Konusunu Oylayın.: Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum
  1. 04.Ocak.2010, 12:00
    1
    Misafir

    Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum






    Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum Mumsema Ey Muhammed Ben Seni çok Seviyorum


  2. 04.Ocak.2010, 12:00
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 04.Ocak.2010, 14:03
    2
    İsrâ
    İsrâ

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Ekim.2009
    Üye No: 59972
    Mesaj Sayısı: 1,575
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Almanya

    --->: Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum




    bizde Onu cok seviyoruz





    Fahri Kainat Efendimizi sevmek (adıgüzel)

    FAKHRİ KAİNAT EFENDİMİZ
    İmam Buhârî, Abdullah b. Hişam Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte idik. O sırada Ömer b. el-Hattab Radıyallahu anh'ın elini tutmuştu. Ömer Radıyallahu anh ona:
    "Ey Allah'ın Rasûlü, şüphesiz ben seni kendi öz canım dışında, herşeyden daha çok seviyorum" dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
    "Canım elinde olana yemin ederim ki, kendi öz nefsinden dahi beni çok sevmedikçe olmaz."
    Bunun üzerine Ömer ona:
    "Şu anda -Allah'a yemin ederim- seni öz canımdan dahi daha çok seviyorum." Bunun üzerine Nebi Sallallahu aleyhi vesellem:
    "Şimdi oldu ey Ömer" diye buyurdu.
    Büyük ilim adamı Aynî, Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'in: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki kendi öz canından bile daha çok sevmedikçe olmaz" buyruğunu açıklarken: "İmanın kâmil olmaz..." demektedir.
    Yine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in: "Şimdi oldu ey Ömer" buyruğunu: "Yani imanın kemale erişti." diye açıklamaktadır.
    "Nefsim elinde olana yemin ederim ki..." buyruğunda dikkati çeken bir husus da onun yemin etmesidir. O yemin etmese dahi bütün söylediklerinde doğru olduğuna göre ya yemin ederse durum ne olur? Çünkü yemin bilindiği gibi sözü pekiştirmeyi ifade eder.
    İmam Buhârî, Ebu Hureyre Radıyallahu anh'dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
    "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizden herhangi bir kimse beni babasından ve çocuğundan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz."
    Görüldüğü gibi; doğru sözlü ve doğru sözlü olduğu tasdik edilmiş bulunan, vahiy ile konuşan o yüce zatın (salât ve selam ona) hadiste görüldüğü gibi yemin etmektedir.
    Acaba "anne" de "valid: baba" lafzının kapsamına girmekte midir? Hafız İbn Hacer bu soruya şu sözleri ile cevap vermektedir: "Eğer "vâlid: doğuran" lafzı ile çocuğu olanı kastediyorsa elbetteki geneldir yahutta iki zıttan birisini zikretmekle yetinilerek diğerini sözkonusu etmeye gerek olmadığı gibi, burada da onlardan birisinin anılması ile yetinilmiştir. Bu durumda sözü edilen, örnek olmak üzere anılmış ve bütün sevgili ve değerli varlıklar kastedilmiş olur. Sanki: "Ve beni değerli bütün varlıklarımdan daha çok sevmedikçe..." demiş gibi olur."
    Yüce Allah baba, evlat, kardeş, eş veya aşiretten herhangi birisini yahutta herhangi bir mal, ticaret ve meskenleri yüce Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolunda cihad etmekten daha çok seven kimseleri ilahî ceza ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:
    "De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, soy ve sopunuz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolundaki cihaddan daha sevgili ise, o halde Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fâsıklar topluluğuna yol göstericilik yapmaz." (et-Tevbe, 9/24)
    Hafız İbn Kesîr âyeti tefsir ederken şunları söylemektedir: "Yani bu şeyleri eğer "Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolundaki cihaddan" daha çok seviyor iseniz, onun başınıza getireceği cezayı ve ibretli intikamı "bekleyedurun" demektir."
    Mücahid ve el-Hasen -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- yüce Allah'ın: "Allah'ın emri gelinceye kadar" buyruğunu: "Dünyada ya da âhirette onun cezasını (bekleyedurun) diye açıklamışlardır."
    Büyük ilim adamı Zemahşerî, âyetin tefsirinde: "Bu âyet-i kerime oldukça ağır hüküm ihtiva etmektedir. Ondan daha ağır hüküm ihtiva eden bir âyet göremezsiniz." demektedir.


    İmam Kurtubî diyor ki: "Âyet-i kerimede Allah'ı ve Rasûlü sevmenin vücubuna delil vardır. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ayrıca bu sevgi, sevilen herşeyden daha önce gelmelidir."


    ADIGÜZEL


  4. 04.Ocak.2010, 14:03
    2
    İsrâ



    bizde Onu cok seviyoruz





    Fahri Kainat Efendimizi sevmek (adıgüzel)

    FAKHRİ KAİNAT EFENDİMİZ
    İmam Buhârî, Abdullah b. Hişam Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte idik. O sırada Ömer b. el-Hattab Radıyallahu anh'ın elini tutmuştu. Ömer Radıyallahu anh ona:
    "Ey Allah'ın Rasûlü, şüphesiz ben seni kendi öz canım dışında, herşeyden daha çok seviyorum" dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
    "Canım elinde olana yemin ederim ki, kendi öz nefsinden dahi beni çok sevmedikçe olmaz."
    Bunun üzerine Ömer ona:
    "Şu anda -Allah'a yemin ederim- seni öz canımdan dahi daha çok seviyorum." Bunun üzerine Nebi Sallallahu aleyhi vesellem:
    "Şimdi oldu ey Ömer" diye buyurdu.
    Büyük ilim adamı Aynî, Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'in: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki kendi öz canından bile daha çok sevmedikçe olmaz" buyruğunu açıklarken: "İmanın kâmil olmaz..." demektedir.
    Yine Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in: "Şimdi oldu ey Ömer" buyruğunu: "Yani imanın kemale erişti." diye açıklamaktadır.
    "Nefsim elinde olana yemin ederim ki..." buyruğunda dikkati çeken bir husus da onun yemin etmesidir. O yemin etmese dahi bütün söylediklerinde doğru olduğuna göre ya yemin ederse durum ne olur? Çünkü yemin bilindiği gibi sözü pekiştirmeyi ifade eder.
    İmam Buhârî, Ebu Hureyre Radıyallahu anh'dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
    "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizden herhangi bir kimse beni babasından ve çocuğundan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz."
    Görüldüğü gibi; doğru sözlü ve doğru sözlü olduğu tasdik edilmiş bulunan, vahiy ile konuşan o yüce zatın (salât ve selam ona) hadiste görüldüğü gibi yemin etmektedir.
    Acaba "anne" de "valid: baba" lafzının kapsamına girmekte midir? Hafız İbn Hacer bu soruya şu sözleri ile cevap vermektedir: "Eğer "vâlid: doğuran" lafzı ile çocuğu olanı kastediyorsa elbetteki geneldir yahutta iki zıttan birisini zikretmekle yetinilerek diğerini sözkonusu etmeye gerek olmadığı gibi, burada da onlardan birisinin anılması ile yetinilmiştir. Bu durumda sözü edilen, örnek olmak üzere anılmış ve bütün sevgili ve değerli varlıklar kastedilmiş olur. Sanki: "Ve beni değerli bütün varlıklarımdan daha çok sevmedikçe..." demiş gibi olur."
    Yüce Allah baba, evlat, kardeş, eş veya aşiretten herhangi birisini yahutta herhangi bir mal, ticaret ve meskenleri yüce Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolunda cihad etmekten daha çok seven kimseleri ilahî ceza ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:
    "De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, soy ve sopunuz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolundaki cihaddan daha sevgili ise, o halde Allah'ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fâsıklar topluluğuna yol göstericilik yapmaz." (et-Tevbe, 9/24)
    Hafız İbn Kesîr âyeti tefsir ederken şunları söylemektedir: "Yani bu şeyleri eğer "Allah'tan, Rasûlünden ve onun yolundaki cihaddan" daha çok seviyor iseniz, onun başınıza getireceği cezayı ve ibretli intikamı "bekleyedurun" demektir."
    Mücahid ve el-Hasen -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- yüce Allah'ın: "Allah'ın emri gelinceye kadar" buyruğunu: "Dünyada ya da âhirette onun cezasını (bekleyedurun) diye açıklamışlardır."
    Büyük ilim adamı Zemahşerî, âyetin tefsirinde: "Bu âyet-i kerime oldukça ağır hüküm ihtiva etmektedir. Ondan daha ağır hüküm ihtiva eden bir âyet göremezsiniz." demektedir.


    İmam Kurtubî diyor ki: "Âyet-i kerimede Allah'ı ve Rasûlü sevmenin vücubuna delil vardır. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ayrıca bu sevgi, sevilen herşeyden daha önce gelmelidir."


    ADIGÜZEL


  5. 04.Ocak.2010, 16:26
    3
    Ecrinim
    Hüvel Baki..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Aralık.2009
    Üye No: 69122
    Mesaj Sayısı: 8,422
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 141
    Bulunduğu yer: Akdeniz

    --->: Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum

    ALLAH IM,
    Sevgini ve seni
    Sevenin
    Sevgisini ve seni
    Sevmeye
    Beni yaklaştıranın
    Sevgisini
    Bana nasip et.
    ( Hadisi Şerif )


  6. 04.Ocak.2010, 16:26
    3
    Hüvel Baki..
    ALLAH IM,
    Sevgini ve seni
    Sevenin
    Sevgisini ve seni
    Sevmeye
    Beni yaklaştıranın
    Sevgisini
    Bana nasip et.
    ( Hadisi Şerif )


  7. 04.Ocak.2010, 21:13
    4
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Ey Muhammed (sav) Ben Seni çok Seviyorum

    Peygamber Sevgisi

    Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’nın sevgisine mazhar olarak “Habibullah” diye tavsif olunan Hz. Muhammed (s.a.v) için önce “sözlerin en güzeli”ne, Kur’an-ı Kerim’e bakmamız icab eder. Yüce Peygamber’i bize tanıtan ayetlerden birinde şöyle buyurulur: “Andolsun ki, Allah, mü’minlere büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur; zira içlerinden O’nun ayetlerini onlara okuyan, onları temizleyen ve onlara Kitap ve Hikmet’i öğreten bir peygamber göndermiştir. Ki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmran 164)



    Bu ayette, Hz. Peygamber’in mü’minlere peygamber olarak gönderilmesini Allah Teâlâ bir “lütuf ve ihsan” olarak nitelemektedir. Daha önce dalalette bulunan bu insanlara, Allah’ın ayetlerini okumak suretiyle Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitabı ve Hikmet’i öğreterek onları çeşitli kötülüklerden temizlediğini beyan buyurmaktadır. Ayeti tefsir eden İslam alimlerinin bir çoğuna göre buradaki “hikmet”, “Hz. Peygamber’in Sünneti’dir.” dolayısıyla kötülüklerden temizlenmek için Kur’an ve Sünnet ikilisine birlikte muhtaçtır mü’minler. Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu bu gerçeği, her mü’min büyük bir teslimiyetle kabul eder; ancak gerek Kur’an-ı Kerim’i okumak ve mucibince amel ve gerekse Sünnet’i yaşamak noktasında herkes aynı başarıyı gösteremez. İşte bu noktada, önemli bir detay vardır ki, onu ifade etmeden geçemeyiz. O da şudur ki: İşin içine aşk ve muhabbeti katmadan bu işi başarmak kolay değildir. Zira Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Sevgiyle acılar tatlılaşır/Sevgiyle bakırlar altınlaşır.” Allah ve Resulü’nün sevgisini kalbe yerleştirmeden ve bu sevgiyi kuşanmadan, hayatın olumsuzluklarına, nefsin ve şeytanın telkinlerine sırt çevirebilmek her kişinin kârı değildir... Ancak bir de bu sevgi kuşanıldı mı artık hiçbirşeyin değeri kalmaz mü’minin gözünde... Tıpkı Hz. Peygamber’in kölesi iken manevi evladı olma şerefine ulaşan Zeyd b. Hârise’nin yaşadıklarında olduğu gibi... Şimdi, Saadet asrında, yüce Resul’ün ashabı arasında cevelan ettiği o günlere dönelim: Hz. Zeyd çocukluğunun ilk yıllarında haydutların pençesine düşerek köle olarak satılan ve sonunda Hz.Hatice’nin, Peygamberimiz’in hizmetine verdiği bir delikanlı idi. Peygamberimiz hemen azad ederek evladı gibi davramaya başladı O’na... Ancak bir zaman sonra Zeyd’in babası çıkagelmişti. Evladına kavuşmanın heyecanıyla durumu Peygamberimiz’e arzeden babası O’nu kendisine teslim etmesini istemişti. Peygamberimiz de Zeyd’e dönerek: “Oğlum, işte baban. Gitmek istersen onunla gidebilirsin. Şayet kalmak istiyorsan bizimle de kalabilirsin. Nasıl istiyorsan öyle davran.” buyurmuştu. Çocuk yaştan itibaren Hz. Peygamber’i tanıyan ve büyük bir muhabbet ile seven Hz. Zeyd, kendisine hem ana, hem baba kabul ettiği Peygamber’ini bırakıp da öz babasıyla gidemedi... Mirastan mahrum edilme tehdidine rağmen babasına dönerek, kendisiyle beraber gelemeyeceğini üzülerek ifade etti. Tarihin, benzerini bir daha kaydetmekten aciz kalacağı olaylardan biri olan bu hadisede Peygamber sevgisinin boyutları gayet açık ve net olarak ortaya çıkmaktadır. Kim bilir, belki de Hz. Zeyd, manevi evladı olarak değil, O’nun kölesi bile olmayı dünyaya ve dünyalıklara tercih ederdi. Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın şaheser şu sözlerinde dile getirdiği gibi... “Ben bir köleyim... Evet ben Hz. Muhammed’in kölesiyim... Ancak benim köleliğim diğer esirlerin esaretine benzemez. Zira onlar esaretten kurtulmayı isterlerken, ben ise bu esaretin devamını, O’na olan köleliğimin sürmesini isterim.”

    Bu sözlere eklenecek başka söz zaid olur kanaatindeyiz. Ancak, Peygamber aşıkları sadece ismi geçen bir sahabi ve bir şairden ibaret değil... Tarih, nice aşık sahabi ve şahsiyetlere tanıklık etmiş, sayısını Allah bilir. Öte yandan şunu da ifade etmeliyiz ki O’na aşık olanlar içinde nice dünya sultanı var ki, bu aşk onları gönül aleminin sultanlığına terfi ettirmiş. Bu kez tarihin yapraklarını çevirip Sultan Mahmud Gaznevi’den bahsedelim isterseniz:
    Birgün Sultan Mahmud, vezirinin Muhammed ismindeki oğlunu yanına çağırırken ona “Ey vezirin oğlu!” diye hitap eder. İlk defa isminin dışında bir hitapla çağırılan delikanlı, akşam bu durumu babasına bildirir. Doğrusu ikisi de buna bir anlam verememiştir. Ertesi günü vezir: “Sultan’ım! Acaba oğlumun size karşı bir kusuru oldu da, onun için mi dün ismiyle hitap etmediniz?” diye sorar. Cevap çok dikkat çekicidir. “Hayır böyle bir şey söz konusu değildir. Ancak gönlünüz rahat olsun diye gerçeği açıklayayım. Şu ana kadarki hayatımda ben Hz. Peygamber’in adını bir kez olsun abdestsiz olarak anmış değilim. O gün oğlunuzu çağırmak icab ettiğinde abdestli değildim. Bu sebeble oğlunuzun ismini telaffuz edemedim. Mesele bundan ibarettir.” Evet, mesele bundan ibaret... Aşk ve muhabbet tarif edilemez, ancak yaşanılır...
    “Ben, şu canı taşıdığım sürece Kur’an’ın kölesiyim
    Ben, Muhammed Muhtar’ın yolunun tozuyum, toprağıyım” Hz. Mevlânâ
    Mehmet Emin AY



  8. 04.Ocak.2010, 21:13
    4
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥
    Peygamber Sevgisi

    Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’nın sevgisine mazhar olarak “Habibullah” diye tavsif olunan Hz. Muhammed (s.a.v) için önce “sözlerin en güzeli”ne, Kur’an-ı Kerim’e bakmamız icab eder. Yüce Peygamber’i bize tanıtan ayetlerden birinde şöyle buyurulur: “Andolsun ki, Allah, mü’minlere büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur; zira içlerinden O’nun ayetlerini onlara okuyan, onları temizleyen ve onlara Kitap ve Hikmet’i öğreten bir peygamber göndermiştir. Ki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmran 164)



    Bu ayette, Hz. Peygamber’in mü’minlere peygamber olarak gönderilmesini Allah Teâlâ bir “lütuf ve ihsan” olarak nitelemektedir. Daha önce dalalette bulunan bu insanlara, Allah’ın ayetlerini okumak suretiyle Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitabı ve Hikmet’i öğreterek onları çeşitli kötülüklerden temizlediğini beyan buyurmaktadır. Ayeti tefsir eden İslam alimlerinin bir çoğuna göre buradaki “hikmet”, “Hz. Peygamber’in Sünneti’dir.” dolayısıyla kötülüklerden temizlenmek için Kur’an ve Sünnet ikilisine birlikte muhtaçtır mü’minler. Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu bu gerçeği, her mü’min büyük bir teslimiyetle kabul eder; ancak gerek Kur’an-ı Kerim’i okumak ve mucibince amel ve gerekse Sünnet’i yaşamak noktasında herkes aynı başarıyı gösteremez. İşte bu noktada, önemli bir detay vardır ki, onu ifade etmeden geçemeyiz. O da şudur ki: İşin içine aşk ve muhabbeti katmadan bu işi başarmak kolay değildir. Zira Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Sevgiyle acılar tatlılaşır/Sevgiyle bakırlar altınlaşır.” Allah ve Resulü’nün sevgisini kalbe yerleştirmeden ve bu sevgiyi kuşanmadan, hayatın olumsuzluklarına, nefsin ve şeytanın telkinlerine sırt çevirebilmek her kişinin kârı değildir... Ancak bir de bu sevgi kuşanıldı mı artık hiçbirşeyin değeri kalmaz mü’minin gözünde... Tıpkı Hz. Peygamber’in kölesi iken manevi evladı olma şerefine ulaşan Zeyd b. Hârise’nin yaşadıklarında olduğu gibi... Şimdi, Saadet asrında, yüce Resul’ün ashabı arasında cevelan ettiği o günlere dönelim: Hz. Zeyd çocukluğunun ilk yıllarında haydutların pençesine düşerek köle olarak satılan ve sonunda Hz.Hatice’nin, Peygamberimiz’in hizmetine verdiği bir delikanlı idi. Peygamberimiz hemen azad ederek evladı gibi davramaya başladı O’na... Ancak bir zaman sonra Zeyd’in babası çıkagelmişti. Evladına kavuşmanın heyecanıyla durumu Peygamberimiz’e arzeden babası O’nu kendisine teslim etmesini istemişti. Peygamberimiz de Zeyd’e dönerek: “Oğlum, işte baban. Gitmek istersen onunla gidebilirsin. Şayet kalmak istiyorsan bizimle de kalabilirsin. Nasıl istiyorsan öyle davran.” buyurmuştu. Çocuk yaştan itibaren Hz. Peygamber’i tanıyan ve büyük bir muhabbet ile seven Hz. Zeyd, kendisine hem ana, hem baba kabul ettiği Peygamber’ini bırakıp da öz babasıyla gidemedi... Mirastan mahrum edilme tehdidine rağmen babasına dönerek, kendisiyle beraber gelemeyeceğini üzülerek ifade etti. Tarihin, benzerini bir daha kaydetmekten aciz kalacağı olaylardan biri olan bu hadisede Peygamber sevgisinin boyutları gayet açık ve net olarak ortaya çıkmaktadır. Kim bilir, belki de Hz. Zeyd, manevi evladı olarak değil, O’nun kölesi bile olmayı dünyaya ve dünyalıklara tercih ederdi. Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın şaheser şu sözlerinde dile getirdiği gibi... “Ben bir köleyim... Evet ben Hz. Muhammed’in kölesiyim... Ancak benim köleliğim diğer esirlerin esaretine benzemez. Zira onlar esaretten kurtulmayı isterlerken, ben ise bu esaretin devamını, O’na olan köleliğimin sürmesini isterim.”

    Bu sözlere eklenecek başka söz zaid olur kanaatindeyiz. Ancak, Peygamber aşıkları sadece ismi geçen bir sahabi ve bir şairden ibaret değil... Tarih, nice aşık sahabi ve şahsiyetlere tanıklık etmiş, sayısını Allah bilir. Öte yandan şunu da ifade etmeliyiz ki O’na aşık olanlar içinde nice dünya sultanı var ki, bu aşk onları gönül aleminin sultanlığına terfi ettirmiş. Bu kez tarihin yapraklarını çevirip Sultan Mahmud Gaznevi’den bahsedelim isterseniz:
    Birgün Sultan Mahmud, vezirinin Muhammed ismindeki oğlunu yanına çağırırken ona “Ey vezirin oğlu!” diye hitap eder. İlk defa isminin dışında bir hitapla çağırılan delikanlı, akşam bu durumu babasına bildirir. Doğrusu ikisi de buna bir anlam verememiştir. Ertesi günü vezir: “Sultan’ım! Acaba oğlumun size karşı bir kusuru oldu da, onun için mi dün ismiyle hitap etmediniz?” diye sorar. Cevap çok dikkat çekicidir. “Hayır böyle bir şey söz konusu değildir. Ancak gönlünüz rahat olsun diye gerçeği açıklayayım. Şu ana kadarki hayatımda ben Hz. Peygamber’in adını bir kez olsun abdestsiz olarak anmış değilim. O gün oğlunuzu çağırmak icab ettiğinde abdestli değildim. Bu sebeble oğlunuzun ismini telaffuz edemedim. Mesele bundan ibarettir.” Evet, mesele bundan ibaret... Aşk ve muhabbet tarif edilemez, ancak yaşanılır...
    “Ben, şu canı taşıdığım sürece Kur’an’ın kölesiyim
    Ben, Muhammed Muhtar’ın yolunun tozuyum, toprağıyım” Hz. Mevlânâ
    Mehmet Emin AY






+ Yorum Gönder