Konusunu Oylayın.: Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri
  1. 23.Ocak.2010, 18:12
    1
    Misafir

    Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri






    Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri Mumsema Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri


  2. 23.Ocak.2010, 18:12
    1
    Butone - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Butone
    Misafir
  3. 29.Aralık.2012, 21:52
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri




    Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri

    Allah Teala mekandan münezzeh olduğuna göre, cennette nasıl göreceğiz?


    Cennette rü’yet yani Allah’ı görme olacak mıdır? Rü’yet hakkında İslâm alimlerinin görüşü nasıldır?


    Bir ömür boyu O’nun yarattığı şu kâinattan, yine O’nun ihsan ettiği beden ile istifade eden ve her biri ayrı bir ilâhî ihsan olan akıl, kalp ve hissiyatıyla nice hakikatlere muhatap olan insanoğlu, kendisini bu kadar lütuflara gark eden Rabbini görmeyi elbette aşk derecesinde arzu ediyor. İnsan kalbine yerleştirilen bu arzunun cevabı cennette verilecek ve böylece insan, cennet lezzetlerini çok gerilerde bırakan en ileri ihsana ermiş olacaktır. Rüyet hakkında çok münakaşalar cereyan etmiştir. Onların ayrıntısına girmeyeceğiz. Ana hatlarıyla, ehl-i sünnet alimleri rü’yetin hak ve câiz olduğunda, mahiyetinin ise bilinemeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Dalâlet fırkalarından olan Mu’tezile mezhebinde ise rü’yet kabul edilmez.
    Her şeyi akılla halletmeye çalışan insanoğlu, bu büyük tecellinin nasıl olacağına da az kafa yormuş değil. Gerçekte bu saha aklın değil, kalbin; düşüncenin değil, zevkin sahasıdır. Ama, akıl uzaktan uzağa da olsa bir şeyler anlamak, bazı ipuçları yakalamak ve tatmin olmak istiyor. Allah Resulünün (asm.) ifadesiyle, "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmemiş" bir âlem olan cenneti ve en büyük bir ilâhî rahmet olan rü’yeti, bu dünyada nasıl anlayabilir ve nasıl kavrayabiliriz? Ama insan aklı rahat durmuyor. Öte âlemde ihsan edilecek ve ancak orada zevk edilebilecek bir hakikatin aklî izahını bu dünyada istiyor.
    Nur Külliyatından Sözler’de "Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder." buyrulmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret edilir. Bunun en güzel misâli rüya hadisesidir. Mesnevî-i Nuriye’de ise "Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-ı ruh mizânıyla cereyan eder." buyrulur. Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusudur. Ruh için ön, arka, sağ, sol gibi kelimeler kullanılmaz. O halde, ruh bedene galip olunca yön ve cihet devreden çıkar ve ruh, her tarafı birlikte ve beraber görebilir. Nitekim, Allah Resulü (asm.), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdü. Ehl-i cennetin ruhları bedenlerine galiptir. Bir anda birçok mekânda birlikte bulanabilirler. Ve yine cennet ehlinin görmeleri de bu dünyadakinden çok ileri bir seviyededir. Aralarında gölge ile asıl kadar fark vardır. Dünyada sadece maddi eşyayı görebilen insan gözü kabirden itibaren artık melekleri görmeye başlayacaktır.
    Buna bir de, rü’yetteki ilâhî yakınlığın nuru eklendiğinde, o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacak ve Rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle seyrederek, kendinden geçecek ve kalbi nice mânevî zevklerin cevelan ettiği bir ummana dönecek ve o bahtiyar kul, cennetten edindiği zevkle kıyaslanmayacak kadar ileri bir hazzı, Rabbinin rü’yetiyle tadacak, mest olacaktır.
    Üstad Bediüzzaman hazretleri, vahdetül-vücut meşrebi için, "Tevhitte istiğraktır." buyurur. Bu fâni âlemdeki görme, işitme, yeme, içme kısacası her şey, ebediyet yurdundakilere göre ancak gölge derecesinde kaldığı gibi, bu dünyadaki istiğrak hâlinin aslı da tariflere sığmaz bir ulviyet ile, rü’yet hadisesinde kendini gösterecektir.Rü’yeti müjdeleyen bir âyet-i kerime:"Nice yüzler o gün ışıldar, parlar; Rabbine nâzır (O’nun cemâline bakmaktadır)." (Kıyamet Suresi, 22)
    Asrımızın büyük âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur: "Ehl-i Sünnet âlimleri bu bakışı "görme" mânâsında anlayarak ahirette müminlerin Allah'ın cemalini göreceğini isbat etmişlerdir. "Beni asla göremezsin."(A'râf, 7/143) âyetine sarılan Mutezile de bu bakışı "bekleme" mânâsına yorumlamışlardır. Oysa gayesine ulaşmayan beklemenin neticesi neşe değil, hayal kırıklığı ile üzüntü olacağından burada sadece bekleme mânâsının doğru olamayacağını anlatır." Araf Suresi 143. ayette geçen "Beni asla göremezsin." cevabı, rü’yet talebinde bulunan Musa aleyhisselâma söylenmiştir. Füsus şarihi, değerli bilim ve fikir adamı Ahmed Avni bey , Musa alehisselâmın rü’yet talep etmesini rü’yete delil olduğunu beyan eder ve buyurur ki: "Rü’yet muhâl olsaydı, Musa (a.s.) böyle bir talepte bulunmazdı."
    Ahmed Avni Bey, rü’yet halinde kişinin kendinden geçeceğini, kendisinde varlık namına bir şey kalmayacağını, ilâhî tecelliye ve yakınlığa gark olacağını ifade ederek cennetteki rü’yet için önemli işaretler verir.
    Rü’yetle ilgili bir âyet-i kerime: "İyi davrananlar için daha güzel karşılık, bir de ziyade vardır." (Yunus Suresi, 26) Ayette geçen "ziyade" kelimesini, Allah Resulü (a.s.m.), "rahmanın cemâline nazar" şeklinde tefsir etmişlerdir.
    Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili Mehmet Kırkıncı Hocanın Rü'yetullah ile ilgili şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:
    Rü’yetullah, müminlerin zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenab-ı Hakk’ı cennetten görmeleridir.

    Kelam alimleri arasında en çok münazara edilen mühim meselelerden biri de rü’yetullahtır.

    Rüyet konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı kimseler rü'yetin hiçbir zaman mümkün olamayacağını ifade ederken, bazıları da Yüce Allah'a hâşâ cisim isnad etme yoluna gitmiş ve böylece ifrat ve tefrite sapmışlardır. Mutezile gibi bazı mezhep mensupları ise rü’yetullahı inkâr yoluna gitmişlerdir. Onların bu görüşleri sarih bir hata ve büyük bir cehalettir. Bir şeyi inkar etmek, onun olmadığı anlamına gelmez.

    Her meselede olduğu gibi, bu konuda da ehl-i sünnet cemaati sırat-ı müstakimi takip etmiş, Cenab-ı Hakk’ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin ve mahiyetinin bilinmediğini ifade etmişlerdir. Elh-i sünnet alimleri, rü’yetin mümkün olacağı konusunda müttefiktirler. “Madem ki, Allah mevcuttur, öyle ise görülecektir. Zira mevcut olan her şey görülür; öyle ise Cenab-ı Hak da görülecektir, fakat O’nu görmenin mahiyeti ve keyfiyeti meçhuldür.” demişlerdir. Rüyetullaha bir mani olmadığı hem aklen aklen hem de ayet, hadis ve icma ile sabittir.

    Evet, bu dünyada görmek için göze muhtacız, fakat uyku ile başka bir âleme geçince göze ihtiyacımız olmadan rüyada başka alemleri seyredebiliyoruz. Peygamber Efendimiz (sav.): “Saflarınızı tamamlayın. Zira ben sizi arka taraftan da görüyorum" [1] buyurarak, göz olmadan da görmenin mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Demek ki rü’yet, sadece göz ile hasıl olan bir keşif değildir.

    Ezelden ebede, iki dünyanın zerreleri adedince, Allah’a hamd ve sena olsun ki, bize rü’yet-i cemalini vaat etti. Madem vaat etti öyle ise cemalini gösterecektir. Çünkü O’nun vadinden dönmesi muhaldir. Elbette bir mümin için, “sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal’in ve Zülcemal’in” [2] rü’yetine mazhar olmaktan daha büyük bir saadet düşünülemez. Bu nimet elbette cennetlerin fevkindedir. Cenab-ı Hak bizleri de bu büyük nimete lütuf ve keremiyle mazhar kılsın! Amin!

    “İnsan, kâinatın ekser envaına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır.”[3]

    Elbette ki, Cenab-ı Hakk’ın bu dünyada ve dünyevi gözle görülemez. Rü'yetin ancak âlem-i bekada mümkün ve vaki olacağına esas delil şu ayettir: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelip de, Rabbi onunla konuştuğu zaman, Rabbim! bana (kendini) göster, Seni göreyim! dedi. Rabbi: (ona şöyle) dedi; "Sen beni asla göremezsin, fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse beni göreceksin.” Rabbi 0 dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da baygın düştü. Kendine geldiği zaman dedi ki; "Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tövbe ederim; ben müminlerin ilkiyim"[4]

    Hz. Musa'nın Cenab-ı Hakk’ı görmek istemesi, O'nun görülebileceğine bir delildir. Zira o, açıkça; "Rabbim bana kendini göster." demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Musa gibi ulul azim bir peygamber, mümkün ve caiz olmayan bir şeyi talep etmezdi. Hz. Nuh'un, tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi ve Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemeleri üzerine Yüce Allah onları ikaz etmiş, fakat Hz. Musa'nın rüyet talebine mukabil, onu ikaz etmemiş, Hz. Nuh'a dediği gibi "Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma" dememiştir. Eğer Hz. Musa da Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu sünnetullah kanunlarına muhalif bir talepte bulunmuş olsaydı elbette ki o da, diğer peygamber gibi serzenişe maruz kalır ve Allah tarafından ikaz edilirdi.

    Hz. Musa (as.) Cenab-ı Hakk’ın bu dünyada görülemeyeceğini elbetteki çok iyi biliyordu. Fakat onun böyle bir şeyi talep etmesi, kendi heva ve hevesinden değil, ümmetinin ona: “Rabbini bize göster” demesinden dolayıdır. Hz. Musa böyle davranmakla, rü’yetin bu dünyada mümkün olamayacağını ümmetine vahiy ile ispat etmiş ve bu noktada akli delil ile nakli delili birleştirmiştir. Yoksa Hz. Musa gibi bir peygamber elbette mümteni ve muhal olan bir şeyi talep etmez. Zira muhali talep abestir, yersizdir ve peygambere yakışmayan bir davranıştır. Mümkün olmayan bir şeyi talep etmek, ancak cahillerin işidir.

    Hz. Musa, (as.) ümmetine; “Siz Allah’ı bu dünyadan göremezsiniz” deseydi bu kâfi olurdu. Cemal ve celal-i ilahiyeye layık olmayan bir şeyi talepten ümmetini men etmek ona vacip idi. Daha önce de İsrail oğulları Hz. Musa’dan çok yersiz ve muhal olan şeyleri talep etmişlerdi. Zira birçok peygamberi katletmiş olan İsrail oğullarının zulüm ve cehaletleri yeri göğü dolduracak kadar vahimdir.

    Büyük âlim merhum Ömer Nasuhi Bilmen de rü’yetle alakalı olan yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Hazret-i Musa bir peygamber-i âlişandır. Eğer bu rü’yet haddizatında mümteni olsaydı elbette o bunu bilir, böyle bir istirhamda bulunmazdı. Maahaza eğer rü’yetullah mümteni olsaydı, Cenab-ı Hak, “Ben görülemem” diye buyururdu. “Sen beni göremezsin” diye buyurmazdı. Bir de rü’yeti İahiye caiz olan bir emrin vücuduna, yani dağın istikrarına tâlik edilmiştir… Bu ayet-i kerimede beyan buyrulan tecelliden murat bir nevi rü’yettir. Demek ki, dağ, bir nevi hayata, rü’yet kabiliyetine nail olmuş, rü’yet-i İlahiyeye nailiyet şerefine kavuşmuş, fakat bunun azamet ve mahabeti tesiriyle parçalanmıştır. Binaenaleyh, insan için de rü’yetullah mümkündür, fakat insanlar bu rü’yete bu dünyada tahammül edecek bir kabiliyeti haiz değildirler. Ehl-i iman ahiret hayatında bu muazzam nimete de nail olacaklardır. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz de bir nevi uhrevi bir hayat olan miraç gecesi ulvi bir alemde bu rü’yet şerefine nail olmuştur.”[5]

    Füsûsül Hikem adlı eserin tercümesini yapan büyük fikir adamı Ahmet Avni Konuk Bey de şöyle der:

    “Musa eleyhisselamın rü’yet talep etmesi rüyetin câiz olduğuna delildir. Kendi ifadeleriyle; “Cenab-ı Musa’nın taleb-i rü’yeti cevaz-ı rü’yete bürhandır. Zira rü’yet muhâl olsaydı, Musa (a.s) talep etmezdi.”

    Cenab-ı Hakk’ın rü’yetine mazhariyet âlem-i ahirette olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri; “O miraç yoluyla beka âlemine girdi.” [6] buyurarak, Hz. Peygamberîn (sav.) Cenab-ı Hakk’ı, ahiret aleminden gördüğünü, bunun bu dünyada mümkün olmayacağını ifade etmiştir. İbn Abbas (r.a); Peygamber Efendimiz’in (sav.) “Ben Rabbimi gözümle gördüm” dediğini ifade etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hz. Enes, Hz. Ebuzer, Hz. Kâb ve Zühri de rivayet etmiştir.

    Şunu hemen ifade eldim ki, Peygamber Efendimiz (sav.) Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “çok merâtib-i küllîyeden” geçtikten sonra, ancak Cenab-ı Hakk’ın rü’yetine mazhar oldu. Allah Resûlü (sav.) miraç ile yedi kat semayı geçti, birçok peygamberle görüştü, kürsiyi, arşı, geride bıraktıktan sonra Sidret-ül Münteha ve Kab-e Kavsey’ne, yani imkan ve vücub arası olan ilâhi visalin en mahrem bucağına erişti, sonsuz sırları müşahede ettikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görme şerefine mazhar oldu.

    Müminler de Cennette böyle ali bir şerefe mazhar olmak için, ölüm yolculuğu ile kabir, berzah, mahşer, mizan, sırat gibi bir çok safhalarından geçtikten ve Cennete layık bir kıymet aldıktan sonra inşallah oraya girecek, bütün latifeleri, duyguları, hissiyatları öyle inkişaf edecek ve öyle bir kıvama gelecek ki, hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, bir dolunay gecesi, ayı çok rahat bir şekilde gördükleri gibi, Cenab-ı Hakk’ı da o şekilde perdesiz göreceklerdir. Musa (as.) bu şekilde bir terakki yolculuğuna çıkmadan, Allah’ı görmek istediği için, rü’yetin dağdaki tecellisine bile dayanamayıp bayılmıştı.

    Evet, imtihan için bu dünya misafirhanesine gönderilen insanlardan, Cenab-ı Hakk’a iman edenler, O’nu hakiki sevenler, rızasına uygun yaşayıp, O’nun istediği gibi hareket edenler, emir ve yasaklarına riayet edip nefsini ıslah edenler, buradan şehadetnamelerini alarak ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olacaklardır. Kalbini namaz ile tezyin edip günde en az beş defa Cenab-ı Hakk’ın manevi huzuruna çıkan müminler, cennette de biiznillah O’nun rüyetine nail olacaklardır. Evet zikirleri Allah, muhabbet ve ünsiyetleri O’nu hamd ve sena, tazim ve tebcil, zikir ve tesbih olan müminler hiç şüphesiz ki, nimetlerin en büyüğü rü’yetullaha mazhar olacaklardır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulmaktadır: “O gün yüzler vardır, Rablerine bakıp parıldayan”[7]

    Ehl-i Sünnet âlimleri, rü’yetullaha dair en kuvvetli delillerden birisinin de bu ayet olduğunu ifade etmişlerdir.

    Merhum Ömer Nasuhi Bilmen bu ayetin tefsirinde şöyle der: “O mesut kullar, (Rablerine nazar edicidir) ler. O mabud-i kerimlerini bilâkeyf ve bilâ cihetin görmek şerefine nâil olacaklardır. Böyle bir tecelliye mazhariyet ise bütün manevi zevklerin fevkinde bulunacaktır.” [8]

    Merhum Hamdi Yazır Efendi ise bu ayetin tefsirinde şöyle buyurur: “Nice yüzler o gün nedaretlidirler. Muvaffakiyet neşesiyle sürur içinde ışıldar, parıldar. Çünkü إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ Rabbine nâzırdır. Onun cemaline bakmaktadır. Ehli sünnet bu bakışı rü’yet manasıyla anlayarak ahirette müminlerin cemalullahi rü’yetini ispat etmişlerdir. لَن تَرَانِي ye sarılan Mutezile de bu bakışı intizar manasına haml eylemişlerdir. Halbuki gayeye irmiyen intizarın neticesi neşe değil, inkisarı hayal ile elem olacağından burada sade intizar manasının doğru olamayacağını anlatır.” [9]



  4. 29.Aralık.2012, 21:52
    2
    Administrator



    Ru'yet konusunda ehli sünnetin delilleri

    Allah Teala mekandan münezzeh olduğuna göre, cennette nasıl göreceğiz?


    Cennette rü’yet yani Allah’ı görme olacak mıdır? Rü’yet hakkında İslâm alimlerinin görüşü nasıldır?


    Bir ömür boyu O’nun yarattığı şu kâinattan, yine O’nun ihsan ettiği beden ile istifade eden ve her biri ayrı bir ilâhî ihsan olan akıl, kalp ve hissiyatıyla nice hakikatlere muhatap olan insanoğlu, kendisini bu kadar lütuflara gark eden Rabbini görmeyi elbette aşk derecesinde arzu ediyor. İnsan kalbine yerleştirilen bu arzunun cevabı cennette verilecek ve böylece insan, cennet lezzetlerini çok gerilerde bırakan en ileri ihsana ermiş olacaktır. Rüyet hakkında çok münakaşalar cereyan etmiştir. Onların ayrıntısına girmeyeceğiz. Ana hatlarıyla, ehl-i sünnet alimleri rü’yetin hak ve câiz olduğunda, mahiyetinin ise bilinemeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Dalâlet fırkalarından olan Mu’tezile mezhebinde ise rü’yet kabul edilmez.
    Her şeyi akılla halletmeye çalışan insanoğlu, bu büyük tecellinin nasıl olacağına da az kafa yormuş değil. Gerçekte bu saha aklın değil, kalbin; düşüncenin değil, zevkin sahasıdır. Ama, akıl uzaktan uzağa da olsa bir şeyler anlamak, bazı ipuçları yakalamak ve tatmin olmak istiyor. Allah Resulünün (asm.) ifadesiyle, "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmemiş" bir âlem olan cenneti ve en büyük bir ilâhî rahmet olan rü’yeti, bu dünyada nasıl anlayabilir ve nasıl kavrayabiliriz? Ama insan aklı rahat durmuyor. Öte âlemde ihsan edilecek ve ancak orada zevk edilebilecek bir hakikatin aklî izahını bu dünyada istiyor.
    Nur Külliyatından Sözler’de "Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder." buyrulmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret edilir. Bunun en güzel misâli rüya hadisesidir. Mesnevî-i Nuriye’de ise "Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-ı ruh mizânıyla cereyan eder." buyrulur. Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusudur. Ruh için ön, arka, sağ, sol gibi kelimeler kullanılmaz. O halde, ruh bedene galip olunca yön ve cihet devreden çıkar ve ruh, her tarafı birlikte ve beraber görebilir. Nitekim, Allah Resulü (asm.), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdü. Ehl-i cennetin ruhları bedenlerine galiptir. Bir anda birçok mekânda birlikte bulanabilirler. Ve yine cennet ehlinin görmeleri de bu dünyadakinden çok ileri bir seviyededir. Aralarında gölge ile asıl kadar fark vardır. Dünyada sadece maddi eşyayı görebilen insan gözü kabirden itibaren artık melekleri görmeye başlayacaktır.
    Buna bir de, rü’yetteki ilâhî yakınlığın nuru eklendiğinde, o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacak ve Rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle seyrederek, kendinden geçecek ve kalbi nice mânevî zevklerin cevelan ettiği bir ummana dönecek ve o bahtiyar kul, cennetten edindiği zevkle kıyaslanmayacak kadar ileri bir hazzı, Rabbinin rü’yetiyle tadacak, mest olacaktır.
    Üstad Bediüzzaman hazretleri, vahdetül-vücut meşrebi için, "Tevhitte istiğraktır." buyurur. Bu fâni âlemdeki görme, işitme, yeme, içme kısacası her şey, ebediyet yurdundakilere göre ancak gölge derecesinde kaldığı gibi, bu dünyadaki istiğrak hâlinin aslı da tariflere sığmaz bir ulviyet ile, rü’yet hadisesinde kendini gösterecektir.Rü’yeti müjdeleyen bir âyet-i kerime:"Nice yüzler o gün ışıldar, parlar; Rabbine nâzır (O’nun cemâline bakmaktadır)." (Kıyamet Suresi, 22)
    Asrımızın büyük âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur: "Ehl-i Sünnet âlimleri bu bakışı "görme" mânâsında anlayarak ahirette müminlerin Allah'ın cemalini göreceğini isbat etmişlerdir. "Beni asla göremezsin."(A'râf, 7/143) âyetine sarılan Mutezile de bu bakışı "bekleme" mânâsına yorumlamışlardır. Oysa gayesine ulaşmayan beklemenin neticesi neşe değil, hayal kırıklığı ile üzüntü olacağından burada sadece bekleme mânâsının doğru olamayacağını anlatır." Araf Suresi 143. ayette geçen "Beni asla göremezsin." cevabı, rü’yet talebinde bulunan Musa aleyhisselâma söylenmiştir. Füsus şarihi, değerli bilim ve fikir adamı Ahmed Avni bey , Musa alehisselâmın rü’yet talep etmesini rü’yete delil olduğunu beyan eder ve buyurur ki: "Rü’yet muhâl olsaydı, Musa (a.s.) böyle bir talepte bulunmazdı."
    Ahmed Avni Bey, rü’yet halinde kişinin kendinden geçeceğini, kendisinde varlık namına bir şey kalmayacağını, ilâhî tecelliye ve yakınlığa gark olacağını ifade ederek cennetteki rü’yet için önemli işaretler verir.
    Rü’yetle ilgili bir âyet-i kerime: "İyi davrananlar için daha güzel karşılık, bir de ziyade vardır." (Yunus Suresi, 26) Ayette geçen "ziyade" kelimesini, Allah Resulü (a.s.m.), "rahmanın cemâline nazar" şeklinde tefsir etmişlerdir.
    Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili Mehmet Kırkıncı Hocanın Rü'yetullah ile ilgili şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:
    Rü’yetullah, müminlerin zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenab-ı Hakk’ı cennetten görmeleridir.

    Kelam alimleri arasında en çok münazara edilen mühim meselelerden biri de rü’yetullahtır.

    Rüyet konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı kimseler rü'yetin hiçbir zaman mümkün olamayacağını ifade ederken, bazıları da Yüce Allah'a hâşâ cisim isnad etme yoluna gitmiş ve böylece ifrat ve tefrite sapmışlardır. Mutezile gibi bazı mezhep mensupları ise rü’yetullahı inkâr yoluna gitmişlerdir. Onların bu görüşleri sarih bir hata ve büyük bir cehalettir. Bir şeyi inkar etmek, onun olmadığı anlamına gelmez.

    Her meselede olduğu gibi, bu konuda da ehl-i sünnet cemaati sırat-ı müstakimi takip etmiş, Cenab-ı Hakk’ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin ve mahiyetinin bilinmediğini ifade etmişlerdir. Elh-i sünnet alimleri, rü’yetin mümkün olacağı konusunda müttefiktirler. “Madem ki, Allah mevcuttur, öyle ise görülecektir. Zira mevcut olan her şey görülür; öyle ise Cenab-ı Hak da görülecektir, fakat O’nu görmenin mahiyeti ve keyfiyeti meçhuldür.” demişlerdir. Rüyetullaha bir mani olmadığı hem aklen aklen hem de ayet, hadis ve icma ile sabittir.

    Evet, bu dünyada görmek için göze muhtacız, fakat uyku ile başka bir âleme geçince göze ihtiyacımız olmadan rüyada başka alemleri seyredebiliyoruz. Peygamber Efendimiz (sav.): “Saflarınızı tamamlayın. Zira ben sizi arka taraftan da görüyorum" [1] buyurarak, göz olmadan da görmenin mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Demek ki rü’yet, sadece göz ile hasıl olan bir keşif değildir.

    Ezelden ebede, iki dünyanın zerreleri adedince, Allah’a hamd ve sena olsun ki, bize rü’yet-i cemalini vaat etti. Madem vaat etti öyle ise cemalini gösterecektir. Çünkü O’nun vadinden dönmesi muhaldir. Elbette bir mümin için, “sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal’in ve Zülcemal’in” [2] rü’yetine mazhar olmaktan daha büyük bir saadet düşünülemez. Bu nimet elbette cennetlerin fevkindedir. Cenab-ı Hak bizleri de bu büyük nimete lütuf ve keremiyle mazhar kılsın! Amin!

    “İnsan, kâinatın ekser envaına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır.”[3]

    Elbette ki, Cenab-ı Hakk’ın bu dünyada ve dünyevi gözle görülemez. Rü'yetin ancak âlem-i bekada mümkün ve vaki olacağına esas delil şu ayettir: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelip de, Rabbi onunla konuştuğu zaman, Rabbim! bana (kendini) göster, Seni göreyim! dedi. Rabbi: (ona şöyle) dedi; "Sen beni asla göremezsin, fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse beni göreceksin.” Rabbi 0 dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da baygın düştü. Kendine geldiği zaman dedi ki; "Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tövbe ederim; ben müminlerin ilkiyim"[4]

    Hz. Musa'nın Cenab-ı Hakk’ı görmek istemesi, O'nun görülebileceğine bir delildir. Zira o, açıkça; "Rabbim bana kendini göster." demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Musa gibi ulul azim bir peygamber, mümkün ve caiz olmayan bir şeyi talep etmezdi. Hz. Nuh'un, tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi ve Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemeleri üzerine Yüce Allah onları ikaz etmiş, fakat Hz. Musa'nın rüyet talebine mukabil, onu ikaz etmemiş, Hz. Nuh'a dediği gibi "Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma" dememiştir. Eğer Hz. Musa da Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu sünnetullah kanunlarına muhalif bir talepte bulunmuş olsaydı elbette ki o da, diğer peygamber gibi serzenişe maruz kalır ve Allah tarafından ikaz edilirdi.

    Hz. Musa (as.) Cenab-ı Hakk’ın bu dünyada görülemeyeceğini elbetteki çok iyi biliyordu. Fakat onun böyle bir şeyi talep etmesi, kendi heva ve hevesinden değil, ümmetinin ona: “Rabbini bize göster” demesinden dolayıdır. Hz. Musa böyle davranmakla, rü’yetin bu dünyada mümkün olamayacağını ümmetine vahiy ile ispat etmiş ve bu noktada akli delil ile nakli delili birleştirmiştir. Yoksa Hz. Musa gibi bir peygamber elbette mümteni ve muhal olan bir şeyi talep etmez. Zira muhali talep abestir, yersizdir ve peygambere yakışmayan bir davranıştır. Mümkün olmayan bir şeyi talep etmek, ancak cahillerin işidir.

    Hz. Musa, (as.) ümmetine; “Siz Allah’ı bu dünyadan göremezsiniz” deseydi bu kâfi olurdu. Cemal ve celal-i ilahiyeye layık olmayan bir şeyi talepten ümmetini men etmek ona vacip idi. Daha önce de İsrail oğulları Hz. Musa’dan çok yersiz ve muhal olan şeyleri talep etmişlerdi. Zira birçok peygamberi katletmiş olan İsrail oğullarının zulüm ve cehaletleri yeri göğü dolduracak kadar vahimdir.

    Büyük âlim merhum Ömer Nasuhi Bilmen de rü’yetle alakalı olan yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Hazret-i Musa bir peygamber-i âlişandır. Eğer bu rü’yet haddizatında mümteni olsaydı elbette o bunu bilir, böyle bir istirhamda bulunmazdı. Maahaza eğer rü’yetullah mümteni olsaydı, Cenab-ı Hak, “Ben görülemem” diye buyururdu. “Sen beni göremezsin” diye buyurmazdı. Bir de rü’yeti İahiye caiz olan bir emrin vücuduna, yani dağın istikrarına tâlik edilmiştir… Bu ayet-i kerimede beyan buyrulan tecelliden murat bir nevi rü’yettir. Demek ki, dağ, bir nevi hayata, rü’yet kabiliyetine nail olmuş, rü’yet-i İlahiyeye nailiyet şerefine kavuşmuş, fakat bunun azamet ve mahabeti tesiriyle parçalanmıştır. Binaenaleyh, insan için de rü’yetullah mümkündür, fakat insanlar bu rü’yete bu dünyada tahammül edecek bir kabiliyeti haiz değildirler. Ehl-i iman ahiret hayatında bu muazzam nimete de nail olacaklardır. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz de bir nevi uhrevi bir hayat olan miraç gecesi ulvi bir alemde bu rü’yet şerefine nail olmuştur.”[5]

    Füsûsül Hikem adlı eserin tercümesini yapan büyük fikir adamı Ahmet Avni Konuk Bey de şöyle der:

    “Musa eleyhisselamın rü’yet talep etmesi rüyetin câiz olduğuna delildir. Kendi ifadeleriyle; “Cenab-ı Musa’nın taleb-i rü’yeti cevaz-ı rü’yete bürhandır. Zira rü’yet muhâl olsaydı, Musa (a.s) talep etmezdi.”

    Cenab-ı Hakk’ın rü’yetine mazhariyet âlem-i ahirette olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri; “O miraç yoluyla beka âlemine girdi.” [6] buyurarak, Hz. Peygamberîn (sav.) Cenab-ı Hakk’ı, ahiret aleminden gördüğünü, bunun bu dünyada mümkün olmayacağını ifade etmiştir. İbn Abbas (r.a); Peygamber Efendimiz’in (sav.) “Ben Rabbimi gözümle gördüm” dediğini ifade etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hz. Enes, Hz. Ebuzer, Hz. Kâb ve Zühri de rivayet etmiştir.

    Şunu hemen ifade eldim ki, Peygamber Efendimiz (sav.) Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “çok merâtib-i küllîyeden” geçtikten sonra, ancak Cenab-ı Hakk’ın rü’yetine mazhar oldu. Allah Resûlü (sav.) miraç ile yedi kat semayı geçti, birçok peygamberle görüştü, kürsiyi, arşı, geride bıraktıktan sonra Sidret-ül Münteha ve Kab-e Kavsey’ne, yani imkan ve vücub arası olan ilâhi visalin en mahrem bucağına erişti, sonsuz sırları müşahede ettikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görme şerefine mazhar oldu.

    Müminler de Cennette böyle ali bir şerefe mazhar olmak için, ölüm yolculuğu ile kabir, berzah, mahşer, mizan, sırat gibi bir çok safhalarından geçtikten ve Cennete layık bir kıymet aldıktan sonra inşallah oraya girecek, bütün latifeleri, duyguları, hissiyatları öyle inkişaf edecek ve öyle bir kıvama gelecek ki, hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, bir dolunay gecesi, ayı çok rahat bir şekilde gördükleri gibi, Cenab-ı Hakk’ı da o şekilde perdesiz göreceklerdir. Musa (as.) bu şekilde bir terakki yolculuğuna çıkmadan, Allah’ı görmek istediği için, rü’yetin dağdaki tecellisine bile dayanamayıp bayılmıştı.

    Evet, imtihan için bu dünya misafirhanesine gönderilen insanlardan, Cenab-ı Hakk’a iman edenler, O’nu hakiki sevenler, rızasına uygun yaşayıp, O’nun istediği gibi hareket edenler, emir ve yasaklarına riayet edip nefsini ıslah edenler, buradan şehadetnamelerini alarak ebedî bir hayatta nihayetsiz nimetlere ve saadetlere mazhar olacaklardır. Kalbini namaz ile tezyin edip günde en az beş defa Cenab-ı Hakk’ın manevi huzuruna çıkan müminler, cennette de biiznillah O’nun rüyetine nail olacaklardır. Evet zikirleri Allah, muhabbet ve ünsiyetleri O’nu hamd ve sena, tazim ve tebcil, zikir ve tesbih olan müminler hiç şüphesiz ki, nimetlerin en büyüğü rü’yetullaha mazhar olacaklardır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulmaktadır: “O gün yüzler vardır, Rablerine bakıp parıldayan”[7]

    Ehl-i Sünnet âlimleri, rü’yetullaha dair en kuvvetli delillerden birisinin de bu ayet olduğunu ifade etmişlerdir.

    Merhum Ömer Nasuhi Bilmen bu ayetin tefsirinde şöyle der: “O mesut kullar, (Rablerine nazar edicidir) ler. O mabud-i kerimlerini bilâkeyf ve bilâ cihetin görmek şerefine nâil olacaklardır. Böyle bir tecelliye mazhariyet ise bütün manevi zevklerin fevkinde bulunacaktır.” [8]

    Merhum Hamdi Yazır Efendi ise bu ayetin tefsirinde şöyle buyurur: “Nice yüzler o gün nedaretlidirler. Muvaffakiyet neşesiyle sürur içinde ışıldar, parıldar. Çünkü إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ Rabbine nâzırdır. Onun cemaline bakmaktadır. Ehli sünnet bu bakışı rü’yet manasıyla anlayarak ahirette müminlerin cemalullahi rü’yetini ispat etmişlerdir. لَن تَرَانِي ye sarılan Mutezile de bu bakışı intizar manasına haml eylemişlerdir. Halbuki gayeye irmiyen intizarın neticesi neşe değil, inkisarı hayal ile elem olacağından burada sade intizar manasının doğru olamayacağını anlatır.” [9]






+ Yorum Gönder