır. Her gün hayatınızda İslâm'ın bir umdesini yansıtacak ve her gün hayatın bir yöresini İslâm'la ışıtacaksınız ki,İslâm toplumunaulaşabilesiniz.
    İslâm'ın bir hükmünü yaşamamayı sırf kendimiz için ilkeleştirmekte asıl tehlike ise, bize nefsî kaygılarımızın yön vermiş olmasıdır. İslâm'ın hükmü ile nefsimizin yönelişlerini karşı karşıya getirip, ağırlığımızı nefsimizden yana koyarsak, kendi çukurumuzu kendimiz kazmış olmaz mıyız?
    Sonra, kişisel hayattaki İslâmsızlıktan, toplum hayatında İslâm'a gidilmez. Yani bir insan, hem İslâm'ın ölümsüz davasına sahip görünüp, hem de kişisel hayatında İslâmsızlığa yer vermesi mümkün değildir. Bu, takvayı hançerleyen bir durumdur. Ruhi bütünlüğe darbedir. Bir kurttur ruhî kıvamımızı kemirecek... Bir lekedir tertemiz mü'min kişiliğimiz üzerine düşen...
    Ve asıl önemlisi, kişi ahirette İslâm'ın yaşanmamış hükmünün hesabını nasıl verecektir? Dünya için değil, ahiret için yaşıyoruz. Her hareketimiz kayda alınıyor ve ölçü İslâm. Bize, "Bulunduğun ortamın şartlarına neden uyum göstermedin, biraz kapitalistleşmen gerekirken neden kapitalistleşmedin? İslâm'ın şu hükmünü ihmal edeceğin yerde neden ona bağlı kaldın?" gibi sorular sorulmayacak. Hatta tam aksi, İslâm'dan sorulacağız. Yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan, yapmamamız gerekip de yaptıklarımızdan... Acaba ahirette "İslâm'ı yaşamamanın gerekçesini bulabilecek miyiz? Daha önemlisi, bulduğumuz gerekçeyi kalbimiz tasdik edecek mi? Ellerimiz, gözlerimiz, kulaklarımız, ayaklarımız onaylayacak mı? Kalpler sırlarını döktüğünde, dünyadaki nefsî aldanışlarımız için çırpınmayacak mıyız?
    Şunu kesinkes bilmemiz gerekir ki "İslâm'ı yaşamamanın İslâmî bir izahı yoktur."
    ...ve Başkaları için...
    İslâma göre iyilik de geçişlidir, kötülük de... Hazreti Peygamber (s.a), örnek alınan iyi bir davranışın kişiye ikinci bir sevap getireceğini, aynı şekilde, örnek alınan kötü bir davranışın da, kişiye, ikinci bir günah yükleyeceğini belirtmektedir. Öyleyse, başkasını etkileyen her davranışımızın ek bir sorumluluğu vardır. İslâm toplumunda bu böyle olduğu gibi, İslâm'ın hakim değer kabul edilmediği toplumlarda da böyledir. Hatta bu toplumlarda, mü'minin her davranışı, bir tür İslâmı temsil özelliği taşıdığı için daha çok böyledir. Bu toplumlarda müslümanların davranışlarıyla kendi kişilikleri değil, dinleri yargılanmaktadır. O yüzden, her hareketimiz, İslâmın tebliğini etkileyen bir özellik taşımaktadır. Kişiler, müslümanın davranışlarına bakıp İslâmı sevecek veya olumsuz yargılar oluşacaktır. Her halükârda sorumluluk, o yargının oluşmasına yol açan müslümana aittir.
    Bu konu sanıldığından çok önemlidir. Bugün insanlara İslâm'ın tebliği ciddî bir görev olarak ortada durmaktadır, insanlar İslâmı nasıl öğrenecek, onun ulviliğine nasıl tanık olacaklardır? Sürekli tarihten mutluluk kesitleri sunularak mı? Yoksa İslâmî umdeler çeşitli yayınlarla ideal toplumu kuracak ilkeler şeklinde takdim edilerek mi? Ya da, İslâmî umdelerin, pratik hayatta, hem kişi hem de toplum planında ideal hayatı gerçekleştirdiğini örnekleyerek mi? Belki bunların hepsi gereklidir. Elbette, İslâmın geçmişte oluşturduğu ideal toplum yapıları ve medeniyet, günümüz insanına anlatılacak ve içinde bunaldığı sistemlere karşı bir alternatif olarak şuur altına işlenecektir. Elbette, doktrin olarak da İslâm, günümüz insanının şuurunu besleyen bir ırmak gibi sürekli çağlayacaktır. Çağlamalıdır. İslâmın umdeleri, çürüyen her çağdaş doktrinin yerinde, insan şuurunda, bir çözüm sinyali gibi parlamalıdır. Ama bunlar yeterli midir? Haberleşme gücünü Müslümanların kontrol edemediği bir çağda , İslâm'a karşı doktrinlerin süper güçlerle donandığı bir çağda, sadece sözlü-yazılı tebliğle sonuç alabilecek miyiz? Bu zor. Zor ama, bir boyut halinde, sürekli gelişerek uygulanması gerekli bir tebliğ yolu. Bundan vazgeçilemez. Sürekli bu alana yığınak yapılarak, sözlü ve yazılı tebliğ geliştirilmelidir.
    Ama bunu fiilî hayatla beslemek şartıyla, İslâmı soyut bir umdeler bütünü, ya da tarihten bir yaprak olmaktan çıkaracak yol bu: İslâm'ı yaşamak.
    İslâm'ın kişi hayatı için bir mutluluk reçetesi, toplum hayatı için ideal ölçüler bütünü olduğunu ortaya koymanın tek yolu, İslâm'ı kişi hayatında ideal ölçüler halinde yaşamak, ve İslâm'ın nezih toplumunu kurmaktan geçer. Mecelle kaidesidir:
    "Leyse'l-haberü ke'l-ıyan- Haber gözle görmek gibi değildir" Hiçbir propagandanın çürütemeyeceği gerçek, yaşanan gerçektir. Ve her türlü propagandaya rağmen zaman içinde yaldızı dökülecek olan da, yaşanan olumsuzluklardır. İslâm'ın kişi ve toplumlar çapındaki tebliği de, aynı ölçülerin dışında değildir. Bir toplum içinde İslâm'ı fazilet ve nezahet ölçülerinde yaşayan insanlar çoğaldıkça, İslâm'ın tebliği çığ gibi büyüyecek, İslâm'a imrenenler çoğalacak, Müslüman olmak, bir fazilet ölçüşü halinde zihinlere yer edecektir. İslâm adıyla yapılan İslâm dışılıklar ise, aynı tarzda tebliğe vurulan can alıcı darbeler olarak kişi dosyasına geçecektir.
    Aynı şekilde, dünya çapındaki İslâmî tebliğde de benzeri ölçüler geçerlidir. Ünite ünite kurulacak İslâm toplumları, İslâmın nezahetini yansıtabildikleri ölçüde topluluklarının İslâma yönelişini hızlandıracak; aksi hal ise, İslâm'ın tebliğini olumsuz yönde etkileyen veballer olacaktır.
    Hidayet şüphesiz Allah'tandır. Ama bizler de imtihandayız. Öyleyse;
    - Şahsımızda İslâm'ı her halükârda yaşamalıyız. Yer ve zaman ayırt etmeksizin. Nezahet ve titizlik içinde, şartların uygun görülmediği anlarda bile. İslâm 'ın o ana taalluk eden prensibini yaşamamız gerektiğini düşünmeli ve mutlaka bir çaresini bulmalıyız. Hiçbir şart, İslâm 'ın üzerimize düşen temel görevlerini erteletecek kadar önemli değildir. Etrafımızı kuşatan şartlarla İslâm'ın bir görevi karşı karşıya geldiğinde mutlaka İslâm'ın gereklerini tercih etmeliyiz.
    - Gerektiği zamanlarda, benimsediğimiz hareket tarzının, İslâm'ın bir umdesi olduğunu çevremize bildirmeli, hareketimizi sözlü tebliğle bütünlemeliyiz.
    - İslâm'ın sosyal üniteler halinde yaşanması için çaba sarf etmeli, dinimizin umdesinin hem ferdî planda, hem de toplumları kuşatacak bir saadet atmosferi hazırlayacağını örneklendirmeliyiz. Aile, eğitim kurumları, vakıflar, sosyal yardım üniteleri, hep İslâm'la ışıklanan sosyal birimler haline dönüşmeli, İslâm, toplumun ve ferdin umutlarının odaklandığı, bunalımlarının çarelerine tekabül eden bir ölümsüz sistem halinde her geçen gün hayatımızda varlığını duyurmalıdır.



  3. 15.Aralık.2012, 05:12
    2
    Üye



    İSLAMI
    Yaşamak -Yaşamamak
    Ahmet Taşgetiren


    İslâm'ı yaşamak, günümüz müslümanının temel problemlerinden biri. Konunun problem haline gelişi, müslümanların, İslâm dışı şartlarla kuşatılmış olması sebebiyledir. Fert olarak müslüman, İslâm dışı şartlarla kuşatılmış durumdadır. Toplum olarak da öyle. Vaktiyle İslâm'ın hakim değer yargısı olduğu ülkeler, bugün İslâm dışı sosyal sistemlerin kontrolündedir. İslâmi bir yönetime yönelme arzusundaki kimi ülkeler ise, dünyaya hakim süper güçlerin oluşturduğu bir kuşatma altındadır. Bu şartlar müslümanı, İslâm'ı bir ümmet ve sistem bütünlüğü içinde yaşamanın rahatlığından alıkoymakta, daha doğrusu İslâm'ı yaşamayı güçleştirip, problem haline getirmektedir. Bu ortamın diğer özelliği ise kişiyi, İslâmı yaşamamaya yönlendirmesidir."İSLAM'I YAŞAMAMA"YA GEREKÇELERBu ortamın oluşturduğu bir insan tipi vardır. Bu tipi, "İslâm'ı yaşamamaya gerekçe üreten insan" olarak tanımlayabiliriz. Gerçekten, içinde yaşanılan sosyal şartların kalıcılığına inanan, ancak müslümanlığından da vazgeçemeyen insan, "İslâm'ı bütünüyle yaşayamama çizgisi" halinde yeni bir yol geliştirmiştir. Bu tipin, kendine göre gerekçeleri vardır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz:1. "Yaşayamıyoruz, ne yapalım" gerekçesi: Bu, İslâm'ı yaşamama çizgisinin en masum gerekçesidir. Sosyal şartların baskısını yoğun biçimde üzerinde hissettiğine inanan ve kendisini "zayıf düşürülmüş" kabul eden kimi müslümanlar bu gerekçeye sığınırlar. Bu gerekçenin içinde geçim kaygısı, itibar kaybetme endişesi, ticaretin kesada uğraması korkusu v.s. vardır. Kişi sosyal şartların bağlayıcılığına, kendi inanç değerlerinden daha çok inanmıştır. Çok masum görünen bu gerekçenin altında, büyük bir inanç zaafı vardır. Büyük bir tehlike vardır. Yaşayamıyoruz ne yapalım gerekçesinin ikinci boyutu, nefisle sosyal şartların işbirliği karşısında, müslümanın kendini zayıf hissetmesinden doğar. Gerçekten sosyal şartlar, kişiden daha güçlüdür. Kişiyi kuşatır ve zaman içinde şartlandırır. Onun için "inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız" denilmiştir. Kimi insan, sosyal şartlar içinde o kadar erir ki, kaybettiği İslâmî değerlerin farkına bile varmaz. Bir süre sonra ortada içi boşalan ve sadece isimden ibaret müslüman kalır. Kaybettiklerinin hala farkında olan, ve zaman zaman nefsiyle hesaplaşan müslüman ise "Yaşayamıyoruz ne yapalım?" gerekçesine sığınır.2. "İslâm, bu çağda bu kadar yaşanabilir" gerekçesi: Bu, İslâm'ı bir ahiret garantisi olarak her ihtimale karşı elde bulundurmakla birlikte, zaman içindeki gelişmelerin onu aştığına inanan, yani İslâm'dan çok "günün hakim değer yargısına inanan kişinin gerekçesidir. Bu kişinin din kavramı sakattır. Ona göre din, şartları belirli zamanlara göre ayarlı, çağlarla birlikte bazı hükümleri eskiyen ve eskiyen bölümlerine, çağların değer yargılarının yamandığı bir değerler bütünüdür. Hatta, daha gerçek olan çağların değer yargılarıdır da, din de onun bir yamasıdır bunlara göre... Din, "Ya bir de varsa" şeklindeki ahiret korkusunun garantisi olarak, her ihtimale karşı taşınması gerektiğine inanılan bir nesnedir. İnanç, günün değerlerine ve modaya göre şekillenir. Modernizmin din kabul edildiği kesimlerin çizgisidir bu. Bu çizgiyi şuurlu bir şekilde benimseyip kabul edende İslâm yoktur. Bir de, genel şartlanmadan nasibini alıp bu çizgiye gelenler vardır ki, onların da süratle kedilerini bu psikolojiden kurtarıp, İslâm'ın her çağın üstün değeri olduğu inancına ulaşmaları gerekir. Bu konu, neyin üstün değer olduğunun belirlenmesi konusudur ve iman da oradaki seçimdir çünkü...3. "Darü'l-Harb'te İslâm'ın bazı hükümleri uygulanmaz" gerekçesi: İslâm fıkhının belirli şartlara ve alanlara hasrettiği bu prensip, günümüz insanının elinde İslâmı yaşamamaya yönelik her kapıya uyan bir ilke haline dönüşme durumundadır. Bu prensibin özü "harb ehline kendi kuralları içinde muamele, böylece müslümanın ve İslâm gücünün zarara uğramasını önleme" düşüncesidir. Temelde İslâm gücünü koruma gayesinde olan bu prensip, gerek darül harb statüsüne giren ortamın belirlenmesi, gerekse darü'1-harb ortamında hangi kuralda esneklik olacağının tayini hususunda yeterli şuurlanma bulunmadığı için, her an nefsî sapmaların kaynağı olabilmektedir. Kişi, bunu, şuuraltında bulunan, İslâm'ı yaşamama düşüncesinin bir sığınağı olarak görebilmekte, ya da nefsen düştüğü bir zaafa, İslâm fıkhından hüküm aramak gibi bir haleti ruhiyeyle hareket edebilmektedir. Böylece kapitaliste kapitalistçe, sosyaliste sosyalistçe, liberale liberalce, hedoniste hedonistçe, davranan bir müslüman tipi ortaya çıkmaktadır... Bu ilke, böyle mi anlaşılmalıdır? İslâm fıkhındaki hüküm bunu mu öngörmektedir? Eğer böyleyse, ortada İslâm adına kişiyi bağlayan bir umde kalır mı? Ortada müslüman kalır mı? İktisadî hayatında kapitalist, ibadet hayatında müslüman, gece hayatında zevkçi, aile ve dost ilişkilerinde modernist... Ve tümünün gerekçesi: "Darü'1harb böyle gerektiriyor" Hatta, bu gerekçe kişi hayatına öyle oturuyor ki, müslümanla ilişkileri de harb ehli ile ilişkileri gibi düzenleniyor ve İslâm, sosyal planda tamamen yokediliyor. Sosyal planda yok edilen İslâm'ın ruhî planda yaşaması, nihaî safhada mümkün değildir. Çünkü inançla hayat birbirini kesin şekilde etkiler... Sürekli darü'1-harb ilkelerine göre yaşayan bir kişi. İslâm'ını ilelebet koruyamaz.Bu gerekçelerin tümü, insanın ayağını kaydıracak bir kaygan zemin durumundadır. İnsan,bu gerekçeler üzerinde kala kala İslâmî hüviyetini pekiştirmez, aksine, bu ortam onun manevî yapısını kemirir, onu, her geçen gün, İslâm'ı yaşamamak için daha İslâm'dan uzak gerekçeler üretmeye sevk eder. İslâm'ı yaşamamak bir hayat tarzı, daha ilerde bir inanç haline gelir. Bu dönem, İslâma inançsızlık safhasıdır. Kişi buraya, tedricen ve gayr-ı İslâmî bir yaşama tarzını paylaşa paylaşa gelir.TEMEL İLKE YAŞAMAK
    Bizce temel ilke İslâm'ı yaşamaktır. Bütün üniteleriyle yaşamaktır. Yaşanmamış her umde için daha dünyada iken azap duymaktır. Hayatımızın İslâmsız göçen saniyelerine ağlamaktır. Tevbe etmektir.
    İslâmı yaşama zarûretinin, bunda ihmal olamayacağının, İslâmsız anlardaki vebalin iki ana sebebi var:
    Birisi kendimiz yönünden, diğeri de, İslâm'ı tanıma durumundaki insanlar açısından... Bu iki sebep, bizi İslâm'ı yaşama dışında her yoldan alıkoyuyor.
    Kendimiz için
    Kendimiz açısından bakarsak, İslâm'ı bütünüyle yaşamak zorundayız. Müslüman olmanın başka yolu yok çünkü. Hayatımızın yarısını kapitalistçe, yarısını sosyalistçe, yarısını hristiyanca, bir bölümünü de müslümanca düzenleyerek müslüman olunmaz çünkü. Müslüman olmak, müslümanca yaşamayı gerektirir.
    Sonra yaşamamak için bize tanınmış bir yetki yok. İslâm'ın hangi hükmü için "Bu yaşanmaz" diye karar verebiliriz? Hangi yetkiyle? O bakımdan, İslâm'ın yaşamadığımız her prensibini teker teker ele alıp, onun yaşanabilirliğine veya yaşanamazlığına karar vermemiz gerekir. Tabi bu, İslâm'ın din anlayışı ile bağdaşır bir durum değildir. Çünkü bize, dinin hükümlerini belirleme, beğenip beğenmeme ve değiştirme yetkisi verilmiş değildir, öyleyse dinin bir hükmünün yaşanmazlığına karar vermek, bizi İslâm bakımından çok tehlikeli bir noktaya götürür.
    Sonra, İslâm'ın bir hükmünü yaşamamaya karar verirken, bunu sırf kendimiz için mi, yoksa tüm müslümanlar için mi kurallaştırdığımızı da düşünmek zorundayız. Kendimiz için kurallaştırdığımızı, müslümanlar için kurallaştırmamak zaten mümkün değildir. O takdirde ya kendimizi, müslümanlar topluluğunun dışında düşünmemiz, ya da müslümanlara, onlara yakışmayacak bir kuralın ağırlığını taşıtmamız gerekir. Bunun ikisi de makul değildir. Birisi kendimizi İslâm toplumunun dışına iter ki, kendimize zulümdür; diğeri de, müslümanlara haketmedikleri bir yükü taşıtmaktır ki o da müslümanlara zulümdür.
    Ayrıca, İslâm'a aykırı bir yaşama tarzını tüm müslümanlar için hayat tarzı olarak seçip, bu cemiyet içinden İslâm toplumuna ulaşmanızda hayaldir.
    İslâm toplumuna, İslâm yaşana yaşana varılır. Her gün hayatınızda İslâm'ın bir umdesini yansıtacak ve her gün hayatın bir yöresini İslâm'la ışıtacaksınız ki,İslâm toplumunaulaşabilesiniz.
    İslâm'ın bir hükmünü yaşamamayı sırf kendimiz için ilkeleştirmekte asıl tehlike ise, bize nefsî kaygılarımızın yön vermiş olmasıdır. İslâm'ın hükmü ile nefsimizin yönelişlerini karşı karşıya getirip, ağırlığımızı nefsimizden yana koyarsak, kendi çukurumuzu kendimiz kazmış olmaz mıyız?
    Sonra, kişisel hayattaki İslâmsızlıktan, toplum hayatında İslâm'a gidilmez. Yani bir insan, hem İslâm'ın ölümsüz davasına sahip görünüp, hem de kişisel hayatında İslâmsızlığa yer vermesi mümkün değildir. Bu, takvayı hançerleyen bir durumdur. Ruhi bütünlüğe darbedir. Bir kurttur ruhî kıvamımızı kemirecek... Bir lekedir tertemiz mü'min kişiliğimiz üzerine düşen...
    Ve asıl önemlisi, kişi ahirette İslâm'ın yaşanmamış hükmünün hesabını nasıl verecektir? Dünya için değil, ahiret için yaşıyoruz. Her hareketimiz kayda alınıyor ve ölçü İslâm. Bize, "Bulunduğun ortamın şartlarına neden uyum göstermedin, biraz kapitalistleşmen gerekirken neden kapitalistleşmedin? İslâm'ın şu hükmünü ihmal edeceğin yerde neden ona bağlı kaldın?" gibi sorular sorulmayacak. Hatta tam aksi, İslâm'dan sorulacağız. Yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan, yapmamamız gerekip de yaptıklarımızdan... Acaba ahirette "İslâm'ı yaşamamanın gerekçesini bulabilecek miyiz? Daha önemlisi, bulduğumuz gerekçeyi kalbimiz tasdik edecek mi? Ellerimiz, gözlerimiz, kulaklarımız, ayaklarımız onaylayacak mı? Kalpler sırlarını döktüğünde, dünyadaki nefsî aldanışlarımız için çırpınmayacak mıyız?
    Şunu kesinkes bilmemiz gerekir ki "İslâm'ı yaşamamanın İslâmî bir izahı yoktur."
    ...ve Başkaları için...
    İslâma göre iyilik de geçişlidir, kötülük de... Hazreti Peygamber (s.a), örnek alınan iyi bir davranışın kişiye ikinci bir sevap getireceğini, aynı şekilde, örnek alınan kötü bir davranışın da, kişiye, ikinci bir günah yükleyeceğini belirtmektedir. Öyleyse, başkasını etkileyen her davranışımızın ek bir sorumluluğu vardır. İslâm toplumunda bu böyle olduğu gibi, İslâm'ın hakim değer kabul edilmediği toplumlarda da böyledir. Hatta bu toplumlarda, mü'minin her davranışı, bir tür İslâmı temsil özelliği taşıdığı için daha çok böyledir. Bu toplumlarda müslümanların davranışlarıyla kendi kişilikleri değil, dinleri yargılanmaktadır. O yüzden, her hareketimiz, İslâmın tebliğini etkileyen bir özellik taşımaktadır. Kişiler, müslümanın davranışlarına bakıp İslâmı sevecek veya olumsuz yargılar oluşacaktır. Her halükârda sorumluluk, o yargının oluşmasına yol açan müslümana aittir.
    Bu konu sanıldığından çok önemlidir. Bugün insanlara İslâm'ın tebliği ciddî bir görev olarak ortada durmaktadır, insanlar İslâmı nasıl öğrenecek, onun ulviliğine nasıl tanık olacaklardır? Sürekli tarihten mutluluk kesitleri sunularak mı? Yoksa İslâmî umdeler çeşitli yayınlarla ideal toplumu kuracak ilkeler şeklinde takdim edilerek mi? Ya da, İslâmî umdelerin, pratik hayatta, hem kişi hem de toplum planında ideal hayatı gerçekleştirdiğini örnekleyerek mi? Belki bunların hepsi gereklidir. Elbette, İslâmın geçmişte oluşturduğu ideal toplum yapıları ve medeniyet, günümüz insanına anlatılacak ve içinde bunaldığı sistemlere karşı bir alternatif olarak şuur altına işlenecektir. Elbette, doktrin olarak da İslâm, günümüz insanının şuurunu besleyen bir ırmak gibi sürekli çağlayacaktır. Çağlamalıdır. İslâmın umdeleri, çürüyen her çağdaş doktrinin yerinde, insan şuurunda, bir çözüm sinyali gibi parlamalıdır. Ama bunlar yeterli midir? Haberleşme gücünü Müslümanların kontrol edemediği bir çağda , İslâm'a karşı doktrinlerin süper güçlerle donandığı bir çağda, sadece sözlü-yazılı tebliğle sonuç alabilecek miyiz? Bu zor. Zor ama, bir boyut halinde, sürekli gelişerek uygulanması gerekli bir tebliğ yolu. Bundan vazgeçilemez. Sürekli bu alana yığınak yapılarak, sözlü ve yazılı tebliğ geliştirilmelidir.
    Ama bunu fiilî hayatla beslemek şartıyla, İslâmı soyut bir umdeler bütünü, ya da tarihten bir yaprak olmaktan çıkaracak yol bu: İslâm'ı yaşamak.
    İslâm'ın kişi hayatı için bir mutluluk reçetesi, toplum hayatı için ideal ölçüler bütünü olduğunu ortaya koymanın tek yolu, İslâm'ı kişi hayatında ideal ölçüler halinde yaşamak, ve İslâm'ın nezih toplumunu kurmaktan geçer. Mecelle kaidesidir:
    "Leyse'l-haberü ke'l-ıyan- Haber gözle görmek gibi değildir" Hiçbir propagandanın çürütemeyeceği gerçek, yaşanan gerçektir. Ve her türlü propagandaya rağmen zaman içinde yaldızı dökülecek olan da, yaşanan olumsuzluklardır. İslâm'ın kişi ve toplumlar çapındaki tebliği de, aynı ölçülerin dışında değildir. Bir toplum içinde İslâm'ı fazilet ve nezahet ölçülerinde yaşayan insanlar çoğaldıkça, İslâm'ın tebliği çığ gibi büyüyecek, İslâm'a imrenenler çoğalacak, Müslüman olmak, bir fazilet ölçüşü halinde zihinlere yer edecektir. İslâm adıyla yapılan İslâm dışılıklar ise, aynı tarzda tebliğe vurulan can alıcı darbeler olarak kişi dosyasına geçecektir.
    Aynı şekilde, dünya çapındaki İslâmî tebliğde de benzeri ölçüler geçerlidir. Ünite ünite kurulacak İslâm toplumları, İslâmın nezahetini yansıtabildikleri ölçüde topluluklarının İslâma yönelişini hızlandıracak; aksi hal ise, İslâm'ın tebliğini olumsuz yönde etkileyen veballer olacaktır.
    Hidayet şüphesiz Allah'tandır. Ama bizler de imtihandayız. Öyleyse;
    - Şahsımızda İslâm'ı her halükârda yaşamalıyız. Yer ve zaman ayırt etmeksizin. Nezahet ve titizlik içinde, şartların uygun görülmediği anlarda bile. İslâm 'ın o ana taalluk eden prensibini yaşamamız gerektiğini düşünmeli ve mutlaka bir çaresini bulmalıyız. Hiçbir şart, İslâm 'ın üzerimize düşen temel görevlerini erteletecek kadar önemli değildir. Etrafımızı kuşatan şartlarla İslâm'ın bir görevi karşı karşıya geldiğinde mutlaka İslâm'ın gereklerini tercih etmeliyiz.
    - Gerektiği zamanlarda, benimsediğimiz hareket tarzının, İslâm'ın bir umdesi olduğunu çevremize bildirmeli, hareketimizi sözlü tebliğle bütünlemeliyiz.
    - İslâm'ın sosyal üniteler halinde yaşanması için çaba sarf etmeli, dinimizin umdesinin hem ferdî planda, hem de toplumları kuşatacak bir saadet atmosferi hazırlayacağını örneklendirmeliyiz. Aile, eğitim kurumları, vakıflar, sosyal yardım üniteleri, hep İslâm'la ışıklanan sosyal birimler haline dönüşmeli, İslâm, toplumun ve ferdin umutlarının odaklandığı, bunalımlarının çarelerine tekabül eden bir ölümsüz sistem halinde her geçen gün hayatımızda varlığını duyurmalıdır.






+ Yorum Gönder