Konusunu Oylayın.: Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?
  1. 25.Ekim.2013, 20:54
    1
    Misafir

    Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?






    Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır? Mumsema Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?


  2. 06.Kasım.2013, 20:58
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?




    Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?


    Kur’an bitmez ve tükenmez bir denizdir. Bir derya gibidir. Gördüğümüz de deniz olduğunu anlarsınız. Bu denizin içerisinde dalgaları ve balıkları müşahede edersiniz. Ve hatta kıyısında yüzebilirsiniz. Fakat herkes denizin içerisinde ne var ne yok aynı derecede anlamaz. Nasıl ki denizin kıyısında yüzme bilmeyenler yüzer. Daha derin yerlerde daha iyi yüzücüler yüzer.

    Fakat bu yüzücülerinde yüzemedikleri derinlikte yerlerde var. Buralarda artık bir gemiyle gitmeniz gerekecektir. Hatta bazı yerler var ki deryalarda en büyük transatlantik gemiler bile zorla yüzebilir. İşte kur’an apaçık bir kitaptır. ( denizi deniz olarak görülmesi gibi) Ama bunda en ami ve cahil insanlardan tutun en büyük alimlere kadar herkesin anlayacağı ilim vardır. İşte müteşabih ayetler de bunlardandır. Hadisler içinde aynı şeyi söylemek mümkündür.

    Üstat bediüzzaman hazretleri, sözler adlı eserinde, Kur’an’ın, “yetmiş bin perdelerden geçerek” “fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatablara feyzini dağıttığını ve nurunu neşrettiğini” ifade eder.

    Bu kâinat kitabı gibi kuran-ı kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın menbaı olan kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

    Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı kur’an’ın terbiye ettiği düşünülürse o kelam-ı rabbanî ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür. Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

    Kâinat kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe farklı tecellilere mazhar olacak ve rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

    Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yenersek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

    Cenâb-ı hakkın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor:
    İnsanoğlunun aczi, fakrı, kusuru, cehli, kısacası bütün noksan sıfatları da yetmiş bin perde.

    Kur’an ve hadisteki hükümler aklımıza ters düştüğünde nasıl davranmalıyız?

    Önce şunu önemle belirleyelim: Akılla naklin tearuz etmesi halinde, nakli tevile yetkili olan akıl, söz konusu meselede mütehassıs olan, sözü ve reyi geçerli bir akıldır. Konu âyet ise, tevile yetkili şahıs, sahasında söz sahibi bir tefsir âlimidir. Âyet fıkhî bir hüküm ihtiva ediyorsa, söz hakkı, fıkıh âlimlerine, müçtehitlere ait olur. Bahse konu olan bir hadis-i şerif ise, bu defa vazife, hadis ilminin mütehassıslarına düşer. Yoksa, ilimden nasipsiz, sadece kendi hevesini ve nefsini ölçü tutan insanların aklı, bu konuda söz hakkına sahip olamaz.

    Önce naklin birinci şubesi olan âyet-i kerimelerden bir misâl verelim.
    Fetih suresinin onuncu âyetinde, “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir” buyrulur. Akıl, bütün madde ve mânâ âlemlerinin yaratıcısı olan Allah’ın, el sahibi olmaktan münezzeh olduğuna hükmeder. Nakilde ise elden söz edilmektedir. İşte burada akıl ile nakil tearuz etmişlerdir. Bu durumda, akıl esas alınarak naklin tevili cihetine gidilecektir.

    Tefsir âlimleri bu gibi müteşabih âyetlerin tevili konusunda iki guruba ayrılmışlardır. Mütekaddimîn denilen önceki müfessirler, müteşabih âyetleri tevil etmemiş, “bununla ne murat edildiğini en iyi bilen Allah’tır” diyerek susmayı tercih etmişlerdir. Müteahhirîn üleması ise, “akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur.” Kaidesinden hareketle, bu gibi âyetlerin tevili yoluna gitmişler ve “el”den maksadın “kudret” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bir tevildir ve bu tevili yapmaya da tefsir âlimleri yetkilidir. Bir başka misâl: Bakara suresinin 154 üncü âyetinde “Allah yolunda öldürülmüş olanlara ‘ölüler’ demeyiniz. Hayır onlar diridirler, fakat siz bilmezsiniz” buyrulur.

    Akıl, o insanların öldüğüne hükmetmekte, nakil ise “onlara ölü demeyiniz” buyurmaktadır. İşte burada da, akıl esas alınmış, “her nefis ölümü tadıcıdır” âyeti gereğince, şehitlerin de ölümü tattıklarına hükmedilmiş, onların cenaze namazları kılınmıştır. Ama kabir âleminde, bu iman kahramanlarının kendilerini ölmüş bilmedikleri ve diğer ölülerden çok daha farklı bir kabir hayatı sürdükleri kanaatine varılmıştır.

    Bir başka âyet-i kerime: “Onun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara , 255)
    Cenâb-ı hakk hakında maddî bir kürsi ve taht düşünülemeyeceği için bu âyette geçen “kürsi” kelimesi, “Allah’ın saltanat ve kudreti”, “ilâhî azamet ve kibriyanın bir tasviri” olarak tevil edilmiştir.

    Bu kaide hadis-i şerifler için de aynen uygulanır.

    “Dünyanın Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler” hadis-i şerifini düşünelim.

    İlâhî isimlerin tecelligâhı ve ahiretin tarlası olan bu dünyanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olmadığına akıl ihtimal vermediğinden, akıl ile nakil tearuz etmiş oluyor. Burada akıl esas alınır ve “dünya ehemmiyetsiz değildir” hükmünden hareketle, nakil tevil edilir.


    ALINTI


  3. 06.Kasım.2013, 20:58
    2
    Moderatör



    Peygamber Efendimiz (sav)'in Kur'an'ın açıklayıcısı olduğuna dair ayetler var mıdır?


    Kur’an bitmez ve tükenmez bir denizdir. Bir derya gibidir. Gördüğümüz de deniz olduğunu anlarsınız. Bu denizin içerisinde dalgaları ve balıkları müşahede edersiniz. Ve hatta kıyısında yüzebilirsiniz. Fakat herkes denizin içerisinde ne var ne yok aynı derecede anlamaz. Nasıl ki denizin kıyısında yüzme bilmeyenler yüzer. Daha derin yerlerde daha iyi yüzücüler yüzer.

    Fakat bu yüzücülerinde yüzemedikleri derinlikte yerlerde var. Buralarda artık bir gemiyle gitmeniz gerekecektir. Hatta bazı yerler var ki deryalarda en büyük transatlantik gemiler bile zorla yüzebilir. İşte kur’an apaçık bir kitaptır. ( denizi deniz olarak görülmesi gibi) Ama bunda en ami ve cahil insanlardan tutun en büyük alimlere kadar herkesin anlayacağı ilim vardır. İşte müteşabih ayetler de bunlardandır. Hadisler içinde aynı şeyi söylemek mümkündür.

    Üstat bediüzzaman hazretleri, sözler adlı eserinde, Kur’an’ın, “yetmiş bin perdelerden geçerek” “fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatablara feyzini dağıttığını ve nurunu neşrettiğini” ifade eder.

    Bu kâinat kitabı gibi kuran-ı kerim de perde perde mânâlarla sarılı, iç içe nice sırlar ve hikmetlerle dolu. Bir perde seyredilmeden ikincisine geçilemiyor. O ilâhî fermanın menbaı olan kelam sıfatına gerçek mânâda muhatap olmak için, beşerin önünde sayılamayacak kadar perdeler var.

    Sahabeleri, müçtehitleri, mücedditleri, bütün evliya ve asfiyayı ve nihayet tüm müminleri aynı kur’an’ın terbiye ettiği düşünülürse o kelam-ı rabbanî ile aramızda yetmiş bin perde olduğu açıkça görülür. Bütün bitkiler aynı güneşe yüzlerini dönerler, ama her biri kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder ve feyiz alırlar. Bir bahçedeki her ağaç aynı toprağa dikilmiş, aynı su ile sulanmıştır ama, her birinin başında ayrı meyveler boy göstermiştir.

    Kâinat kitabı ve Kur’an-ı Kerim... Her ikisinde de yetmiş bin perde var. İnsanoğlu kalp, ruh ve akıl sahasında mesafe kat ettikçe farklı tecellilere mazhar olacak ve rabbini tanıma vadisinde her an biraz daha yol alacaktır.

    Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlı. Tembelliğimizi ne ölçüde yenersek, gayret vadisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız.

    Cenâb-ı hakkın, yetmiş bin perde arkasında olması bize şu dersi de vermiş oluyor:
    İnsanoğlunun aczi, fakrı, kusuru, cehli, kısacası bütün noksan sıfatları da yetmiş bin perde.

    Kur’an ve hadisteki hükümler aklımıza ters düştüğünde nasıl davranmalıyız?

    Önce şunu önemle belirleyelim: Akılla naklin tearuz etmesi halinde, nakli tevile yetkili olan akıl, söz konusu meselede mütehassıs olan, sözü ve reyi geçerli bir akıldır. Konu âyet ise, tevile yetkili şahıs, sahasında söz sahibi bir tefsir âlimidir. Âyet fıkhî bir hüküm ihtiva ediyorsa, söz hakkı, fıkıh âlimlerine, müçtehitlere ait olur. Bahse konu olan bir hadis-i şerif ise, bu defa vazife, hadis ilminin mütehassıslarına düşer. Yoksa, ilimden nasipsiz, sadece kendi hevesini ve nefsini ölçü tutan insanların aklı, bu konuda söz hakkına sahip olamaz.

    Önce naklin birinci şubesi olan âyet-i kerimelerden bir misâl verelim.
    Fetih suresinin onuncu âyetinde, “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir” buyrulur. Akıl, bütün madde ve mânâ âlemlerinin yaratıcısı olan Allah’ın, el sahibi olmaktan münezzeh olduğuna hükmeder. Nakilde ise elden söz edilmektedir. İşte burada akıl ile nakil tearuz etmişlerdir. Bu durumda, akıl esas alınarak naklin tevili cihetine gidilecektir.

    Tefsir âlimleri bu gibi müteşabih âyetlerin tevili konusunda iki guruba ayrılmışlardır. Mütekaddimîn denilen önceki müfessirler, müteşabih âyetleri tevil etmemiş, “bununla ne murat edildiğini en iyi bilen Allah’tır” diyerek susmayı tercih etmişlerdir. Müteahhirîn üleması ise, “akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur.” Kaidesinden hareketle, bu gibi âyetlerin tevili yoluna gitmişler ve “el”den maksadın “kudret” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bir tevildir ve bu tevili yapmaya da tefsir âlimleri yetkilidir. Bir başka misâl: Bakara suresinin 154 üncü âyetinde “Allah yolunda öldürülmüş olanlara ‘ölüler’ demeyiniz. Hayır onlar diridirler, fakat siz bilmezsiniz” buyrulur.

    Akıl, o insanların öldüğüne hükmetmekte, nakil ise “onlara ölü demeyiniz” buyurmaktadır. İşte burada da, akıl esas alınmış, “her nefis ölümü tadıcıdır” âyeti gereğince, şehitlerin de ölümü tattıklarına hükmedilmiş, onların cenaze namazları kılınmıştır. Ama kabir âleminde, bu iman kahramanlarının kendilerini ölmüş bilmedikleri ve diğer ölülerden çok daha farklı bir kabir hayatı sürdükleri kanaatine varılmıştır.

    Bir başka âyet-i kerime: “Onun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara , 255)
    Cenâb-ı hakk hakında maddî bir kürsi ve taht düşünülemeyeceği için bu âyette geçen “kürsi” kelimesi, “Allah’ın saltanat ve kudreti”, “ilâhî azamet ve kibriyanın bir tasviri” olarak tevil edilmiştir.

    Bu kaide hadis-i şerifler için de aynen uygulanır.

    “Dünyanın Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler” hadis-i şerifini düşünelim.

    İlâhî isimlerin tecelligâhı ve ahiretin tarlası olan bu dünyanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olmadığına akıl ihtimal vermediğinden, akıl ile nakil tearuz etmiş oluyor. Burada akıl esas alınır ve “dünya ehemmiyetsiz değildir” hükmünden hareketle, nakil tevil edilir.


    ALINTI





+ Yorum Gönder