Konusunu Oylayın.: İslam ahlakında sabır, şükür, tevekkül, tövbe ve sorumluluğun önemi

5 üzerinden 4.80 | Toplam : 5 kişi
İslam ahlakında sabır, şükür, tevekkül, tövbe ve sorumluluğun önemi
  1. 21.Aralık.2009, 10:48
    1
    Misafir

    İslam ahlakında sabır, şükür, tevekkül, tövbe ve sorumluluğun önemi






    İslam ahlakında sabır, şükür, tevekkül, tövbe ve sorumluluğun önemi Mumsema 7 . sınıf din kültürü ve ahlak bilgisi


  2. 21.Aralık.2009, 10:48
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 16.Haziran.2013, 13:52
    2
    Ebu Ducane
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2008
    Üye No: 8931
    Mesaj Sayısı: 823
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: islam ahlakında sabır , şükür, tevekkül, tövbe ve sorumluluğun önemi




    (a) Sabır



    Sabır konusundan söz açılınca Hz. Eyyup
    peygamber gelir akla. Çünkü her türlü kötülük ve
    olumsuzluklara karşı dayanma gücünün sembolü olmuş,
    dolayısı ile de bizlere örnek.
    Allah Teâlâ, biz kullarını öğretip eğitmek üzere
    toplumda hakça düzen içerisinde kurallara uyumlu
    yaşayabilmemiz için ilâhi emirler yanında peygamberlerin



    örnek davranışlarıyla yol gösterici olmaktadır. Nitekim
    Kuran-ı Kerimde: “Hamt olsun ki, biz sizi biraz korku,
    biraz açlık ve biraz da maldan, candan ve ürünlerden
    noksanlık vererek deneriz; sabredenleri müjdele!”
    buyrulur (Bakara Sur/155). Demek ki, bu emri İlâhiye göre
    başa gelecek her türlü musibetlerde kulun görevi sabretmek
    olacaktır. Fakat nasıl bir sabır; nereye kadar sabır gösterilir?
    gibi soruların cevabı bizzat peygamberler üzerinde
    denenerek bizlere örnek gösterilmiştir. Bu konuda Hz.
    Eyyup Peygamberin başına gelen olumsuz olaylar
    karşısında gösterdiği dayanma gücü, yani sabrı herkese
    örnek teşkil eder. Hatta Kuran-ı Kerimde Yüce Rabbim:

    “Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne
    iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi!” (Sad Sur/44)

    buyurarak onu övmüştür.
    Hayat bir imtihan olduğuna göre Hz. Eyyup
    Peygamberin sabretmeyi nasıl anlayıp uyguladığını ve
    sınavını nasıl başardığını görelim: Önce mukaddes kitap
    Tevrat’ın Eyyup bölümüne göz atalım: “Uts diyarında bir
    adam vardı, adı Eyyup idi; ve bu adam kâmil ve doğru idi.
    Allah’tan korkar ve kötülükten çekinirdi. Ve kendisine yedi
    oğul ile üç kız doğdu. Ve mal olarak onun 7000 koyunu ve
    3000 devesi ve 500 çift öküzü ve 500 dişi eşeği ve pek çok
    kölesi vardı. Ve bütün şark oğullarından bu adam en



    büyüktü (Bap:1, ayet:1,2,3).

    Ve Rab şeytana dedi: Nereden geliyorsun? Ve
    şeytan Rabbe cevap verdi: Dünyada dolaşmaktan ve
    orada gezinmekten. Ve Rab şeytana dedi: Kulum Eyyub’a
    iyice baktın mı? Çünkü dünyada onun gibisi yok; kâmil ve
    doğru adam; Allah’tan korkar ve kötülükten çekinir. Ve
    şeytan Rabbe cevap verip dedi: Eyyup Allah’tan boşuna
    mı korkuyor? Onun etrafına, evinin etrafına, ve nesi varsa
    hepsinin etrafına sen çepçevre çit çevirmedin mi?
    Ellerinin işini sen bereketlendirdin ve onun malı
    memlekette çoğaldı. Şimdi elini uzat da nesi varsa hepsine
    dokun ve yüzüne karşı sana lânet edecektir.” (Bap:1,
    ayet:7-11).

    Bundan sonraki bölümde Tevrat’ın bildirdiklerini
    özetleyelim: “ Ve günlerden bir gün, oğullar ve kızlar büyük
    kardeşin evinde toplanıp yemek yerken çölden bir şiddetli
    rüzgâr gelip çatıyı başlarına yıktı ve öldüler. Şebali kavmi
    baskın yapıp işçileri kılıçtan geçirip öküzleri ve eşekleri ise
    alıp götürdüler. Gökten Allah’ın ateşi düşüp koyunları yaktı.
    Kıldanlılar otlaktaki develerin üzerine saldırıp alıp
    götürdüler. Bu üzücü haberler Hz. Eyyub’a ulaşınca,
    yerinden kalkıp kaftanını çıkardı, saçlarını kesti ve yere
    eğilip secde yaptı. Ve şöyle dedi: Anam karnından çıplak
    çıktım ve oraya çıplak döneceğim. Rab verdi ve Rab aldı.



    Bu işin hepsinde Eyyup suç işlemedi ve Allah’a
    uygunsuzluk yüklemedi (Bap:1, Ayet: 13-22)
    Rivayete göre Hz. Eyyup Peygamberin bu defa
    vücudunu çıban ve yara sarar. Ne yapılırsa şifa bulamaz.
    Eski tanıdıklar Onu terk ederler. Uzun süre evine kapalı
    kalır. Bedeninde yaralar açılır ve kurtlar girip çıkar, yanına
    kimse giremez olur; Hz. Eyyup yine sabreder. Zenginliği
    yok olur; O, sadece şükreder. Eşi Rahmet’in el emeğine ve
    hizmetine muhtaç kalır; buna da sabreder. Bir gün eşinin
    ısrarı üzerine Allah’a dua edip halini arz eder. Allah Teâlâ
    duasını kabul edip üzerindeki hastalıktan kurtulur. Beden
    eski haline döner. Yaşamı süresince eski mal- mülk
    zenginliğine tekrar kavuşur. Böylece dünya ve ahiret saadeti
    ile mutlu yaşar (1).
    Hataya düşmemek için öncelikle bir konuyu
    açıklamak gerekir: İlk insanın yaratılışında Allah’ın “ Hz.
    Âdem’e secde yap “ emrine uymayan şeytan huzurdan
    kovulmuş, Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva ile beraber
    Cennetten çıkarılıp dünyaya indirilmiştir. Ahirete kadar
    dünyada yaşamını sürdürecektir. Ancak kendisine, dünyaya
    bitişik gök tabakasına kadar çıkabilme izni verilmiştir.
    Kuran’da: “Ant olsun ki, Biz dünyaya yakın göğü
    kandillerle donattık. Onları şeytanlar için atış taneleri
    yaptık. Onlara ateşli bir azap vardır” (Mülk Sur/5)



    buyrularak, böylece şeytanların daha yükseklere çıkışının
    önlendiği ifade edilmektedir. Dolayısı ile Tevrat’taki
    ifadede şeytanın Allah’ın huzuruna çıkıp O’nunla sohbet
    üslubu ile konuşması, abartılmış gerçek dışı haberlerdir.
    İslâm inancı ile bağdaşmayan bilgilerdir.
    İşte Hz. Eyyub Peygamberin sabır konusuna bakış
    açısı ve uygulaması böyle. Kader inancı ile sabır
    uygulamasını benliğinde birleştirmiş. Mal- mülk, sağlık ve
    diğer her türlü geçim olanaklarını verenin Allah olduğuna
    kesinkes inanmış. Bu aşamada insanın görevi, sadece aracı
    olmak, istemek ve girişimde bulunmaktan ibarettir. Takdir
    edip veren ise Tanrıdan başkası değil. Yine insanın başına
    gelip yaşamını olumsuz yönde etkileyen musibetleri de
    yaratıp veren yine Allah. Burada insanın görevi ise, önce
    tedbir ve çare aramak, sonra tevekküle sarılıp sabretmek
    olacaktır. Yalnız Allah’a güvenip dayanan kişiler, yani
    gerçek müminler, başlarına bir kötülük- musibet geldiği
    zaman Allah’tan olduğuna inanıp sabrederler; bir iyilik,
    rahatlık geldiğinde de, yine Allah’tan olduğunu düşünüp
    şükrederler. Sabır ve şükür bu yönü itibariyle Yaratan’ına
    karşı bir ibadet ve kulluk görevi olur. Bu konuda bizlere
    hayat dersi verip en güzel davranışa yönlendiren Hz.
    Peygamberimizin konuya ilişkin değerlendirmesine
    değinelim: Hz. Peygamberimiz buyuruyor ki:



    “Müminin işine hayret ederim: Çünkü onun her işi
    hayırdır. Bu hâl müminden başka hiçbir kimse için böyle
    değildir. Şayet ona sevinç verici bir şey isabet ederse
    şükreder. Bu da kendi lehine hayır olur. Eğer ona zarar ve
    ziyan verecek bir hâl isabet ederse sabreder. Bu da onun
    lehine bir hayır olur.” (Müslim, Züht:64). Hem sevap
    kazanmak ve hem de stresten öte mutlu bir yaşam isteyen
    herkes bu hadisi kendisine rehber olarak kabul edip
    yaşamına uygulamalıdır. Şimdi gerçekçi olarak düşünelim;
    başa gelen bir musibetten dolayı üzülüp strese girme ne
    derece doğru olabilir ve sorunu çözebilir mi? O stres ki,
    kişinin fiziksel fonksiyonlarını yıpratıp erken yaşlanmasına
    yol açan bir rahatsızlık olduğu halde. Sonra üzülmek
    neticeyi değiştirebilir mi? Hayır !...Öyleyse “ Allah’ın
    takdiri böyle ! Zorlu bir imtihan geçiriyorum” diye düşünüp
    sabrederse hem sağlığını, korumuş, hem de sevap kazanmış
    olarak Allah’ı yanında bulmuş olur. Nitekim Yüce Rabbim
    buyuruyor: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan
    yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle
    beraberdir.” (Bakara Sur/153). İşte sabrın, ibadet olduğunu
    belirleyen ve bizleri mutlu sona götürecek Allah’ın rehber
    ayeti. Hz. Eyyup Peygamber sabır konusunda tarihi bir
    örnektir. Cenab-ı Hak, başa gelen musibet ve kötülüklerin
    nasıl sabırla aşılacağını, Onun üzerinde uygulayarak



    sonucunu bizlere göstermiştir. Böylece bir canlı örnekten
    sonra hele biz Müslümanlara düşen görev;
    -Allah’ın emirlerini iyi anlayıp kendi hayatımıza
    titizlikle uygulamak,
    -Sabır sevabını kazanabilmek için çekilen sıkıntı,
    mal- mülk zarar ziyanını insanlara anlatıp dert yanmamak.
    Şöyle düşünmelidir: “Başıma gelen felâketi kim verdi?
    Allah!... Öyleyse kimi, kime şikâyet ediyorum! Allah’ın
    takdirini kulları değiştirebilir mi? Hayır, değiştiremez! O
    halde, insanlar üzerimdeki musibeti gideremeyeceklerine
    göre hiç olmazsa dert yanıp sevabını kaybetmeyim”,

    demelidir.
    -Sabır sevabını kazandıracak davranışa dikkat
    edilmeli. Çünkü makbul olan sabır, musibetin ilk anında
    gösterilen tepki halidir. Olayı sükûnetle karşılarsa sevap
    kazanır; tepkisi kırıcı olursa günaha girer. Nitekim Hz.
    Peygamber (s )’den nakledilen hadis şöyledir:

    Enes (R.Anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s),kabrin
    başında ağlayan bir kadının yanından geçti.
    -Allah’tan kork ve sabret, dedi. Kadın,
    -Geç git; zira benim başıma gelen musibet senin
    başına gelmemiştir, dedi. Peygamberi tanımamıştı. Onun
    Peygamber olduğunu kadına söylediler; bunun üzerine
    kadın, Peygamberin kapısına geldi, kapıda kapıcıların



    bulunmadığını gördü ve:
    -Ben seni tanıyamadım, diye özür diledi.
    Peygamber Efendimiz de:
    -Asıl sabır,musibetin ilk anında olanıdır,
    buyurdu.”(Riyazus-salihin,Cilt:1,Sf: 64)

    Bu bağlamda sabırla beceriksizliği birbirinden
    ayırmamız gerekir. Kişinin başına bir kötülük, felâket
    geldiğinde, öncelikle aklını kullanıp soruna çare aramalıdır.
    Eğer, imkânlarını kullanıp yine de çare bulamazsa o zaman
    “Allah beni deniyor, imtihan ediyor” diyerek sabırlı olmaya
    gayret gösterecektir. Yoksa toplumda nüfuzlu ve güçlü
    kişinin kendisine yaptığı hakaret, saldırı ve aşağılamasına
    katlanması kesinlikle sabır olamaz. Bu ancak beceriksizlik
    olur Bu durumda kalan mazlum hakkını yasal yollardan
    araması gerekir.



    (b) Şükür (Hamt) etmek



    Şükür, Allah’ın verdiği her türlü nimetine (mal –
    mülk, geçimlik nesneler, sağlık, kabiliyet, eş ve çocuklar
    gibi) karşı duyulan hoşnutluluğu, Allah’a arz edip O’na
    şükran borcunu ödemektir. İnanmış kişilerin doğru yola
    iletilmesinde kendilerine rehber olan Kuran-ı Kerimin
    Fatiha suresinin 2. ayeti, Allah’a hamt ile başlar ve Allah’ın
    nitelikleri belirtilir. Şöyle ki, “Hesap gününün sahibi,
    dünyada bütün insanlara, ahirette ise, müminlere rahmet



    edici olan, âlemlerin Rabbine hamt olsun!” denilerek, hamt
    etmenin ancak Allah’a karşı yapılacağı belirtilir.
    Yüce Rabbim biz kullarını, sağlık, beceri, ilim sahibi
    olma, zenginlik, eş ve çocuk sahibi olma, meslek edinme
    gibi olanaklarla dener. Yani imtihan eder. Bu olanaklara
    sahip kişi bunları kendi gayret ve becerisi sonucu elde
    ettiğini düşünerek başkalarına karşı büyüklük duygusuna
    kapılırsa sınavı kaybeder. Peki, ne yapması gerekir?
    Bu sevindirici imkânları kendisine lütfedenin Allah
    olduğunu düşünerek O’na şükretmelidir. Allah’ın her
    hükmünde ibret alınacak bir hikmet vardır. Bilinçli olan kişi
    bu perspektiften bakıp neticeye ulaşmaya çalışır. Örneğin,
    Allah bir kişiyi zenginlikle ödüllendirmiş ise, buna karşılık
    sorumluluk da yüklemiştir. Ne gibi sorumluluk? İmtihan
    sorumluluğu! Soruların cevabı nerede? Kuran ve Hz.
    Peygamberimizin (s) sünnetinde. Evet, böyle bir lütfe
    mazhar olan mümin kişi, öncelikle mülkün esas sahibine
    şükredecek, sonra zenginliğin zekâtını fakirlere dağıtacak,
    kurban kesecek, sağlığı izin verirse hac ve umre görevlerini
    yapacak, ayrıca dilenen veya iffetinden dolayı dilenemeyen
    muhtaçlara geçimlik yardımında bulunacak, öldükten sonra
    kendisine sevap kazandıracak “sadaka-i cariye” denen hayır
    kurumlarına hizmet ve bağış yapacak.. Böylece bu ve buna
    benzer hayır işlerinde parasını harcamış ise Kuran’da



    nitelikleri sayılıp övülen o mutlu muttakiler ( gerçek
    müminler) safında yer almış olacaktır. Cimrilik eder,
    kazancından kimseye koklatmazsa, o zaman ahirette
    cezasını çok ağır ödeyecektir Demek ki, bilinçli Müslüman,
    kendisine lütfedilen maddi ve manevi olanaklardan dolayı,
    bunları kendisine karşılıksız veren Rabbine şükredecek.
    Şükretmek, hem ibadet yerine geçip sevap kazandırır ve
    hem de imtihanını başarmasına yardımcı olur. Şükür, yalnız
    mal – mülk, eş ve çocuklar veya menfaati gerektiren
    herhangi bir olanak karşılığında değil, yaşamın her anı ve
    aşamasında yapılmalıdır. Neden mi? Çünkü Allah Teâlâ ne
    buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk
    (ibadet) yapsınlar diye yarattım.” (Zarıyat Sur/56).

    Yaratılış amacının ibadet olduğuna ve hamd etmenin de
    ibadet sayıldığına göre her Müslüman, Allah’ın emri olduğu
    için hamt etmelidir. Örneğin, sabah uyanıp hayatta
    olduğunu görünce şükredecek, kahvaltısını bitirince yine
    şükredecek, işbaşı yapınca lütfedilen bu imkândan dolayı
    şükredecek, işyeri arkadaşlarının hal- hatır sorularına
    şükrederek cevap verecek, bir kaza sonucu zarar görüncedaha
    kötüsü olabilirdi düşüncesiyle- yine şükredecek, akşam
    evine dönünce kavgasız gürültüsüz bir gün geçirdiği için
    hamt edecek. Yani kişi yeter ki, Allah’ın emrine uysun;
    hamt edecek fırsatları devamlı önünde hazır bulacaktır.



    Peki, bir kişi sahip olduğu olanaklar için
    şükretmezse ne olur? İbadet yapmış olma sevabını
    (ödülünü) alamaz. Dahası, kendisinde kibir denen hastalık
    belirir ve devamlı günah kazandırır. Başka bir deyişle ahiret
    hayatını karartır.



    enenisa
    07.07.2010, 01:13

    (c) Tövbe Etmek



    Yaratılış gereği olarak hiç kusur işlememek
    meleklerin özelliği, hiç iyilik yapmamak da şeytanların
    görevidir. Kötülük işledikten sonra pişman olup iyiliğe
    yönelmek de insanlara özgü özelliktir. Demek ki, insanda
    davranış biçimi yönünden iki ayrı haslet bulunur: Biri
    kötülük işleyebilme dürtüsü, diğeri iyilik yapabilme
    melekesi. Diğer bir ifadeyle insan, melek ile şeytan arasında
    üçüncü özel bir varlık, olmuş olur.
    Bu özel yaratılış gereği olarak insan, bilerek veya
    bilmeyerek kötü davranışta bulunabilir. Diğer bir ifadeyle
    günah işleyebilir. Hiç günah işlememek pek kolay olmayan
    ve irade gücünü zorlayan; ancak eğitimle ulaşılabilen üstün
    bir meziyettir. Yani peygamberler ve gerçek Müminlere
    özgü yaşam biçimidir. İnsan yaşam süresince öyle olaylarla
    karşılaşır ki, istemeyerek de olsa günah işleyebilir. Çünkü
    bu özellik insan oğlunun mayasında mevcuttur. Peki, “ biz
    böyle devamlı günah işlersek ahirette hesabını nasıl verecek,

    cezadan nasıl kurtulacağız” gibi akla gelen soruya nasıl
    cevap vereceğiz? Yaratan Allah, bunun alternatifini de
    yaratıp bizleri uygulamaya çağırmıştır. O’nun emrine
    uyarsak ahirette sınavı kolayca verip cezadan kendimizi
    kurtarırız. Nasıl mı? Her günah işledikten sonra pişman olup
    Allah’a tövbe etmek suretiyle... Nitekim Hz.
    Peygamberimiz bir hadisinde: “Eğer sizler günah
    işlemeseydiniz, yemin ederim ki, Allah, yerinize günah
    işleyen, sonra da tövbe edip bağış dileyen ve bağışlanan
    bir kavim getirirdi.” buyurmuştur (Müslim, Tövbe:11).

    Tövbe nedir ve nasıl yapılır? Tövbe kişinin, dinin
    günah sayıp çirkin gördüğü bir davranışı yapınca, akabinde
    pişman olup af dilemek üzere Allah’a yakarışta bulunması
    ve bir daha böyle günah sayılan işleri yapmayacağına dair
    iradesinde beliren arzuyu ortaya koymasıdır. Burada iki
    özellik ön plana çıkar: Birisi, pişmanlık duygusu Kişi, bir
    anlık gaflet sonucu iyice düşünmeden şeytanın isteğine
    kapılıp kötülük işler. Hemen yaptığı hareketin doğru
    olmadığını, günaha girdiğini hatırlayıp pişman olur;
    kalbinde sıkıntı ve üzüntü belirir. Diğeri, hemen Yaratan’ına
    sığınıp “Allah’ım! Bir hata ettim, pişman oldum, beni af et”
    diye dua etmesidir.
    İnsanın, kendi acizliğini kabul edip Allah’a sığınarak
    O’na dua etmesi nedir? İbadet!... İşte bu nedenle diyoruz ki,

    tövbe etmek; namaz, oruç, zekât, hac gibi bir ibadettir.
    Usulüne uygun yapıldığında Müslüman’a sevap kazandırır.
    Sonra tövbe yapmak, Müslüman’ın içinden gelen bir duygu
    ötesinde Allah’ın biz kullarına emridir. Bu nedenle tövbe,
    Allah’ın emri olduğu için yapılır. Nitekim Yüce Rabb’im:
    “Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra tövbe edip O’na
    yönelin. Kuşkusuz Rabbin çok merhametli ve çok
    sevendir.”(Hud Sur/90)“Şunu iyi bilin ki, Allah hem çok
    tövbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.”
    (Bakara Sur/222) “Ey müminler! Nasuh tövbe ile Allah’a
    tövbe edin.” (Tahrim Sur/8) buyurmuştur. Nasuh, içtenlik
    anlamında kullanılmıştır. Yani yapılacak tövbe içten gelen
    yalvarma duygusu içerisinde olacak; işlenen günaha
    pişmanlık duyulacak ve aynı hatayı tekrar yapmama
    konusunda iradesini güçlendirecek kararlıkta olacaktır.
    Yoksa dilinin söylediğini kalbi tasdik etmiyorsa, bu yapılan
    tövbe değil, kişinin kendi kendini aldatması olur. Nasuh
    tövbeye, Hz. Peygamber döneminde cereyan eden tarihi
    bir olayı örnek verelim:
    Medine’nin dış bölgesinde yerleşik “Beni Kurayza”
    adındaki Yahudi kolonisi, barış içerisinde yaşamak isteğiyle
    Hz. Peygamberle bir anlaşma yapmışlardı. Ancak, “Hendek
    Savaşı” esnasında Kureyş ordusuna yardım yapmaları
    anlaşmanın bozulmasına neden oldu. Savaş sonrası, henüz

    cenk elbiselerini üzerlerinden çıkarmadan Cebrail gelip
    Allah’ın emrini Hz. Peygambere duyurdu. İslâm ordusu
    bu defa Beni Kurayza topraklarına yönelip kalelerini kuşattı.
    Yahudiler işin vahametini anlayıp bir arabulucu olarak
    kendi müttefiki bulunan Evs kabilesinden Ebu Lübabe ile
    görüşmek istedikleri haberini gönderdiler. Hz. Peygamber
    teklifi uygun karşıladı ve Ebu Lübabe’yi kendilerine
    gönderdi. Ebu Lübabe oraya vardığında, ağlaşan kadın ve
    çocuklarla karşılaştı. Bu manzara onun hain düşmana karşı
    olan kinini yumuşattı. Adamlar, Muhammed’e teslim olup
    olmama konusunda düşüncesini sorunca o,”Evet” dedi ve
    elini boğazına dokundurarak, teslimiyetten ölümü ima etti.
    Bu davranış onun görevine aykırı idi. Hem teslim olmayıp
    kuşatmayı uzatabilirlerdi, hem de Allah ve Resulü’ne ait
    kararı kendisi vermiş olması idi. Anında hata işlediğinin
    farkına vardı, fakat iş işten geçmişti. Suçluluk duygusu
    içinde yanlarından ayrılırken gözlerinden akan yaşlar
    sakalını dahi ıslatmıştı. Kendisini bekleyen Evs’lilerle
    karşılaşmamak için kalenin arka kapısından çıkıp
    Medine’ye doğru hızlıca yürüdü. Doğruca Mescide gitti;
    kendisini Mescidin direklerinden birine bağlattı ve şöyle
    dedi:”Allah yaptığım şeyi affedinceye kadar burada bağlı
    kalacağım”.Peygamber onun gelip haber getirmesini
    bekliyordu. Neler olduğunu duyunca şöyle dedi:”Eğer bana

    gelseydi, bağışlanması için Allah’a dua ederdim.”
    Ebu Lübabe 15 gün kadar direğe bağlı kaldı. Namaz
    vakti ve diğer ihtiyaçları gidermek üzere kızı gelip bağını
    çözüyor ve ihtiyaç sonrası tekrar bağlıyordu. Daha sonra bir
    sabah Peygamberimiz, Ebu Lübabe’nin affedildiği
    müjdesini verdi. Muhterem eşi Ummi Seleme, Mescide
    açılan kapının önünde durdu ve:”Ey Ebu Lübabe, müjdeler
    olsun, Allah sana merhamet etti!” diye bağırdı. O esnada
    Mescitte bulunanlar Ebu Lübabe’nin bağını çözmek
    istediler. Fakat Ebu Lübabe’e ,” Hz. Peygamber gelip bağı
    çözmedikçe kimseye açtırmam,”dedi. Daha sonra bağı Hz.
    Peygamber tarafından çözüldü. Ebu Lübabe ,bir anlık
    gaflet sonucu farkında olmadan yaptığı davranışa büyük bir
    pişmanlık duymuş , bununla da yetinmeyerek kendisini
    direğe bağlatarak cezalandırmıştı.Allah tarafından
    affedildiğini öğrendikten sonra, yine de yaptığının kefareti
    olarak mal varlığının üçte birini sadaka olarak dağıttı.(30)
    Usulüne uygun tövbe nasıl yapılmalıdır? Tövbenin
    makbul olabilmesi için nasıl bir girişimde bulunulmalıdır:
    -Önce muhtaçlara maddi bir sadaka verilmeli,
    -Sonra aptes almalı ve tövbeye Hz. Peygamberimize
    (s) salâvat okuyarak başlamalı,
    -Mübarek zamanlarda (Ramazan ayında, kandil
    gecelerinde,

    -Cuma gününde, her gün seher vaktinde, vakit
    namazlarının arkasında) yapılmalı,
    -Kutsal mekânlarda (Kâbe, Medine’deki Mescid-i
    Nebevi, Mescid-i Aksa ve diğer camilerde) yapılmalı.
    Ancak tövbe yapmak için mübarek zaman ve mekânları
    beklemek doğru bir hareket tarzı olmayacaktır. Pişmanlık
    duygusu zamanla kaybolabilir. Bu nedenle kötülük
    işlendikten hemen sonra, hata anlaşıldığında tez elden tövbe
    yapılıp bağışlanmasını Allah’tan isteyecektir. Yine bu
    konuda Hz. Peygamberimizin (s): “Kötülüğün arkasından
    hemen iyilik yap ki, onu gidersin.” buyruğuna uyulması da
    gerekir. Bu tavsiye aynı zamanda Allah’ın da emridir:

    “Şüphesiz iyilikler, kötülükleri yok eder.” (Hud Sur/114).

    İyilik, sadaka vermek, ihtiyacı olanlara hizmet etmek, maddi
    ve manevi yardımda bulunmak, borç para vermek, yol
    göstermek, akıl soranları bilgilendirmek gibi, insanlara
    yararlı hizmetler anlaşılmalıdır. Yine Allah için yapılan
    ibadetler de bu kapsamda değerlendirilmelidir.
    Bunun ötesinde önemli olan diğer bir koşul da,
    yapılan hatadan dolayı pişmanlık duymak ve bir daha aynı
    hatayı işlememeye dair Allah’a söz vermesidir. Yoksa aynı
    hatayı tekrar tekrar işle ve her defasında tövbe et. O zaman
    kişiye demezler mi sen kimi aldatıyorsun!... Böyle bir tövbe
    amacı dışına çıkmış olmaz mı? Bilinçli akıl sahibi kişi bu

    soruya “Evet” der.
    Üçüncü koşul ise, tövbenin geciktirilmemesidir.
    Eğer geciktirilirse iki musibet ortaya çıkar. Şöyle ki, günah
    işleye işleye kalbi kararır ve alışkanlık haline geldiği için de
    temizlenemez bir hal alır. Diğeri de, hastalık ve ölüm tezden
    gelir de tövbe etmeye fırsatı kalmaz. İşte bu nedenle günah
    sonucu pişmanlık duyup tövbe edilmelidir. Nitekim Cenab-ı
    Hak: “Ölünceye kadar günahlar işleyip de öleceğini
    anlayınca – şimdi tövbe ettim – diyenlerin ve inkâr üzere
    ölenlerin tövbesi, gerçek tövbe değildir.” (Nisa Sur/18)

    buyurarak yapılan yanlışlığı açıklamıştır.
    Şunun hatırlatılmasında yarar görülmektedir:
    Genelde birçoklarımız noksan bilgi nedeniyle kendi
    kendimizi yanıltırız. Şöyle ki, bir günah işlenince “Allah
    büyüktür, af eder” düşüncesiyle pek fazla önemsemez,
    pişmanlık duymaz ve başka bir zamanda da yine aynı hatayı
    yaparak tekrarlarız. Hâlbuki Rabbimiz günahları af etme
    konusundaki hükmünü açık olarak belirtmiştir. Peki, ne
    diyor Yüce Rabbimiz:

    -“Eğer siz yasak edildiğiniz günahların
    büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer kusurlarınızı
    örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.” (Nisa Sur./31).
    - Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de
    ki: Selâm size!.. Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine

    yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek (cahillik
    sebebiyle) bir kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip de
    kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayıcı, çok
    esirgeyendir.” (En’am Sur./54).
    -“Gizli ve aşikâr olan günahı bırakın. Çünkü
    günah kazananlar, kıyamette kazandıklarının cezasını
    muhakkak çekecekler.” (En’am Sur./120).
    -“O gün (kıyamette) insanlar, amellerinin karşılığı
    kendilerine gösterilmek için fırka fırka (kabirlerinden)
    çıkacaktır. Zîra, kim zerre miktarı bir iyilik (hayır) işlerse,
    onun mükâfatını görecek, kim de, zerre miktarı bir
    kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” (Zilzal
    Sûr./6,7,8).
    -“Şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri yok eder.” (Hud
    Sur./114).

    Bu açıklamalar ışığında konuyu inceleyelim.
    Rabbimiz hangi günahları af edeceğini bildiriyor:
    -Hata ve kusur sayılan küçük günahlar ile,
    -Bilmeden (cahillik sebebiyle) işlenen günahları...
    Peki, diğer büyük günahların affı nasıl
    gerçekleşecektir? Bu konuda iki ayrı görüş vardır. Birincisi;
    -Yukarıda açıklandığı gibi tövbenin kabulünde ön
    görülen koşullar yerine getirilmiş, kişi de kendini ıslah edip
    doğru yola yönelmiş ise, işlediği büyük günahın affı

    Allah’ın takdirine kalmıştır. Bunun nasıl gerçekleşeceği ise
    bilgimiz dışındadır. Tamamen bağışlanacak mı,
    Cehennemde daha az bir süre mi kalacak veya azabın
    şiddetinin azaltılması şeklinde mi gerçekleşeceği konusunda
    kesin bilgi sahibi değiliz. Ancak, âyet-i kerimede “İyilikler,
    kötülükleri yok eder.” denildiğine göre, kendisini düzeltip
    doğru yola yönelen Mümin kişi kazanacağı sevaplarla
    Allah’ın affına ulaşacağı umulmaktadır. Diğeri;
    -İşlenen büyük günahtan sonra eğer tövbe
    yapılmamış ise, bunun affı, cezası çekildikten sonra “bir
    hardal denesi kadar iman sahibi ise” Allah’ın buyruğu ile
    gerçekleşip Cehennemden çıkarılacaktır. Şayet, günah
    Allah’ı inkâr – küfür şeklinde ise bunun affı yoktur.
    İnsanın bilerek veya bilmeden yaptığı kötülük ve
    hataların bir kısmı kişilerle ilgilidir. Kişilerle ilgili olanlar
    için “kul hakkı” tabiri kullanılır. Allah’ın emirlerine ters
    düşecek davranışta bulunulduğunda tövbe ederek günahtan
    kurtulma söz konusu olabilmektedir. Ancak, kişi haklarında
    ise tövbe ile bağışlanma olmaz. Mutlaka hak sahibi ile
    görüşüp onun helâl ve af etmesini istemelidir.
    İnancımıza göre kul hakları iki yönlüdür: Birisi, her
    Müslüman’ın üzerinde görev kabul edilen; selâm vermek,
    davete katılmak, isteyene öğüt vermek, aksırdığında –
    Allah’a hamt ederse – buna karşı hakkında rahmet dilemek

    (bugünkü ortamda genellikle çok yaşa denmekte, en
    doğrusu Allah’ın rahmeti, iyilikleri üzerine olsun, denirse
    amaca ulaşır), hastayı ziyaret etmek, Müslüman’ın
    cenazesinde bulunmak..
    Diğerleri ise, kişilerin mal, mülk, namus, kan gibi
    kişisel haklarına saygılı davranıp elini, dilini bunlardan uzak
    tutmaktır. Yine kişisel haklar içerisinde de, hem Allah hakkı
    hem de kul hakkı bulunur. Allah’ın hakkı bu tür günah
    işlenirken Allah’ın yasakladığı bir zulme girişilmiştir.
    Böylece Allah’a karşı hak doğmaktadır. Bu tür günahlardan
    arınmak ve günaha kefaret olması bakımından;
    Allah’ın hakkını ödemek üzere pişmanlık ve üzüntü
    duyulmalı, kötülükleri terk edip iyilik yapmaya
    yönelmelidir. Örneğin;
    -Kötülüğe karşı iyilik yapılmalı,
    -Malını gasp etmiş ise, helâl servetten sadaka
    verilmeli,
    -Gıybet ve aleyhteki dedikodulara karşı o kişiyi
    övmek ve bildiği iyiliklerini söylemek, şeklinde ifade
    edilebilir. Bütün bunları yapmakla Allah’a karşı görevini
    yapmış olur. Fakat henüz kul hakları yerinde durmaktadır.
    Kul hakları ve bunları ödeme durumuna gelince; hak
    sahibinin hakkını ödeyerek gönlünü almaktan ibarettir. Hak
    sahibi af etmedikçe ahirete kul hakkı ile gidilmiş olur.

    Kul hakkı alış verişteki hile, aldatma, gasp yolu ile
    başkasının malını zimmetine geçirmek şeklinde olduğu
    takdirde, derhal hak sahipleri aranıp bulunacak ve hakları
    kendilerine iade edilecektir. Bulunamadığı takdirde sevabı o
    kişiye olmak üzere iyilik ve hayır yardımı yapılmalıdır.
    Gönül yıkma, hatalı davranışa gelince; gerek
    yüzüne, gerek gıyabında ağır sözler söylemek ve kalbini
    kırıcı hareketlerde bulunmak gibi kusurlu işlerde de yine
    hak sahiplerini bulup onlardan bağışlama dilemelidir. Şayet
    ölmüş ise, kıyamette onlara verilmek üzere hayır ve hasenat
    yapılmalıdır (14).
    Konuyu özetlersek, diğer ibadetler gibi tövbe etmek
    de geçirilen bir sınavın sonuca ulaşmış başarı göstergesidir.
    Burada da akıl ile nefsin amansız mücadelesi görülür. Nefis
    yaptığı her hareketi kişiye güzel, doğru ve uygun olduğunu
    öğütler. Çirkin de olsa, günah da olsa beğendirmeye çalışır
    ve kapatır tövbe kapısını. Çünkü tövbe yaparsa, pişmanlık
    ve acizlik çıkar ortaya. Bu da nefsin büyüklük duygusunu
    rencide eder.
    Akıl, düşünen, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran,
    geleceği tehlikeye düşürecek davranışları önlemeye çalışan
    insana özgü bir meleke. Hemen çıkar nefsin karşısına, onun
    hileli öğütlerine aldanmaması için kişiyi zorlar ve böylece
    bir anlık gaflet sonucu olarak işlenen kötülük ve günah için

    tövbe etmeye, Yüce Yaratan’ına sığınıp bağışlanma
    dilemeye sevk eder kişiyi. Bilinçli Müslüman Allah’ın
    emirlerine ve Hz. Peygamberimizin (s) tavsiyelerine uyarak
    nefsin istekleri üzerine basa basa gerçek yola yönelir. Yani
    hataların bağışlanması isteği ile Rabb’ının sonsuz
    merhameti ve Tevvab olan sıfatına sığınır. Böylece sınavını
    da başarmış olur.



  4. 16.Haziran.2013, 13:52
    2
    Devamlı Üye



    (a) Sabır



    Sabır konusundan söz açılınca Hz. Eyyup
    peygamber gelir akla. Çünkü her türlü kötülük ve
    olumsuzluklara karşı dayanma gücünün sembolü olmuş,
    dolayısı ile de bizlere örnek.
    Allah Teâlâ, biz kullarını öğretip eğitmek üzere
    toplumda hakça düzen içerisinde kurallara uyumlu
    yaşayabilmemiz için ilâhi emirler yanında peygamberlerin



    örnek davranışlarıyla yol gösterici olmaktadır. Nitekim
    Kuran-ı Kerimde: “Hamt olsun ki, biz sizi biraz korku,
    biraz açlık ve biraz da maldan, candan ve ürünlerden
    noksanlık vererek deneriz; sabredenleri müjdele!”
    buyrulur (Bakara Sur/155). Demek ki, bu emri İlâhiye göre
    başa gelecek her türlü musibetlerde kulun görevi sabretmek
    olacaktır. Fakat nasıl bir sabır; nereye kadar sabır gösterilir?
    gibi soruların cevabı bizzat peygamberler üzerinde
    denenerek bizlere örnek gösterilmiştir. Bu konuda Hz.
    Eyyup Peygamberin başına gelen olumsuz olaylar
    karşısında gösterdiği dayanma gücü, yani sabrı herkese
    örnek teşkil eder. Hatta Kuran-ı Kerimde Yüce Rabbim:

    “Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne
    iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi!” (Sad Sur/44)

    buyurarak onu övmüştür.
    Hayat bir imtihan olduğuna göre Hz. Eyyup
    Peygamberin sabretmeyi nasıl anlayıp uyguladığını ve
    sınavını nasıl başardığını görelim: Önce mukaddes kitap
    Tevrat’ın Eyyup bölümüne göz atalım: “Uts diyarında bir
    adam vardı, adı Eyyup idi; ve bu adam kâmil ve doğru idi.
    Allah’tan korkar ve kötülükten çekinirdi. Ve kendisine yedi
    oğul ile üç kız doğdu. Ve mal olarak onun 7000 koyunu ve
    3000 devesi ve 500 çift öküzü ve 500 dişi eşeği ve pek çok
    kölesi vardı. Ve bütün şark oğullarından bu adam en



    büyüktü (Bap:1, ayet:1,2,3).

    Ve Rab şeytana dedi: Nereden geliyorsun? Ve
    şeytan Rabbe cevap verdi: Dünyada dolaşmaktan ve
    orada gezinmekten. Ve Rab şeytana dedi: Kulum Eyyub’a
    iyice baktın mı? Çünkü dünyada onun gibisi yok; kâmil ve
    doğru adam; Allah’tan korkar ve kötülükten çekinir. Ve
    şeytan Rabbe cevap verip dedi: Eyyup Allah’tan boşuna
    mı korkuyor? Onun etrafına, evinin etrafına, ve nesi varsa
    hepsinin etrafına sen çepçevre çit çevirmedin mi?
    Ellerinin işini sen bereketlendirdin ve onun malı
    memlekette çoğaldı. Şimdi elini uzat da nesi varsa hepsine
    dokun ve yüzüne karşı sana lânet edecektir.” (Bap:1,
    ayet:7-11).

    Bundan sonraki bölümde Tevrat’ın bildirdiklerini
    özetleyelim: “ Ve günlerden bir gün, oğullar ve kızlar büyük
    kardeşin evinde toplanıp yemek yerken çölden bir şiddetli
    rüzgâr gelip çatıyı başlarına yıktı ve öldüler. Şebali kavmi
    baskın yapıp işçileri kılıçtan geçirip öküzleri ve eşekleri ise
    alıp götürdüler. Gökten Allah’ın ateşi düşüp koyunları yaktı.
    Kıldanlılar otlaktaki develerin üzerine saldırıp alıp
    götürdüler. Bu üzücü haberler Hz. Eyyub’a ulaşınca,
    yerinden kalkıp kaftanını çıkardı, saçlarını kesti ve yere
    eğilip secde yaptı. Ve şöyle dedi: Anam karnından çıplak
    çıktım ve oraya çıplak döneceğim. Rab verdi ve Rab aldı.



    Bu işin hepsinde Eyyup suç işlemedi ve Allah’a
    uygunsuzluk yüklemedi (Bap:1, Ayet: 13-22)
    Rivayete göre Hz. Eyyup Peygamberin bu defa
    vücudunu çıban ve yara sarar. Ne yapılırsa şifa bulamaz.
    Eski tanıdıklar Onu terk ederler. Uzun süre evine kapalı
    kalır. Bedeninde yaralar açılır ve kurtlar girip çıkar, yanına
    kimse giremez olur; Hz. Eyyup yine sabreder. Zenginliği
    yok olur; O, sadece şükreder. Eşi Rahmet’in el emeğine ve
    hizmetine muhtaç kalır; buna da sabreder. Bir gün eşinin
    ısrarı üzerine Allah’a dua edip halini arz eder. Allah Teâlâ
    duasını kabul edip üzerindeki hastalıktan kurtulur. Beden
    eski haline döner. Yaşamı süresince eski mal- mülk
    zenginliğine tekrar kavuşur. Böylece dünya ve ahiret saadeti
    ile mutlu yaşar (1).
    Hataya düşmemek için öncelikle bir konuyu
    açıklamak gerekir: İlk insanın yaratılışında Allah’ın “ Hz.
    Âdem’e secde yap “ emrine uymayan şeytan huzurdan
    kovulmuş, Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva ile beraber
    Cennetten çıkarılıp dünyaya indirilmiştir. Ahirete kadar
    dünyada yaşamını sürdürecektir. Ancak kendisine, dünyaya
    bitişik gök tabakasına kadar çıkabilme izni verilmiştir.
    Kuran’da: “Ant olsun ki, Biz dünyaya yakın göğü
    kandillerle donattık. Onları şeytanlar için atış taneleri
    yaptık. Onlara ateşli bir azap vardır” (Mülk Sur/5)



    buyrularak, böylece şeytanların daha yükseklere çıkışının
    önlendiği ifade edilmektedir. Dolayısı ile Tevrat’taki
    ifadede şeytanın Allah’ın huzuruna çıkıp O’nunla sohbet
    üslubu ile konuşması, abartılmış gerçek dışı haberlerdir.
    İslâm inancı ile bağdaşmayan bilgilerdir.
    İşte Hz. Eyyub Peygamberin sabır konusuna bakış
    açısı ve uygulaması böyle. Kader inancı ile sabır
    uygulamasını benliğinde birleştirmiş. Mal- mülk, sağlık ve
    diğer her türlü geçim olanaklarını verenin Allah olduğuna
    kesinkes inanmış. Bu aşamada insanın görevi, sadece aracı
    olmak, istemek ve girişimde bulunmaktan ibarettir. Takdir
    edip veren ise Tanrıdan başkası değil. Yine insanın başına
    gelip yaşamını olumsuz yönde etkileyen musibetleri de
    yaratıp veren yine Allah. Burada insanın görevi ise, önce
    tedbir ve çare aramak, sonra tevekküle sarılıp sabretmek
    olacaktır. Yalnız Allah’a güvenip dayanan kişiler, yani
    gerçek müminler, başlarına bir kötülük- musibet geldiği
    zaman Allah’tan olduğuna inanıp sabrederler; bir iyilik,
    rahatlık geldiğinde de, yine Allah’tan olduğunu düşünüp
    şükrederler. Sabır ve şükür bu yönü itibariyle Yaratan’ına
    karşı bir ibadet ve kulluk görevi olur. Bu konuda bizlere
    hayat dersi verip en güzel davranışa yönlendiren Hz.
    Peygamberimizin konuya ilişkin değerlendirmesine
    değinelim: Hz. Peygamberimiz buyuruyor ki:



    “Müminin işine hayret ederim: Çünkü onun her işi
    hayırdır. Bu hâl müminden başka hiçbir kimse için böyle
    değildir. Şayet ona sevinç verici bir şey isabet ederse
    şükreder. Bu da kendi lehine hayır olur. Eğer ona zarar ve
    ziyan verecek bir hâl isabet ederse sabreder. Bu da onun
    lehine bir hayır olur.” (Müslim, Züht:64). Hem sevap
    kazanmak ve hem de stresten öte mutlu bir yaşam isteyen
    herkes bu hadisi kendisine rehber olarak kabul edip
    yaşamına uygulamalıdır. Şimdi gerçekçi olarak düşünelim;
    başa gelen bir musibetten dolayı üzülüp strese girme ne
    derece doğru olabilir ve sorunu çözebilir mi? O stres ki,
    kişinin fiziksel fonksiyonlarını yıpratıp erken yaşlanmasına
    yol açan bir rahatsızlık olduğu halde. Sonra üzülmek
    neticeyi değiştirebilir mi? Hayır !...Öyleyse “ Allah’ın
    takdiri böyle ! Zorlu bir imtihan geçiriyorum” diye düşünüp
    sabrederse hem sağlığını, korumuş, hem de sevap kazanmış
    olarak Allah’ı yanında bulmuş olur. Nitekim Yüce Rabbim
    buyuruyor: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan
    yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle
    beraberdir.” (Bakara Sur/153). İşte sabrın, ibadet olduğunu
    belirleyen ve bizleri mutlu sona götürecek Allah’ın rehber
    ayeti. Hz. Eyyup Peygamber sabır konusunda tarihi bir
    örnektir. Cenab-ı Hak, başa gelen musibet ve kötülüklerin
    nasıl sabırla aşılacağını, Onun üzerinde uygulayarak



    sonucunu bizlere göstermiştir. Böylece bir canlı örnekten
    sonra hele biz Müslümanlara düşen görev;
    -Allah’ın emirlerini iyi anlayıp kendi hayatımıza
    titizlikle uygulamak,
    -Sabır sevabını kazanabilmek için çekilen sıkıntı,
    mal- mülk zarar ziyanını insanlara anlatıp dert yanmamak.
    Şöyle düşünmelidir: “Başıma gelen felâketi kim verdi?
    Allah!... Öyleyse kimi, kime şikâyet ediyorum! Allah’ın
    takdirini kulları değiştirebilir mi? Hayır, değiştiremez! O
    halde, insanlar üzerimdeki musibeti gideremeyeceklerine
    göre hiç olmazsa dert yanıp sevabını kaybetmeyim”,

    demelidir.
    -Sabır sevabını kazandıracak davranışa dikkat
    edilmeli. Çünkü makbul olan sabır, musibetin ilk anında
    gösterilen tepki halidir. Olayı sükûnetle karşılarsa sevap
    kazanır; tepkisi kırıcı olursa günaha girer. Nitekim Hz.
    Peygamber (s )’den nakledilen hadis şöyledir:

    Enes (R.Anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s),kabrin
    başında ağlayan bir kadının yanından geçti.
    -Allah’tan kork ve sabret, dedi. Kadın,
    -Geç git; zira benim başıma gelen musibet senin
    başına gelmemiştir, dedi. Peygamberi tanımamıştı. Onun
    Peygamber olduğunu kadına söylediler; bunun üzerine
    kadın, Peygamberin kapısına geldi, kapıda kapıcıların



    bulunmadığını gördü ve:
    -Ben seni tanıyamadım, diye özür diledi.
    Peygamber Efendimiz de:
    -Asıl sabır,musibetin ilk anında olanıdır,
    buyurdu.”(Riyazus-salihin,Cilt:1,Sf: 64)

    Bu bağlamda sabırla beceriksizliği birbirinden
    ayırmamız gerekir. Kişinin başına bir kötülük, felâket
    geldiğinde, öncelikle aklını kullanıp soruna çare aramalıdır.
    Eğer, imkânlarını kullanıp yine de çare bulamazsa o zaman
    “Allah beni deniyor, imtihan ediyor” diyerek sabırlı olmaya
    gayret gösterecektir. Yoksa toplumda nüfuzlu ve güçlü
    kişinin kendisine yaptığı hakaret, saldırı ve aşağılamasına
    katlanması kesinlikle sabır olamaz. Bu ancak beceriksizlik
    olur Bu durumda kalan mazlum hakkını yasal yollardan
    araması gerekir.



    (b) Şükür (Hamt) etmek



    Şükür, Allah’ın verdiği her türlü nimetine (mal –
    mülk, geçimlik nesneler, sağlık, kabiliyet, eş ve çocuklar
    gibi) karşı duyulan hoşnutluluğu, Allah’a arz edip O’na
    şükran borcunu ödemektir. İnanmış kişilerin doğru yola
    iletilmesinde kendilerine rehber olan Kuran-ı Kerimin
    Fatiha suresinin 2. ayeti, Allah’a hamt ile başlar ve Allah’ın
    nitelikleri belirtilir. Şöyle ki, “Hesap gününün sahibi,
    dünyada bütün insanlara, ahirette ise, müminlere rahmet



    edici olan, âlemlerin Rabbine hamt olsun!” denilerek, hamt
    etmenin ancak Allah’a karşı yapılacağı belirtilir.
    Yüce Rabbim biz kullarını, sağlık, beceri, ilim sahibi
    olma, zenginlik, eş ve çocuk sahibi olma, meslek edinme
    gibi olanaklarla dener. Yani imtihan eder. Bu olanaklara
    sahip kişi bunları kendi gayret ve becerisi sonucu elde
    ettiğini düşünerek başkalarına karşı büyüklük duygusuna
    kapılırsa sınavı kaybeder. Peki, ne yapması gerekir?
    Bu sevindirici imkânları kendisine lütfedenin Allah
    olduğunu düşünerek O’na şükretmelidir. Allah’ın her
    hükmünde ibret alınacak bir hikmet vardır. Bilinçli olan kişi
    bu perspektiften bakıp neticeye ulaşmaya çalışır. Örneğin,
    Allah bir kişiyi zenginlikle ödüllendirmiş ise, buna karşılık
    sorumluluk da yüklemiştir. Ne gibi sorumluluk? İmtihan
    sorumluluğu! Soruların cevabı nerede? Kuran ve Hz.
    Peygamberimizin (s) sünnetinde. Evet, böyle bir lütfe
    mazhar olan mümin kişi, öncelikle mülkün esas sahibine
    şükredecek, sonra zenginliğin zekâtını fakirlere dağıtacak,
    kurban kesecek, sağlığı izin verirse hac ve umre görevlerini
    yapacak, ayrıca dilenen veya iffetinden dolayı dilenemeyen
    muhtaçlara geçimlik yardımında bulunacak, öldükten sonra
    kendisine sevap kazandıracak “sadaka-i cariye” denen hayır
    kurumlarına hizmet ve bağış yapacak.. Böylece bu ve buna
    benzer hayır işlerinde parasını harcamış ise Kuran’da



    nitelikleri sayılıp övülen o mutlu muttakiler ( gerçek
    müminler) safında yer almış olacaktır. Cimrilik eder,
    kazancından kimseye koklatmazsa, o zaman ahirette
    cezasını çok ağır ödeyecektir Demek ki, bilinçli Müslüman,
    kendisine lütfedilen maddi ve manevi olanaklardan dolayı,
    bunları kendisine karşılıksız veren Rabbine şükredecek.
    Şükretmek, hem ibadet yerine geçip sevap kazandırır ve
    hem de imtihanını başarmasına yardımcı olur. Şükür, yalnız
    mal – mülk, eş ve çocuklar veya menfaati gerektiren
    herhangi bir olanak karşılığında değil, yaşamın her anı ve
    aşamasında yapılmalıdır. Neden mi? Çünkü Allah Teâlâ ne
    buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk
    (ibadet) yapsınlar diye yarattım.” (Zarıyat Sur/56).

    Yaratılış amacının ibadet olduğuna ve hamd etmenin de
    ibadet sayıldığına göre her Müslüman, Allah’ın emri olduğu
    için hamt etmelidir. Örneğin, sabah uyanıp hayatta
    olduğunu görünce şükredecek, kahvaltısını bitirince yine
    şükredecek, işbaşı yapınca lütfedilen bu imkândan dolayı
    şükredecek, işyeri arkadaşlarının hal- hatır sorularına
    şükrederek cevap verecek, bir kaza sonucu zarar görüncedaha
    kötüsü olabilirdi düşüncesiyle- yine şükredecek, akşam
    evine dönünce kavgasız gürültüsüz bir gün geçirdiği için
    hamt edecek. Yani kişi yeter ki, Allah’ın emrine uysun;
    hamt edecek fırsatları devamlı önünde hazır bulacaktır.



    Peki, bir kişi sahip olduğu olanaklar için
    şükretmezse ne olur? İbadet yapmış olma sevabını
    (ödülünü) alamaz. Dahası, kendisinde kibir denen hastalık
    belirir ve devamlı günah kazandırır. Başka bir deyişle ahiret
    hayatını karartır.



    enenisa
    07.07.2010, 01:13

    (c) Tövbe Etmek



    Yaratılış gereği olarak hiç kusur işlememek
    meleklerin özelliği, hiç iyilik yapmamak da şeytanların
    görevidir. Kötülük işledikten sonra pişman olup iyiliğe
    yönelmek de insanlara özgü özelliktir. Demek ki, insanda
    davranış biçimi yönünden iki ayrı haslet bulunur: Biri
    kötülük işleyebilme dürtüsü, diğeri iyilik yapabilme
    melekesi. Diğer bir ifadeyle insan, melek ile şeytan arasında
    üçüncü özel bir varlık, olmuş olur.
    Bu özel yaratılış gereği olarak insan, bilerek veya
    bilmeyerek kötü davranışta bulunabilir. Diğer bir ifadeyle
    günah işleyebilir. Hiç günah işlememek pek kolay olmayan
    ve irade gücünü zorlayan; ancak eğitimle ulaşılabilen üstün
    bir meziyettir. Yani peygamberler ve gerçek Müminlere
    özgü yaşam biçimidir. İnsan yaşam süresince öyle olaylarla
    karşılaşır ki, istemeyerek de olsa günah işleyebilir. Çünkü
    bu özellik insan oğlunun mayasında mevcuttur. Peki, “ biz
    böyle devamlı günah işlersek ahirette hesabını nasıl verecek,

    cezadan nasıl kurtulacağız” gibi akla gelen soruya nasıl
    cevap vereceğiz? Yaratan Allah, bunun alternatifini de
    yaratıp bizleri uygulamaya çağırmıştır. O’nun emrine
    uyarsak ahirette sınavı kolayca verip cezadan kendimizi
    kurtarırız. Nasıl mı? Her günah işledikten sonra pişman olup
    Allah’a tövbe etmek suretiyle... Nitekim Hz.
    Peygamberimiz bir hadisinde: “Eğer sizler günah
    işlemeseydiniz, yemin ederim ki, Allah, yerinize günah
    işleyen, sonra da tövbe edip bağış dileyen ve bağışlanan
    bir kavim getirirdi.” buyurmuştur (Müslim, Tövbe:11).

    Tövbe nedir ve nasıl yapılır? Tövbe kişinin, dinin
    günah sayıp çirkin gördüğü bir davranışı yapınca, akabinde
    pişman olup af dilemek üzere Allah’a yakarışta bulunması
    ve bir daha böyle günah sayılan işleri yapmayacağına dair
    iradesinde beliren arzuyu ortaya koymasıdır. Burada iki
    özellik ön plana çıkar: Birisi, pişmanlık duygusu Kişi, bir
    anlık gaflet sonucu iyice düşünmeden şeytanın isteğine
    kapılıp kötülük işler. Hemen yaptığı hareketin doğru
    olmadığını, günaha girdiğini hatırlayıp pişman olur;
    kalbinde sıkıntı ve üzüntü belirir. Diğeri, hemen Yaratan’ına
    sığınıp “Allah’ım! Bir hata ettim, pişman oldum, beni af et”
    diye dua etmesidir.
    İnsanın, kendi acizliğini kabul edip Allah’a sığınarak
    O’na dua etmesi nedir? İbadet!... İşte bu nedenle diyoruz ki,

    tövbe etmek; namaz, oruç, zekât, hac gibi bir ibadettir.
    Usulüne uygun yapıldığında Müslüman’a sevap kazandırır.
    Sonra tövbe yapmak, Müslüman’ın içinden gelen bir duygu
    ötesinde Allah’ın biz kullarına emridir. Bu nedenle tövbe,
    Allah’ın emri olduğu için yapılır. Nitekim Yüce Rabb’im:
    “Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra tövbe edip O’na
    yönelin. Kuşkusuz Rabbin çok merhametli ve çok
    sevendir.”(Hud Sur/90)“Şunu iyi bilin ki, Allah hem çok
    tövbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.”
    (Bakara Sur/222) “Ey müminler! Nasuh tövbe ile Allah’a
    tövbe edin.” (Tahrim Sur/8) buyurmuştur. Nasuh, içtenlik
    anlamında kullanılmıştır. Yani yapılacak tövbe içten gelen
    yalvarma duygusu içerisinde olacak; işlenen günaha
    pişmanlık duyulacak ve aynı hatayı tekrar yapmama
    konusunda iradesini güçlendirecek kararlıkta olacaktır.
    Yoksa dilinin söylediğini kalbi tasdik etmiyorsa, bu yapılan
    tövbe değil, kişinin kendi kendini aldatması olur. Nasuh
    tövbeye, Hz. Peygamber döneminde cereyan eden tarihi
    bir olayı örnek verelim:
    Medine’nin dış bölgesinde yerleşik “Beni Kurayza”
    adındaki Yahudi kolonisi, barış içerisinde yaşamak isteğiyle
    Hz. Peygamberle bir anlaşma yapmışlardı. Ancak, “Hendek
    Savaşı” esnasında Kureyş ordusuna yardım yapmaları
    anlaşmanın bozulmasına neden oldu. Savaş sonrası, henüz

    cenk elbiselerini üzerlerinden çıkarmadan Cebrail gelip
    Allah’ın emrini Hz. Peygambere duyurdu. İslâm ordusu
    bu defa Beni Kurayza topraklarına yönelip kalelerini kuşattı.
    Yahudiler işin vahametini anlayıp bir arabulucu olarak
    kendi müttefiki bulunan Evs kabilesinden Ebu Lübabe ile
    görüşmek istedikleri haberini gönderdiler. Hz. Peygamber
    teklifi uygun karşıladı ve Ebu Lübabe’yi kendilerine
    gönderdi. Ebu Lübabe oraya vardığında, ağlaşan kadın ve
    çocuklarla karşılaştı. Bu manzara onun hain düşmana karşı
    olan kinini yumuşattı. Adamlar, Muhammed’e teslim olup
    olmama konusunda düşüncesini sorunca o,”Evet” dedi ve
    elini boğazına dokundurarak, teslimiyetten ölümü ima etti.
    Bu davranış onun görevine aykırı idi. Hem teslim olmayıp
    kuşatmayı uzatabilirlerdi, hem de Allah ve Resulü’ne ait
    kararı kendisi vermiş olması idi. Anında hata işlediğinin
    farkına vardı, fakat iş işten geçmişti. Suçluluk duygusu
    içinde yanlarından ayrılırken gözlerinden akan yaşlar
    sakalını dahi ıslatmıştı. Kendisini bekleyen Evs’lilerle
    karşılaşmamak için kalenin arka kapısından çıkıp
    Medine’ye doğru hızlıca yürüdü. Doğruca Mescide gitti;
    kendisini Mescidin direklerinden birine bağlattı ve şöyle
    dedi:”Allah yaptığım şeyi affedinceye kadar burada bağlı
    kalacağım”.Peygamber onun gelip haber getirmesini
    bekliyordu. Neler olduğunu duyunca şöyle dedi:”Eğer bana

    gelseydi, bağışlanması için Allah’a dua ederdim.”
    Ebu Lübabe 15 gün kadar direğe bağlı kaldı. Namaz
    vakti ve diğer ihtiyaçları gidermek üzere kızı gelip bağını
    çözüyor ve ihtiyaç sonrası tekrar bağlıyordu. Daha sonra bir
    sabah Peygamberimiz, Ebu Lübabe’nin affedildiği
    müjdesini verdi. Muhterem eşi Ummi Seleme, Mescide
    açılan kapının önünde durdu ve:”Ey Ebu Lübabe, müjdeler
    olsun, Allah sana merhamet etti!” diye bağırdı. O esnada
    Mescitte bulunanlar Ebu Lübabe’nin bağını çözmek
    istediler. Fakat Ebu Lübabe’e ,” Hz. Peygamber gelip bağı
    çözmedikçe kimseye açtırmam,”dedi. Daha sonra bağı Hz.
    Peygamber tarafından çözüldü. Ebu Lübabe ,bir anlık
    gaflet sonucu farkında olmadan yaptığı davranışa büyük bir
    pişmanlık duymuş , bununla da yetinmeyerek kendisini
    direğe bağlatarak cezalandırmıştı.Allah tarafından
    affedildiğini öğrendikten sonra, yine de yaptığının kefareti
    olarak mal varlığının üçte birini sadaka olarak dağıttı.(30)
    Usulüne uygun tövbe nasıl yapılmalıdır? Tövbenin
    makbul olabilmesi için nasıl bir girişimde bulunulmalıdır:
    -Önce muhtaçlara maddi bir sadaka verilmeli,
    -Sonra aptes almalı ve tövbeye Hz. Peygamberimize
    (s) salâvat okuyarak başlamalı,
    -Mübarek zamanlarda (Ramazan ayında, kandil
    gecelerinde,

    -Cuma gününde, her gün seher vaktinde, vakit
    namazlarının arkasında) yapılmalı,
    -Kutsal mekânlarda (Kâbe, Medine’deki Mescid-i
    Nebevi, Mescid-i Aksa ve diğer camilerde) yapılmalı.
    Ancak tövbe yapmak için mübarek zaman ve mekânları
    beklemek doğru bir hareket tarzı olmayacaktır. Pişmanlık
    duygusu zamanla kaybolabilir. Bu nedenle kötülük
    işlendikten hemen sonra, hata anlaşıldığında tez elden tövbe
    yapılıp bağışlanmasını Allah’tan isteyecektir. Yine bu
    konuda Hz. Peygamberimizin (s): “Kötülüğün arkasından
    hemen iyilik yap ki, onu gidersin.” buyruğuna uyulması da
    gerekir. Bu tavsiye aynı zamanda Allah’ın da emridir:

    “Şüphesiz iyilikler, kötülükleri yok eder.” (Hud Sur/114).

    İyilik, sadaka vermek, ihtiyacı olanlara hizmet etmek, maddi
    ve manevi yardımda bulunmak, borç para vermek, yol
    göstermek, akıl soranları bilgilendirmek gibi, insanlara
    yararlı hizmetler anlaşılmalıdır. Yine Allah için yapılan
    ibadetler de bu kapsamda değerlendirilmelidir.
    Bunun ötesinde önemli olan diğer bir koşul da,
    yapılan hatadan dolayı pişmanlık duymak ve bir daha aynı
    hatayı işlememeye dair Allah’a söz vermesidir. Yoksa aynı
    hatayı tekrar tekrar işle ve her defasında tövbe et. O zaman
    kişiye demezler mi sen kimi aldatıyorsun!... Böyle bir tövbe
    amacı dışına çıkmış olmaz mı? Bilinçli akıl sahibi kişi bu

    soruya “Evet” der.
    Üçüncü koşul ise, tövbenin geciktirilmemesidir.
    Eğer geciktirilirse iki musibet ortaya çıkar. Şöyle ki, günah
    işleye işleye kalbi kararır ve alışkanlık haline geldiği için de
    temizlenemez bir hal alır. Diğeri de, hastalık ve ölüm tezden
    gelir de tövbe etmeye fırsatı kalmaz. İşte bu nedenle günah
    sonucu pişmanlık duyup tövbe edilmelidir. Nitekim Cenab-ı
    Hak: “Ölünceye kadar günahlar işleyip de öleceğini
    anlayınca – şimdi tövbe ettim – diyenlerin ve inkâr üzere
    ölenlerin tövbesi, gerçek tövbe değildir.” (Nisa Sur/18)

    buyurarak yapılan yanlışlığı açıklamıştır.
    Şunun hatırlatılmasında yarar görülmektedir:
    Genelde birçoklarımız noksan bilgi nedeniyle kendi
    kendimizi yanıltırız. Şöyle ki, bir günah işlenince “Allah
    büyüktür, af eder” düşüncesiyle pek fazla önemsemez,
    pişmanlık duymaz ve başka bir zamanda da yine aynı hatayı
    yaparak tekrarlarız. Hâlbuki Rabbimiz günahları af etme
    konusundaki hükmünü açık olarak belirtmiştir. Peki, ne
    diyor Yüce Rabbimiz:

    -“Eğer siz yasak edildiğiniz günahların
    büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer kusurlarınızı
    örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.” (Nisa Sur./31).
    - Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de
    ki: Selâm size!.. Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine

    yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek (cahillik
    sebebiyle) bir kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip de
    kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayıcı, çok
    esirgeyendir.” (En’am Sur./54).
    -“Gizli ve aşikâr olan günahı bırakın. Çünkü
    günah kazananlar, kıyamette kazandıklarının cezasını
    muhakkak çekecekler.” (En’am Sur./120).
    -“O gün (kıyamette) insanlar, amellerinin karşılığı
    kendilerine gösterilmek için fırka fırka (kabirlerinden)
    çıkacaktır. Zîra, kim zerre miktarı bir iyilik (hayır) işlerse,
    onun mükâfatını görecek, kim de, zerre miktarı bir
    kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” (Zilzal
    Sûr./6,7,8).
    -“Şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri yok eder.” (Hud
    Sur./114).

    Bu açıklamalar ışığında konuyu inceleyelim.
    Rabbimiz hangi günahları af edeceğini bildiriyor:
    -Hata ve kusur sayılan küçük günahlar ile,
    -Bilmeden (cahillik sebebiyle) işlenen günahları...
    Peki, diğer büyük günahların affı nasıl
    gerçekleşecektir? Bu konuda iki ayrı görüş vardır. Birincisi;
    -Yukarıda açıklandığı gibi tövbenin kabulünde ön
    görülen koşullar yerine getirilmiş, kişi de kendini ıslah edip
    doğru yola yönelmiş ise, işlediği büyük günahın affı

    Allah’ın takdirine kalmıştır. Bunun nasıl gerçekleşeceği ise
    bilgimiz dışındadır. Tamamen bağışlanacak mı,
    Cehennemde daha az bir süre mi kalacak veya azabın
    şiddetinin azaltılması şeklinde mi gerçekleşeceği konusunda
    kesin bilgi sahibi değiliz. Ancak, âyet-i kerimede “İyilikler,
    kötülükleri yok eder.” denildiğine göre, kendisini düzeltip
    doğru yola yönelen Mümin kişi kazanacağı sevaplarla
    Allah’ın affına ulaşacağı umulmaktadır. Diğeri;
    -İşlenen büyük günahtan sonra eğer tövbe
    yapılmamış ise, bunun affı, cezası çekildikten sonra “bir
    hardal denesi kadar iman sahibi ise” Allah’ın buyruğu ile
    gerçekleşip Cehennemden çıkarılacaktır. Şayet, günah
    Allah’ı inkâr – küfür şeklinde ise bunun affı yoktur.
    İnsanın bilerek veya bilmeden yaptığı kötülük ve
    hataların bir kısmı kişilerle ilgilidir. Kişilerle ilgili olanlar
    için “kul hakkı” tabiri kullanılır. Allah’ın emirlerine ters
    düşecek davranışta bulunulduğunda tövbe ederek günahtan
    kurtulma söz konusu olabilmektedir. Ancak, kişi haklarında
    ise tövbe ile bağışlanma olmaz. Mutlaka hak sahibi ile
    görüşüp onun helâl ve af etmesini istemelidir.
    İnancımıza göre kul hakları iki yönlüdür: Birisi, her
    Müslüman’ın üzerinde görev kabul edilen; selâm vermek,
    davete katılmak, isteyene öğüt vermek, aksırdığında –
    Allah’a hamt ederse – buna karşı hakkında rahmet dilemek

    (bugünkü ortamda genellikle çok yaşa denmekte, en
    doğrusu Allah’ın rahmeti, iyilikleri üzerine olsun, denirse
    amaca ulaşır), hastayı ziyaret etmek, Müslüman’ın
    cenazesinde bulunmak..
    Diğerleri ise, kişilerin mal, mülk, namus, kan gibi
    kişisel haklarına saygılı davranıp elini, dilini bunlardan uzak
    tutmaktır. Yine kişisel haklar içerisinde de, hem Allah hakkı
    hem de kul hakkı bulunur. Allah’ın hakkı bu tür günah
    işlenirken Allah’ın yasakladığı bir zulme girişilmiştir.
    Böylece Allah’a karşı hak doğmaktadır. Bu tür günahlardan
    arınmak ve günaha kefaret olması bakımından;
    Allah’ın hakkını ödemek üzere pişmanlık ve üzüntü
    duyulmalı, kötülükleri terk edip iyilik yapmaya
    yönelmelidir. Örneğin;
    -Kötülüğe karşı iyilik yapılmalı,
    -Malını gasp etmiş ise, helâl servetten sadaka
    verilmeli,
    -Gıybet ve aleyhteki dedikodulara karşı o kişiyi
    övmek ve bildiği iyiliklerini söylemek, şeklinde ifade
    edilebilir. Bütün bunları yapmakla Allah’a karşı görevini
    yapmış olur. Fakat henüz kul hakları yerinde durmaktadır.
    Kul hakları ve bunları ödeme durumuna gelince; hak
    sahibinin hakkını ödeyerek gönlünü almaktan ibarettir. Hak
    sahibi af etmedikçe ahirete kul hakkı ile gidilmiş olur.

    Kul hakkı alış verişteki hile, aldatma, gasp yolu ile
    başkasının malını zimmetine geçirmek şeklinde olduğu
    takdirde, derhal hak sahipleri aranıp bulunacak ve hakları
    kendilerine iade edilecektir. Bulunamadığı takdirde sevabı o
    kişiye olmak üzere iyilik ve hayır yardımı yapılmalıdır.
    Gönül yıkma, hatalı davranışa gelince; gerek
    yüzüne, gerek gıyabında ağır sözler söylemek ve kalbini
    kırıcı hareketlerde bulunmak gibi kusurlu işlerde de yine
    hak sahiplerini bulup onlardan bağışlama dilemelidir. Şayet
    ölmüş ise, kıyamette onlara verilmek üzere hayır ve hasenat
    yapılmalıdır (14).
    Konuyu özetlersek, diğer ibadetler gibi tövbe etmek
    de geçirilen bir sınavın sonuca ulaşmış başarı göstergesidir.
    Burada da akıl ile nefsin amansız mücadelesi görülür. Nefis
    yaptığı her hareketi kişiye güzel, doğru ve uygun olduğunu
    öğütler. Çirkin de olsa, günah da olsa beğendirmeye çalışır
    ve kapatır tövbe kapısını. Çünkü tövbe yaparsa, pişmanlık
    ve acizlik çıkar ortaya. Bu da nefsin büyüklük duygusunu
    rencide eder.
    Akıl, düşünen, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran,
    geleceği tehlikeye düşürecek davranışları önlemeye çalışan
    insana özgü bir meleke. Hemen çıkar nefsin karşısına, onun
    hileli öğütlerine aldanmaması için kişiyi zorlar ve böylece
    bir anlık gaflet sonucu olarak işlenen kötülük ve günah için

    tövbe etmeye, Yüce Yaratan’ına sığınıp bağışlanma
    dilemeye sevk eder kişiyi. Bilinçli Müslüman Allah’ın
    emirlerine ve Hz. Peygamberimizin (s) tavsiyelerine uyarak
    nefsin istekleri üzerine basa basa gerçek yola yönelir. Yani
    hataların bağışlanması isteği ile Rabb’ının sonsuz
    merhameti ve Tevvab olan sıfatına sığınır. Böylece sınavını
    da başarmış olur.






+ Yorum Gönder