Konusunu Oylayın.: El-Muhasibinin hayatı ve eserleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
El-Muhasibinin hayatı ve eserleri
  1. 26.Aralık.2009, 15:07
    1
    Misafir

    El-Muhasibinin hayatı ve eserleri






    El-Muhasibinin hayatı ve eserleri Mumsema El-Muhasibinin hayatı ve eserleri


  2. 26.Aralık.2009, 15:07
    1
    mevlana83 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    mevlana83
    Misafir



  3. 10.Kasım.2013, 12:40
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: El-Muhasibinin hayatı ve eserleri




    Muhasibinin Doğumu, Yaşamı , Siyasi ve Mezhebi ile ilgili yaşamını Aşağıda zikredelim

    Hâris el-Muhâsibî (Tam ad: Ebu Abdullah Hâris bin Esed el-El-Basrî, Arapça: , d. 781 Basra- ö. 857 ),
    Çok düşünmesi ve yaşamını nefis muhâsebeyle geçirmesi nedeniyle kendisine el-Muhâsibî denmiştir.

    Çağındaki Siyâsî Hareketler

    Hâris el-Muhâsibî, İslâm Dünyâsı’nın siyâsî ve düşünce yaşamı olarak paramparça olduğu, her ikisinde de otorite mücâdelesinin verildiği karışık bir zamanda Dünyâ’ya gelmiştir.

    İkinci İslâm halîfesi Ömer bin Hattab’tan sonra Osman bin Affan ve Ali bin Ebî Tâlib’in şehit edilmeleriyle başlayan siyâsî karışıklık sâdece siyâsî bölünmelere değil, aynı zamanda mezheplerde ve düşüncede bölünmelere sebebiyet verdi. Dördüncü halîfe ve taraftarlarına düşman olan Emevîler, üçüncü halîfe Osman ve taraftarlarına düşman olan Şiîler, önceleri Ali’ye taraftar olup sonra Amr bin el-As’la anlaşmasından dolayı ona da düşman olan Hâricîler ve herhangi bir gruba düşmanlığı olmayan Ehl-i Sünnet gibi pek çok fikrî cerayanlar oluşmuştu.

    El-Muhâsibî’nin doğduğu Basra, Mu’tezile okulunun da kurulduğu yerdir. O zamanlar özellikle kader ve insan irâdesinin özgürlüğü meselesinde farklı farklı inanç ekolleri türemişti. Kaderci olan Cebrîye, aynı zamanda Emevî iktidârının desteklediği bir mezhepti. Mu’tezileyse Abbâsi iktidârı zamânında desteklenmiştir. Hasan El-Basrî ekolünden gelen Ehl-i Sünnet, yâni Sünnî inanışıysa Ebu Hanîfe (H. 150), İmam Mâlik (H. 179), İmam Şâfiî (H. 204) ve İmam Ahmed bin Hanbel (H. 150) ile temel ilkelerini belirleyip sistematikleştirilmişti. Ebu Hanîfe ve Ahmed bin Hanbel, bulundukları devrin iktidarları tarafından değişik işkencelere mâruz kalmış ve nihâyetinde şehit edilmişlerdir.

    Hicrî 3. asır, Mu’tezile mezhebinin ve Şiîliğin Abbâsi hilâfeti tarafından rağbet gördüğü yıllardır. Abbâsi halîfesi El-Me’mun, hocalarını Mu’tezile ve Şiî seçmişti. Hocalarının telkinleriyle minberden Şiîlerin düşman olduğu peygamberin arkadaşı Muâviye hakkında lânetler okutmuş, halkı ve âlimleri Mu’tezile olmaya zorlamıştır. Ahmed bin Hanbel ve birkaç âlim dışında herkes bu baskılara boyun eğmek zorunda kalmıştı. Aynı baskılar El-Mu’tasım zamânında da devam etmiş, bu devirde Ahmed bin Hanbel Sünnîlik’in bayraktârı olmuştur. Hicrî 219 yılında Ahmed bin Hanbel’e Kur’ân’ın mahluk olduğunu söyletmek için 30 kırbaç vurdurmuş, kendisinden sonra gelen El-Vâsık’sa Kur’ân’ın mahluk olduğunu kabul etmeyen Ahmed bin Nasr-ul Huzâî’yi H. 231 yılında öldürtmüştür. Ahmed bin Hanbel’in de ev hapsinde tutulmasını emretmiştir.
    Sonuçta bu çağ günümüze kadar etkisini sürdüren olayların vukû bulduğu bir çağdır.


    Hâris el-Muhâsibî’nin Çocukluğu

    Hâris el-Muhâsibî’nin annesinin Sünnî, babasının ise Kaderî olup aralarında bu nedenle fikrî tartışmaların olduğu söylenmektedir. Buradan el-Muhâsibî’nin kültürlü bir ailede yetiştiği sonucu çıkarılabilir. Zâten o zamanlar Kadercilik aristokrat kesim tarafından kabul görüyordu. Bir rivâyete göre Hâris, insanların etrâfını sardığı bir halde Bağdat sokaklarının birinde babasının yakasına yapışıp Annemi boşa! Onun dîni ayrı, senin dînin ayrı! diye bağırmıştır.[1] Buradan kendisinin çocukken de annesinin tarafında, yâni Sünnî olduğu çıkartılabilir.
    Hâris el-Muhâsibî’ye babasından büyük miktarda bir para mîras kalmış, ancak bu mîrâsı takvâya uygun görmediğinden ve mesleği tasavvuf olduğundan almamıştır.[2]

    Hâris el-Muhâsibî Ekolü

    Devrindeki fikir ayrılıkları ve siyâsî katliamlar, Hâris el-Muhâsibî’yi kendi ekolünü kurmasıyla netîcelenecek bir yola sürükler. Öteden beri Şiîlik ve Mu’tezile akımlarına karşı gelmiştir. Fehm-ul Kur’ân adlı eserinde bu düşüncelerini ortaya koymuş, hadis, fıkıh ve kelam âlimleriyle aynı safta yer almıştır. Ancak orta yaşlarını geçince gerçeğe daha yakın olma arzusunu nass’a dayalı bu ilimlerin tatmin edemeyeceğini düşünmeye başlamış, daha önce aynı safta olduğu bu âlimlerin görüşlerini de kritiğe tâbî tutmuş ve zaman zaman eleştirmiştir. İşte bu devir tasavvufun bir nevî başlangıcını oluşturan şüphe aşamasıdır. Hâris, içinde yaşadığı asrın Peygamberin "Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, biri hâriç hepsi Cehennem’dedir. O biri benim sünnetime sarılanlardır" dediği asır olduğunu düşünmekteydi. El-Vasâya adlı eserinde şöyle demektedir:

    Çağımızı, bizim kendi durumumuzu uzun uzun düşündüm. Çok çetin bir dönemden geçtiğimizi anladım. Bu çağın inanç esaslarının değişime uğradığı, İslâmî dokunun çözüldüğü, dînî belirtilerin değiştiği, sınırların çiğnendiği, hakkın ortadan kalkıp haklının helak olduğu, bâtılın yüceldiği, bâtıl ehlinin sayıca arttığı bir çağ olduğunu gördüm…

    Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir dönem gelecek, o dönemde insanlardan dîne tutunanlar kor ateş tutan birileri gibi olacaklar". Yine paygamber "İnsanların sünnetimden yüz çevirdiği bir dönemde sünnetime sarılanlara yüz şehit sevâbı vardır" buyurmuştur.[3]

    Bundan sonra peygamberin "İslâm garîp geldi, garîp gidecektir" hadîsine atıfta bulunarak Allah’tan bu gariplerin arasına girmek için duâ etmiştir. O gariplerin özelliklerini şöyle sıralamaktadır:

    Onlar hidâyet önderleridir. Çile ve sıkıntıyı kabullenirler, kazâya rızâ gösterirler. Nimetler karşısında sabırlı, Allah’ın dîni konusunda derin ferâset sahibidirler. Bid’attan, hevâ ve heveslerine esir olmaktan, Dünyâ’ya dalıp Allah’ı unutmaktan ve haddi aşmaktan sakınırlar. Tartışma ve riyâdan hoşlanmaz; dedikodu, gıybet ve zulümden uzak dururlar. Hevâ ve heveslerine karşı çıkar ve kendilerini hesâba çekerler. Yiyecek ve giyecekleri şeylerde, her türlü hareket ve davranışlarında takvâ ölçülerini gözetir ve şüpheli şeylerden kaçınırlar. Kendilerine mübah kılınanın çok azıyla, ölmeyecek kadar bir gıdayla yetinirler. Gelecekten endişe ederler… Âhiret gerçeği ve diriliş saatine ilişkin haberlerin bilincindedirler… Bu, onların sâhip oldukları sürekli hüzün ve endişe halinin bir sonucudur. Dünyâ mutluluğu ve Öbür Dünyâ nimetleri karşısında tamamen ilgisizdirler.[4]

    Hâris el-Muhâsibî’nin bu temel öğretileri tasavvuf olarak adlandırılmıştır. Bu yolda ilerleyerek elde ettiği bilgiyi ise şöyle anlatmaktadır:
    Allah bana bir ilim kapısı açtı, bu kesin bilgi içimdeki şüpheleri dağıttı, ilâhî lütuf beni aydınlattı. Bu mezhebe mensup olup gereğince amel edenlerin kurtulacağını, karşı çıkanların ise yollarını kaybedeceğini anladım, gönülden inandım, güvendim, bağlandım ve kendi iç âlemime çekildim, dînimi ve amellerimi bu bilgi ışığında temellendirdim. Bana lutfettiği bu bilgi için yüce Allah’a duâcıyım.

    Orta yaşlara kadar akılcı ve diyalektik bir düşünür olan el-Muhâsibî, bu düşünce yollarını terk edip tasavvufun müşâhede makamına ulaşmaya dönmüş, bilgiyi hakk’al yakîn denilen bir yöntemle elde etmiştir.

    Otuz yıl boyunca aklımın emirleri dışında hiçbir şey dinlemedim. Sonra bir otuz yıl da Allah’ın emirleri dışında hiçbir şey dinlemedim.[5]
    Hâris el-Muhâsibî’nin yaşadığı bu serüvenin bir benzeri, birkaç yüzyıl sonra İmâm-ı Gazâlî’nin başından geçecektir. Yaşananlar, şüpheler ve netîcede varılan yer aynıdır.

    Ekolünün Özellikleri

    Hâris el-Muhâsibî Bağdat okulunun şeyhi kabul edilir. Bağdat, kendisinden sonra yüzlerce yıl İslâmî ilimlerin merkezi olacaktır. Her biri büyük âlim olan Mâruf el-Kerhî, İbn-i Atâ, Es-Sırr’us Sakatî, Amr bin Osman el-Mekkî ve Cüneyd-i Bağdâdî onun öğrencisi veya kendinden ders alan dostlarıydı. Bunun yanında Eş’arî kelamcılarından İmâm-ı Gazâlî’ye kadar kelam âlimlerine ve İmâm-ı Şiblî, İbn-i Mesruk gibi tasavvufçular silsileyle onun ekolünden etkilenmiştir.

    Şeriate ve Sünnete Tam Bağlılık

    Muhâsibî ekolü şeriate ve sünnete tam bağlıdır. Tasavvuf Dünyâsı’ndaki hulûl, ittihad ve vahdet-i vücûd gibi düşünceleri kabul etmez. Cüneyd-i Bağdâdî kendisine: "Bâzı sûfîler, Allah’a çok yakın olduklarından artık ibâdete ihtiyaç duymadıklarını söylüyorlar. Bu konuda siz ne dersiniz?" diye sorduğunda "Bunların iddiası zinâ yapmaktan daha ağırdır. Şâyet bin yıl yaşayacak olsam, Allah (c.c) beni başka amellerle mükellef tutmadıkça iyi amellerin bir zerresini dahî eksiltmezdim"[6] cevâbını verir.
    Yine Cüneyd-i Bağdâdî’ye: "Peygamberin sünnetine göre hareket etmeyen bütün yollar Allah’a kapalıdır" demiştir.

    Diğer Kaynakları Kullanmak

    Muhâsibî ekolü, aklın sâhâsı olarak tanımlanan alanlarda aklı kullanmış, böyle elde ettiği bilgileri yine akılla îzah etmiştir. Naklin gerekliliğinin olduğu kabul edilen durumlardaysa nakle başvurmuştur. Bu ekol hem kelam, hem hadis, hem de fıkıh ilmini kullanır. El-Muhâsibî, eserlerinde bu unsurları harmanlamış, bu unsurlarla sonunda tasavvuf yolunu kendine doğru yol olarak bulmuştur.

    Çok Nefis Muhâsebesi Yapmak

    El-Muhâsibî ekolü, kKılı kırk yaran değerlendirmelerine dayanan nefis terbiyesini kullanır. Klâsik fıkıh âlimleri gibi "şunu bunu yapın, bundan şundan sakının" biçiminde değil, hareketlerin neden öyle yapmak gerektiğini, bunları yaparken nefsin ve şeytanın insana nasıl engel olmaya çalışacağını, buna karşı nasıl konulacağını analiz eder. Er-Riâye adlı eserinde kurucu, "Dedim-Dedi" şeklinde muhâsebe soruları ve cevapları buna iyi bir örnektir:
    Dedim ki: Korku ve ümîde neyle varılır? Dedi ki: Mükâfat ve cezanın büyüklüğünü yeterince bilmekle. Dedim ki: Mükâfat ve cezanın büyüklüğü yeterince nasıl bilinecek? Dedi ki: Azâbın şiddetinden kormak ve büyük sevaplara teşvik etmekle. Dedim ki: Korkuya nasıl ulaşılır? Dedi ki: Bu âkıbeti düşünmekle mümkün olur. Çünkü Allah kulun gözünden, onu korkutan veya ümitlendiren şey kaybolunca ancak tefekkür ve hatırlatmayla korkacağını veya ümitleneceğini bilmektedir… Dedim ki: Söz konusu şeyleri düşünmek kalbime ağır gelmektedir. Sebebi nedir? Dedi ki: 1. Bunları düşünmek kalbin rahatını kaçırır. 2. Âhireti düşünmek nefse acı verir 3. Nefis düşününce kendisini Dünyâ zevklerinden uzaklaştıracak Allah korkusuna kapılmak istemez. Çünkü Dünyâ zevkleri hoşuna gider. Dedim ki: Âhireti düşünmeyi hafifleten şey nedir? …[7]

    Zühde önem

    El-Muhâsibî ekolü, hedeflediği yolda tercih yapma durununda kaldığında nefse ağır olanı tercih eder. Bunun için zühd sâhibi olmak şarttır.
    Ekolün etkisinde kalan Cüneyd-i Bağdâdî’nin görüşleri, burada El-Muhâsibî ekolünün nasıl anlaşıldığına örnek gösterilebilir. Kendisi kaynağını bilmediği hiçbir şeyi yemediği, helâl bile olsa mal biriktirmeyi kendisi için uygun görmediği ve eşyânın kalbinde yer etmesinden hoşlanmadığı rivâyet edilir. Klâsik tasavvufun aksine halvetin takvâyla ilgisi olmadığını söyler. Ona göre halvet, kişinin kendi nefsiyle oyalanması demektir. Cüneydi Bağdâdî, kendisini güven ve huzur ortamından çıkartıp şehvet ve kalabalık ortamına götürdüğünü söyleyince: "Nasıl yalnızlık benim sır dostumdur dersin! Şâyet insanların yarısı bana gelse onlarla herhangi bir dostluk kurmam, diğer yarısı benden kaçsa onların yokluğundan dolayı herhangi bir yalnızlık hissetmem" demiştir. Mâişet peşinde koşmayan sûfîleri kınamış, insanlara yardım ve aile geçimini teminin Allah’ın emri olduğunu söylemiştir. Er-Riâye’de "iki farzın aynı zamanda denk gelmesinde hangisi tercih edilir?" konusunu tartışırken kişinin çok oruç tutup güçden düşmesiyle ailesini zora sokmasını eleştirmiş ve müstehap için vâcibin terk edilemeyeceğini söylemiştir.
    Bu ve benzeri pek çok örneklerle ekolün Dünyâ görüşü kendini belli eder. Klâsik tasavvufçuların aksine Dünyâ yaşamından tamamen kopmak bu ekolde uygun görülmez, bu konuda da şeriate öncelik verilir. Burada hedeflenen "sırlı denge"yle kişi Dünyâ kadar servetinin tamâmını kaybetse kalbinde Dünyâ malı sevgisi kalmadığı için üzülmez, ama mâişetini kazanmak için çalışır.
    Bu ekolün tasavvufu sıradan insanların da yaşayabileceği şekilde anlaşılırdır. Şeriati referans alıp orta yolu tavsiye etmiştir. Kurucu el-Muhâsibi, başkaları için verdiği orta yolun ruhsatlarını kendisi için kullanmamış, seçkinlerin yolunu tercih etmiştir.
    Not[değiştir | kaynağı değiştir]

    ^ El-Hatîb El-Bağdâdî, Târih-u Bağdat, c. 8/214
    ^ Kuşeyri, er-Risâle
    ^ Hâris el-Muhâsibî, en-Nasaih evi’l-Vasaya
    ^ Hâris el-Muhâsibî, en-Nasaih evi’l-Vasaya
    ^ Tezkirât-ul Evliyâ, s. 225-229
    ^ Kuşeyri Risâlesi, c. 1/175
    ^ Er-Riâye (Kalb yaşamı), s. 73, çeviren Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, Işık Yayınları



  4. 10.Kasım.2013, 12:40
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    Muhasibinin Doğumu, Yaşamı , Siyasi ve Mezhebi ile ilgili yaşamını Aşağıda zikredelim

    Hâris el-Muhâsibî (Tam ad: Ebu Abdullah Hâris bin Esed el-El-Basrî, Arapça: , d. 781 Basra- ö. 857 ),
    Çok düşünmesi ve yaşamını nefis muhâsebeyle geçirmesi nedeniyle kendisine el-Muhâsibî denmiştir.

    Çağındaki Siyâsî Hareketler

    Hâris el-Muhâsibî, İslâm Dünyâsı’nın siyâsî ve düşünce yaşamı olarak paramparça olduğu, her ikisinde de otorite mücâdelesinin verildiği karışık bir zamanda Dünyâ’ya gelmiştir.

    İkinci İslâm halîfesi Ömer bin Hattab’tan sonra Osman bin Affan ve Ali bin Ebî Tâlib’in şehit edilmeleriyle başlayan siyâsî karışıklık sâdece siyâsî bölünmelere değil, aynı zamanda mezheplerde ve düşüncede bölünmelere sebebiyet verdi. Dördüncü halîfe ve taraftarlarına düşman olan Emevîler, üçüncü halîfe Osman ve taraftarlarına düşman olan Şiîler, önceleri Ali’ye taraftar olup sonra Amr bin el-As’la anlaşmasından dolayı ona da düşman olan Hâricîler ve herhangi bir gruba düşmanlığı olmayan Ehl-i Sünnet gibi pek çok fikrî cerayanlar oluşmuştu.

    El-Muhâsibî’nin doğduğu Basra, Mu’tezile okulunun da kurulduğu yerdir. O zamanlar özellikle kader ve insan irâdesinin özgürlüğü meselesinde farklı farklı inanç ekolleri türemişti. Kaderci olan Cebrîye, aynı zamanda Emevî iktidârının desteklediği bir mezhepti. Mu’tezileyse Abbâsi iktidârı zamânında desteklenmiştir. Hasan El-Basrî ekolünden gelen Ehl-i Sünnet, yâni Sünnî inanışıysa Ebu Hanîfe (H. 150), İmam Mâlik (H. 179), İmam Şâfiî (H. 204) ve İmam Ahmed bin Hanbel (H. 150) ile temel ilkelerini belirleyip sistematikleştirilmişti. Ebu Hanîfe ve Ahmed bin Hanbel, bulundukları devrin iktidarları tarafından değişik işkencelere mâruz kalmış ve nihâyetinde şehit edilmişlerdir.

    Hicrî 3. asır, Mu’tezile mezhebinin ve Şiîliğin Abbâsi hilâfeti tarafından rağbet gördüğü yıllardır. Abbâsi halîfesi El-Me’mun, hocalarını Mu’tezile ve Şiî seçmişti. Hocalarının telkinleriyle minberden Şiîlerin düşman olduğu peygamberin arkadaşı Muâviye hakkında lânetler okutmuş, halkı ve âlimleri Mu’tezile olmaya zorlamıştır. Ahmed bin Hanbel ve birkaç âlim dışında herkes bu baskılara boyun eğmek zorunda kalmıştı. Aynı baskılar El-Mu’tasım zamânında da devam etmiş, bu devirde Ahmed bin Hanbel Sünnîlik’in bayraktârı olmuştur. Hicrî 219 yılında Ahmed bin Hanbel’e Kur’ân’ın mahluk olduğunu söyletmek için 30 kırbaç vurdurmuş, kendisinden sonra gelen El-Vâsık’sa Kur’ân’ın mahluk olduğunu kabul etmeyen Ahmed bin Nasr-ul Huzâî’yi H. 231 yılında öldürtmüştür. Ahmed bin Hanbel’in de ev hapsinde tutulmasını emretmiştir.
    Sonuçta bu çağ günümüze kadar etkisini sürdüren olayların vukû bulduğu bir çağdır.


    Hâris el-Muhâsibî’nin Çocukluğu

    Hâris el-Muhâsibî’nin annesinin Sünnî, babasının ise Kaderî olup aralarında bu nedenle fikrî tartışmaların olduğu söylenmektedir. Buradan el-Muhâsibî’nin kültürlü bir ailede yetiştiği sonucu çıkarılabilir. Zâten o zamanlar Kadercilik aristokrat kesim tarafından kabul görüyordu. Bir rivâyete göre Hâris, insanların etrâfını sardığı bir halde Bağdat sokaklarının birinde babasının yakasına yapışıp Annemi boşa! Onun dîni ayrı, senin dînin ayrı! diye bağırmıştır.[1] Buradan kendisinin çocukken de annesinin tarafında, yâni Sünnî olduğu çıkartılabilir.
    Hâris el-Muhâsibî’ye babasından büyük miktarda bir para mîras kalmış, ancak bu mîrâsı takvâya uygun görmediğinden ve mesleği tasavvuf olduğundan almamıştır.[2]

    Hâris el-Muhâsibî Ekolü

    Devrindeki fikir ayrılıkları ve siyâsî katliamlar, Hâris el-Muhâsibî’yi kendi ekolünü kurmasıyla netîcelenecek bir yola sürükler. Öteden beri Şiîlik ve Mu’tezile akımlarına karşı gelmiştir. Fehm-ul Kur’ân adlı eserinde bu düşüncelerini ortaya koymuş, hadis, fıkıh ve kelam âlimleriyle aynı safta yer almıştır. Ancak orta yaşlarını geçince gerçeğe daha yakın olma arzusunu nass’a dayalı bu ilimlerin tatmin edemeyeceğini düşünmeye başlamış, daha önce aynı safta olduğu bu âlimlerin görüşlerini de kritiğe tâbî tutmuş ve zaman zaman eleştirmiştir. İşte bu devir tasavvufun bir nevî başlangıcını oluşturan şüphe aşamasıdır. Hâris, içinde yaşadığı asrın Peygamberin "Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, biri hâriç hepsi Cehennem’dedir. O biri benim sünnetime sarılanlardır" dediği asır olduğunu düşünmekteydi. El-Vasâya adlı eserinde şöyle demektedir:

    Çağımızı, bizim kendi durumumuzu uzun uzun düşündüm. Çok çetin bir dönemden geçtiğimizi anladım. Bu çağın inanç esaslarının değişime uğradığı, İslâmî dokunun çözüldüğü, dînî belirtilerin değiştiği, sınırların çiğnendiği, hakkın ortadan kalkıp haklının helak olduğu, bâtılın yüceldiği, bâtıl ehlinin sayıca arttığı bir çağ olduğunu gördüm…

    Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir dönem gelecek, o dönemde insanlardan dîne tutunanlar kor ateş tutan birileri gibi olacaklar". Yine paygamber "İnsanların sünnetimden yüz çevirdiği bir dönemde sünnetime sarılanlara yüz şehit sevâbı vardır" buyurmuştur.[3]

    Bundan sonra peygamberin "İslâm garîp geldi, garîp gidecektir" hadîsine atıfta bulunarak Allah’tan bu gariplerin arasına girmek için duâ etmiştir. O gariplerin özelliklerini şöyle sıralamaktadır:

    Onlar hidâyet önderleridir. Çile ve sıkıntıyı kabullenirler, kazâya rızâ gösterirler. Nimetler karşısında sabırlı, Allah’ın dîni konusunda derin ferâset sahibidirler. Bid’attan, hevâ ve heveslerine esir olmaktan, Dünyâ’ya dalıp Allah’ı unutmaktan ve haddi aşmaktan sakınırlar. Tartışma ve riyâdan hoşlanmaz; dedikodu, gıybet ve zulümden uzak dururlar. Hevâ ve heveslerine karşı çıkar ve kendilerini hesâba çekerler. Yiyecek ve giyecekleri şeylerde, her türlü hareket ve davranışlarında takvâ ölçülerini gözetir ve şüpheli şeylerden kaçınırlar. Kendilerine mübah kılınanın çok azıyla, ölmeyecek kadar bir gıdayla yetinirler. Gelecekten endişe ederler… Âhiret gerçeği ve diriliş saatine ilişkin haberlerin bilincindedirler… Bu, onların sâhip oldukları sürekli hüzün ve endişe halinin bir sonucudur. Dünyâ mutluluğu ve Öbür Dünyâ nimetleri karşısında tamamen ilgisizdirler.[4]

    Hâris el-Muhâsibî’nin bu temel öğretileri tasavvuf olarak adlandırılmıştır. Bu yolda ilerleyerek elde ettiği bilgiyi ise şöyle anlatmaktadır:
    Allah bana bir ilim kapısı açtı, bu kesin bilgi içimdeki şüpheleri dağıttı, ilâhî lütuf beni aydınlattı. Bu mezhebe mensup olup gereğince amel edenlerin kurtulacağını, karşı çıkanların ise yollarını kaybedeceğini anladım, gönülden inandım, güvendim, bağlandım ve kendi iç âlemime çekildim, dînimi ve amellerimi bu bilgi ışığında temellendirdim. Bana lutfettiği bu bilgi için yüce Allah’a duâcıyım.

    Orta yaşlara kadar akılcı ve diyalektik bir düşünür olan el-Muhâsibî, bu düşünce yollarını terk edip tasavvufun müşâhede makamına ulaşmaya dönmüş, bilgiyi hakk’al yakîn denilen bir yöntemle elde etmiştir.

    Otuz yıl boyunca aklımın emirleri dışında hiçbir şey dinlemedim. Sonra bir otuz yıl da Allah’ın emirleri dışında hiçbir şey dinlemedim.[5]
    Hâris el-Muhâsibî’nin yaşadığı bu serüvenin bir benzeri, birkaç yüzyıl sonra İmâm-ı Gazâlî’nin başından geçecektir. Yaşananlar, şüpheler ve netîcede varılan yer aynıdır.

    Ekolünün Özellikleri

    Hâris el-Muhâsibî Bağdat okulunun şeyhi kabul edilir. Bağdat, kendisinden sonra yüzlerce yıl İslâmî ilimlerin merkezi olacaktır. Her biri büyük âlim olan Mâruf el-Kerhî, İbn-i Atâ, Es-Sırr’us Sakatî, Amr bin Osman el-Mekkî ve Cüneyd-i Bağdâdî onun öğrencisi veya kendinden ders alan dostlarıydı. Bunun yanında Eş’arî kelamcılarından İmâm-ı Gazâlî’ye kadar kelam âlimlerine ve İmâm-ı Şiblî, İbn-i Mesruk gibi tasavvufçular silsileyle onun ekolünden etkilenmiştir.

    Şeriate ve Sünnete Tam Bağlılık

    Muhâsibî ekolü şeriate ve sünnete tam bağlıdır. Tasavvuf Dünyâsı’ndaki hulûl, ittihad ve vahdet-i vücûd gibi düşünceleri kabul etmez. Cüneyd-i Bağdâdî kendisine: "Bâzı sûfîler, Allah’a çok yakın olduklarından artık ibâdete ihtiyaç duymadıklarını söylüyorlar. Bu konuda siz ne dersiniz?" diye sorduğunda "Bunların iddiası zinâ yapmaktan daha ağırdır. Şâyet bin yıl yaşayacak olsam, Allah (c.c) beni başka amellerle mükellef tutmadıkça iyi amellerin bir zerresini dahî eksiltmezdim"[6] cevâbını verir.
    Yine Cüneyd-i Bağdâdî’ye: "Peygamberin sünnetine göre hareket etmeyen bütün yollar Allah’a kapalıdır" demiştir.

    Diğer Kaynakları Kullanmak

    Muhâsibî ekolü, aklın sâhâsı olarak tanımlanan alanlarda aklı kullanmış, böyle elde ettiği bilgileri yine akılla îzah etmiştir. Naklin gerekliliğinin olduğu kabul edilen durumlardaysa nakle başvurmuştur. Bu ekol hem kelam, hem hadis, hem de fıkıh ilmini kullanır. El-Muhâsibî, eserlerinde bu unsurları harmanlamış, bu unsurlarla sonunda tasavvuf yolunu kendine doğru yol olarak bulmuştur.

    Çok Nefis Muhâsebesi Yapmak

    El-Muhâsibî ekolü, kKılı kırk yaran değerlendirmelerine dayanan nefis terbiyesini kullanır. Klâsik fıkıh âlimleri gibi "şunu bunu yapın, bundan şundan sakının" biçiminde değil, hareketlerin neden öyle yapmak gerektiğini, bunları yaparken nefsin ve şeytanın insana nasıl engel olmaya çalışacağını, buna karşı nasıl konulacağını analiz eder. Er-Riâye adlı eserinde kurucu, "Dedim-Dedi" şeklinde muhâsebe soruları ve cevapları buna iyi bir örnektir:
    Dedim ki: Korku ve ümîde neyle varılır? Dedi ki: Mükâfat ve cezanın büyüklüğünü yeterince bilmekle. Dedim ki: Mükâfat ve cezanın büyüklüğü yeterince nasıl bilinecek? Dedi ki: Azâbın şiddetinden kormak ve büyük sevaplara teşvik etmekle. Dedim ki: Korkuya nasıl ulaşılır? Dedi ki: Bu âkıbeti düşünmekle mümkün olur. Çünkü Allah kulun gözünden, onu korkutan veya ümitlendiren şey kaybolunca ancak tefekkür ve hatırlatmayla korkacağını veya ümitleneceğini bilmektedir… Dedim ki: Söz konusu şeyleri düşünmek kalbime ağır gelmektedir. Sebebi nedir? Dedi ki: 1. Bunları düşünmek kalbin rahatını kaçırır. 2. Âhireti düşünmek nefse acı verir 3. Nefis düşününce kendisini Dünyâ zevklerinden uzaklaştıracak Allah korkusuna kapılmak istemez. Çünkü Dünyâ zevkleri hoşuna gider. Dedim ki: Âhireti düşünmeyi hafifleten şey nedir? …[7]

    Zühde önem

    El-Muhâsibî ekolü, hedeflediği yolda tercih yapma durununda kaldığında nefse ağır olanı tercih eder. Bunun için zühd sâhibi olmak şarttır.
    Ekolün etkisinde kalan Cüneyd-i Bağdâdî’nin görüşleri, burada El-Muhâsibî ekolünün nasıl anlaşıldığına örnek gösterilebilir. Kendisi kaynağını bilmediği hiçbir şeyi yemediği, helâl bile olsa mal biriktirmeyi kendisi için uygun görmediği ve eşyânın kalbinde yer etmesinden hoşlanmadığı rivâyet edilir. Klâsik tasavvufun aksine halvetin takvâyla ilgisi olmadığını söyler. Ona göre halvet, kişinin kendi nefsiyle oyalanması demektir. Cüneydi Bağdâdî, kendisini güven ve huzur ortamından çıkartıp şehvet ve kalabalık ortamına götürdüğünü söyleyince: "Nasıl yalnızlık benim sır dostumdur dersin! Şâyet insanların yarısı bana gelse onlarla herhangi bir dostluk kurmam, diğer yarısı benden kaçsa onların yokluğundan dolayı herhangi bir yalnızlık hissetmem" demiştir. Mâişet peşinde koşmayan sûfîleri kınamış, insanlara yardım ve aile geçimini teminin Allah’ın emri olduğunu söylemiştir. Er-Riâye’de "iki farzın aynı zamanda denk gelmesinde hangisi tercih edilir?" konusunu tartışırken kişinin çok oruç tutup güçden düşmesiyle ailesini zora sokmasını eleştirmiş ve müstehap için vâcibin terk edilemeyeceğini söylemiştir.
    Bu ve benzeri pek çok örneklerle ekolün Dünyâ görüşü kendini belli eder. Klâsik tasavvufçuların aksine Dünyâ yaşamından tamamen kopmak bu ekolde uygun görülmez, bu konuda da şeriate öncelik verilir. Burada hedeflenen "sırlı denge"yle kişi Dünyâ kadar servetinin tamâmını kaybetse kalbinde Dünyâ malı sevgisi kalmadığı için üzülmez, ama mâişetini kazanmak için çalışır.
    Bu ekolün tasavvufu sıradan insanların da yaşayabileceği şekilde anlaşılırdır. Şeriati referans alıp orta yolu tavsiye etmiştir. Kurucu el-Muhâsibi, başkaları için verdiği orta yolun ruhsatlarını kendisi için kullanmamış, seçkinlerin yolunu tercih etmiştir.
    Not[değiştir | kaynağı değiştir]

    ^ El-Hatîb El-Bağdâdî, Târih-u Bağdat, c. 8/214
    ^ Kuşeyri, er-Risâle
    ^ Hâris el-Muhâsibî, en-Nasaih evi’l-Vasaya
    ^ Hâris el-Muhâsibî, en-Nasaih evi’l-Vasaya
    ^ Tezkirât-ul Evliyâ, s. 225-229
    ^ Kuşeyri Risâlesi, c. 1/175
    ^ Er-Riâye (Kalb yaşamı), s. 73, çeviren Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, Işık Yayınları






+ Yorum Gönder