Konusunu Oylayın.: Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri
  1. 23.Aralık.2013, 06:40
    1
    Misafir

    Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri






    Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri Mumsema Müddeessir suresi 30. 31. ve 32. ayetlerin tefsiri
    tam olarak anlayamadım 74.sure muddeessir suresi 30 32. ayetler


  2. 23.Aralık.2013, 06:40
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 24.Aralık.2013, 02:27
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Müddeessir suresi ayetlerin tefsiri




    Müddessir Süresi 31. ayetin tefsiri

    31. “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.”

    Bir kere neymiş bu on dokuz? Bu, on dokuz melekmiş, bunu anladık. Allah cehennem sohbetçilerini meleklerden yapmıştır.

    Sonra yine anlıyoruz ki, Rabbimiz bu on dokuz sayısını bize fitne, yani imtihan vesilesi kıldı, fitne konusu yaptı. Hangi konuda imtihan konusu kılınmış bu 19 sayısı? Az diye mi, çok diye mi? Bu kadarcık melekle ne yapılabilir? Ne yapılamaz diye mi? İşte bunu, bu sayıyı kâfirlere bir imtihan vesilesi yaptık, bir azap vesilesi yaptık deniyor. Nitekim Tahrim sûresinde de şöyle deniyordu:
    “O cehennemin üzerinde, Allah’ın kendilerine ver-diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek şedit melekler vardır.”
    (Tahrim 6)

    İşte böyle şedit diye tarif olunan, reisleri de Mâlik olan meleklerdir bunlar. Bunlar cehennemin görevlileridir. Bunların iddetleri, sayıları, âdetleri olduğu, on dokuz olduğu da açıktır. İşte burada anlatılan budur. Cehennemin 19 görevlisi, ğılâz, şidât meleği varmış. İşte mesele bu. İşte anlatılan bu. On dokuz Melek. Ama on dokuz çift mi, tek mi? Yoksa on dokuz grup melek mi, on dokuz tip melek mi? Yoksa on dokuz görev mahalli olan melek mi, onu bilmeyiz. Bilmemiz de mümkün değildir zaten. Böyle gaybî bir konuda bunun dışında Rabbimizden bir açıklama gelmemişse, o zaman aynen Rab-bimizin haber verdiği kadar iman eder ve teslimiyet arzederiz.

    Âyetin bundan sonraki bölümünde Allah bunu niye kâfirlere imtihan vesilesi kıldığını anlatmaya devam edecek. İnsanlar Rabblerinin haber verdiği bu sayıyı kabul ediverseler tamam, imtihanı kaza-nacaklar ama kâfirler ve kalplerinde hastalık bulunanlar buna inan-mayarak kaybettiler. Böylece Allah’ın haber verdiği gaybî bir konuya iman etmeyenlerin, verdikleri haberler konusunda Allah’a itimat etme-yenlerin küfrü ve inkârı açığa çıkarılırken, mü’minlerin de imanları ve teslimiyetleri açığa çıkarılıyor. Bakın Rabbimiz diyor ki:
    Rabbimiz, ehl-i kitap da böylece daha bir yakîn kesb etsinler, daha bir yakîn kazansınlar ve Kur’an’a daha bir yakın sarılsınlar diye bunu söyledik diyor. Peki acaba bununla ehl-i kitap nasıl bir yakîn kazanacak?

    1. Birincisi, çünkü biz Tevrat’ta da bunu demiştik, İncil’de de bunun aynısını söylemiştik. İncili ve Tevrat’ı tanıyan, İncil ve Tevrat’a inanan bu ehl-i kitabın bunu hemen bilmeleri, derhal anlamaları ve derhal kendi ellerindekini gönderen kaynaktan gelen bu son kitaba iman etmeleri gerekirdi. Bu kitap konusunda yakîn sahibi olmaları gerekirdi.

    2. Tevrat ve İncil onlara, Allah dediyse tamam kesindir! Allah ne demişse tamam doğrudur! Allah’tan gelen doğrudur! demeleri gerektiğini öğretiyordu. Çünkü Tevrat’a ve İncil’e iman ettiklerini söyleyen bu insanların ehl-i kitap olarak Allah’ın vahiy gönderdiğini, bilmedikleri şeyleri kendilerine Allah’ın öğrettiğini bilmeleri gerekiyordu. Dün kendilerine dediklerime inandıklarını iddia eden bu insanlar, şimdi de ben on dokuz dediysem yakînen anlayıversinler, diyor Allah.

    3. Ya da ehl-i kitap, kendi kitaplarıyla yakîn tanışıklıklarından dolayı, böyle peygamberin kendi kendine bilemeyeceği, bulamayacağı, söyleyemeyeceği şeyleri, ancak vahiyle Allah’tan aldığını bilmeli ve hemen iman etmelidirler deniyor. Başka ne için böyle demiş Rabbi-miz?
    “Bir de iman edenlerin de imanları artsın diye bunu dedik, veya bu âyeti indirdik” diyor Allah. Peki iman edenlerin, mü’minlerin imanları nasıl artar bununla? Onu da şöyle anlıyoruz:

    1. Bu âyeti duyan mü’minler de “Allah’ım sen ne büyüksün! Allah’ım sen ne kadar yücesin ki, sadece bir on dokuzla bu işi hallediveriyorsun! Sadece on dokuz melekle bu koskoca cehennemi hallediveriyorsun! Biz bunu bilmeyiz! Bilemeyiz! Anlayamayız ya Rabbi! Bizim aklımızın bunu alması mümkün değildir ya Rabbi! Ama inanıyoruz ki sen Azîmsin! Sen çok büyüksün ya Rabbi!” desinler, Allah’a karşı böyle bir tazim, böyle bir teslimiyet duysunlar ve imanları artsın diye biz bunu söyledik diyor Rabbimiz.

    2. Veya Kur’an’da bir iman konusu daha gündeme gelsin de böylece mü’minler buna da inansınlar da imanları, iman konuları artıversin diye biz bunu indirdik, söyledik diyor Allah. Zira her bir yeni âyeti tanıyıp inandıkça mü’minlerin imanları artmaktadır. Meselâ şu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak şimdi bir otuz âyet öğrendik, iman ettik ve otuz âyetlik bir iman artışımız oldu, ya da otuz iman birimi da-ha kazandık demektir. Öyleyse her yeni âyete inandıkça bir iman birimimiz daha oluyor demektir. O halde bizler de bugün Rabbimizin âyetlerini tanıyarak iman birimlerimizi artırmak zorundayız.
    Ayrıca bir hikmeti daha varmış bu işin: “Ehl-i kitap ve mü’min-ler bu konuda şüpheye düşmesinler diye ben böyle yaptım,” diyor Allah. Yani onlar böyle olunca şüpheye düşmezler. Niye düşsünler ki? Allah dediyse tamam! Allah ne demişse tamamdır ve doğrudur. Ama geriye kalanlar derler ki:
    Kalplerinde yamukluk olanlar, kalplerinde şek hastalığı bulunanlar ve kâfirler şöyle derler: “Ne oluyor? Allah bununla ne anlatmaya çalışıyor? Ne demek istiyor ki? Neyi darp etmeye çalışıyor ki bununla Allah? Ya da bu darpla neyi kast ediyor ki? Ne bu? Neye yarar bu? Allah’a yakışır mı bu?”
    Açın gözünüzü ve iyi dinleyin! Allah dilediklerini hidâyete ulaştırır, dilediklerini de dalâlette bırakır. Yani Allah hidâyet dileyenleri hi-dâyete ulaştırır, delâlet isteyenleri de dalâlette bırakır. Kur’an kimilerini hidâyete ulaştırırken kimilerini de dalâlette bırakır. Kimileri Kur’an’la hidâyet bulur, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapma noktalarını anlar. Konu ile ilgili Bakara sûresi 26. âyetinde şöyle diyordu Allah:
    “Şüphesiz ki Allah sivrisineği ve ondan üstününü misal vermekten utanmaz. İman edenlere gelince onlar Rabblerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. Beri taraftaki kâfirler de: “A! Ne oluyor? Allah bununla ne kast e-diyor acaba?” derler. Bu misal ile Allah pek çoklarını saptırır.”
    (Bakara 26)

    Allah münafıklar için bu misali verince ya da Hac sûresi 73. âyetindeki örnekten söz edince, münafıklar, “Allah bu tür misaller ver-mekten münezzehtir” dediler de bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Allah sivrisinekten ya da onun üstündeki bir şeyden misal vermekten çekinmez, utanmaz.”

    Peki neymiş bu adamların dertleri? Bütün dertleri Allah’ın sinekten söz etmesiymiş.
    “Ey insanlar! Size bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin! Şüphe yok ki sizin Allah’ı bırakıp da berisinde dua ettikleriniz bir sinek bile yaratamazlar. Velev ki hepsi bunun için toplanıp yardımlaşsalar bile. Şâyet sinek onlardan bir parça koparsa, o dua ettikleriniz onu sinekten kurtaramazlar. Talip de zayıf, matlûb da! (Parça koparıp kaçan sinek de zayıf, kendisinden koparılan da.)”
    (Hac: 73)

    “Allah berisinde velîler edinenlerin hali örümcek gibidir ki, o bir ev yapmıştır. Ama bilseler evlerin en zayıfı (çürüğü), hiç şüphesiz örümcek yuvasıdır.”
    (Ankebût: 41)

    Allah bu iki âyette örümcekten ve sinekten misal verince bunlar gariplerine gidiyor insanların. “Olacak şey midir bu? Allah sinekten bahsediyor, örümcekten söz ediyor, yakışır mı bu Allah’ın şanına?” di-ye yaygarayı basıyorlar. Allah da onlara şöyle cevap veriyor: “Bana a-kıl vermeye, bana yol göstermeye kalkmayın! Şunu şunu anlatmalıydın! Şundan, şundan bahsetmeliydin! Önce şunları anlatmalıydın! Şu şu konulara hiç girmemeliydin!” diyerek bana yol göstermeyin! Benim dediğimi ben dedim diye kabul edin! Ben ne demişsem, nasıl demişsem öylece kabul edin!”

    “Hak, Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!”
    (Bakara: 147)

    “Rabbinden gelen, gerçek hak ve hakikat odur! O halde sakın siz şüphelenenlerden olmayın!” diyor Allah. Burada da aynen benzerini söylüyor. Allah dediyse tamam! Demek ki bu konu ancak böyle anlatılırmış. Demek ki bu konu en güzel sinekle veya örümcekle anlatılırmış. Demek ki bu konu böyle on dokuzla anlatılırmış. Allah böyle anlatmış, başkasını bilmeyiz. Efendim işte kadın konusunda biraz şöyle düşünsek. Niye? Ben kadını Allah’tan daha mı iyi düşüneceğim yani? Allah’ın düşündüğü yetmiyor mu? Erkek konusunda şöyle yapsak! Hayır, Allah en güzelini ortaya koyuyorsa aynen ona teslim olacağız. Ne dediyse aklımızı, mantığımızı işin içine karıştırmadan aynen kabul edeceğiz. O zaman bunun adına iman denecektir. İman edenler ne derlermiş bakın:
    “Hak, Allah’tan gelendir. Hak, babamın bildiği, efendimin tasdik ettiği, hak toplumun öngördüğü, insanların benimsediği, hocaların yazdıkları değil, Allah’tan gelen, yani vahye mutabık olan gerçektir.” İşte mü’minler Allah’tan gelenlerin tamamının hak olduğuna, gerçek olduğuna iman edip imanlarını artırırlarken, kâfirler ve kalplerinde nifak hastalığı bulunanlar da:

    “Acaba ne demek istiyor ki Allah bununla? Ne yapmak, nereye varmak istiyor ki?” diye güya merak ediyor, ama asla kulluğa yanaş-mıyor. İrdeliyorlar güya ama bu irdelemeleri kulluğa yönelik değil. Çünkü Allah bunlar için:

    “Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ın müteşabih âyetlerinin peşine düşerler....”
    (Âl-i İmrân: 7)

    buyuruyor. Onlar diyor ki:

    “Eh ne varda burada? Ne anlayacağız da bundan? Bununla nereye kadar gidilebilir ki? Bu nereye götürebilir bizi?” derler.

    Bakıyoruz bugün de öyle diyor insanlar. Bugün de kalplerinde nifak hastalığı bulunan insanları görüyoruz. Kur’an karşısında aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. “Gelin ey Müslümanlar! Kur’an okuyalım! Kulluk kitabımız ne diyor bir tanıyalım da onun istediği biçimde Müslüman olalım!” dediğimiz zaman, aynı insanların bugün de Kur’an’a karşı aynı ifadeleri kullandığına şahit oluyoruz: “Ne olacak ya Kur’an’ı okuyup ta? Bu Kur’an ne anlatıyor? Bununla nereye kadar varılabilir? Bu nereye kadar götürür insanları? Bununla hayat mı düzenlenir ya? Bununla şehir mi idare edilir? Bununla belediyecilik mi yapılır? Bununla para mı kazanılır? Bununla makam mı kazanılır? Bununla devlete mi gidilir? Tamam anladık Kur’an da, yani ne olacak okuyunca? Bununla devlet mi kurulur? Bununla cemaat mı örgütlenir? Bununla para mı kazanılır? Bununla iktidara mı gelinir?” dediklerine şahit oluyoruz insanların. Aynen bugünkülerin de bunları dediklerine şahit oluyoruz. Kur’an okuyalım, Kur’an okuyalım. “İyi, anladık da ne olacak okuyup da? Oku, oku bununla nereye kadar gidilebilir? Ne işe yarayacak bu okuma? Bize başka şeyler lazım. Bize örgütsel çalışmalardan söz et. Bize paradan, bize sanayileşmeden söz et!” diyenleri bugün de görüyoruz.

    Ama Allah diyor ki: “Biz bunu iman edenlerin imanları artsın, küfredenlerin ve fâsıkların da fıskını artıralım, açığa çıkaralım diye böylece anlattık.” O halde Kur’an kimilerinin hidâyetini artırırken kimilerinin de dalâletini artırmaktadır. Yani kimileri Kur’an’la hidâyet bulurken, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapıklık noktalarını anlarlar.

    Kur’an’la kimileri sapıtırken, kimileri hidâyet bulur. Pek çoğu Kur’an’la sapıtırken, pek çoğu Kur’an’la yol bulur. Onlar aslında bu âyet sebebiyle sapmış değildir, zaten sapıktı bunlar da, bu âyetle sapıklıklarını izhâr ediyorlar. Yani bunlarda küfür ve nifak zaten vardı da, âyet bunu açığa çıkarmıştır. Yani şimdi bunlar bu misallerde ne denilmek istendiğini anladıkları zaman iman edecekler mi? Kesinlikle. Bunların derdi iman değil, bunların derdi zaten imandan kaçmak. Buna delil arıyorlar!

    “Allah’ın ordularını Allah’tan başkası da bilmez zaten. Allah’ın ordularının, Allah’ın meleklerinin mahiyetini bilmeniz de mümkün değildir. Öyleyse araştırıp, soruşturup, sorgulayıp durmaktansa böylece teslim olun! Böylece iman edin! Bu on dokuzun ne olduğunu, nasıl olduğunu düşünmeyin! Düşünmeniz de gerekmez zaten! Çünkü bu konu gaybî bir konudur, evet dediniz mi tamam sizden istenen budur,” diyor Rabbimiz. Ben size sizin en baş sıfatlarınızı sayarken demedim mi? Ben size gayb bilginin konusu değil, imanın konusudur demedim mi? Gayb bilinmez inanılır demedim mi? Gaybı bilmeniz gerekmez ki! Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Niye uğraşıyorsunuz?


    “Ve bu ancak bu bir öğüttür, beşer düşünüp öğüt alsın diye bir ültimatom, bir muhtıradır; düşünmek, öğüt almak isteyenler için bir tezkiradır.”

    Ali Küçük Tefsiri


  4. 24.Aralık.2013, 02:27
    2
    Moderatör



    Müddessir Süresi 31. ayetin tefsiri

    31. “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.”

    Bir kere neymiş bu on dokuz? Bu, on dokuz melekmiş, bunu anladık. Allah cehennem sohbetçilerini meleklerden yapmıştır.

    Sonra yine anlıyoruz ki, Rabbimiz bu on dokuz sayısını bize fitne, yani imtihan vesilesi kıldı, fitne konusu yaptı. Hangi konuda imtihan konusu kılınmış bu 19 sayısı? Az diye mi, çok diye mi? Bu kadarcık melekle ne yapılabilir? Ne yapılamaz diye mi? İşte bunu, bu sayıyı kâfirlere bir imtihan vesilesi yaptık, bir azap vesilesi yaptık deniyor. Nitekim Tahrim sûresinde de şöyle deniyordu:
    “O cehennemin üzerinde, Allah’ın kendilerine ver-diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek şedit melekler vardır.”
    (Tahrim 6)

    İşte böyle şedit diye tarif olunan, reisleri de Mâlik olan meleklerdir bunlar. Bunlar cehennemin görevlileridir. Bunların iddetleri, sayıları, âdetleri olduğu, on dokuz olduğu da açıktır. İşte burada anlatılan budur. Cehennemin 19 görevlisi, ğılâz, şidât meleği varmış. İşte mesele bu. İşte anlatılan bu. On dokuz Melek. Ama on dokuz çift mi, tek mi? Yoksa on dokuz grup melek mi, on dokuz tip melek mi? Yoksa on dokuz görev mahalli olan melek mi, onu bilmeyiz. Bilmemiz de mümkün değildir zaten. Böyle gaybî bir konuda bunun dışında Rabbimizden bir açıklama gelmemişse, o zaman aynen Rab-bimizin haber verdiği kadar iman eder ve teslimiyet arzederiz.

    Âyetin bundan sonraki bölümünde Allah bunu niye kâfirlere imtihan vesilesi kıldığını anlatmaya devam edecek. İnsanlar Rabblerinin haber verdiği bu sayıyı kabul ediverseler tamam, imtihanı kaza-nacaklar ama kâfirler ve kalplerinde hastalık bulunanlar buna inan-mayarak kaybettiler. Böylece Allah’ın haber verdiği gaybî bir konuya iman etmeyenlerin, verdikleri haberler konusunda Allah’a itimat etme-yenlerin küfrü ve inkârı açığa çıkarılırken, mü’minlerin de imanları ve teslimiyetleri açığa çıkarılıyor. Bakın Rabbimiz diyor ki:
    Rabbimiz, ehl-i kitap da böylece daha bir yakîn kesb etsinler, daha bir yakîn kazansınlar ve Kur’an’a daha bir yakın sarılsınlar diye bunu söyledik diyor. Peki acaba bununla ehl-i kitap nasıl bir yakîn kazanacak?

    1. Birincisi, çünkü biz Tevrat’ta da bunu demiştik, İncil’de de bunun aynısını söylemiştik. İncili ve Tevrat’ı tanıyan, İncil ve Tevrat’a inanan bu ehl-i kitabın bunu hemen bilmeleri, derhal anlamaları ve derhal kendi ellerindekini gönderen kaynaktan gelen bu son kitaba iman etmeleri gerekirdi. Bu kitap konusunda yakîn sahibi olmaları gerekirdi.

    2. Tevrat ve İncil onlara, Allah dediyse tamam kesindir! Allah ne demişse tamam doğrudur! Allah’tan gelen doğrudur! demeleri gerektiğini öğretiyordu. Çünkü Tevrat’a ve İncil’e iman ettiklerini söyleyen bu insanların ehl-i kitap olarak Allah’ın vahiy gönderdiğini, bilmedikleri şeyleri kendilerine Allah’ın öğrettiğini bilmeleri gerekiyordu. Dün kendilerine dediklerime inandıklarını iddia eden bu insanlar, şimdi de ben on dokuz dediysem yakînen anlayıversinler, diyor Allah.

    3. Ya da ehl-i kitap, kendi kitaplarıyla yakîn tanışıklıklarından dolayı, böyle peygamberin kendi kendine bilemeyeceği, bulamayacağı, söyleyemeyeceği şeyleri, ancak vahiyle Allah’tan aldığını bilmeli ve hemen iman etmelidirler deniyor. Başka ne için böyle demiş Rabbi-miz?
    “Bir de iman edenlerin de imanları artsın diye bunu dedik, veya bu âyeti indirdik” diyor Allah. Peki iman edenlerin, mü’minlerin imanları nasıl artar bununla? Onu da şöyle anlıyoruz:

    1. Bu âyeti duyan mü’minler de “Allah’ım sen ne büyüksün! Allah’ım sen ne kadar yücesin ki, sadece bir on dokuzla bu işi hallediveriyorsun! Sadece on dokuz melekle bu koskoca cehennemi hallediveriyorsun! Biz bunu bilmeyiz! Bilemeyiz! Anlayamayız ya Rabbi! Bizim aklımızın bunu alması mümkün değildir ya Rabbi! Ama inanıyoruz ki sen Azîmsin! Sen çok büyüksün ya Rabbi!” desinler, Allah’a karşı böyle bir tazim, böyle bir teslimiyet duysunlar ve imanları artsın diye biz bunu söyledik diyor Rabbimiz.

    2. Veya Kur’an’da bir iman konusu daha gündeme gelsin de böylece mü’minler buna da inansınlar da imanları, iman konuları artıversin diye biz bunu indirdik, söyledik diyor Allah. Zira her bir yeni âyeti tanıyıp inandıkça mü’minlerin imanları artmaktadır. Meselâ şu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak şimdi bir otuz âyet öğrendik, iman ettik ve otuz âyetlik bir iman artışımız oldu, ya da otuz iman birimi da-ha kazandık demektir. Öyleyse her yeni âyete inandıkça bir iman birimimiz daha oluyor demektir. O halde bizler de bugün Rabbimizin âyetlerini tanıyarak iman birimlerimizi artırmak zorundayız.
    Ayrıca bir hikmeti daha varmış bu işin: “Ehl-i kitap ve mü’min-ler bu konuda şüpheye düşmesinler diye ben böyle yaptım,” diyor Allah. Yani onlar böyle olunca şüpheye düşmezler. Niye düşsünler ki? Allah dediyse tamam! Allah ne demişse tamamdır ve doğrudur. Ama geriye kalanlar derler ki:
    Kalplerinde yamukluk olanlar, kalplerinde şek hastalığı bulunanlar ve kâfirler şöyle derler: “Ne oluyor? Allah bununla ne anlatmaya çalışıyor? Ne demek istiyor ki? Neyi darp etmeye çalışıyor ki bununla Allah? Ya da bu darpla neyi kast ediyor ki? Ne bu? Neye yarar bu? Allah’a yakışır mı bu?”
    Açın gözünüzü ve iyi dinleyin! Allah dilediklerini hidâyete ulaştırır, dilediklerini de dalâlette bırakır. Yani Allah hidâyet dileyenleri hi-dâyete ulaştırır, delâlet isteyenleri de dalâlette bırakır. Kur’an kimilerini hidâyete ulaştırırken kimilerini de dalâlette bırakır. Kimileri Kur’an’la hidâyet bulur, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapma noktalarını anlar. Konu ile ilgili Bakara sûresi 26. âyetinde şöyle diyordu Allah:
    “Şüphesiz ki Allah sivrisineği ve ondan üstününü misal vermekten utanmaz. İman edenlere gelince onlar Rabblerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. Beri taraftaki kâfirler de: “A! Ne oluyor? Allah bununla ne kast e-diyor acaba?” derler. Bu misal ile Allah pek çoklarını saptırır.”
    (Bakara 26)

    Allah münafıklar için bu misali verince ya da Hac sûresi 73. âyetindeki örnekten söz edince, münafıklar, “Allah bu tür misaller ver-mekten münezzehtir” dediler de bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Allah sivrisinekten ya da onun üstündeki bir şeyden misal vermekten çekinmez, utanmaz.”

    Peki neymiş bu adamların dertleri? Bütün dertleri Allah’ın sinekten söz etmesiymiş.
    “Ey insanlar! Size bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin! Şüphe yok ki sizin Allah’ı bırakıp da berisinde dua ettikleriniz bir sinek bile yaratamazlar. Velev ki hepsi bunun için toplanıp yardımlaşsalar bile. Şâyet sinek onlardan bir parça koparsa, o dua ettikleriniz onu sinekten kurtaramazlar. Talip de zayıf, matlûb da! (Parça koparıp kaçan sinek de zayıf, kendisinden koparılan da.)”
    (Hac: 73)

    “Allah berisinde velîler edinenlerin hali örümcek gibidir ki, o bir ev yapmıştır. Ama bilseler evlerin en zayıfı (çürüğü), hiç şüphesiz örümcek yuvasıdır.”
    (Ankebût: 41)

    Allah bu iki âyette örümcekten ve sinekten misal verince bunlar gariplerine gidiyor insanların. “Olacak şey midir bu? Allah sinekten bahsediyor, örümcekten söz ediyor, yakışır mı bu Allah’ın şanına?” di-ye yaygarayı basıyorlar. Allah da onlara şöyle cevap veriyor: “Bana a-kıl vermeye, bana yol göstermeye kalkmayın! Şunu şunu anlatmalıydın! Şundan, şundan bahsetmeliydin! Önce şunları anlatmalıydın! Şu şu konulara hiç girmemeliydin!” diyerek bana yol göstermeyin! Benim dediğimi ben dedim diye kabul edin! Ben ne demişsem, nasıl demişsem öylece kabul edin!”

    “Hak, Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!”
    (Bakara: 147)

    “Rabbinden gelen, gerçek hak ve hakikat odur! O halde sakın siz şüphelenenlerden olmayın!” diyor Allah. Burada da aynen benzerini söylüyor. Allah dediyse tamam! Demek ki bu konu ancak böyle anlatılırmış. Demek ki bu konu en güzel sinekle veya örümcekle anlatılırmış. Demek ki bu konu böyle on dokuzla anlatılırmış. Allah böyle anlatmış, başkasını bilmeyiz. Efendim işte kadın konusunda biraz şöyle düşünsek. Niye? Ben kadını Allah’tan daha mı iyi düşüneceğim yani? Allah’ın düşündüğü yetmiyor mu? Erkek konusunda şöyle yapsak! Hayır, Allah en güzelini ortaya koyuyorsa aynen ona teslim olacağız. Ne dediyse aklımızı, mantığımızı işin içine karıştırmadan aynen kabul edeceğiz. O zaman bunun adına iman denecektir. İman edenler ne derlermiş bakın:
    “Hak, Allah’tan gelendir. Hak, babamın bildiği, efendimin tasdik ettiği, hak toplumun öngördüğü, insanların benimsediği, hocaların yazdıkları değil, Allah’tan gelen, yani vahye mutabık olan gerçektir.” İşte mü’minler Allah’tan gelenlerin tamamının hak olduğuna, gerçek olduğuna iman edip imanlarını artırırlarken, kâfirler ve kalplerinde nifak hastalığı bulunanlar da:

    “Acaba ne demek istiyor ki Allah bununla? Ne yapmak, nereye varmak istiyor ki?” diye güya merak ediyor, ama asla kulluğa yanaş-mıyor. İrdeliyorlar güya ama bu irdelemeleri kulluğa yönelik değil. Çünkü Allah bunlar için:

    “Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ın müteşabih âyetlerinin peşine düşerler....”
    (Âl-i İmrân: 7)

    buyuruyor. Onlar diyor ki:

    “Eh ne varda burada? Ne anlayacağız da bundan? Bununla nereye kadar gidilebilir ki? Bu nereye götürebilir bizi?” derler.

    Bakıyoruz bugün de öyle diyor insanlar. Bugün de kalplerinde nifak hastalığı bulunan insanları görüyoruz. Kur’an karşısında aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. “Gelin ey Müslümanlar! Kur’an okuyalım! Kulluk kitabımız ne diyor bir tanıyalım da onun istediği biçimde Müslüman olalım!” dediğimiz zaman, aynı insanların bugün de Kur’an’a karşı aynı ifadeleri kullandığına şahit oluyoruz: “Ne olacak ya Kur’an’ı okuyup ta? Bu Kur’an ne anlatıyor? Bununla nereye kadar varılabilir? Bu nereye kadar götürür insanları? Bununla hayat mı düzenlenir ya? Bununla şehir mi idare edilir? Bununla belediyecilik mi yapılır? Bununla para mı kazanılır? Bununla makam mı kazanılır? Bununla devlete mi gidilir? Tamam anladık Kur’an da, yani ne olacak okuyunca? Bununla devlet mi kurulur? Bununla cemaat mı örgütlenir? Bununla para mı kazanılır? Bununla iktidara mı gelinir?” dediklerine şahit oluyoruz insanların. Aynen bugünkülerin de bunları dediklerine şahit oluyoruz. Kur’an okuyalım, Kur’an okuyalım. “İyi, anladık da ne olacak okuyup da? Oku, oku bununla nereye kadar gidilebilir? Ne işe yarayacak bu okuma? Bize başka şeyler lazım. Bize örgütsel çalışmalardan söz et. Bize paradan, bize sanayileşmeden söz et!” diyenleri bugün de görüyoruz.

    Ama Allah diyor ki: “Biz bunu iman edenlerin imanları artsın, küfredenlerin ve fâsıkların da fıskını artıralım, açığa çıkaralım diye böylece anlattık.” O halde Kur’an kimilerinin hidâyetini artırırken kimilerinin de dalâletini artırmaktadır. Yani kimileri Kur’an’la hidâyet bulurken, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapıklık noktalarını anlarlar.

    Kur’an’la kimileri sapıtırken, kimileri hidâyet bulur. Pek çoğu Kur’an’la sapıtırken, pek çoğu Kur’an’la yol bulur. Onlar aslında bu âyet sebebiyle sapmış değildir, zaten sapıktı bunlar da, bu âyetle sapıklıklarını izhâr ediyorlar. Yani bunlarda küfür ve nifak zaten vardı da, âyet bunu açığa çıkarmıştır. Yani şimdi bunlar bu misallerde ne denilmek istendiğini anladıkları zaman iman edecekler mi? Kesinlikle. Bunların derdi iman değil, bunların derdi zaten imandan kaçmak. Buna delil arıyorlar!

    “Allah’ın ordularını Allah’tan başkası da bilmez zaten. Allah’ın ordularının, Allah’ın meleklerinin mahiyetini bilmeniz de mümkün değildir. Öyleyse araştırıp, soruşturup, sorgulayıp durmaktansa böylece teslim olun! Böylece iman edin! Bu on dokuzun ne olduğunu, nasıl olduğunu düşünmeyin! Düşünmeniz de gerekmez zaten! Çünkü bu konu gaybî bir konudur, evet dediniz mi tamam sizden istenen budur,” diyor Rabbimiz. Ben size sizin en baş sıfatlarınızı sayarken demedim mi? Ben size gayb bilginin konusu değil, imanın konusudur demedim mi? Gayb bilinmez inanılır demedim mi? Gaybı bilmeniz gerekmez ki! Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Niye uğraşıyorsunuz?


    “Ve bu ancak bu bir öğüttür, beşer düşünüp öğüt alsın diye bir ültimatom, bir muhtıradır; düşünmek, öğüt almak isteyenler için bir tezkiradır.”

    Ali Küçük Tefsiri





+ Yorum Gönder