Konusunu Oylayın.: Kibir ile ilgili hutbe

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kibir ile ilgili hutbe
  1. 15.Ocak.2010, 07:28
    1
    Misafir

    Kibir ile ilgili hutbe






    Kibir ile ilgili hutbe Mumsema Kibir ile ilgili hutbe


  2. 15.Ocak.2010, 07:28
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 26.Aralık.2012, 00:42
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kibir ile ilgili hutbe




    Muhterem Müslümanlar!

    Allahü Teâlâ, insanoğluna çeşit çeşit ve pek çok nimetler vermiş-tir. İnsan, bu nimetlerin hakiki sahibim unuttuğu zaman gaflete dü-şer; mal; ve servetin, güç ve kuvvetin kendisine ait olduğunu sanır da büyüklük taslamaya başlar. Hava verilmiş balon gibi, benlik duygusu kabarır, artık kendinden, başka bir kimsenin ne fikrini beğenir ne de yaptığından hoşlanır. Tamamen hakikatin ifadesi olsa da, başkasının sözü ile hareket etmez; dinin hakikatlerini bile başkasının ağzından duysa kabul etmez. Kendisini, akılda dahî; kuvvette, rüstem ve ser-vette üstün görür. Netice itibariyle bu duygu, insanı inkâr fırtına-sına kaptırır ve kendi öz nefsine taptırır.

    iblis, büyüklük taslaması yüzünden, kendinin ateşten, Âdeıaıin topraktan yaratıldığını iddia edip Allah'ın emrine karşı gelmedi mi?
    Fir'avn, kibir yüzünden, Tanrılık dâvasına kalkıp «Ben sizin en yüce Rabbinizim» diyerek kavmini kendisine taptırmış ve bu yüzden Allah'ın kahrına uğramıştı.
    Nemrud, kibre kapılıp, ülûhiyet iddiasına kalkıştı. Onun kafasın-daki tanrılık sevdasını Cenab-ı Hak bir sivri sineğe parçalattı.
    Bizden evvel yaşamış, kimi yel ve kimi sel ile helak olmuş, kimi yere geçmiş kavimlerin batış sebeplerini Kur'ân~ı Kerim şöyle açıkla-maktadır: «Onlar, yer yüzünde büyüklük taslamîşlardı» (1).

    Halbuki insan, vicdan aynasının karşısına geçip bir kendine bir de âlemlere baktığı zaman ibretle görecektir ki, kâinatın yanında kendi varlığı pek küçük ve bir nokta kadar silik kalır. Dünya ve dün-yadan daha büyük semavî ecramın milyarlarcasınm gezip dolaştığı bu kâinat içinde insanın varlığı ne olabilir?
    Diğer insanlara kıyasla bizim üstün bir tarafımız yoktur. Onlar-la hilkatte bir eş, hakikatte kardeşiz; hep Hazret-i Âdemin ve Haz-refc-i Havva'nın çocuklarıyız. Yaratılıştaki değerler bakımından aynı seviyede bulunan insanlar arasında mal, servet, güç ve kuvvet iftihar vesilesi olamaz.
    Güçlü kuvvetliyim arkam var deme,
    insanı sırtüstü yere seren var î ,
    Insan, aslî maddesini düşünecek olursa karşısına bir yığın çamur, çıkar. Balçıkla iftihar, akıllı kimsenin yapacağı bir iş midir? Fakat aklın da yanılması ve dalâletleri vardır. Aklın sapkınlığı, hevâ ve he-veslerin peşine takılmasıdır.

    Büyüklük ve azamet, Allahü Teâlâ'ya mahsustur. Kim kendinde büyüklük görür ve kibir taslarsa Allah onu zelil eder. Güneş, ışığını ayaklar altına serdiği için yücelmiştir. insan, tevazuda güneş gibi ol-malı ki, Allah onu başlara tâc etsin!
    Bir tohum, benliğini korumadıkça filizlenip gelişemez; toprağın si-nesine düşüp mahvolduğu zaman, yeşerip filizlenmeye başlar.
    Hangi dalın meyvesi çoksa başı aşağı iner. Meyvesiz dal ise hava-ya doğru boy verir. Bir yay gibi, tevazu ile eğilen kimsenin
    duaları Allah tarafından kabul olunur. Başı tekebbürle havaya kalkan insan, menzile ulaşamaz.

    Aziz mü'miriler!

    Şeref ve itibarı, büyüklük taslamakta arayanlar onu hiçbir zaman bulamazlar.
    Başı; tevazu ile rükûa, huşu ile sucuda varan insan, kendini top-rak seviyesinde görüp mahviyet gösterirse Allah onu yüceltir. Cismiy-le yeryüzünde, ismiyle mele-i âlâda değer kazanır. Okumuş olduğum âyet-i kerimede buyrulmaktadır ki:

    «insanlardan (kibirlenip) yüzünü çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayan, kendini beğenip öğüneni sev-mez» (2).
    Kibir cinnetine tutulan kimse, Hakkın cennetine giremez.

    Resû-lullah Efendimiz bir gün şöyle buyurdular:
    «Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez». Bu-nun üzerine ashabtan bir zât:
    «Bir adam, elbisesinin güzel ve ayakkabısının iyi olmasını seyer. (Bu da kibir midir?)» dedi.

    Resûl-i Ekrem:
    «Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir hakkı reddetmek tc insan-ları hakir görmektir» buyurdu (3).
    Peygamber Efendimiz tevâzuun kemâl mertebesinde bulunduğun-dan dolayı, yoksulların ziyaretine gider, kölelerin davetine varır ve fakirlerle oturup kalkardı. Ashabının yanına vardığı zaman boş bul-duğu yere ve onların arasında otururdu.
    Âkil isen kimseye etme hakaretle nazar. Sırçayı gevher bil ey dil, serçeyi ankâ gözet.
    Bâyezid Bistâmi Hazretlerine «Bir kimse ne zaman mütevazı ola-bilir?» diye sorulmuş, verdiği cevapta
    Kendine mahsus (manevî) bir makam ve hâl görmediği, halk içinde kendinden daha şerli bir kimse bulmadığı zaman» buyurdu.

    Bir kul, Allah için tevazu gösterirse Allah o kimseyi yüceltir. Ömer b. Abdülaziz'e bir aksam misafir gelmişti. Yatsı
    namazından sonra bir şey yazmaya başladı. Misafir de yanında oturuyordu. Kandilin yağı azalmış, sönme vaziyeti göstermişti. Misafir.
    — Kalkıp kandile yağ koyayım, dedi. O:
    — Bir kimsenin, misafirine hizmet ettirmesi mürüvvete uymaz, dedi. Misafir:
    — O halde hizmetçiye haber vereyim, dedi. O:
    — Hayır! O, simdi ilk uykusundadır, uyandırmak doğru olmaz, cevabını verdi. Kalkıp bardağı kendi getirdi ve kandile yağ koydu. Misafir:

    — Ey mü'minlerin emiri, neden kendiniz kalktınız? deyince Ömer b. Abdülaziz:
    — Ömer olarak gittim, Ömer olarak döndüm. (Değişen bir şey ol-madı). Allah yanında insanların hayırlısı alçak gönüllü olanıdır, dedi.

    Tevazuun en üstün derecesi, Müslümanlarla karşılaştığında önce selâm vermek, bir yere varınca aşağıya oturmak ve kendisinin iyilik ve takva ile anılmasından hoşlanmamaktır.
    Tevazu sahiplerine karşı alçak gönüllü davranmak, îslâmî bir edep ve insanca bir harekettir. Ashâbtan Zeyd b. Sabit hayvanına bin-miş bir haldeyken Abdullah b. Abbas onun özengisini tutmak için ya-niha yaklaştı. Zeyd (r.a.) :

    — Ey Resûlullah'ın amucasının oğlu, ne yapıyorsunuz? dedi. Ib-ni Abbas:
    — Bilginlerimize böyle davranmamızı bize Resûlullah emretti, cevabını verdi. Zeyd b. Sabit İbni Abbas'ın elini tuttu, öptü ve:

    — Ehl-i Beyte karşı böyle davranmamızı da bize Resûlullah em-retti, cevabmı verdi. Ne üstün kemâl, ne yüce tevazu! Büyüklerin hal-leri, hallerin büyüğüdür,

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
    «Mütevazı insanları gördüğünüzde onlara alçak gönüllü davranı-nız. Büyüklük taslayanlan gördüğünüzde onlara karşı büyüklük gös-teriniz. Bu onlan küçültmek ve alçaltmaktır. Böyle hareket ettiğiniz için size sadaka (sevabı) vardır».

    Hutbemize bir âyet meâliyle son verelim:
    «Yer (yüzün) de kibr-ü azametle yürüme. Çünkü (ne kadar bas-san) arzı cidden yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin» (4).

    Alıntı



  4. 26.Aralık.2012, 00:42
    2
    Editör



    Muhterem Müslümanlar!

    Allahü Teâlâ, insanoğluna çeşit çeşit ve pek çok nimetler vermiş-tir. İnsan, bu nimetlerin hakiki sahibim unuttuğu zaman gaflete dü-şer; mal; ve servetin, güç ve kuvvetin kendisine ait olduğunu sanır da büyüklük taslamaya başlar. Hava verilmiş balon gibi, benlik duygusu kabarır, artık kendinden, başka bir kimsenin ne fikrini beğenir ne de yaptığından hoşlanır. Tamamen hakikatin ifadesi olsa da, başkasının sözü ile hareket etmez; dinin hakikatlerini bile başkasının ağzından duysa kabul etmez. Kendisini, akılda dahî; kuvvette, rüstem ve ser-vette üstün görür. Netice itibariyle bu duygu, insanı inkâr fırtına-sına kaptırır ve kendi öz nefsine taptırır.

    iblis, büyüklük taslaması yüzünden, kendinin ateşten, Âdeıaıin topraktan yaratıldığını iddia edip Allah'ın emrine karşı gelmedi mi?
    Fir'avn, kibir yüzünden, Tanrılık dâvasına kalkıp «Ben sizin en yüce Rabbinizim» diyerek kavmini kendisine taptırmış ve bu yüzden Allah'ın kahrına uğramıştı.
    Nemrud, kibre kapılıp, ülûhiyet iddiasına kalkıştı. Onun kafasın-daki tanrılık sevdasını Cenab-ı Hak bir sivri sineğe parçalattı.
    Bizden evvel yaşamış, kimi yel ve kimi sel ile helak olmuş, kimi yere geçmiş kavimlerin batış sebeplerini Kur'ân~ı Kerim şöyle açıkla-maktadır: «Onlar, yer yüzünde büyüklük taslamîşlardı» (1).

    Halbuki insan, vicdan aynasının karşısına geçip bir kendine bir de âlemlere baktığı zaman ibretle görecektir ki, kâinatın yanında kendi varlığı pek küçük ve bir nokta kadar silik kalır. Dünya ve dün-yadan daha büyük semavî ecramın milyarlarcasınm gezip dolaştığı bu kâinat içinde insanın varlığı ne olabilir?
    Diğer insanlara kıyasla bizim üstün bir tarafımız yoktur. Onlar-la hilkatte bir eş, hakikatte kardeşiz; hep Hazret-i Âdemin ve Haz-refc-i Havva'nın çocuklarıyız. Yaratılıştaki değerler bakımından aynı seviyede bulunan insanlar arasında mal, servet, güç ve kuvvet iftihar vesilesi olamaz.
    Güçlü kuvvetliyim arkam var deme,
    insanı sırtüstü yere seren var î ,
    Insan, aslî maddesini düşünecek olursa karşısına bir yığın çamur, çıkar. Balçıkla iftihar, akıllı kimsenin yapacağı bir iş midir? Fakat aklın da yanılması ve dalâletleri vardır. Aklın sapkınlığı, hevâ ve he-veslerin peşine takılmasıdır.

    Büyüklük ve azamet, Allahü Teâlâ'ya mahsustur. Kim kendinde büyüklük görür ve kibir taslarsa Allah onu zelil eder. Güneş, ışığını ayaklar altına serdiği için yücelmiştir. insan, tevazuda güneş gibi ol-malı ki, Allah onu başlara tâc etsin!
    Bir tohum, benliğini korumadıkça filizlenip gelişemez; toprağın si-nesine düşüp mahvolduğu zaman, yeşerip filizlenmeye başlar.
    Hangi dalın meyvesi çoksa başı aşağı iner. Meyvesiz dal ise hava-ya doğru boy verir. Bir yay gibi, tevazu ile eğilen kimsenin
    duaları Allah tarafından kabul olunur. Başı tekebbürle havaya kalkan insan, menzile ulaşamaz.

    Aziz mü'miriler!

    Şeref ve itibarı, büyüklük taslamakta arayanlar onu hiçbir zaman bulamazlar.
    Başı; tevazu ile rükûa, huşu ile sucuda varan insan, kendini top-rak seviyesinde görüp mahviyet gösterirse Allah onu yüceltir. Cismiy-le yeryüzünde, ismiyle mele-i âlâda değer kazanır. Okumuş olduğum âyet-i kerimede buyrulmaktadır ki:

    «insanlardan (kibirlenip) yüzünü çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayan, kendini beğenip öğüneni sev-mez» (2).
    Kibir cinnetine tutulan kimse, Hakkın cennetine giremez.

    Resû-lullah Efendimiz bir gün şöyle buyurdular:
    «Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez». Bu-nun üzerine ashabtan bir zât:
    «Bir adam, elbisesinin güzel ve ayakkabısının iyi olmasını seyer. (Bu da kibir midir?)» dedi.

    Resûl-i Ekrem:
    «Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir hakkı reddetmek tc insan-ları hakir görmektir» buyurdu (3).
    Peygamber Efendimiz tevâzuun kemâl mertebesinde bulunduğun-dan dolayı, yoksulların ziyaretine gider, kölelerin davetine varır ve fakirlerle oturup kalkardı. Ashabının yanına vardığı zaman boş bul-duğu yere ve onların arasında otururdu.
    Âkil isen kimseye etme hakaretle nazar. Sırçayı gevher bil ey dil, serçeyi ankâ gözet.
    Bâyezid Bistâmi Hazretlerine «Bir kimse ne zaman mütevazı ola-bilir?» diye sorulmuş, verdiği cevapta
    Kendine mahsus (manevî) bir makam ve hâl görmediği, halk içinde kendinden daha şerli bir kimse bulmadığı zaman» buyurdu.

    Bir kul, Allah için tevazu gösterirse Allah o kimseyi yüceltir. Ömer b. Abdülaziz'e bir aksam misafir gelmişti. Yatsı
    namazından sonra bir şey yazmaya başladı. Misafir de yanında oturuyordu. Kandilin yağı azalmış, sönme vaziyeti göstermişti. Misafir.
    — Kalkıp kandile yağ koyayım, dedi. O:
    — Bir kimsenin, misafirine hizmet ettirmesi mürüvvete uymaz, dedi. Misafir:
    — O halde hizmetçiye haber vereyim, dedi. O:
    — Hayır! O, simdi ilk uykusundadır, uyandırmak doğru olmaz, cevabını verdi. Kalkıp bardağı kendi getirdi ve kandile yağ koydu. Misafir:

    — Ey mü'minlerin emiri, neden kendiniz kalktınız? deyince Ömer b. Abdülaziz:
    — Ömer olarak gittim, Ömer olarak döndüm. (Değişen bir şey ol-madı). Allah yanında insanların hayırlısı alçak gönüllü olanıdır, dedi.

    Tevazuun en üstün derecesi, Müslümanlarla karşılaştığında önce selâm vermek, bir yere varınca aşağıya oturmak ve kendisinin iyilik ve takva ile anılmasından hoşlanmamaktır.
    Tevazu sahiplerine karşı alçak gönüllü davranmak, îslâmî bir edep ve insanca bir harekettir. Ashâbtan Zeyd b. Sabit hayvanına bin-miş bir haldeyken Abdullah b. Abbas onun özengisini tutmak için ya-niha yaklaştı. Zeyd (r.a.) :

    — Ey Resûlullah'ın amucasının oğlu, ne yapıyorsunuz? dedi. Ib-ni Abbas:
    — Bilginlerimize böyle davranmamızı bize Resûlullah emretti, cevabını verdi. Zeyd b. Sabit İbni Abbas'ın elini tuttu, öptü ve:

    — Ehl-i Beyte karşı böyle davranmamızı da bize Resûlullah em-retti, cevabmı verdi. Ne üstün kemâl, ne yüce tevazu! Büyüklerin hal-leri, hallerin büyüğüdür,

    Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
    «Mütevazı insanları gördüğünüzde onlara alçak gönüllü davranı-nız. Büyüklük taslayanlan gördüğünüzde onlara karşı büyüklük gös-teriniz. Bu onlan küçültmek ve alçaltmaktır. Böyle hareket ettiğiniz için size sadaka (sevabı) vardır».

    Hutbemize bir âyet meâliyle son verelim:
    «Yer (yüzün) de kibr-ü azametle yürüme. Çünkü (ne kadar bas-san) arzı cidden yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin» (4).

    Alıntı






+ Yorum Gönder