Konusunu Oylayın.: Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?
  1. 20.Aralık.2009, 03:07
    1
    Misafir

    Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?






    Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ? Mumsema S.a. Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?


  2. 20.Aralık.2009, 03:07
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Aralık.2009, 12:25
    2
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?




    Şair Nabi'nin yaşadığı muhteşem olay..

    Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şâir Yusuf Nâbî (rah.), 1678 yılında bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber'i ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

    Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
    Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
    Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
    Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.

    Açıklaması şöyledir:
    Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

    Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:
    - Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:
    - Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
    - Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:
    - Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:
    - Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın"! buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:
    - O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin:
    - Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.



  4. 20.Aralık.2009, 12:25
    2
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥



    Şair Nabi'nin yaşadığı muhteşem olay..

    Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şâir Yusuf Nâbî (rah.), 1678 yılında bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber'i ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

    Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
    Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
    Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
    Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.

    Açıklaması şöyledir:
    Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

    Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:
    - Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:
    - Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
    - Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:
    - Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:
    - Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın"! buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:
    - O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin:
    - Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.



  5. 20.Aralık.2009, 12:26
    3
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?

    SKEÇ-6: GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR.
    HULUSİ :Allah´ım bu ne sıkıcı bir hayat böyle! Her günüm adeta zehir, her akşamım cehennem gibi geçiyor. Ben artık dayanamayacağım. Bunca yıl çalışıp didindim, elde avuçta bir şey yok. Hala yamalı elbiselerle dolaşıyorum. Çorabımın ucu delik, gömleğimin düğmeleri yok. Allah´ım ölmek istiyorum artık!
    CEVDET -.Hayırlı sabahlar amca!
    HULUSİ :Böyle hayırlı sabah mı olur be adam?
    CEVDET :Niye, hayrola ne oldu? Canını sıkan olay nedir?
    HULUSİ :Şu kılığıma kıyafetime bir bak. Dilenci gibiyim. Fakirlik beni kahrediyor. Çoraplarım bile yamalı, delik deşik
    CEVDET :Üzüldüğün şeye bak! Haline şükretsene yahu. Bak benim ayaklarıma, çorapları bırak, ayaklarımda ayakkabım bile yok. Ama senin gibi halimden şikayetçi değilim.
    HULUSİ :Peki niye mutlusun?
    CEVDET :Ben halime şükrederim.
    HULUSİ : Şükredecek neyin var ki, baksana bir ayakkabın bile yok.
    CEVDET :Bak beyim şu gelen adamı görüyormusun? O benim kardeşimdir. Bak onun ayakkabıları değil, ayakkabı giyecek ayakları bile yok. En azından benim ayaklarım var. Ya ben de onun gibi olsaydım. Bu yüzden Allah´a şükrediyorum. Çünkü kardeşim gibi sürünerek yaşamıyorum.
    ŞEHMUZ-.Merhaba Abi!
    CEVDET :Merhaba kardeşim. Hoş geldin.
    ŞEHMUZ :Hoşbulduk abi. Ne o, arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?
    HULUSİ :Şeey ben Hulusi. Duvar ustasıyım.
    ŞEHMUZ :Memnun oldum. Ben Şehmuz. Ben de şu gördüğün tartı aletiyle geçinip gidiyorum işte.
    Kazancım az-maz ama buna da şükür. Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için yetiyor. HULUSİ :Halinden memnun musun yani?
    ŞEHMUZ: Niye memnun olmayacakmışım ki? Bak elim, kolum tutuyor. Ayaklarımdan başka bir eksiğim yok ki. Gerçi ayaklarım da olsaydı daha iyi olurdu ama, ne yaparsın işte kader. Trafik kazasında kaybettim onları. Yaşadığıma şükrediyorum.
    HULUSİ :Yahu hala şükredecek neyin kalmış ki.
    ŞEHMUZ :Aaa, öyle deme. İnsan şükretmek için hep daha aşağıdakilere bakmalı. Bak, bak, bak. Bizim Cemal de geliyor. Kör Cemal derler ona. Gözlerini daha 6 yaşındayken kaybetmiş. Anlıyacağm dünyası kapkaranlık. En azından benim dünyam aydınlık. Ya onun yerinde olsaydım.
    HULUSİ :Pes doğrusu!
    ŞEHMUZ :Heey Cemal, bu taraftayız! Direğe dikkat et. Gel, gel de seni yeni arkadaşla tanıştırayım. CEMAL :Merhaba.
    HULUSİ :Hoşgeldiniz, ben Hulusi.
    CEMAL :Ben de Cemal. Kör Cemal derler bana. Üzülürüm öyle demelerine ama ne yaparsın, körüz işte. Adamlar haklı. Ama ben mi seçtim ki kör olmayı? Ben de istemez miydim dünyayı doyasıya seyretmeyi. Kuşları, böcekleri, insanları izlemeyi. Kimbilir şuradaki çiçekler ne kadar güzeldir. Öyle değil mi?
    HULUSİ :Eee, evet gerçekten o çiçekler çok güzel ama nasıl farkettiniz o çiçekleri.?
    CEMAL :İnsan sadece gözleriyle görmez dünyayı Hulusi bey. İşte ben bunun için halime şükrediyorum ya. Dokunabiliyorum, tadabiliyorum ve en önemlisi koku alabiliyorum. Orada çiçek olduğunu kokusundan anladım. Sahi sen farketmemiş miydin onları?
    HULUSİ :Şeey, yani siz deyince farkına vardım tabi.
    CEMAL : Yazık, çok yazık. Oysa Allah o güzelliği sizin gözleriniz için yaratmıştır. Siz gözleriniz sapasağlam olmasına rağmen farkedemiyorsanız hayattan nasıl lezzet alıyorsunuz peki?
    HULUSİ :Be, be, ben evet ben mutsuz biriyim. En azından az öncesine kadar mutsuz biriydim. Mutsuz oluşumun sebebini fakirlik sanıyordum, oysa mutsuzluğumun sebebi kör olmammış.
    CEMAL : Bakın beyefendi, kimse görmeyi bilmeyen kadar kör olamaz. Doğru, benim gözlerim görmez ama mantığımın gözleri çok keskindir. Asla, keskin sirke olup da küpüme zarar vermem. Ve halime şükrederim.
    HULUSİ : Sen de mi haline şükrediyorsun, niye?
    CEMAL :Niyesi var mı? Ya yatalak hasta olsaydım. Felçli olsaydım. Yoo, öyle bile olsam mutlu olmak için bir sebep bulurdum. Şimdi halime bir kere daha şükrediyorum. Çünkü ya sizin gibi olsaydım. O zaman benim halim ne olurdu? Bakar kör ve mutsuz biri.
    CEVDET :Hulusi Bey, siz ağlıyorsunuz!
    HULUSİ :Evet dostlarım, ağlıyorum. Bırakın ağlıyayım. Taşlaşmış kalbimin hamuru göz yaşlarımla yıkanıp yumuşar belki. Sizler bana mutluluğu öğrettiniz. Ne olur aranıza beni de alın.
    ŞEHMUZ :O nasıl söz Hulusi Bey, biz kimiz ki seni de aramıza alalım?
    CEMAL :Evet, biz üç garibanız sadece. Hergün bu parka gelir, bu banka oturur sohbet ederiz. Bundan sonra sen de gel. Daha mutlu oluruz.
    HULUSİ :Evet dostlarım, daha mutlu oluruz, bizden daha mutlusu da olmaz hatta. Sizleri çok seviyorum.


  6. 20.Aralık.2009, 12:26
    3
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥
    SKEÇ-6: GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR.
    HULUSİ :Allah´ım bu ne sıkıcı bir hayat böyle! Her günüm adeta zehir, her akşamım cehennem gibi geçiyor. Ben artık dayanamayacağım. Bunca yıl çalışıp didindim, elde avuçta bir şey yok. Hala yamalı elbiselerle dolaşıyorum. Çorabımın ucu delik, gömleğimin düğmeleri yok. Allah´ım ölmek istiyorum artık!
    CEVDET -.Hayırlı sabahlar amca!
    HULUSİ :Böyle hayırlı sabah mı olur be adam?
    CEVDET :Niye, hayrola ne oldu? Canını sıkan olay nedir?
    HULUSİ :Şu kılığıma kıyafetime bir bak. Dilenci gibiyim. Fakirlik beni kahrediyor. Çoraplarım bile yamalı, delik deşik
    CEVDET :Üzüldüğün şeye bak! Haline şükretsene yahu. Bak benim ayaklarıma, çorapları bırak, ayaklarımda ayakkabım bile yok. Ama senin gibi halimden şikayetçi değilim.
    HULUSİ :Peki niye mutlusun?
    CEVDET :Ben halime şükrederim.
    HULUSİ : Şükredecek neyin var ki, baksana bir ayakkabın bile yok.
    CEVDET :Bak beyim şu gelen adamı görüyormusun? O benim kardeşimdir. Bak onun ayakkabıları değil, ayakkabı giyecek ayakları bile yok. En azından benim ayaklarım var. Ya ben de onun gibi olsaydım. Bu yüzden Allah´a şükrediyorum. Çünkü kardeşim gibi sürünerek yaşamıyorum.
    ŞEHMUZ-.Merhaba Abi!
    CEVDET :Merhaba kardeşim. Hoş geldin.
    ŞEHMUZ :Hoşbulduk abi. Ne o, arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?
    HULUSİ :Şeey ben Hulusi. Duvar ustasıyım.
    ŞEHMUZ :Memnun oldum. Ben Şehmuz. Ben de şu gördüğün tartı aletiyle geçinip gidiyorum işte.
    Kazancım az-maz ama buna da şükür. Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için yetiyor. HULUSİ :Halinden memnun musun yani?
    ŞEHMUZ: Niye memnun olmayacakmışım ki? Bak elim, kolum tutuyor. Ayaklarımdan başka bir eksiğim yok ki. Gerçi ayaklarım da olsaydı daha iyi olurdu ama, ne yaparsın işte kader. Trafik kazasında kaybettim onları. Yaşadığıma şükrediyorum.
    HULUSİ :Yahu hala şükredecek neyin kalmış ki.
    ŞEHMUZ :Aaa, öyle deme. İnsan şükretmek için hep daha aşağıdakilere bakmalı. Bak, bak, bak. Bizim Cemal de geliyor. Kör Cemal derler ona. Gözlerini daha 6 yaşındayken kaybetmiş. Anlıyacağm dünyası kapkaranlık. En azından benim dünyam aydınlık. Ya onun yerinde olsaydım.
    HULUSİ :Pes doğrusu!
    ŞEHMUZ :Heey Cemal, bu taraftayız! Direğe dikkat et. Gel, gel de seni yeni arkadaşla tanıştırayım. CEMAL :Merhaba.
    HULUSİ :Hoşgeldiniz, ben Hulusi.
    CEMAL :Ben de Cemal. Kör Cemal derler bana. Üzülürüm öyle demelerine ama ne yaparsın, körüz işte. Adamlar haklı. Ama ben mi seçtim ki kör olmayı? Ben de istemez miydim dünyayı doyasıya seyretmeyi. Kuşları, böcekleri, insanları izlemeyi. Kimbilir şuradaki çiçekler ne kadar güzeldir. Öyle değil mi?
    HULUSİ :Eee, evet gerçekten o çiçekler çok güzel ama nasıl farkettiniz o çiçekleri.?
    CEMAL :İnsan sadece gözleriyle görmez dünyayı Hulusi bey. İşte ben bunun için halime şükrediyorum ya. Dokunabiliyorum, tadabiliyorum ve en önemlisi koku alabiliyorum. Orada çiçek olduğunu kokusundan anladım. Sahi sen farketmemiş miydin onları?
    HULUSİ :Şeey, yani siz deyince farkına vardım tabi.
    CEMAL : Yazık, çok yazık. Oysa Allah o güzelliği sizin gözleriniz için yaratmıştır. Siz gözleriniz sapasağlam olmasına rağmen farkedemiyorsanız hayattan nasıl lezzet alıyorsunuz peki?
    HULUSİ :Be, be, ben evet ben mutsuz biriyim. En azından az öncesine kadar mutsuz biriydim. Mutsuz oluşumun sebebini fakirlik sanıyordum, oysa mutsuzluğumun sebebi kör olmammış.
    CEMAL : Bakın beyefendi, kimse görmeyi bilmeyen kadar kör olamaz. Doğru, benim gözlerim görmez ama mantığımın gözleri çok keskindir. Asla, keskin sirke olup da küpüme zarar vermem. Ve halime şükrederim.
    HULUSİ : Sen de mi haline şükrediyorsun, niye?
    CEMAL :Niyesi var mı? Ya yatalak hasta olsaydım. Felçli olsaydım. Yoo, öyle bile olsam mutlu olmak için bir sebep bulurdum. Şimdi halime bir kere daha şükrediyorum. Çünkü ya sizin gibi olsaydım. O zaman benim halim ne olurdu? Bakar kör ve mutsuz biri.
    CEVDET :Hulusi Bey, siz ağlıyorsunuz!
    HULUSİ :Evet dostlarım, ağlıyorum. Bırakın ağlıyayım. Taşlaşmış kalbimin hamuru göz yaşlarımla yıkanıp yumuşar belki. Sizler bana mutluluğu öğrettiniz. Ne olur aranıza beni de alın.
    ŞEHMUZ :O nasıl söz Hulusi Bey, biz kimiz ki seni de aramıza alalım?
    CEMAL :Evet, biz üç garibanız sadece. Hergün bu parka gelir, bu banka oturur sohbet ederiz. Bundan sonra sen de gel. Daha mutlu oluruz.
    HULUSİ :Evet dostlarım, daha mutlu oluruz, bizden daha mutlusu da olmaz hatta. Sizleri çok seviyorum.


  7. 20.Aralık.2009, 12:27
    4
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Acaba Dini Içerikli Tiyattro Veya Skeç Var Mı Forumda ?

    VEHB BİN KEBŞE (RA)
    1. SAHNE
    Hz. Ali (ra): Elhamdülillah Vehb! Cenab-ı Hakk Çin diyarı insanlarının hidayetine, senin feyz ve muhabbetle dolu gönlünü vesile kılacak.

    Hz.Ömer (ra): Rasulullah bu gönül fethine seni layık gördüyse alnını şükür secdeleriyle şereflendir. Zira dikenlerden arınmamış bir gönüle böylesi bir vazife verilmez. Kıymetini bil Vehb! Rasulullah sana bu vazifeyi sunarken gözlerinde teslimiyet aramıştı. Sen de başını kaldırmış “Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah! Senin iraden neyse benim ki de o odur. Sen iste gideyim, sen dile öleyim. Bu dünyada da diğer dünyada da tek muradımsın Efendim!” demiştin. Hem masum, hem teslim buğulu gözlerle baka kalmıştın Rasulullah’a.

    Hz. Ali (ra): Efendimizin, gönüllerimizin tek gülünün, yıldız misali gözleri nasıl parlamıştı, mübarek ay yüzleri nasıl da gül gibi açıvermişti. Değil mi ya Ömer!

    Hz. Ömer (ra): O (sav)’i böylesi memnun eden mübarek yolculuğun ne zamandır ey kardeşim?

    Vehb B. Kebşe (ra): İnşallah yarın sabah namazının edasından sonra. Ufkumuza doğacak güneşle beraber, Rasulullah’ın rahmet ellerini uzatacağız Çin diyarına.
    2.SAHNE

    Sunucu Konuşması:Vakit; sabah namazı. Vehb’in ayrılık vakti. Sahnede sahabeler. Sahnenin bir köşesinde rahle. Vehb rahleden yana konuşmaktadır. Çünkü o tarafta Peygamber Efendimiz (Sav) bulunmaktadır…Not: Peygamberimiz (sav) sahnede gözükmeyeceğinden Vehb sanki o varmış gibi, ona bakıyormuş gibi konuşur.Oysa o tarafta gerçekte kimse olmaz.)

    Vehb B. Kebşe (ra): Esselamu Aleyke Ya Rasulallah! Anamı , babamı , yurdumu uğruna bırakıverdiği Efendim! Sizi bırakıp sizin emrinize gidiyorum. Ne olur dua buyurun. Bu firakın ateşi beni helak etmek yerine onlara mübarek bir hizmet meşalesi olsun. Efendim, içimde bir alev tutuştu. Hem sizin hasretiniz hem de Allah’ın ayetlerini götüreceğim o mübarek insanların heyecanları kalbimi hararetlendiriyor. Efendim, dualarınıza muhtacım. Kalbimiz sizin dergahınız olsun ki bütün yaralı gönüllere kucak açalım, dua buyurun.

    Hz.Ali (ra):Çin’den buralara kadar yetişen Allah ve Resulünden bihaber gafillerin sessiz feryatlarını duymaz mısın? Seni beklemekteler.

    Hz. Ömer (ra): Haydi güneş doğmada! Ey Allah Resulünün gözbebeği! Çin’ de doğacak güneş de seni beklemede. Seherde gözyaşlarına yetiş ki güneş açsın ardından.

    Sunucu: Vehb b. Kebşe için zirvelerin yolu, ebediyet kazancı bir yıllık çileli yolculuktan geçiyordu. Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi. Lakin yolların alevini duyan kim? Vehb’in gönlü Rasulullah’ın firakının ateşiyle alev alevdi.
    Bu zorluklar ancak büyük bir iman vecdiyle takat getirilebilecek muhteşem ve fedakarane hizmet tablolarıdır. İman ise gücünü ona muhabbetten almıştır. Bütün ulvi yolculukların aslî sebebi ona olan muhabbettir. Ve Zat-ı Uluhiyet’ e varabilmenin yegane yolu ise O’na muhabbetle noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kanunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kinin sevdiği şeyleri sevmek ve isteklerine de tabi olmaktır.
    Zorlu yolculuk Çin’de doğan güneşle son bulmuştur. güneş için ısıtmamak ve aydınlatmamak nasıl imkansızsa kamil ruhlar için de acımamak ve hayrı ve hakkı tebliğ etmekte bigane kalmak da öyle imkansızdır. İşte Vehb’in gönlü de güneş misali Resulullah’tan aldığı feyz ve rahmetle uzanıyordu hasta ve gafil yüreklere.Tebliğ zor! Mum erimede! Ancak pervaneler hasretle uçuşmada Vehb’in etrafında. Vehb de ev ev dolaşıyor, herkesle tanışıyor, imanın hayata akşedişinin en güzel meyvelrini veriyordu O’nun samimiyeti. Yanına düşman giren dost çıkıyordu. Sonunda Vehb büyük umutlara gebe yüreğinin doğurduğu yeni iman dostlarıyla feyzli sohbetler yapıyordu.

    3. SAHNE

    Vehb bin Kebşe (Ra): Kardeşlerim! Allah’ın Habibi’nin gönül bahçelerinden her daim afv ve merhamet rayihaları yayılırdı. Öyle ki tebliğ için gittiği Taif halkından gördüğü zulüm, gönlünü mahzun etmişti. Ancak O’nu asıl düşündüren tebliğ vazife ve mesuliyetinde zaafa düşme endişesiydi! hatta bu tebliğden gelecek nesiller mahrum kalır endişesiyle Taif’e beddua yerine hayır duada bulunmuştu.
    2. Talebe: Allah’ın gönderdiği bir elçi nasıl bir simaya sahipti acaba?
    1. Talebe: Eziyet gördüğü bir kavme beddua edemeyen yüreğin ahlakı nasıl bir ahlaktır!
    3. Talebe: Hocam, onuru, o yüzü görebilmek bahtiyarlığına hiç erişebilecek miyiz? Bir görsek! Sadece bir kere de olsa zahiren yakınlığını bir hissetsek…
    Vehb bin Kebşe (Ra): O’nu kelimelerle anlatmak mümkün mü? Halid bin Velid hep derdi ki “Gönderilen gönderenin kadrince olur” Gönden Cenab-ı Hakk’sa kadrini siz düşünü.
    1. Talebe: madem öyle, siz gitseniz bizim yerimize! Bizi görmiş olan gözlerinizi Efendimiz görseler de sizin gözlerinizde de olsa Efendimiz’in nazarlarından nasiplensek.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Aah! Bu sözleriniz gönlüme cam kırığı gibi dalmada! Lakin bize verilen göreve teslimiyetimiz O’na duyduğumuz muhabbetin neticesi. Tebliğ etmek gerek, tebliğ edelim ki verilen iman nimetinin şükrünü eda etmiş bedelini bir nebze de olsa ödemiş olalım! Sizi nasıl bırakayım? allah ve Rasulü’nün emanetisiniz bana…
    2. talebe: Hocam! Yine bizim için, bizimle gitmiş olacaksınız! ne olur bizi mahrum etmeyin O’nun size akseden nurundan, üzerinize sinen gül kokusundan…
    Vehb bin Kebşe ( Ra): tamam öyleyse, yine sizin için yalnızca Allah ve Resulü’nün rızası için! Hem hasretimi hem sizi götüreceğim Resulullah’a!

    4. SAHNE

    Sunucu Konuşması: Yolculuk… Aynı çileli yolculuk! Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi. lakin bu sefer yolun yönü vuslata varmaktaydı. Aşk ikliminden beslene hizmet arzusu kalpte mekan bulduğunda kulu böyle sonsuzluğun seyyahı eyler! Bu ilahi yolculuğun başlangıç noktasına, feyz manbaına kainatın hasretiyle yandığı Efendisine dönmüştür Vehb bin Kebşe… Mekke’nin kapıları açılmıştır O’na…)

    Vehb bi Kebşe (Ra): Ah Medine! Medinem, Rasulün mübarek nuruyla aydınlanan şehir.
    1. Sahabe: Ey mübarek yolcu! Hoş geldin! Allah Resulü’nün kutlu elçisi! Hoş geldin.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Hoş buluruz ancak Allah Resulü’^nü görürsek…
    (Cevap yok!)
    2. sahabe: Aşk yolunun hizmet neferi selamet getirdin!
    Vehb bin Kebşe (Ra): Allah’ın Habibi, Kainatın Efendisi nerededir?
    (Cevap yok!)
    Hz. Ali( Ra): Hidayet müjdelerini duymak ister kulaklarımız ey Allah’ın resulü’nün elçisi!
    Vehb bin Kebşe (Ra): Müjdelerimi evvela Allah resulü’ne arzetmek isterim! Efendimiz nerede?
    Hz. Ali (Ra): O’nun yoculuğu Refik-i alasında kemale erdi. Ey Kebşe oğlu Vehb.
    ( Yığılır kalır)
    Hz. Ali (Ra): Haydi! Yığılıp kalmak yakışmaz bir tebliğ mücahidine! “Muhammed ancak bir Rasul’dür! Ondan önce peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?” Unutma, Mekke- Medine’de pturmaktansa Orta Asya’ya, Horasan’a gidip tebliğin çileli ama rahmet dolu yoluna gidenler evladır.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Evet hizmeti yarım bırakmamak gerek! Haydi Rasulullah havz-ı Kevser başında beklemede… Bekletme tebliğe susayanları ey Vehb! Hem unutma Rasulullah da bekleme de…
    ( Çıkar ve gider)



    Alıntıdır. Allah hazırlayanlardan razı olsun.


  8. 20.Aralık.2009, 12:27
    4
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥
    VEHB BİN KEBŞE (RA)
    1. SAHNE
    Hz. Ali (ra): Elhamdülillah Vehb! Cenab-ı Hakk Çin diyarı insanlarının hidayetine, senin feyz ve muhabbetle dolu gönlünü vesile kılacak.

    Hz.Ömer (ra): Rasulullah bu gönül fethine seni layık gördüyse alnını şükür secdeleriyle şereflendir. Zira dikenlerden arınmamış bir gönüle böylesi bir vazife verilmez. Kıymetini bil Vehb! Rasulullah sana bu vazifeyi sunarken gözlerinde teslimiyet aramıştı. Sen de başını kaldırmış “Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah! Senin iraden neyse benim ki de o odur. Sen iste gideyim, sen dile öleyim. Bu dünyada da diğer dünyada da tek muradımsın Efendim!” demiştin. Hem masum, hem teslim buğulu gözlerle baka kalmıştın Rasulullah’a.

    Hz. Ali (ra): Efendimizin, gönüllerimizin tek gülünün, yıldız misali gözleri nasıl parlamıştı, mübarek ay yüzleri nasıl da gül gibi açıvermişti. Değil mi ya Ömer!

    Hz. Ömer (ra): O (sav)’i böylesi memnun eden mübarek yolculuğun ne zamandır ey kardeşim?

    Vehb B. Kebşe (ra): İnşallah yarın sabah namazının edasından sonra. Ufkumuza doğacak güneşle beraber, Rasulullah’ın rahmet ellerini uzatacağız Çin diyarına.
    2.SAHNE

    Sunucu Konuşması:Vakit; sabah namazı. Vehb’in ayrılık vakti. Sahnede sahabeler. Sahnenin bir köşesinde rahle. Vehb rahleden yana konuşmaktadır. Çünkü o tarafta Peygamber Efendimiz (Sav) bulunmaktadır…Not: Peygamberimiz (sav) sahnede gözükmeyeceğinden Vehb sanki o varmış gibi, ona bakıyormuş gibi konuşur.Oysa o tarafta gerçekte kimse olmaz.)

    Vehb B. Kebşe (ra): Esselamu Aleyke Ya Rasulallah! Anamı , babamı , yurdumu uğruna bırakıverdiği Efendim! Sizi bırakıp sizin emrinize gidiyorum. Ne olur dua buyurun. Bu firakın ateşi beni helak etmek yerine onlara mübarek bir hizmet meşalesi olsun. Efendim, içimde bir alev tutuştu. Hem sizin hasretiniz hem de Allah’ın ayetlerini götüreceğim o mübarek insanların heyecanları kalbimi hararetlendiriyor. Efendim, dualarınıza muhtacım. Kalbimiz sizin dergahınız olsun ki bütün yaralı gönüllere kucak açalım, dua buyurun.

    Hz.Ali (ra):Çin’den buralara kadar yetişen Allah ve Resulünden bihaber gafillerin sessiz feryatlarını duymaz mısın? Seni beklemekteler.

    Hz. Ömer (ra): Haydi güneş doğmada! Ey Allah Resulünün gözbebeği! Çin’ de doğacak güneş de seni beklemede. Seherde gözyaşlarına yetiş ki güneş açsın ardından.

    Sunucu: Vehb b. Kebşe için zirvelerin yolu, ebediyet kazancı bir yıllık çileli yolculuktan geçiyordu. Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi. Lakin yolların alevini duyan kim? Vehb’in gönlü Rasulullah’ın firakının ateşiyle alev alevdi.
    Bu zorluklar ancak büyük bir iman vecdiyle takat getirilebilecek muhteşem ve fedakarane hizmet tablolarıdır. İman ise gücünü ona muhabbetten almıştır. Bütün ulvi yolculukların aslî sebebi ona olan muhabbettir. Ve Zat-ı Uluhiyet’ e varabilmenin yegane yolu ise O’na muhabbetle noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kanunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kinin sevdiği şeyleri sevmek ve isteklerine de tabi olmaktır.
    Zorlu yolculuk Çin’de doğan güneşle son bulmuştur. güneş için ısıtmamak ve aydınlatmamak nasıl imkansızsa kamil ruhlar için de acımamak ve hayrı ve hakkı tebliğ etmekte bigane kalmak da öyle imkansızdır. İşte Vehb’in gönlü de güneş misali Resulullah’tan aldığı feyz ve rahmetle uzanıyordu hasta ve gafil yüreklere.Tebliğ zor! Mum erimede! Ancak pervaneler hasretle uçuşmada Vehb’in etrafında. Vehb de ev ev dolaşıyor, herkesle tanışıyor, imanın hayata akşedişinin en güzel meyvelrini veriyordu O’nun samimiyeti. Yanına düşman giren dost çıkıyordu. Sonunda Vehb büyük umutlara gebe yüreğinin doğurduğu yeni iman dostlarıyla feyzli sohbetler yapıyordu.

    3. SAHNE

    Vehb bin Kebşe (Ra): Kardeşlerim! Allah’ın Habibi’nin gönül bahçelerinden her daim afv ve merhamet rayihaları yayılırdı. Öyle ki tebliğ için gittiği Taif halkından gördüğü zulüm, gönlünü mahzun etmişti. Ancak O’nu asıl düşündüren tebliğ vazife ve mesuliyetinde zaafa düşme endişesiydi! hatta bu tebliğden gelecek nesiller mahrum kalır endişesiyle Taif’e beddua yerine hayır duada bulunmuştu.
    2. Talebe: Allah’ın gönderdiği bir elçi nasıl bir simaya sahipti acaba?
    1. Talebe: Eziyet gördüğü bir kavme beddua edemeyen yüreğin ahlakı nasıl bir ahlaktır!
    3. Talebe: Hocam, onuru, o yüzü görebilmek bahtiyarlığına hiç erişebilecek miyiz? Bir görsek! Sadece bir kere de olsa zahiren yakınlığını bir hissetsek…
    Vehb bin Kebşe (Ra): O’nu kelimelerle anlatmak mümkün mü? Halid bin Velid hep derdi ki “Gönderilen gönderenin kadrince olur” Gönden Cenab-ı Hakk’sa kadrini siz düşünü.
    1. Talebe: madem öyle, siz gitseniz bizim yerimize! Bizi görmiş olan gözlerinizi Efendimiz görseler de sizin gözlerinizde de olsa Efendimiz’in nazarlarından nasiplensek.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Aah! Bu sözleriniz gönlüme cam kırığı gibi dalmada! Lakin bize verilen göreve teslimiyetimiz O’na duyduğumuz muhabbetin neticesi. Tebliğ etmek gerek, tebliğ edelim ki verilen iman nimetinin şükrünü eda etmiş bedelini bir nebze de olsa ödemiş olalım! Sizi nasıl bırakayım? allah ve Rasulü’nün emanetisiniz bana…
    2. talebe: Hocam! Yine bizim için, bizimle gitmiş olacaksınız! ne olur bizi mahrum etmeyin O’nun size akseden nurundan, üzerinize sinen gül kokusundan…
    Vehb bin Kebşe ( Ra): tamam öyleyse, yine sizin için yalnızca Allah ve Resulü’nün rızası için! Hem hasretimi hem sizi götüreceğim Resulullah’a!

    4. SAHNE

    Sunucu Konuşması: Yolculuk… Aynı çileli yolculuk! Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi. lakin bu sefer yolun yönü vuslata varmaktaydı. Aşk ikliminden beslene hizmet arzusu kalpte mekan bulduğunda kulu böyle sonsuzluğun seyyahı eyler! Bu ilahi yolculuğun başlangıç noktasına, feyz manbaına kainatın hasretiyle yandığı Efendisine dönmüştür Vehb bin Kebşe… Mekke’nin kapıları açılmıştır O’na…)

    Vehb bi Kebşe (Ra): Ah Medine! Medinem, Rasulün mübarek nuruyla aydınlanan şehir.
    1. Sahabe: Ey mübarek yolcu! Hoş geldin! Allah Resulü’nün kutlu elçisi! Hoş geldin.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Hoş buluruz ancak Allah Resulü’^nü görürsek…
    (Cevap yok!)
    2. sahabe: Aşk yolunun hizmet neferi selamet getirdin!
    Vehb bin Kebşe (Ra): Allah’ın Habibi, Kainatın Efendisi nerededir?
    (Cevap yok!)
    Hz. Ali( Ra): Hidayet müjdelerini duymak ister kulaklarımız ey Allah’ın resulü’nün elçisi!
    Vehb bin Kebşe (Ra): Müjdelerimi evvela Allah resulü’ne arzetmek isterim! Efendimiz nerede?
    Hz. Ali (Ra): O’nun yoculuğu Refik-i alasında kemale erdi. Ey Kebşe oğlu Vehb.
    ( Yığılır kalır)
    Hz. Ali (Ra): Haydi! Yığılıp kalmak yakışmaz bir tebliğ mücahidine! “Muhammed ancak bir Rasul’dür! Ondan önce peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?” Unutma, Mekke- Medine’de pturmaktansa Orta Asya’ya, Horasan’a gidip tebliğin çileli ama rahmet dolu yoluna gidenler evladır.
    Vehb bin Kebşe (Ra): Evet hizmeti yarım bırakmamak gerek! Haydi Rasulullah havz-ı Kevser başında beklemede… Bekletme tebliğe susayanları ey Vehb! Hem unutma Rasulullah da bekleme de…
    ( Çıkar ve gider)



    Alıntıdır. Allah hazırlayanlardan razı olsun.





+ Yorum Gönder