Konusunu Oylayın.: Bakara 65 Ayet Tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Bakara 65 Ayet Tefsiri
  1. 08.Kasım.2009, 19:03
    1
    Misafir

    Bakara 65 Ayet Tefsiri






    Bakara 65 Ayet Tefsiri Mumsema Bakara 65. Ayet Tefsirine ihtiyacım var bana Bakara 65. Ayet Tefsiri hakkında bilgiler verir misiniz ?


  2. 08.Kasım.2009, 19:03
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Bakara 65. Ayet Tefsirine ihtiyacım var bana Bakara 65. Ayet Tefsiri hakkında bilgiler verir misiniz ?


    Benzer Konular

    - Bakara Suresi 282. Ayet'in tefsiri

    - Bakara suresi kısaca tefsiri

    - Bakara 62 ve Maide 69'un tefsiri

    - Bakara 286. ayet tefsiri

    - Bakara Suresi Son Ayet Tefsiri

  3. 08.Kasım.2009, 19:09
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,672
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    --->: Bakara 65 Ayet Tefsiri




    65, 66: "Yemin olsun ki, içinizden cumartesi günü az­gınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık bi­rer maymun olun! Dedik. Bunu önlerindekilere ve ar­kala­rındakilere bir örnek ve bir de Allah’a karşı gel­mekten sa­kınanlara bir öğüt olsun diye yaptık.”



    Bu konu A’râf’ta etraflıca anlatılmıştır. Kısa bir özet yapa­lım in­şallah: İsrâil oğulları deniz kenarında bir kasabada, bir kar­yede otur­maktadırlar. Peygamberlerine gelirler, Allah’a dua et­mesini ve Cenab-ı Hakkın haftanın bir gününü kendilerine bayram olarak tahsis buyur­masını isterler. Peygamberleri Cenab-ı Hakka dua eder ve Rabbimiz de onlara cuma gününü bayram olarak tahsis buyurur. Ama hayatları hep tahrif olan bu yahudiler cu­mayı cumartesine değiştirirler. Allah’a verdikleri söz gereği o gün hiçbir iş yapmayacaklar ve sadece ibâdet ve taatte bulunacak­lardı. Bir süre buna riâyet ederler. Sonra Rabbi-miz bunları dene­mek için cumartesi günü deniz kenarına bolca balık gön­derir. Bunların yasağa karşı sabırlarını denemek ister. Yahudiler, Al­lah’a verdikleri sözlerini unutarak oltasını, ağını kapan balık tutmaya koşar. Allah bir dönem böyle bir denemeyle müslümanları da de­ne-mişti:


    "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden kor­kanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mız­rak­larınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır."


    (Mâide: 94)



    Hudeybiye günü Allah Sahabe-i Kiramı da böyle bir imti­hana tabi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı. Bu durumda avlanma ya­saktı ken-dilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı gönder­mişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onlara yaklaştırılmış; hattâ aralarında, ayakla­rının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu?


    Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor? bunu de-nemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti, ama mü'-minler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerin­deki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacak­lardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir, bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır; ama tab'an necis olmayan pis olma­yan, av hayvanı gibi şer'an yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında da­yanabilmek gerçekten zordur. Müslü­manlar hırslarını gıdıklayan, ar­zularını kamçılayan bir helâl karşı­sında, bir dünya nîmeti karşısında ne derece saygı gösterecek­lerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla, dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu.



    Bir de şunu söyleyelim burada: Elde olmayan bir nîmetten sar-f-ı nazar etmekle, nîmetin karşısındayken ondan sarf-ı nazar et­mek çok farklıdır. Birincisi çok kolaydır. İkincisi ise gerçekten zor­dur. Meselâ dağ başında kalmış bir adamın açlığa sabrederek Al­lah’a ibâ­det etmesiyle, kurulmuş bir sofranın başında sabrederek Allah’a kul­luk yapması farklıdır. Birinci durumda muvaffak olan insanların pek çoğu ikincisinde muvaffak olamamışlardır. Ruhbaniyet terbiyesiyle İslâmiyet terbiyesinin farkı işte burada anlaşılacaktır. Birisi toplumdan kaçarak, mağara ve mânâstırlara kapanarak Allah’a yönelme yollarını ara-ma, öbürüyse toplumun içinde kalarak toplumun yanlışlarını dü­zeltme ve de toplumdan etkilenmeme şartıyla Allah’a yönelme usulü. Birinciye nazaran ikinci daha zordur ve Rasulullah Efendimizin bir ha­dis-lerinin beyanıyla Rabbimizin bizden istediği de ikincisidir.



    Evet Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tabi tuttu. Av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara, ama müslümanlar başar­dılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir ba­zen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma, öyle bir makama getirir ki Rabbimiz, orada binlerce insanın namusu bi­zim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici ko­numundasınız farz edin, siz-den din öğrenmeye gelen pek çok kadını, kızı size yaklaştırıverir Allah da, böylece sizin o konudaki ağırlığınızı, takvanızı ölçüverir. Gı­yabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çı­karıverir.



    Veya bazen size küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize, samimi­yetinize bakar da daha sonra size devlet ida­resini teslim eder. Ora­larda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. İşte ora­larda başarılı olamayanlardan alıveriyor tüm bu imkânlarını.



    Evet biraz uzattık galiba. Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tabi tutar. Bu man­zara karşı­sında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup, yasağı çiğneye­rek balık tutmaya ko­şar. İkinci grup da kollarını makas gibi açarak: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağı­nıza dair Allah’a söz ver­miştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığı­nız yanlıştır! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek gü­naha giden insanları uyarmaya çalışanlar.



    Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki gruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinlemez hale gelince, bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazife­miz bitmiştir artık! Elli kere uyardık! Yüz kere uyar­dık! Bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalple­rine mührünü basmıştır! Artık bunlar kesinlikle adam olmayacaklar! Adam olma istidatlarını yi­tirmiştir bunlar! diye­rek evlerine çekiliverenler. Öteki grup ta baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular.



    1- Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğne­yenler.



    2- Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmak­tan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evle­rine çekiliverenler. Allah’ın emrettiği emri bil’ma’rufu terk edenler.



    3- Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya, on­ları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Gü­nah-tır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazife­miz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diye­rek evle­rine çe-kiliveren grup o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar:


    "Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsu­nuz? De­mişlerdi."


    (A’râf: 164)



    Yâni bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Adam olmaya­cakları kesin belli olan bu adamları uyaracağız diye niye ömür tü­ketiyorsu­nuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz? Demişlerdi de, bakın öteki müslümanlar şöyle diyorlardı:


    "Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun diye, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz de­diler."


    (A’râf: 164)



    Evet yarın Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın soracak Rabbimiz: Ey kul­larım! Yanı başınızda günah işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? On­ları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu? diye sorduğu za­man: Evet ya Rabbi sen şahitsin ki, biz vazifelerimizi yaptık! diyebile­lim diye bunu yapıyoruz bir; bir de bilmiyoruz ki, belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün dinlemezse yarın dinlerler diye bunu yapı­yoruz! diyorlar. Evet elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühür­lenmiş? Kimler asla yola gel­meyecek? Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz dediler.



    Öyleyse şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım: Kar­şı­mızdaki muhataplarımıza yapacağımız uyarının bitmesinin iki şartı vardır: Ya geberecek o muhatabımız Ebu Cehil gibi, bizim vazifemiz bitecek. Ya da müslüman olacak Ebu Sufyan gibi, bizim görevimiz bitecek. Değilse gebermedikçe ve müslüman olma­dıkça bizim ona yapacağımız tebliğ bitmeyecektir. Efendim ben namaz kılmayan kom­şuma yüz kere anlattım, iki yüz kere anlat­tım, artık benim görevim bitti, yok. Rasulullah’ın bir hadisinden öğ­reniyoruz ki; adamın biri di­ğerinden hakkını isteyecek Allah huzu­runda. Ya Rabbi benim bu adamda hakkım vardır. Ben ondan bunu istiyorum diyecek. Berikisi diyecek ki; Ya Rabbi bunun ne hakkı varmış bende? Ben bu adamı ta-nımıyorum bile. Bu sefer diyecek ki adam; Ya Rabbi bu benim kom­şumdu, kendisi biliyordu İslâm’ı, biliyordu Kur’an’ı ama bana anlat­madı! Bize duyurmadı! Berikisi diyecek ki: Ya Rabbi sen şahitsin ki ben buna yüz kere anlattım! Adam diyecek ki yüz kere anlatan yüz bi­rinciyi anlatmaz mıydı? Ha yüz birinciyi de gelip anlatsaydın! Belki o zaman anlayacaktım! Yüz bir kere anlattım demişse, bu defada yüz ikinciye niye gelme­din? diyecektir. Öyleyse yüz kere, bin kere anlat­mış olmak yet­mez, muhatabımız ölünceye veya müslüman oluncaya kadar anlatmak zorunda­yız.



    Bir de şunu diyelim burada: Meselâ kayınpederinize on yıl İs­lâm’ı anlattınız. Ama bu sizin anlattığınız on yıl içinde hiç çocuğu öl­memişti. On birinci yılın içinde çocuğu ölmüşse, veya yeni bir eve ta­şınmışsa, veya dükkanı yanmışsa, veya evlenmişse, veya haya­tında değişik bir dönemi olmuşsa belki o dönem sizi dinleyecek bir noktaya gelmiş olabilir; gidip bir daha anlatmak zorundasınız. Evet, bakın o kasaba halkının sonu ne olmuş? Allah buyu­rur ki:


    "O günaha gidenler, artık uyaranların uyarılarına aldırış etmez hale gelince biz de uyarıcıları kurtardık ve günahkârları da fısklarından ötürü şiddetli bir azapla ya­kalayıverdik."


    (A’râf: 165)



    Yine A’râf’ta bundan sonraki âyette şöyle buyuruluyordu:


    "Kendilerine belirlenen yasakları aşınca da on­lara al­çalmış maymunlar olun! Dedik."


    (A’râf: 166)



    Buyuruluyor. Bakın burada uyaranları kurtardık diyor Rabbi-miz. Günahkârları da maymunlar yaptık diyor. Bu iki grubun akıbetini anlatıyor âyet ama üçüncü grup hakkında herhangi bir bilgi vermemiş Rabbimiz. Yâni o kendileri günah işlemeyen, ama evlerine çekiliverip de günah işleyenlerle mücâdeleyi bırakıveren, pes eden, ya da günaha rıza gösteren bu üçüncü grubun akıbeti meçhuldür. Bi­lemiyoruz, belki de bunların zikriyle Rabbimiz kita­bını kirletmek iste­memiştir. Aslında bu insanlar zikre bile değme­yen insanlardır demek en münâsibi olacak diyoruz. Haramı bildikleri halde, günahı günah olarak bildikleri halde günah işleyenleri uyarmayanlar, onların varlı­ğından rahatsız olmayanlar zikre bile değmeyen insanlardır. Bunlar ya dünyada o günahkârlarla birlikte helâk edildiler, yahut da bunların azapları âhirete intikal etmiştir.



    Evet, aslında her toplumda bu üç sınıf her zaman mevcut­tur. Günahkârlar, haram bilmezler, yasak tanımazlar. Günahkârları sürekli uyarmaya çalışan, çevrelerine Allah’ın kitabını ve peygam­berinin sün-netini duyurmak için çırpınanlar. Yapmayın müslümanlar! Etmeyin insanlar! Haramdır, günahtır diye bir ömür koşturanlar. Allah için se­venler, Allah için gazaplananlar. Sevdiklerini Allah için sevip, küstük­lerine Allah için küsenler. Allah adına tavır belirleyenler. Bir de kendi­leri günah işlemeseler de günah işleyen­lerden rahatsız olmadan on­larla sarmaş dolaş yaşayanlar. İşte bu âyetler çerçevesinde bizler kendi yerimizi bulmak zorundayız. Eğer günah işleyenlerdensek may-munlar olmadan hemen dön­meye çalışalım. Uyaranlardansak buna daha bir ciddi devam edelim ve kurtulanlardan olalım. Öteki gruptansak hemen vazge­çelim inşallah.


    "İşte biz bunu onlarla beraber bulunanlara, onlar­dan sonra gelecek olanlara bir ibret ve muttakilere de bir nasihat olsun diye verdik."



    Bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarının hayatında çok meş­hur olan bir kıssayı anlatmaya başlayacak. Bu kıssa Bakara sûresine adını veren kıssadır. Biliyoruz ki sûrelerin isimleri Pey­gamber döne­minde kazandırılmış. Ya bizzat peygamberimiz ver­miş, ya da saha­beden bize intikal etmiştir.



    Ama bu iş sahabenin böyle kendiliğinden bilebileceği bir iş de değildir tabii. Bunu peygamberden duymuşlardır diyoruz. Hani duy­mamış bile olsalar, onların bu konuda bir üstünlükleri vardır. Yâni sa­habe-i kiram her ân Peygamberle beraberler, sûreyi tanı­yorlar, ne za-man geldiğini, hangi hadîse üzerine geldiğini, isim­lendirmenin ne demek olduğunu, neden öyle isimlendirildiğini bili­yorlarsa, bu sûreye de öylece isim verildiğini biliyorlardır, diyoruz.



    Tabi Bakara gibi kimi sûrelerin Peygamberimiz tarafından isim­lendirilmesinin yanında, kimi sûrelerin de Peygamberimiz tara­fın­dan şöyle şöyle isimlendirildi gibi rivâyetler olmayınca, onların isimle­rinin sahabe döneminden intikal ettiğini biliyoruz.



    Eğer bizler sadece sûrede anlatılan konuları göz önüne ala­rak bu sûreleri isimlendirmeye kalksaydık eminim başka başka isimler bulacaktık. Meselâ bu sûrenin adı belki de "Beni İsrâil sû­resi” ola­cak-tı. Veya "Muamelât sûresi” olacaktı. Ya da dünya sûresi olacaktı veya hayat sûresi olacaktı. Bu sûreyi pek o kadar bil­mesem de Me­selâ Âl-i İmrân sûresi herhalde "Şehâdet" Sûresi olacaktı. Sanki eğer konudan isim olacaksa o zaman şehâdet anlatılan sûre demek ye­rinde olacaktı. Çünkü Allah’ın şehâdeti, meleklerin şehâdeti, ilim adamlarının şe-hadeti, Havarilerin şehâdeti, mü'minlerin şehâdeti an­latılır bu sûrede. Bizzat savaş­taki şehâdetten söz edilir bu sûrede, ondan sonra yine sürekli şehâdetten söz edilir. Buna göre, o sûre sanki bize kalsaydı şehâdet sûresi olurdu, ama öyle değil tabii.



    Bir sûrenin birden fazla ismi olduğu gibi, bazen birden fazla sû­renin bir ismi de olmuş. Meselâ Bakara ile başlayan ve sekiz, ya da dokuzuncu sûreye kadar olan bölüme "Seb'uttıval" denilir. Yâni yedi uzun sûre demektir. Ondan sonra "Miun" deni­len yüz âyetli sûreler, ondan sonra "Mufassal" denilen besmeleyle daha yakın ayrılmış sû­reler gelir. Böyle bir çok sûreye tek isim ve­rilmiş. Meselâ Bakara ile ve Âl-i İmrân’a "Zehravan" denilmiş. Felak ile Nas’a "Muavezeteyn" de­nilmiş. İhlas ile Kâfirun’a "Mugaşgışateyn" denmiş. Veya kimi sûreler arada besmele ol­duğu halde bir kabul edilmiş. Meselâ Duhâ ile İnşi­rah gibi. Bunlar teknik terimler olduğu için onu geçiyoruz.



    Sûrelerin isimlendirilmesini Sahabeye intikal ettirdiğimize göre bir de onlardan misal verelim: Meselâ İsrâ sûresine "Beni İsrâil" de denilmiş. O zamandan kalma bir isim olarak Ğâfir sûresi "Mü'min" diye de anılmış, ya da Fâtır sûresine "Melaike" denilmiş, Dehir sûre­sine "İnsan" denilmiş gibi..



    Bakara sûresi demek yerine içinde Bakara’dan söz edilen sûre diyelim diye daha bir edepli davranmaya çalışanlar da bulunmuş. Yâni davar, sığır, inek sûresi demek yerine, içinde davardan, sığır­dan, inekten söz edilen sûre demek daha bir edepli kabul edilmiş. Ecdadın böyle güzel nükteleri olmuş ki; benim çok ho­şuma gider. Ama bize çaksan geçmez değil, kaynatsan tutmaz ge­liyor. Yâni böyle çok tuhaf bir edepsizliğimiz var bizim. Tamam, İs­lâm’ın yasaklamadığı şeyde serbest olalım, ama şöyle yapsak me­selâ: Ben ayaklarımı da uzata­rak anlatırken siz kınamazsanız, ama ben bunu yapmasam. Yâni kar­şımızdaki insandan İslâm’ın izin verdiği şeyin dışında bir hareket bek-lemeyelim, ama biz de karşımızdakini hiç incitmeyecek bir du­rumda olalım. İfademizde, tavrımızda, örneğimizde, yaptığımız ve yapmadığımız şeylerde karşımızdakini hiç incitmeyelim. Ayrıca incit­memek bir yana onu ne kadar memnun edebileceksek o kadar mem­nun etmeye çalışalım. Anlatabildim mi? Bilmem anlatabildim mi? di­yordu dünün adabı. Ama bugün diyor ki adam: Anlamadın ki! Zaten anlayamazsın ki! Kalın kafalı! diyor adam.



    Bir de Kur’an-ı Kerîmde 114 sûrenin (sadece ikisi müs­tesna ol­mak üzere) içinde sûrenin ismi vardır, ya doğrudan ya da dolaylı olarak. Yâni meselâ ya fiil şeklindedir:


    “Muhakkak ki Allah, kocası konusunda seninle mü­cadele eden kadını işitmiştir.”


    (Mücâdele 1)


    Gibi âyetin içinde geçen «t­7¬(@«D­# “Tücadiluke” fiilinden ötürü sûre­nin adı mücâdele olmuştur:



    Sadece iki sûrede, o sûrelerin ismi, en yaygın ve tanınmış olan ismi uzaktan ve yakından hiç yoktur. Bunlardan biri Fâtiha, diğeri de İhlâs sûresidir. Bu sûrelerde ihlâs kelimesi de, Fâtiha keli­mesi de hiç geçmez.



    Bakalım içinde Bakara’dan söz edilen bu sûrenin Bakara bö­lümü bize neler anlatacak: Önce genel bir muhteva tanıtımı ya­palım: Kur’an-ı Kerîmde kimi zaman olaylar detaylı verilir, olayın teferruatı anlatılır, sonra hükme geçilir. Bazen de önce baştan bir hüküm beyan edilir, daha sonra da onun detayına geçilir. Burada birinci model gö­zümüzün önünde. Önce olay anlatılıyor, sonra da bu olayın ne olduğu anlatılıyor.



    Ama meselâ En’âm sûresinde Âyet 74. İbrahim kıssasında de-ni­liyor ki, önce İbrahim’e melekûtu öğrettik. Yâni semayı, arzı, mülkü, ayı, yıldızı, bunların ne olduğunu, kimin olduğunu öğrettik de­niyor, sonra da bunu öğrenen İbrahim’in nasıl davrandığını deva­mında anlatıyor. Benzer üslûpta bir örnek sûrenin baş tarafında yer al­mıştı: Ey Yakup oğullar! Nîmetlerimi hatırlayın da şöyle şöyle olun! denildikten sonra nîmetlerin tanıtımına geçiliyordu; (Ve iz ve iz) diye­rek bu nîmetlerin neler olduğu sıralanıyordu.



    Ayrıca bir gü­zel örnek de Sâd sûresinde karşımıza çıkmaktadır: Dâvûd’a Aleyhisselâm "Faslel-Hitap" verildiği beyanından sonra örneklemeye geçiliyor. Burada ise önce bir Bakara kesmeleri isteniyor. Niye? Ne olacak kesilince? Neye yarayacak bu? Önce söylenmi-yor bu da, sonra denilecek. Sonra de­nilecek ki hani siz bir adam öldürmüştünüz ya, ve onun katili konu­sunda eğri büğrü davranışa geç-miştiniz ya, işte onun katillerini ortaya çıkaralım diye bir Bakara kesmenizi istedik diye meselenin öncesine dönülü­yor..
    __________________
    Bakara Süresi 65-66 Ayetlerini tefsiri
    Kaynak: Besairul Kur'an


  4. 08.Kasım.2009, 19:09
    2
    Moderatör



    65, 66: "Yemin olsun ki, içinizden cumartesi günü az­gınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık bi­rer maymun olun! Dedik. Bunu önlerindekilere ve ar­kala­rındakilere bir örnek ve bir de Allah’a karşı gel­mekten sa­kınanlara bir öğüt olsun diye yaptık.”



    Bu konu A’râf’ta etraflıca anlatılmıştır. Kısa bir özet yapa­lım in­şallah: İsrâil oğulları deniz kenarında bir kasabada, bir kar­yede otur­maktadırlar. Peygamberlerine gelirler, Allah’a dua et­mesini ve Cenab-ı Hakkın haftanın bir gününü kendilerine bayram olarak tahsis buyur­masını isterler. Peygamberleri Cenab-ı Hakka dua eder ve Rabbimiz de onlara cuma gününü bayram olarak tahsis buyurur. Ama hayatları hep tahrif olan bu yahudiler cu­mayı cumartesine değiştirirler. Allah’a verdikleri söz gereği o gün hiçbir iş yapmayacaklar ve sadece ibâdet ve taatte bulunacak­lardı. Bir süre buna riâyet ederler. Sonra Rabbi-miz bunları dene­mek için cumartesi günü deniz kenarına bolca balık gön­derir. Bunların yasağa karşı sabırlarını denemek ister. Yahudiler, Al­lah’a verdikleri sözlerini unutarak oltasını, ağını kapan balık tutmaya koşar. Allah bir dönem böyle bir denemeyle müslümanları da de­ne-mişti:


    "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden kor­kanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mız­rak­larınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır."


    (Mâide: 94)



    Hudeybiye günü Allah Sahabe-i Kiramı da böyle bir imti­hana tabi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı. Bu durumda avlanma ya­saktı ken-dilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı gönder­mişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onlara yaklaştırılmış; hattâ aralarında, ayakla­rının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu?


    Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor? bunu de-nemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti, ama mü'-minler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerin­deki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacak­lardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir, bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır; ama tab'an necis olmayan pis olma­yan, av hayvanı gibi şer'an yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında da­yanabilmek gerçekten zordur. Müslü­manlar hırslarını gıdıklayan, ar­zularını kamçılayan bir helâl karşı­sında, bir dünya nîmeti karşısında ne derece saygı gösterecek­lerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla, dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu.



    Bir de şunu söyleyelim burada: Elde olmayan bir nîmetten sar-f-ı nazar etmekle, nîmetin karşısındayken ondan sarf-ı nazar et­mek çok farklıdır. Birincisi çok kolaydır. İkincisi ise gerçekten zor­dur. Meselâ dağ başında kalmış bir adamın açlığa sabrederek Al­lah’a ibâ­det etmesiyle, kurulmuş bir sofranın başında sabrederek Allah’a kul­luk yapması farklıdır. Birinci durumda muvaffak olan insanların pek çoğu ikincisinde muvaffak olamamışlardır. Ruhbaniyet terbiyesiyle İslâmiyet terbiyesinin farkı işte burada anlaşılacaktır. Birisi toplumdan kaçarak, mağara ve mânâstırlara kapanarak Allah’a yönelme yollarını ara-ma, öbürüyse toplumun içinde kalarak toplumun yanlışlarını dü­zeltme ve de toplumdan etkilenmeme şartıyla Allah’a yönelme usulü. Birinciye nazaran ikinci daha zordur ve Rasulullah Efendimizin bir ha­dis-lerinin beyanıyla Rabbimizin bizden istediği de ikincisidir.



    Evet Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tabi tuttu. Av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara, ama müslümanlar başar­dılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir ba­zen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma, öyle bir makama getirir ki Rabbimiz, orada binlerce insanın namusu bi­zim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici ko­numundasınız farz edin, siz-den din öğrenmeye gelen pek çok kadını, kızı size yaklaştırıverir Allah da, böylece sizin o konudaki ağırlığınızı, takvanızı ölçüverir. Gı­yabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çı­karıverir.



    Veya bazen size küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize, samimi­yetinize bakar da daha sonra size devlet ida­resini teslim eder. Ora­larda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. İşte ora­larda başarılı olamayanlardan alıveriyor tüm bu imkânlarını.



    Evet biraz uzattık galiba. Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tabi tutar. Bu man­zara karşı­sında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup, yasağı çiğneye­rek balık tutmaya ko­şar. İkinci grup da kollarını makas gibi açarak: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağı­nıza dair Allah’a söz ver­miştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığı­nız yanlıştır! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek gü­naha giden insanları uyarmaya çalışanlar.



    Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki gruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinlemez hale gelince, bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazife­miz bitmiştir artık! Elli kere uyardık! Yüz kere uyar­dık! Bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalple­rine mührünü basmıştır! Artık bunlar kesinlikle adam olmayacaklar! Adam olma istidatlarını yi­tirmiştir bunlar! diye­rek evlerine çekiliverenler. Öteki grup ta baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular.



    1- Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğne­yenler.



    2- Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmak­tan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evle­rine çekiliverenler. Allah’ın emrettiği emri bil’ma’rufu terk edenler.



    3- Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya, on­ları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Gü­nah-tır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazife­miz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diye­rek evle­rine çe-kiliveren grup o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar:


    "Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsu­nuz? De­mişlerdi."


    (A’râf: 164)



    Yâni bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Adam olmaya­cakları kesin belli olan bu adamları uyaracağız diye niye ömür tü­ketiyorsu­nuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz? Demişlerdi de, bakın öteki müslümanlar şöyle diyorlardı:


    "Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun diye, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz de­diler."


    (A’râf: 164)



    Evet yarın Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın soracak Rabbimiz: Ey kul­larım! Yanı başınızda günah işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? On­ları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu? diye sorduğu za­man: Evet ya Rabbi sen şahitsin ki, biz vazifelerimizi yaptık! diyebile­lim diye bunu yapıyoruz bir; bir de bilmiyoruz ki, belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün dinlemezse yarın dinlerler diye bunu yapı­yoruz! diyorlar. Evet elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühür­lenmiş? Kimler asla yola gel­meyecek? Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz dediler.



    Öyleyse şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım: Kar­şı­mızdaki muhataplarımıza yapacağımız uyarının bitmesinin iki şartı vardır: Ya geberecek o muhatabımız Ebu Cehil gibi, bizim vazifemiz bitecek. Ya da müslüman olacak Ebu Sufyan gibi, bizim görevimiz bitecek. Değilse gebermedikçe ve müslüman olma­dıkça bizim ona yapacağımız tebliğ bitmeyecektir. Efendim ben namaz kılmayan kom­şuma yüz kere anlattım, iki yüz kere anlat­tım, artık benim görevim bitti, yok. Rasulullah’ın bir hadisinden öğ­reniyoruz ki; adamın biri di­ğerinden hakkını isteyecek Allah huzu­runda. Ya Rabbi benim bu adamda hakkım vardır. Ben ondan bunu istiyorum diyecek. Berikisi diyecek ki; Ya Rabbi bunun ne hakkı varmış bende? Ben bu adamı ta-nımıyorum bile. Bu sefer diyecek ki adam; Ya Rabbi bu benim kom­şumdu, kendisi biliyordu İslâm’ı, biliyordu Kur’an’ı ama bana anlat­madı! Bize duyurmadı! Berikisi diyecek ki: Ya Rabbi sen şahitsin ki ben buna yüz kere anlattım! Adam diyecek ki yüz kere anlatan yüz bi­rinciyi anlatmaz mıydı? Ha yüz birinciyi de gelip anlatsaydın! Belki o zaman anlayacaktım! Yüz bir kere anlattım demişse, bu defada yüz ikinciye niye gelme­din? diyecektir. Öyleyse yüz kere, bin kere anlat­mış olmak yet­mez, muhatabımız ölünceye veya müslüman oluncaya kadar anlatmak zorunda­yız.



    Bir de şunu diyelim burada: Meselâ kayınpederinize on yıl İs­lâm’ı anlattınız. Ama bu sizin anlattığınız on yıl içinde hiç çocuğu öl­memişti. On birinci yılın içinde çocuğu ölmüşse, veya yeni bir eve ta­şınmışsa, veya dükkanı yanmışsa, veya evlenmişse, veya haya­tında değişik bir dönemi olmuşsa belki o dönem sizi dinleyecek bir noktaya gelmiş olabilir; gidip bir daha anlatmak zorundasınız. Evet, bakın o kasaba halkının sonu ne olmuş? Allah buyu­rur ki:


    "O günaha gidenler, artık uyaranların uyarılarına aldırış etmez hale gelince biz de uyarıcıları kurtardık ve günahkârları da fısklarından ötürü şiddetli bir azapla ya­kalayıverdik."


    (A’râf: 165)



    Yine A’râf’ta bundan sonraki âyette şöyle buyuruluyordu:


    "Kendilerine belirlenen yasakları aşınca da on­lara al­çalmış maymunlar olun! Dedik."


    (A’râf: 166)



    Buyuruluyor. Bakın burada uyaranları kurtardık diyor Rabbi-miz. Günahkârları da maymunlar yaptık diyor. Bu iki grubun akıbetini anlatıyor âyet ama üçüncü grup hakkında herhangi bir bilgi vermemiş Rabbimiz. Yâni o kendileri günah işlemeyen, ama evlerine çekiliverip de günah işleyenlerle mücâdeleyi bırakıveren, pes eden, ya da günaha rıza gösteren bu üçüncü grubun akıbeti meçhuldür. Bi­lemiyoruz, belki de bunların zikriyle Rabbimiz kita­bını kirletmek iste­memiştir. Aslında bu insanlar zikre bile değme­yen insanlardır demek en münâsibi olacak diyoruz. Haramı bildikleri halde, günahı günah olarak bildikleri halde günah işleyenleri uyarmayanlar, onların varlı­ğından rahatsız olmayanlar zikre bile değmeyen insanlardır. Bunlar ya dünyada o günahkârlarla birlikte helâk edildiler, yahut da bunların azapları âhirete intikal etmiştir.



    Evet, aslında her toplumda bu üç sınıf her zaman mevcut­tur. Günahkârlar, haram bilmezler, yasak tanımazlar. Günahkârları sürekli uyarmaya çalışan, çevrelerine Allah’ın kitabını ve peygam­berinin sün-netini duyurmak için çırpınanlar. Yapmayın müslümanlar! Etmeyin insanlar! Haramdır, günahtır diye bir ömür koşturanlar. Allah için se­venler, Allah için gazaplananlar. Sevdiklerini Allah için sevip, küstük­lerine Allah için küsenler. Allah adına tavır belirleyenler. Bir de kendi­leri günah işlemeseler de günah işleyen­lerden rahatsız olmadan on­larla sarmaş dolaş yaşayanlar. İşte bu âyetler çerçevesinde bizler kendi yerimizi bulmak zorundayız. Eğer günah işleyenlerdensek may-munlar olmadan hemen dön­meye çalışalım. Uyaranlardansak buna daha bir ciddi devam edelim ve kurtulanlardan olalım. Öteki gruptansak hemen vazge­çelim inşallah.


    "İşte biz bunu onlarla beraber bulunanlara, onlar­dan sonra gelecek olanlara bir ibret ve muttakilere de bir nasihat olsun diye verdik."



    Bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarının hayatında çok meş­hur olan bir kıssayı anlatmaya başlayacak. Bu kıssa Bakara sûresine adını veren kıssadır. Biliyoruz ki sûrelerin isimleri Pey­gamber döne­minde kazandırılmış. Ya bizzat peygamberimiz ver­miş, ya da saha­beden bize intikal etmiştir.



    Ama bu iş sahabenin böyle kendiliğinden bilebileceği bir iş de değildir tabii. Bunu peygamberden duymuşlardır diyoruz. Hani duy­mamış bile olsalar, onların bu konuda bir üstünlükleri vardır. Yâni sa­habe-i kiram her ân Peygamberle beraberler, sûreyi tanı­yorlar, ne za-man geldiğini, hangi hadîse üzerine geldiğini, isim­lendirmenin ne demek olduğunu, neden öyle isimlendirildiğini bili­yorlarsa, bu sûreye de öylece isim verildiğini biliyorlardır, diyoruz.



    Tabi Bakara gibi kimi sûrelerin Peygamberimiz tarafından isim­lendirilmesinin yanında, kimi sûrelerin de Peygamberimiz tara­fın­dan şöyle şöyle isimlendirildi gibi rivâyetler olmayınca, onların isimle­rinin sahabe döneminden intikal ettiğini biliyoruz.



    Eğer bizler sadece sûrede anlatılan konuları göz önüne ala­rak bu sûreleri isimlendirmeye kalksaydık eminim başka başka isimler bulacaktık. Meselâ bu sûrenin adı belki de "Beni İsrâil sû­resi” ola­cak-tı. Veya "Muamelât sûresi” olacaktı. Ya da dünya sûresi olacaktı veya hayat sûresi olacaktı. Bu sûreyi pek o kadar bil­mesem de Me­selâ Âl-i İmrân sûresi herhalde "Şehâdet" Sûresi olacaktı. Sanki eğer konudan isim olacaksa o zaman şehâdet anlatılan sûre demek ye­rinde olacaktı. Çünkü Allah’ın şehâdeti, meleklerin şehâdeti, ilim adamlarının şe-hadeti, Havarilerin şehâdeti, mü'minlerin şehâdeti an­latılır bu sûrede. Bizzat savaş­taki şehâdetten söz edilir bu sûrede, ondan sonra yine sürekli şehâdetten söz edilir. Buna göre, o sûre sanki bize kalsaydı şehâdet sûresi olurdu, ama öyle değil tabii.



    Bir sûrenin birden fazla ismi olduğu gibi, bazen birden fazla sû­renin bir ismi de olmuş. Meselâ Bakara ile başlayan ve sekiz, ya da dokuzuncu sûreye kadar olan bölüme "Seb'uttıval" denilir. Yâni yedi uzun sûre demektir. Ondan sonra "Miun" deni­len yüz âyetli sûreler, ondan sonra "Mufassal" denilen besmeleyle daha yakın ayrılmış sû­reler gelir. Böyle bir çok sûreye tek isim ve­rilmiş. Meselâ Bakara ile ve Âl-i İmrân’a "Zehravan" denilmiş. Felak ile Nas’a "Muavezeteyn" de­nilmiş. İhlas ile Kâfirun’a "Mugaşgışateyn" denmiş. Veya kimi sûreler arada besmele ol­duğu halde bir kabul edilmiş. Meselâ Duhâ ile İnşi­rah gibi. Bunlar teknik terimler olduğu için onu geçiyoruz.



    Sûrelerin isimlendirilmesini Sahabeye intikal ettirdiğimize göre bir de onlardan misal verelim: Meselâ İsrâ sûresine "Beni İsrâil" de denilmiş. O zamandan kalma bir isim olarak Ğâfir sûresi "Mü'min" diye de anılmış, ya da Fâtır sûresine "Melaike" denilmiş, Dehir sûre­sine "İnsan" denilmiş gibi..



    Bakara sûresi demek yerine içinde Bakara’dan söz edilen sûre diyelim diye daha bir edepli davranmaya çalışanlar da bulunmuş. Yâni davar, sığır, inek sûresi demek yerine, içinde davardan, sığır­dan, inekten söz edilen sûre demek daha bir edepli kabul edilmiş. Ecdadın böyle güzel nükteleri olmuş ki; benim çok ho­şuma gider. Ama bize çaksan geçmez değil, kaynatsan tutmaz ge­liyor. Yâni böyle çok tuhaf bir edepsizliğimiz var bizim. Tamam, İs­lâm’ın yasaklamadığı şeyde serbest olalım, ama şöyle yapsak me­selâ: Ben ayaklarımı da uzata­rak anlatırken siz kınamazsanız, ama ben bunu yapmasam. Yâni kar­şımızdaki insandan İslâm’ın izin verdiği şeyin dışında bir hareket bek-lemeyelim, ama biz de karşımızdakini hiç incitmeyecek bir du­rumda olalım. İfademizde, tavrımızda, örneğimizde, yaptığımız ve yapmadığımız şeylerde karşımızdakini hiç incitmeyelim. Ayrıca incit­memek bir yana onu ne kadar memnun edebileceksek o kadar mem­nun etmeye çalışalım. Anlatabildim mi? Bilmem anlatabildim mi? di­yordu dünün adabı. Ama bugün diyor ki adam: Anlamadın ki! Zaten anlayamazsın ki! Kalın kafalı! diyor adam.



    Bir de Kur’an-ı Kerîmde 114 sûrenin (sadece ikisi müs­tesna ol­mak üzere) içinde sûrenin ismi vardır, ya doğrudan ya da dolaylı olarak. Yâni meselâ ya fiil şeklindedir:


    “Muhakkak ki Allah, kocası konusunda seninle mü­cadele eden kadını işitmiştir.”


    (Mücâdele 1)


    Gibi âyetin içinde geçen «t­7¬(@«D­# “Tücadiluke” fiilinden ötürü sûre­nin adı mücâdele olmuştur:



    Sadece iki sûrede, o sûrelerin ismi, en yaygın ve tanınmış olan ismi uzaktan ve yakından hiç yoktur. Bunlardan biri Fâtiha, diğeri de İhlâs sûresidir. Bu sûrelerde ihlâs kelimesi de, Fâtiha keli­mesi de hiç geçmez.



    Bakalım içinde Bakara’dan söz edilen bu sûrenin Bakara bö­lümü bize neler anlatacak: Önce genel bir muhteva tanıtımı ya­palım: Kur’an-ı Kerîmde kimi zaman olaylar detaylı verilir, olayın teferruatı anlatılır, sonra hükme geçilir. Bazen de önce baştan bir hüküm beyan edilir, daha sonra da onun detayına geçilir. Burada birinci model gö­zümüzün önünde. Önce olay anlatılıyor, sonra da bu olayın ne olduğu anlatılıyor.



    Ama meselâ En’âm sûresinde Âyet 74. İbrahim kıssasında de-ni­liyor ki, önce İbrahim’e melekûtu öğrettik. Yâni semayı, arzı, mülkü, ayı, yıldızı, bunların ne olduğunu, kimin olduğunu öğrettik de­niyor, sonra da bunu öğrenen İbrahim’in nasıl davrandığını deva­mında anlatıyor. Benzer üslûpta bir örnek sûrenin baş tarafında yer al­mıştı: Ey Yakup oğullar! Nîmetlerimi hatırlayın da şöyle şöyle olun! denildikten sonra nîmetlerin tanıtımına geçiliyordu; (Ve iz ve iz) diye­rek bu nîmetlerin neler olduğu sıralanıyordu.



    Ayrıca bir gü­zel örnek de Sâd sûresinde karşımıza çıkmaktadır: Dâvûd’a Aleyhisselâm "Faslel-Hitap" verildiği beyanından sonra örneklemeye geçiliyor. Burada ise önce bir Bakara kesmeleri isteniyor. Niye? Ne olacak kesilince? Neye yarayacak bu? Önce söylenmi-yor bu da, sonra denilecek. Sonra de­nilecek ki hani siz bir adam öldürmüştünüz ya, ve onun katili konu­sunda eğri büğrü davranışa geç-miştiniz ya, işte onun katillerini ortaya çıkaralım diye bir Bakara kesmenizi istedik diye meselenin öncesine dönülü­yor..
    __________________
    Bakara Süresi 65-66 Ayetlerini tefsiri
    Kaynak: Besairul Kur'an


  5. 18.Haziran.2016, 18:29
    3
    Misafir

    Cevap: Bakara 65 Ayet Tefsiri

    Yazdiklarinizin doğruluğunu değerlendirecek bilgide değilim ama çok etkilendim. Allah razı olsun bayağı bilgilendirme, tezekkurler.


  6. 18.Haziran.2016, 18:29
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Yazdiklarinizin doğruluğunu değerlendirecek bilgide değilim ama çok etkilendim. Allah razı olsun bayağı bilgilendirme, tezekkurler.





+ Yorum Gönder