+ Yorum Gönder
Soru ve Cevaplar ve Misafir Soruları Kategorisinden İslam savaş hukuku ne zaman ortaya çıkmıştır? Konusununa Bakıyorsunuz..
  1. Misafir

    İslam savaş hukuku ne zaman ortaya çıkmıştır?






  2. Hoca
    erimeye devam...

    Cevap: islam savaş hukuku ne zaman ortaya çıkmıştır?


    Reklam



    Cevap: islam savaş hukuku

    İslam'da Savaş Hukuku


    İslam’da sulh ve barış asıl, savaş istisnaîdir

    Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, insanları köleleştiren, çok basit denebilecek sebeplerden dolayı adam öldüren cahiliye dönemi insanları, bir canın ne kadar aziz olduğunu ve insanın değerini ancak İslamiyet güneşi doğduktan sonra anlayabilmişlerdir.
    Bir ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hak “Biz insanoğlunu mükerrem kıldık.”(İsra, 17/70) buyurarak dil, din ve ırk ayrımı yapmadan onun diğer canlılar arasındaki müstesna konumuna dikkat çekmiş, kâfir bile olsa bir insanın canının, malının ve ırzının haram olduğunu belirtmiş, insanların temel haklarını koruma altına almıştır. Ve yine insan öldürmenin ne denli kötü bir iş olduğunu farklı ayet-i kerimelerinde ifade etmiş, getirdiği adalet-i mahza ilkesine göre haksız yere bir kimsenin öldürmesini bütün insanların öldürülmesine denk tutmuştur. İnsana verilen bu değerdendir ki savaş gibi insana ait birçok temel hakkın çiğnendiği bir durumu tasvip etmemiş, sulhun, barışın önemine dikkat çekmiştir. Bununla ilgili Kur'ân’da: “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.” (Bakara, 2/208) buyrulurken savaş esnasında barış teklif edildiğinde hemen buna uyulmasıyla ilgili emri de şöyledir: "O halde, onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.” (Nisa, 4/90). Esasında İslâm kelimesinin manasında da bu anlamlar mevcuttur. Yani bu kelime bize sulhu, barışı, esenliği hatırlatmaktadır.
    Allah Resulü (s.a.s.)’in hayatı süresince takip ettiği yola baktığımızda O’nun hep barış taraftarı olduğu görülecektir. Savaş yapmadan Mekke’yi fethetmesi, bütün ümitlerin boşa çıkarıldığı, Kabe’yi tavaf yapmalarının engellendiği ve anlaşma metninde aleyhlerine gibi gözüken maddelerin bulunduğu bir anlaşma olan Hudeybiye müsalahasını yapması, Medine’ye hicret eder etmez Medine’deki müşrik, Yahudi, Hıristiyan farklı gruplarla anlaşmalar yapması ve Mekke’de bulunduğu sürece herhangi bir fiilî çatışmaya girmemesi, O mücella kametin savaş taraftarı olmadığını gösteren örneklerden sadece bir kaçıdır.
    İslam hoşgörüyü, barışı istemekle beraber, tabiatında güzel huylarının yanında bencillik, tamahkârlık, tahrip gibi kötü hasletleri de bulunduran insanoğlunun her zaman hakkı gözetemeyerek başkalarının hukukuna gireceğini de göz önünde bulundurmuş ve böyle bir durumda meşru müdafaa hakkı doğacağından savaşla ilgili hükümler de getirmiştir. Ve bununla savaşı meşru ve adil bir temele oturtmak istemiştir. Kısaca İslâm’da sulhun, güvenliğin, esenliğin esas olduğu, bununla birlikte bir insanlık realitesi olan savaşın ise arızî (ikinci planda, gerektiğinde yapılan) bir durum olduğu söylenebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in yaptığı savaşlara bakıldığında hemen hemen hepsinin müdafa harbi olduğu görülür. Yani savaş def-i şer kabilinden istisnai bir durum olarak karşımıza çıkar. İnsanların İslâm’ı hakkıyla yaşayabilmeleri ve Allah’la insan arasındaki engellerin aşılması da ancak insanların barış ve güvenlik içinde yaşadıkları bir ortamda gerçekleşecektir.

    Hangi gayeler savaşı meşru kılar?
    Batılıların Müslümanlara yönelttiği en haksız eleştirilerden birisi de, İslâm’ı kılıç zoruyla yaydıkları iddiası olmuştur. Hâlbuki tarihi olaylar buna şahitlik etmediği gibi dinî nasslar da böyle bir şeye müsaade etmemektedir. Savaşla ilgili temel kurallar Kur'ân ve Sünnet’te yer almakla beraber bunun tafsilatlı olarak ele alınması teşekkül eden fıkıh kitaplarıyla mümkün olmuştur. Konunun açıklanması için özel “siyer” bölümleri açılmıştır. Serahsi’nin el-Mebsut adlı eserinde de belirttiği gibi İslam hukukçularının çoğuna göre savaşın illeti (meydana gelmesine sebep olan husus) karşı tarafın dinimize ve ülkemize saldırıda bulunmasıdır. Bunu da Kur'ân’da bulunan “savaş açanlara Allah yolunda siz de savaşın, ancak (sakın) aşırı gitmeyin." (Bakara Suresi, 2/190) ayet-i kerimesinden çıkarmak mümkündür. Konuyla bağlantılı olan ve inanan kimselere saldırmayanlara karşı iyilik yapılacağını gösteren diğer bir ayet-i kerime ise şöyledir: "Sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi menetmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder." (Mümtehine Suresi, 60/8-9) Buna göre kafirlerin zorla dine sokulması savaşmaya sebep gösterilemez. Kur'ân’da bu husus “Dinde dine sokmak için zorlama yoktur.” (Bakara Suresi, 2/256) ayet-i kerimesiyle hükme bağlanmıştır: Çünkü iman ve küfür kalbe ait hususiyetler olduğu için kimin Müslüman kimin kâfir olduğu bilinemeyecektir. Hem bu, savaş için illet olsaydı o takdirde çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek farkı gözetmeksizin herkesin öldürülmesi icap ederdi. Bu da savaşın genel prensiplerine ters olacağı gibi Kur'ân’ın “aşırı gitmeyin” emrini de göz ardı etmek olurdu.
    Efendimizin katıldığı seferlerin gayesi; ya Müslümanlara karşı oluşturulan birlikleri dağıtmak yani savunma savaşı yapmak ya da yaptığı istihbarî faaliyetlerle aleyhte oluşturulan güçlere imkân tanımamaktı. Bunun dışında bir de inananların dinini yaşamalarına engel olunuyor, din hürriyetleri ellerinden alınıyorsa, sahip oldukları bu hakkı tekrar kazanmalarını sağlamak ve zulmü ve fitneyi ortadan kaldırmak gayesiyle fiilî bir müdahalede bulunulabilir. Şu ayet-i kerime de bize bu hedefi göstermektedir: “Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan: “Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 4/75)
    Tarih gösteriyor ki, Efendimizin savaşlarının gerekçesini hiçbir zaman salt inanç farklılığı oluşturmamıştır. Hele batılıların yaptığı gibi istila, sömürü, tecavüz kastıyla savaş açmak hiçbir şekilde dinin ruhuyla özleştirilemeyecek bir hareket olacaktır. Kur'ân’da bulunan ve fiilî savaş haliyle alakalı olan bazı ayetler yanlış anlaşıldığından dolayı İslâm’a bazı tenkitler yöneltilmiştir. Fakat bu, ancak benimsediği bir görüşe delil arama olarak adlandırılabilir. Çünkü siyak ve sibakından kopuk, genel nasslar göz önüne alınmadan, sadece bir iki ayeti alınarak bir hükme varmak kişiyi doğru bir sonuca götürmeyecektir.


    İslam hedefe götüren vesilelerin de meşru olmasını ister.
    Şartlar mecbur kıldığında savaşmak bir Müslüman için farz hale gelebilir. Ve böyle bir durumda verilecek mücadele, “Allah’la insanlar arasında bulunan engellerin bertaraf edilmesi” olarak tanımlanan cihadın bir yönünü oluşturur. Çünkü dinine, malına, canına ve ırzına kastedildiği bir yerde karşı koymama, bunları koruma adına gerekli çabayı harcamama imanla bir arada bulunamaz. Bununla birlikte böyle bir mücadelenin içine girilirken meşru vesileler kullanılmalı ve dinin çizdiği sınırın ötesine geçilmemelidir. Her millet ve toplumun kendi ülkesine saldırıldığında onu müdaafa etmesi gayet tabidir. Çünkü dinimiz hedefin meşru olması kadar, ona ulaşmak için takip edilecek yolun da meşru olmasını istemiş ve bunu sağlamak için de kurallar getirmiştir. Bu şuurda olan bir Müslüman, canlı bomba olarak çoluk çocuk demeden insanları öldüremez. Çünkü İslâm’da savaşı fertler açamaz. Bunu bir hizip ve organizasyon da ilan edemez. Bu devletin karar vereceği bir iştir. Ve nitekim Hanefi fukahası devletin dört görevinden biri olarak da cihadı göstermişlerdir. Savaşın bidayetinde bunlara uyulacağı gibi İslâm savaş anında da dikkat edilmesi gereken kurallar koymuştur ki bunu aşağıda açıklayacağız.


    Savaş hali devam ederken uyulacak kurallar
    Bu konuda, Kur'ân ayetlerinde genel kaideler ortaya konmuştur.
    “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)
    “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 2/190)
    “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Maide, 5/8)
    Efendimizin söz ve uygulamalarıyla savaş hukuku daha ayrıntılı bir şekilde teşekkül etmiştir. Savaşa gönderdiği komutanlara şu talimatı veriyordu; “Allah’ın adıyla yola koyulun, Allah yolunda mücadele verin, savaştığınız insanlarla aranızda bir anlaşma var ise ona riayet edin, haddi aşmayın, meşru savaş esnasında öldürdüğünüz insanlara müsle (cesetlerine saygısızlık edip burnunu kulağını kesme) yapmayın, çocukları, yaşlıları, kadınları, ibadethanelerdeki insanları öldürmeyin.” (Müsned, 1/300; Ebu Davud, Cihad 82; Sünen-i Kübra, 9/90)
    Hz. Ebu Bekir de Suriye’ye gönderdiği Hz. Üsame’ye şu talimatı vermiştir; “Ey Üsâme! İhanet etmeyin, haksızlık etmeyin, mal yağmalamayın, (meşru öldürmenin dışına çıkıp) müsle yapmayın (ölü cesedin azalarına dokunmayın); çocuk, yaşlanmış, ihtiyar, kadın öldürmeyin, hurmalıkları kesip yakmayın. Meyveli bir ağacı da kesmeyin. Yemek maksadı olmaksızın davar, sığır, deve öldürmeyin. Yol boyu mâbedlere çekilmiş insanlara rastlayabilirsiniz, onlara dokunmayın, ibadetlerine karışmayın" (İbnü'l-Esir, 2/335)
    Yine Efendimiz bir savaş esnasında öldürülmüş bir kadın görünce; “bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?” demiş ve Müslümanın karşısına silahı ile çıkmayan kadınların savaşta bile öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147)
    Genel olarak savaş esnasında uyulacak prensipleri değerlendirdiğimizde şunları görürüz:
    Fiilen savaşın içinde olmayan ve Müslümanlara bir zararı dokunmayan kimselerin öldürülmemesi. Bu cümleden olarak kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler vb. kimseler öldürülmez.
    Düşmanların uzuvlarının kesilerek müsle yapılmaması, işkence edilmemesi
    Verilmiş söze ve yapılmış anlaşmaya aykırı hareket etmekten kaçınmak
    Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılmaması.
    Namus ve şereflere tecavüz, zina ve gayr-i meşru münasebetlerden uzak durmak
    Düşmandan alınan rehineleri öldürmemek. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez.
    Esirleri veya ele geçirilen yerin ahalisini katletmekten kaçınmak
    Savaş meydanında bir akraba varsa; mümkün olduğu müddetçe onunla karşı karşıya gelmemeye çalışmak.
    - Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimseleri öldürmekten kaçınmak.
    - Savaş esirlerini canlı kalkan olarak kullanmamak.

    alıntı: http://www.mumsema.com/islam-hukuku/...html#post75733

+ Yorum Gönder
islam savaş hukuku hangi savaş sonrası ortaya çıkmıştır