Konusunu Oylayın.: Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )
  1. 10.Aralık.2012, 15:44
    1
    Misafir

    Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )






    Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub ) Mumsema Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub ) hakkında eğitici bir yazı yazar mısınız ?


  2. 10.Aralık.2012, 15:44
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub ) hakkında eğitici bir yazı yazar mısınız ?


    Benzer Konular

    - Seyyid Kutub kimdir

    - Seyyid Kutub Hakkında Ne düşünmeliyiz?

    - Fizilal'il Kur'an (Seyyid Kutub)-kevser suresi tefsiri

    - Fizilal'il Kur'an (Seyyid Kutub) - felak suresi tefsiri

    - Bakara suresi tefsiri seyyid kutup

  3. 04.Ocak.2013, 16:01
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,654
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )




    Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )
    1-Fatiha


    1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın
    adıyla


    Besmelenin, her surenin bağımsız bir ayeti mi,
    yoksa bütün surelere başlarken okunan tek bir Kur'an ayeti mi olduğu konusu
    tartışmalı bir mesele olmakla birlikte, geçerli görüşe göre o, "Fatiha suresinin
    ayetlerinden biridir ve bu surenin sayısı besmeleyle yediye tamamlanmaktadır."
    Nitekim bir yoruma göre yüce Allah: "Andolsun, biz sana ikişer ikişer
    tekrarlanan yediyi ve bu büyük Kur'an'ı verdik."·(Hicr Suresi, 87) buyruğu ile
    Fatiha suresini kasdetmiştir. Çünkü bu yedi ayetlik sure yüce Allah'a övgü ifade
    etmekte ve namazların her rekâtında tekrarlanmaktadır.


    Okumaya ve herhangi bir işe yüce Allah'ın adıyla
    başlamak ise, Allah tarafından Hz. Peygamber'e vahyedilmiş bir edep ve saygı
    kuralıdır. Bu kural ilk inen ayet olduğu ittifakla kabul edilen "Rabbinin adıyla
    oku" (Alâk Suresi, 1) ayetinde ifade edilmektedir. Yine bu, Allah'ın "Her şeyin
    başı, sonu, zahiri ve batını" olduğunu vurgulayan İslâmî düşüncenin temel
    ilkesiyle uyum içindedir. Buna göre O, her varlığın varoluşunu kendisine borçlu
    olduğu, her başlananın başlangıcının kendisinden kaynaklandığı tek gerçek
    varlıktır. O halde her başlangıç, her hareket ve her yöneliş O'nun adı ile
    olur.


    Yüce Allah'ın, başlangıçta "Rahman" ve "Rahim"
    sıfatları ile nitelenmesi, rahmetin bütün anlamlarını ve tüm değişik hallerini
    kapsar. Bu iki sıfatı aynı anda kendisinde bulundurmak sadece Allah'a özgüdür;
    tıpkı "Rahman" sıfatı ile nitelenmenin sadece O'na özgü olması gibi.


    Buna göre herhangi bir kulun "Rahim" sıfatı ile
    nitelenmesi caizdir. Fakat "Rahman" sıfatını herhangi bir kula yakıştırmak iman
    ilkeleriyle bağdaşmaz. Yüce Allah'ın bu iki sıfatın her ikisi ile birlikte
    nitelenmesi ise gayet normaldir.


    Bu iki sıfattan hangisinin, taşıdığı merhamet
    bakımından diğerinden daha geniş kapsamlı olduğu tartışmalı bir konudur. Fakat
    biz burada bu tartışmanın ayrıntılarına girmeyecek, yalnızca, bu iki sıfatın bir
    arada merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını
    kapsadığını belirtmekle yetineceğiz.


    Her işe Allah'ın adı ile başlamak ve bu başlamanın
    yansıttığı Tevhid (Allah'ın birliği inancı) ile edep kuralı nasıl İslâm düşünce
    sisteminin ilk temel ilkesini oluşturuyorsa, "Rahman" ve "Rahim" sıfatlarının da
    merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını kapsaması, bu
    düşünce sisteminin ikinci temel ilkesini oluşturur ve Allah ile kulları
    arasındaki ilişkinin gerçek mahiyetini belirler.


    Besmelenin ardından, hamd ederek, tüm alemlerin
    Rabbi olduğuna inandığımız Allah'a yönelmeye sıra geliyor:




    2- Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan
    Allah `a mahsustur.


    Allah'a hamd etmek, mü'min bir kulun Allah'ı anar-anmaz kalbinden taşan duygularının ifadesidir. Çünkü en başta bu kulun varoluşu bile yaratıcısına karşı hamd ve övgüyü gerektiren ilâhi bir lütuftur. Her an, her saniye ve her adım başında yüce Allah'ın sayısız nimeti ardarda sıralanmakta, birbirini izlemekte ve başta insan olmak üzere bütün yaratıkları kapsamına almaktadır. Bundan dolayı her işin başında ve sonunda Allah'a hamd etmek İslâm düşüncesinin temel kurallarından biridir; "O, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. En başta da en sonda da hamd O'na mahsustur." (Kasas Suresi, 70)

    Allah'ın mümin kuluna karşı olan bağış ve fazileti
    o derece yüksektir ki, bu kul "Elhamdülillah (Hamd Allah'a mahsustur)"
    dediğinde, ona bütün ölçülere baskın gelen ağırlıkta sevap yazar. Nitekim
    Sünen-i ibn-i Mace'de, Abdullah bin Ömer'e dayanarak kaydedildiğine göre
    Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Allah'ın kullarından biri "Ya Rabbi, sana
    zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim" dedi. Bu
    sözün değerini ölçemeyen kulun amellerini yazmakla görevli melekler ne
    yazacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Allah'ın huzuruna çıkarak: "Ya Rabbi!
    Senin kullarından biri öyle bir söz söyledi ki, onu nasıl değerlendirip
    yazacağımızı bilemiyoruz" dediler. Yüce Allah, -kulunun ne dediğini daha iyi
    bildiği halde- meleklere: "Kulum ne dedi?" diye sordu. Melekler: "Ya Rabbi! O,
    `Ey Rabbim! Sana zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde
    hamd ederim' dedi" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah o meleklere:
    "Kulumun o sözünü ağzından çıktığı gibi yazın. O sözün karşılığını, kulum
    kıyamet günü huzuruma geldiğinde bizzat ben kararlaştırıp veririm.."
    buyurdu...


    İSLAM'IN RABB ANLAYIŞI

    Ayetin öbür yarısını oluşturan "Rabbil alemin (tüm
    alemlerin Rabbi)" tamlamasına gelince, bu ifade İslâm düşünce sisteminin temel
    dayanağını temsil eder.


    Gerçekten, "mutlak ve sınırsız Rabb"lık kavramı
    İslâm inancının temel ilkelerinden biridir. Rabb, malik ve tasarruf sahibi
    demektir. Sözlük anlamı ile "efendi", "eğitmeye ve geliştirmeye yetkili kimse"
    demektir. Eğitme ve geliştirme ile ilgili bu tasarruf bütün alemleri, yani bütün
    varlık(arı içerir. Çünkü yüce Allah evreni yarattıktan sonra onu kendi haline
    bırakmıyor, aksine onu geliştirme, gözetme ve eğitme yoluyla tasarrufu altında
    tutuyor. Bu açıdan bakıldığında tüm alemler, tüm varlıklar alemlerin Rabbi olan
    Allah'ın koruması ve gözetimi altındadır.


    "Mutlak Rabb"lık kavramı, eksiksiz ve yaygın Tevhid
    anlayışının açıklığa kavuşmuş, netleşmiş halı ile, bu realitenin (gerçeğin)
    netleşmemiş halinin bulanıklığı arasında bocalayan insan için, yol ayrımındaki
    işaret levhası konumundadır. İnsanlar çoğu kere hem evreni tek başına yaratan
    Allah'ın varlığına ve hem de sosyal hayata egemen olan birden çok ilahın
    varlığına inanır. Bu inanış biçiminin saçmalığı ve gülünçlüğü son derece açıktır
    ama ne yazık ki bu; dün de vardı, bugün de var. Müşriklerden bir grubun,
    taptıkları değişik ilahlarla ilgili olarak: "Biz onlara sırf bizleri Allah'a
    yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer Suresi, 3) dediklerini bize haber
    veren Kur'an-ı Kerim, Ehli Kitap'tan bir grup hakkında da: "Hahamlarını ve
    Rahiplerini Allah'tan ayrı rehber edindiler" (Tevbe Suresi, 31) şeklinde
    bahsetmektedir. Bilindiği gibi İslâm'ın geldiği dönemde yeryüzünde egemen olan
    cahiliye inanışlarının büyük kabul ettiği "ilah"lar yanında çok sayıda
    "ilahcık"lar her yanda cirit atıyordu.


    Bu surede mutlak Rabb'lık kavramının vurgulanması
    ve bu Rabb'lık kavramının tüm varlıkları kapsamına alması, düzenli inanç ile
    inanç anarşisi arasındaki yol ayrımını oluşturur. İslâm'ın hedefi, çok ilahlılık
    yükünü insanların sırtından indirerek onları değişik ilahlar arasında
    şaşkınlıktan kurtarmak, kendi dışındaki tüm varlıklarla birlikte mutlak
    egemenliğini onayladıkları tek bir ilaha yöneltmektir. Ardından da bu
    varlıkların vicdanlarını, yöneldikleri tek ilahın gözetimi ve etkili
    Rabblığında, korumasının kesintisizliği, ebediliği ve yok olmazlığı ve ihmal
    etmezliğinde güvene kavuşturmaktır. Yoksa bu meselenin çözümü, meselâ İslâm
    öncesi dönemlerin en gelişmiş felsefi düşüncesi sayılan Aristo'nun görüşlerini
    izlemekte değildi. Bu görüşe göre: "Allah, evreni bir kez yarattıktan sonra
    artık onunla bir daha ilgilenmedi, onu kendi haline bıraktı. Çünkü Allah
    kendinden daha aşağı düzeydeki varlıklarla ilgilenmeyecek derecede yücedir. O
    sadece kendi zatı hakkında düşünür." Bu görüşü savunan Aristo, en büyük
    felsefeci ve en akıllı insan sayılıyordu o dönemde!..


    İslâm'ın geldiği günlerde dünya, üstüste yığılmış
    çeşitli inanç, düşünce, masal, felsefe, kuruntu ve görüş bulutlarının egemenliği
    altında idi. Bu bulut katmanlarında hakk ile batıl, gerçek ile düzmece, din ile
    hurafe, felsefe ile masal biribirine karışmıştı. İnsan vicdanı bu koyu bulut
    katmanları altında, karanlıklar ve belirsizlikler içinde bocalıyor, bir türlü
    kesin gerçeği bulamıyordu. Sözünü ettiğimiz belirsiz, kesin bilgiden ve
    aydınlıktan yoksun çöl, insanın kendi ilâhı, bu ilâhın sıfatları ve başta insan
    olmak üzere O'nunla yaratıkları arasındaki ilişkiler ile ilgili düşüncesini de
    çepeçevre kuşatmıştı. Oysa insan vicdanı, ilâhı ve bu ilâhın sıfatları hakkında
    belirgin bir inanca ve düşünceye varmadıkça ve sözünü ettiğimiz bu körlüğü,
    uçsuz-bucaksız düşünce çölünü ve koyu bulut katmanlarını aşarak kesin bir
    bilgiye ulaşmadıkça ne evren, ne kendi öz varlığı ve ne de yaşayacağı hayat
    tarzı konusunda istikrara kavuşabilirdi. Ancak insan, bu istikrarın ne kadar
    gerekli olduğunu anlayabilmek için öncelikle kendisi ile ışık arasını kapatan
    bulutların koyuluğunu görmesi ve İslâm geldiğinde kendisini kuşatan çeşitli
    inanç düşünce, felsefe-masal ve kuruntular çölünün uçsuzluğunu fark etmesi
    gerekiyordu. Biz burada bu sapıklıkların çok az bir kısmına değindik; ilerde
    diğer sureleri incelerken bunları daha ayrıntılı biçimde ele alarak, Kur'anı
    Kerim'in bunlara karşı önerdiği yeterli, geniş kapsamlı ve eksiksiz tedavileri
    anlatacağız.


    İşte bundan dolayı İslâm, ilgisini en başta inancı
    özgürleştirme konusu üzerine yoğunlaştırmış, başka bir deyimle Allah, Allah'ın
    sıfatları ve Allah ile varlıklar arasındaki ilişkilerin niteliği konusunda insan
    vicdanına istikrar kazandıracak kesin ve berrak bir düşünce tarzı belirlemeyi
    ön-plâna almıştır.


    Ve işte bu gerekçe iledir ki, uzak-yakın hiçbir
    pürüzlü noktanın gölgesini taşımayan, eksiksiz, katıksız, yalın ve yaygın bir
    Tevhid inancı, İslâm'ın getirdiği düşünce sisteminin temel dayanağı olmuş, bu
    inancı vicdanlarda belirginleştirmiş, hakkında zihinlerde belirebilecek her
    türlü pürüzü ve kuşkucu fısıltıyı araştırarak onu her çeşit karanlıktan
    arındırmış hiç bir kuruntunun, yanına sokulamayacağı derecede köklü ve sağlam
    olmasını sağlamıştır. İslâm tıpkı bu konuda benimsediğine eş bir açıklıkla başta
    mutlak Rabb'lığı ilgilendirenler olmak üzere Allah'ın sıfatları konusunda da
    kesin sözünü söylemiştir. Çünkü sözünü ettiğimiz çeşitle felsefi akımların,
    inançların, kuruntuların ve masalların egemen olduğu uçsuz-bucaksız çölü sarmış
    koyu bulutların çoğu, insanın hem vicdanını ve hem de pratik davranışlarını aynı
    derecede etkileyen bu önemli konu, yani Allah'ın sıfatları konusu üzerinde
    yoğunlaşmıştı. Allah'ın zatı, sıfatları ve varlıklarla ilişkisi konusunda
    İslâm'ın, kesin sözünü belirlemek için harcadığı ve bir çok Kur'an ayetinde dile
    gelen yoğun çabasını araştıran bir kimse eğer insanlığın uzun dönemler boyunca
    içinde bocaladığı bu uçsuz-bucaksız çölün koyu bulut katmanlarını yakından
    incelemiş değilse, bütün bu ısrarlı ve vurgulamalı açıklamalara, insan
    vicdanının tüm giriş yollarını araştıran bütün bu ayrıntılı irdelemelere neden
    gerek duyulduğunu kavramakta güçlük çekebilir. Fakat sözünü ettiğimiz koyu bulut
    katmanlarının incelenmesinden çıkacak sonuç, bu yoğun çabanın gerekliliğini
    ortaya koyacağı gibi, bu inanç sisteminin insan vicdanını özgürleştirme,
    tutsaklıktan kurtarma, onu değişik ilâhlar, kuruntular ve masallar arasında
    bocalamaktan alıkoyma konusunda ne derece önemli olduğunu da meydana
    çıkarır.


    Bu inanç sisteminin çekiciliğinin, eksiksizliğinin,
    tutarlılığının ve içerdiği gerçeğin yalınlığının, bütün bu özelliklerin gerek
    kalb ve gerekse akıl tarafından açıkça kavranabilmeleri, dolaysızca
    algılanabilmeleri için cahiliye döneminin çeşitli inançlardan, düşünce
    akımlarından, masallardan, felsefî spekülasyonlardan oluşmuş koyu bulut
    katmanlarının ve özèllikle gerçek Allah kavramı ile O'nunla yaratıklar
    arasındaki ilişkinin iyi incelenmesi gerekir. O zaman İslâm inancının bir rahmet
    olduğu meydana çıkar. Hem kalb ve hem de akıl hesabına bir rahmet... Çekicilik,
    yalınlık, belirginlik, tutarlılık, akla yatkınlık, aşinalık, fıtrî yapı ile
    dolaysız ve köklü bir uyum içeren bir rahmet.




    3- Rahman ve Rahim

    Rahmetin tüm anlamlarını, tüm hallerini ve tüm
    alanlarını kapsamına alan bu sıfat, bu surenin içinde bağımsız bir ayet halinde
    tekrarlanıyor. Bununla, sözünü ettiğimiz yaygın Rabb'lığın bariz bir
    karakteristiği vurgulandığı gibi, Rabb ile kulları ve yaratıcı ile yaratıkları
    arasındaki sürekli ilişkinin temel dayanakları belirleniyor. Bu ilişki, hamd
    etmeyi ve övgüyü harekete geçiren bir rahmet ve gözetim ilişkisidir. Yine bu
    ilişki, gönül huzuruna dayanan ve sevgi üreten bir ilişkidir. Buna göre hamd, bu
    cömert rahmete sunulan fıtri bir karşılıktır.


    İslâm'da Allah ne eski yunan felsefesinde tasvir
    edilen olemp tanrıları gibi arzu ve ihtiraslarının dürtüsü ile kullarını kovalar
    ve ne de "Eski Ahid"in Tekvin babının onbirinci bölümünde yer alan uydurma
    "Babil Burcu" masalında anlatıldığı gibi kullarına intikam tuzakları kurar.( "Ve
    bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, Şark'a göçtükleri zaman
    Şinar diyarında bir ova buldular ve orada oturdular ve birbirlerine şöyle
    dediler: "Gelin kerpiç yapalım ve onları pişirelim."


    Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine
    ziftleri vardı. Ve dediler: "Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye kendimize
    bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim ve kendimize bir nam
    yapalım-" Ve Ademoğulları'nın yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için
    RABB indi ve RABB dedi: "İşte (bunlar) bir kavimdirler ve onların hepsinin bir
    dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden
    hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirlerinin dilini
    anlamasınlar diye onların dilini orada karıştıralım.


    Ve RABB onları bütün yeryüzü üzerine oradan
    dağıttı; ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına "Babil"
    denildi. çünkü RABB bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve RABB onları bütün
    dünya üzerine oradan dağıttı." (Kitab-ı Mukaddes. İstanbul, 1974
    S.9))







  4. 04.Ocak.2013, 16:01
    2
    Moderatör



    Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )
    1-Fatiha


    1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın
    adıyla


    Besmelenin, her surenin bağımsız bir ayeti mi,
    yoksa bütün surelere başlarken okunan tek bir Kur'an ayeti mi olduğu konusu
    tartışmalı bir mesele olmakla birlikte, geçerli görüşe göre o, "Fatiha suresinin
    ayetlerinden biridir ve bu surenin sayısı besmeleyle yediye tamamlanmaktadır."
    Nitekim bir yoruma göre yüce Allah: "Andolsun, biz sana ikişer ikişer
    tekrarlanan yediyi ve bu büyük Kur'an'ı verdik."·(Hicr Suresi, 87) buyruğu ile
    Fatiha suresini kasdetmiştir. Çünkü bu yedi ayetlik sure yüce Allah'a övgü ifade
    etmekte ve namazların her rekâtında tekrarlanmaktadır.


    Okumaya ve herhangi bir işe yüce Allah'ın adıyla
    başlamak ise, Allah tarafından Hz. Peygamber'e vahyedilmiş bir edep ve saygı
    kuralıdır. Bu kural ilk inen ayet olduğu ittifakla kabul edilen "Rabbinin adıyla
    oku" (Alâk Suresi, 1) ayetinde ifade edilmektedir. Yine bu, Allah'ın "Her şeyin
    başı, sonu, zahiri ve batını" olduğunu vurgulayan İslâmî düşüncenin temel
    ilkesiyle uyum içindedir. Buna göre O, her varlığın varoluşunu kendisine borçlu
    olduğu, her başlananın başlangıcının kendisinden kaynaklandığı tek gerçek
    varlıktır. O halde her başlangıç, her hareket ve her yöneliş O'nun adı ile
    olur.


    Yüce Allah'ın, başlangıçta "Rahman" ve "Rahim"
    sıfatları ile nitelenmesi, rahmetin bütün anlamlarını ve tüm değişik hallerini
    kapsar. Bu iki sıfatı aynı anda kendisinde bulundurmak sadece Allah'a özgüdür;
    tıpkı "Rahman" sıfatı ile nitelenmenin sadece O'na özgü olması gibi.


    Buna göre herhangi bir kulun "Rahim" sıfatı ile
    nitelenmesi caizdir. Fakat "Rahman" sıfatını herhangi bir kula yakıştırmak iman
    ilkeleriyle bağdaşmaz. Yüce Allah'ın bu iki sıfatın her ikisi ile birlikte
    nitelenmesi ise gayet normaldir.


    Bu iki sıfattan hangisinin, taşıdığı merhamet
    bakımından diğerinden daha geniş kapsamlı olduğu tartışmalı bir konudur. Fakat
    biz burada bu tartışmanın ayrıntılarına girmeyecek, yalnızca, bu iki sıfatın bir
    arada merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını
    kapsadığını belirtmekle yetineceğiz.


    Her işe Allah'ın adı ile başlamak ve bu başlamanın
    yansıttığı Tevhid (Allah'ın birliği inancı) ile edep kuralı nasıl İslâm düşünce
    sisteminin ilk temel ilkesini oluşturuyorsa, "Rahman" ve "Rahim" sıfatlarının da
    merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını kapsaması, bu
    düşünce sisteminin ikinci temel ilkesini oluşturur ve Allah ile kulları
    arasındaki ilişkinin gerçek mahiyetini belirler.


    Besmelenin ardından, hamd ederek, tüm alemlerin
    Rabbi olduğuna inandığımız Allah'a yönelmeye sıra geliyor:




    2- Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan
    Allah `a mahsustur.


    Allah'a hamd etmek, mü'min bir kulun Allah'ı anar-anmaz kalbinden taşan duygularının ifadesidir. Çünkü en başta bu kulun varoluşu bile yaratıcısına karşı hamd ve övgüyü gerektiren ilâhi bir lütuftur. Her an, her saniye ve her adım başında yüce Allah'ın sayısız nimeti ardarda sıralanmakta, birbirini izlemekte ve başta insan olmak üzere bütün yaratıkları kapsamına almaktadır. Bundan dolayı her işin başında ve sonunda Allah'a hamd etmek İslâm düşüncesinin temel kurallarından biridir; "O, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. En başta da en sonda da hamd O'na mahsustur." (Kasas Suresi, 70)

    Allah'ın mümin kuluna karşı olan bağış ve fazileti
    o derece yüksektir ki, bu kul "Elhamdülillah (Hamd Allah'a mahsustur)"
    dediğinde, ona bütün ölçülere baskın gelen ağırlıkta sevap yazar. Nitekim
    Sünen-i ibn-i Mace'de, Abdullah bin Ömer'e dayanarak kaydedildiğine göre
    Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Allah'ın kullarından biri "Ya Rabbi, sana
    zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim" dedi. Bu
    sözün değerini ölçemeyen kulun amellerini yazmakla görevli melekler ne
    yazacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Allah'ın huzuruna çıkarak: "Ya Rabbi!
    Senin kullarından biri öyle bir söz söyledi ki, onu nasıl değerlendirip
    yazacağımızı bilemiyoruz" dediler. Yüce Allah, -kulunun ne dediğini daha iyi
    bildiği halde- meleklere: "Kulum ne dedi?" diye sordu. Melekler: "Ya Rabbi! O,
    `Ey Rabbim! Sana zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde
    hamd ederim' dedi" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah o meleklere:
    "Kulumun o sözünü ağzından çıktığı gibi yazın. O sözün karşılığını, kulum
    kıyamet günü huzuruma geldiğinde bizzat ben kararlaştırıp veririm.."
    buyurdu...


    İSLAM'IN RABB ANLAYIŞI

    Ayetin öbür yarısını oluşturan "Rabbil alemin (tüm
    alemlerin Rabbi)" tamlamasına gelince, bu ifade İslâm düşünce sisteminin temel
    dayanağını temsil eder.


    Gerçekten, "mutlak ve sınırsız Rabb"lık kavramı
    İslâm inancının temel ilkelerinden biridir. Rabb, malik ve tasarruf sahibi
    demektir. Sözlük anlamı ile "efendi", "eğitmeye ve geliştirmeye yetkili kimse"
    demektir. Eğitme ve geliştirme ile ilgili bu tasarruf bütün alemleri, yani bütün
    varlık(arı içerir. Çünkü yüce Allah evreni yarattıktan sonra onu kendi haline
    bırakmıyor, aksine onu geliştirme, gözetme ve eğitme yoluyla tasarrufu altında
    tutuyor. Bu açıdan bakıldığında tüm alemler, tüm varlıklar alemlerin Rabbi olan
    Allah'ın koruması ve gözetimi altındadır.


    "Mutlak Rabb"lık kavramı, eksiksiz ve yaygın Tevhid
    anlayışının açıklığa kavuşmuş, netleşmiş halı ile, bu realitenin (gerçeğin)
    netleşmemiş halinin bulanıklığı arasında bocalayan insan için, yol ayrımındaki
    işaret levhası konumundadır. İnsanlar çoğu kere hem evreni tek başına yaratan
    Allah'ın varlığına ve hem de sosyal hayata egemen olan birden çok ilahın
    varlığına inanır. Bu inanış biçiminin saçmalığı ve gülünçlüğü son derece açıktır
    ama ne yazık ki bu; dün de vardı, bugün de var. Müşriklerden bir grubun,
    taptıkları değişik ilahlarla ilgili olarak: "Biz onlara sırf bizleri Allah'a
    yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer Suresi, 3) dediklerini bize haber
    veren Kur'an-ı Kerim, Ehli Kitap'tan bir grup hakkında da: "Hahamlarını ve
    Rahiplerini Allah'tan ayrı rehber edindiler" (Tevbe Suresi, 31) şeklinde
    bahsetmektedir. Bilindiği gibi İslâm'ın geldiği dönemde yeryüzünde egemen olan
    cahiliye inanışlarının büyük kabul ettiği "ilah"lar yanında çok sayıda
    "ilahcık"lar her yanda cirit atıyordu.


    Bu surede mutlak Rabb'lık kavramının vurgulanması
    ve bu Rabb'lık kavramının tüm varlıkları kapsamına alması, düzenli inanç ile
    inanç anarşisi arasındaki yol ayrımını oluşturur. İslâm'ın hedefi, çok ilahlılık
    yükünü insanların sırtından indirerek onları değişik ilahlar arasında
    şaşkınlıktan kurtarmak, kendi dışındaki tüm varlıklarla birlikte mutlak
    egemenliğini onayladıkları tek bir ilaha yöneltmektir. Ardından da bu
    varlıkların vicdanlarını, yöneldikleri tek ilahın gözetimi ve etkili
    Rabblığında, korumasının kesintisizliği, ebediliği ve yok olmazlığı ve ihmal
    etmezliğinde güvene kavuşturmaktır. Yoksa bu meselenin çözümü, meselâ İslâm
    öncesi dönemlerin en gelişmiş felsefi düşüncesi sayılan Aristo'nun görüşlerini
    izlemekte değildi. Bu görüşe göre: "Allah, evreni bir kez yarattıktan sonra
    artık onunla bir daha ilgilenmedi, onu kendi haline bıraktı. Çünkü Allah
    kendinden daha aşağı düzeydeki varlıklarla ilgilenmeyecek derecede yücedir. O
    sadece kendi zatı hakkında düşünür." Bu görüşü savunan Aristo, en büyük
    felsefeci ve en akıllı insan sayılıyordu o dönemde!..


    İslâm'ın geldiği günlerde dünya, üstüste yığılmış
    çeşitli inanç, düşünce, masal, felsefe, kuruntu ve görüş bulutlarının egemenliği
    altında idi. Bu bulut katmanlarında hakk ile batıl, gerçek ile düzmece, din ile
    hurafe, felsefe ile masal biribirine karışmıştı. İnsan vicdanı bu koyu bulut
    katmanları altında, karanlıklar ve belirsizlikler içinde bocalıyor, bir türlü
    kesin gerçeği bulamıyordu. Sözünü ettiğimiz belirsiz, kesin bilgiden ve
    aydınlıktan yoksun çöl, insanın kendi ilâhı, bu ilâhın sıfatları ve başta insan
    olmak üzere O'nunla yaratıkları arasındaki ilişkiler ile ilgili düşüncesini de
    çepeçevre kuşatmıştı. Oysa insan vicdanı, ilâhı ve bu ilâhın sıfatları hakkında
    belirgin bir inanca ve düşünceye varmadıkça ve sözünü ettiğimiz bu körlüğü,
    uçsuz-bucaksız düşünce çölünü ve koyu bulut katmanlarını aşarak kesin bir
    bilgiye ulaşmadıkça ne evren, ne kendi öz varlığı ve ne de yaşayacağı hayat
    tarzı konusunda istikrara kavuşabilirdi. Ancak insan, bu istikrarın ne kadar
    gerekli olduğunu anlayabilmek için öncelikle kendisi ile ışık arasını kapatan
    bulutların koyuluğunu görmesi ve İslâm geldiğinde kendisini kuşatan çeşitli
    inanç düşünce, felsefe-masal ve kuruntular çölünün uçsuzluğunu fark etmesi
    gerekiyordu. Biz burada bu sapıklıkların çok az bir kısmına değindik; ilerde
    diğer sureleri incelerken bunları daha ayrıntılı biçimde ele alarak, Kur'anı
    Kerim'in bunlara karşı önerdiği yeterli, geniş kapsamlı ve eksiksiz tedavileri
    anlatacağız.


    İşte bundan dolayı İslâm, ilgisini en başta inancı
    özgürleştirme konusu üzerine yoğunlaştırmış, başka bir deyimle Allah, Allah'ın
    sıfatları ve Allah ile varlıklar arasındaki ilişkilerin niteliği konusunda insan
    vicdanına istikrar kazandıracak kesin ve berrak bir düşünce tarzı belirlemeyi
    ön-plâna almıştır.


    Ve işte bu gerekçe iledir ki, uzak-yakın hiçbir
    pürüzlü noktanın gölgesini taşımayan, eksiksiz, katıksız, yalın ve yaygın bir
    Tevhid inancı, İslâm'ın getirdiği düşünce sisteminin temel dayanağı olmuş, bu
    inancı vicdanlarda belirginleştirmiş, hakkında zihinlerde belirebilecek her
    türlü pürüzü ve kuşkucu fısıltıyı araştırarak onu her çeşit karanlıktan
    arındırmış hiç bir kuruntunun, yanına sokulamayacağı derecede köklü ve sağlam
    olmasını sağlamıştır. İslâm tıpkı bu konuda benimsediğine eş bir açıklıkla başta
    mutlak Rabb'lığı ilgilendirenler olmak üzere Allah'ın sıfatları konusunda da
    kesin sözünü söylemiştir. Çünkü sözünü ettiğimiz çeşitle felsefi akımların,
    inançların, kuruntuların ve masalların egemen olduğu uçsuz-bucaksız çölü sarmış
    koyu bulutların çoğu, insanın hem vicdanını ve hem de pratik davranışlarını aynı
    derecede etkileyen bu önemli konu, yani Allah'ın sıfatları konusu üzerinde
    yoğunlaşmıştı. Allah'ın zatı, sıfatları ve varlıklarla ilişkisi konusunda
    İslâm'ın, kesin sözünü belirlemek için harcadığı ve bir çok Kur'an ayetinde dile
    gelen yoğun çabasını araştıran bir kimse eğer insanlığın uzun dönemler boyunca
    içinde bocaladığı bu uçsuz-bucaksız çölün koyu bulut katmanlarını yakından
    incelemiş değilse, bütün bu ısrarlı ve vurgulamalı açıklamalara, insan
    vicdanının tüm giriş yollarını araştıran bütün bu ayrıntılı irdelemelere neden
    gerek duyulduğunu kavramakta güçlük çekebilir. Fakat sözünü ettiğimiz koyu bulut
    katmanlarının incelenmesinden çıkacak sonuç, bu yoğun çabanın gerekliliğini
    ortaya koyacağı gibi, bu inanç sisteminin insan vicdanını özgürleştirme,
    tutsaklıktan kurtarma, onu değişik ilâhlar, kuruntular ve masallar arasında
    bocalamaktan alıkoyma konusunda ne derece önemli olduğunu da meydana
    çıkarır.


    Bu inanç sisteminin çekiciliğinin, eksiksizliğinin,
    tutarlılığının ve içerdiği gerçeğin yalınlığının, bütün bu özelliklerin gerek
    kalb ve gerekse akıl tarafından açıkça kavranabilmeleri, dolaysızca
    algılanabilmeleri için cahiliye döneminin çeşitli inançlardan, düşünce
    akımlarından, masallardan, felsefî spekülasyonlardan oluşmuş koyu bulut
    katmanlarının ve özèllikle gerçek Allah kavramı ile O'nunla yaratıklar
    arasındaki ilişkinin iyi incelenmesi gerekir. O zaman İslâm inancının bir rahmet
    olduğu meydana çıkar. Hem kalb ve hem de akıl hesabına bir rahmet... Çekicilik,
    yalınlık, belirginlik, tutarlılık, akla yatkınlık, aşinalık, fıtrî yapı ile
    dolaysız ve köklü bir uyum içeren bir rahmet.




    3- Rahman ve Rahim

    Rahmetin tüm anlamlarını, tüm hallerini ve tüm
    alanlarını kapsamına alan bu sıfat, bu surenin içinde bağımsız bir ayet halinde
    tekrarlanıyor. Bununla, sözünü ettiğimiz yaygın Rabb'lığın bariz bir
    karakteristiği vurgulandığı gibi, Rabb ile kulları ve yaratıcı ile yaratıkları
    arasındaki sürekli ilişkinin temel dayanakları belirleniyor. Bu ilişki, hamd
    etmeyi ve övgüyü harekete geçiren bir rahmet ve gözetim ilişkisidir. Yine bu
    ilişki, gönül huzuruna dayanan ve sevgi üreten bir ilişkidir. Buna göre hamd, bu
    cömert rahmete sunulan fıtri bir karşılıktır.


    İslâm'da Allah ne eski yunan felsefesinde tasvir
    edilen olemp tanrıları gibi arzu ve ihtiraslarının dürtüsü ile kullarını kovalar
    ve ne de "Eski Ahid"in Tekvin babının onbirinci bölümünde yer alan uydurma
    "Babil Burcu" masalında anlatıldığı gibi kullarına intikam tuzakları kurar.( "Ve
    bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, Şark'a göçtükleri zaman
    Şinar diyarında bir ova buldular ve orada oturdular ve birbirlerine şöyle
    dediler: "Gelin kerpiç yapalım ve onları pişirelim."


    Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine
    ziftleri vardı. Ve dediler: "Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye kendimize
    bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim ve kendimize bir nam
    yapalım-" Ve Ademoğulları'nın yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için
    RABB indi ve RABB dedi: "İşte (bunlar) bir kavimdirler ve onların hepsinin bir
    dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden
    hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirlerinin dilini
    anlamasınlar diye onların dilini orada karıştıralım.


    Ve RABB onları bütün yeryüzü üzerine oradan
    dağıttı; ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına "Babil"
    denildi. çünkü RABB bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve RABB onları bütün
    dünya üzerine oradan dağıttı." (Kitab-ı Mukaddes. İstanbul, 1974
    S.9))







  5. 04.Ocak.2013, 16:03
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,654
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Fizilal-il Kuran Tefsiri - Fatiha Suresi ( Seyyid Kutub )

    4- Din gününün sahibi
    (maliki)


    Bu ayet, insan hayatı üzerinde derin etkisi olan
    önemli bir ilkeyi ifade eder. "Malik (sahip) olmak" el altında tutmanın ve
    egemenliğin en üst derecesidir. "Din Günü" de Ahiretteki ceza günü
    demektir.


    İnsanlar çoğu zaman, yüce Allah'ın ilâhlığına ve
    evrenin yaratıcısı olduğuna inanmışlar, fakat bununla birlikte ceza gününe
    inanmamışlardır. Kur'an-ı Kerim bu gibilerin bir kısmı hakkında şöyle
    diyor:


    "Eğer onlara "Gökleri ve yeryüzünü kim yarattı?"
    diye soracak olursan kesinlikle "Allah" derler." (Zümer Suresi, 38)


    Yine Kur'an-ı Kerim'in başka bir yerinde onlar
    hakkında şöyle deniyor:


    "Onlar kendilerinden olan bir uyarıcının gelmesini
    şaşkınlıkla karşıladılar ve kâfirler; "Bu şaşılacak bir şeydir. Bizler ölüp
    toprak olduktan sonra yeniden mi dirileceğiz? Bu uzak ihtimalli bir dönüştür"
    dediler." (Kaf Suresi, 2-3)


    "Din Günü"ne inanmak, İslâm'ın inanç sisteminin
    önemli ilkelerinden biridir. Bu ilke, insanların bakışlarını dünya hayatının
    ardından bir Ahiret aleminin varlığına çevirmesi dolayısıyla büyük bir değere
    sahiptir. Bu inanç sayesinde insanlar dünya hayatının zorlayıcı şartlarına
    bağımlı hale gelmekten kurtulurlar. Böyle olunca da, bu zorlayıcı şartların
    üzerine çıkarak onlara egemen olurlar. Yine bu inanç sayesinde emeklerinin ve
    çalışmalarının karşılığını sadece günleri sayılı kısa ömürleri içinde ve
    sınırları belirli yeryüzü alanında görme endişesinin tutsağı olmazlar. O zaman
    da Allah'a güven, iyiliğe inanç, hakka ısrarlı bağlılık, gönül rahatlığı,
    hoşgörü ve kararlılık içinde Allah rızası için çalışma; Allah'ın gerek dünyada
    ve gerekse Ahirette vermeyi takdir edeceği karşılığı, bu ikisi arasında ayrım
    gözetmeyen bir hoşnutlukla karşılama imkânına kavuşurlar.


    Bundan dolayı bu ilke, arzu ve ihtirasların tutsağı
    olmakla, insanlığa yaraşır bir "insanca özgürlük" arasında tercih noktasıdır.
    Diğer bir deyişle Ahirete iman, beşerî ideolojilerin, değer yargılarının kölesi
    olmuş ve cahiliye sisteminin sapık ve çarpık insan tabiatı ile Allah'ın, kulları
    için arzuladığı mükemmel insan tipi arasındaki yol ayrımını
    oluşturur.


    Bu ilke insanların düşüncesinde yer etmedikçe,
    insanlar emek ve çalışmalarının karşılığını yalnızca dünyada değil, Ahirette de
    göreceklerine kesin olarak inanmadıkça, ömrü sınırlı olan fertler, uğrunda
    çalışılması, emek harcanması gereken başka bir hayatın varlığından kesinlikle
    emin olmadıkça ve o hayatta karşılığını alacağına güvenerek hakkın ve iyinin
    zaferi için fedakârlıkta bulunmadıkça, ideal ilâhi nizama uygun bir insanlık
    hayatı gerçekleşemez.


    Ahirete inananlar ile onu inkâr edenler ne düşünce
    ne ahlâk ne davranış ve ne de pratik uygulamalar bakımından bir olamazlar. Bu
    iki tür insan ne dünyadaki işleri ve ne de Ahirette görecekleri karşılık
    bakımından ortak noktaları bulunmayan taban tabana zıt iki ayrı sınıfı teşkil
    ederler. İşte yol ayrımı derken kasdettiğimiz budur.




    5- (Allah'ım!) Yalnız sana kulluk
    eder, yalnız senden yardım dileriz.


    İslâm inanç sisteminin bu temel ilkesi, bu surede
    ifade edilen daha önceki ilkelerden kaynaklanır. Buna göre, kulluk yalnız
    Allah'a yöneltilir ve yalnız O'ndan yardım dilenir.


    Burada da bir yol ayrımı vardır. Her türlü
    kölelikten mutlak anlamda kurtuluş ile, mutlak anlamda kullara kul olmak
    arasındaki yol ayrımı!..


    Bu ilke, insanlığın topyekün kurtuluşunun ilanını
    müjdeler; kuruntulara, çeşitli sosyal sistemlere ve yeryüzü gereklerinin
    zorlayıcı baskısına bağımlılıktan kurtuluşun ilanını... Sebebine gelince, kulluk
    yalnız Allah'a yöneltileceğine ve yalnız O'ndan yardım isteneceğine göre insan
    öncelikle yaşamın zorlayıcı ihtiyaç ve baskılarından, çeşitli ideolojik sistem
    ve güçlerin boyunduruğundan, asılsız kuruntu ve hurafelerden kendini kurtarmak
    zorundadır.


    BEŞERİ GÜÇLERE KARŞI MÜSLÜMANIN
    TUTUMU


    Burada, müslümanın beşeri ve tabii güçler
    karşısındaki tutumunun ne olacağına kısaca değinelim:


    Beşeri güçler müslümana göre ikiye ayrılır:
    Bunlardan biri Allah'a inanan , Allah'ın önerdiği hayat tarzı ile uyum halinde
    olan hidayete erdirici güçlerdir. İyilik, hakk ve yapıcılık yolunda bu tür
    güçlerle uyumlu olmak ve işbirliği etmek gerekir. Bu güçlerin diğeri ise Allah'a
    bağlı olmayan, O'nun önerdiği hayat tarzına uymayan güçlerdir ve bunlarla
    savaşmak, mücadele etmek ve kendilerine başkaldırmak gerekir.


    Bu sapık güçlerin büyük ve saldırgan olması
    müslümanı asla yıldırmamalıdır. Çünkü bunlar, ana kaynakları olan ilahi güçten
    bağlarını koparmakla kendilerine gerçek gücü veren damarı kurutmuş olurlar. Bu
    durum tıpkı ışık saçan bir yıldızdan kopan iri bir kütleye benzer. Bu kütle ne
    kadar kocaman olursa olsun kısa bir süre sonra sönmeye, soğumaya, yani ışığını
    ve ısısını kaybetmeye mahkûmdur. Oysa sözkonusu ana yıldızdan kopmayan herhangi
    bir zerre, enerjisini, ısısını ve ışığını devam ettirir. Nitekim yüce Allah
    şöyle buyuruyor:


    Nice az sayıdaki topluluk, Allah'ın izni ile
    (kendilerinden) kalabalık bir topluluğu yenmiştir."·(Bakara Suresi,
    249)


    Az sayıdaki topluluğun kalabalık bir kitleyi
    yenebilmesi; sayıca zayıf olan grubun ana güç kaynağına bağlı olması, gücünü ve
    üstünlüğünü aynı kaynaktan alması sayesindedir.


    Tabiat güçlerine gelince, müslümanın bunlar
    karşısındaki tutumu korkuya ve düşmanlığa değil, yakınlığa ve dostluğa dayalı
    olmalıdır. Çünkü insanî güçler ile tabiî güçlerin her ikisi de yüce Allah'ın
    dilemesi sonucu varoldukları gibi, bu gücü kullanırken de O'nun iradesine bağlı
    kalmaları gerekir. Sonuç olarak insan, kendi yeteneklerini tabiatın güçleriyle
    destekleyerek ve işbirliği yaparak iyi bir koordine sağlamalıdır.


    Müslümanın inancı bu konuda kendisine şu görüşü
    telkin eder: Yüce Allah bu güçlerin tümünü kendisine dost, yardımcı ve
    işbirlikçi olmak üzere yarattı. O, bu güçlerin dostluğunu kazanabilmek için
    onları tanımalı, onlarla işbirliği yapmalı ve onlarla uyum içinde her ikisinin
    de ortak Rabbi olan Allah'a yönelmelidir. Eğer bu güçler bazan kendisine zarar
    ve rahatsızlık veriyorsa, bunun sebebi, onları incelememiş, tanımamış olması,
    bağlı oldukları tabii kanunları kavramamış olmasıdır.


    Cahiliye karakterli Roma uygarlığının varisleri
    olan Batılılar, tabiî güçlerden yararlanmayı "tabiatı yenmek, tabiatı dize
    getirmek" gibi küstah bir deyimle ifade ediyorlar. Bu deyim, Allah ve Allah'ın
    iradesine boyun eğmiş evrenle arasındaki tüm müsbet ilişkileri koparmış bir
    cahiliye mantığını açığa vuruyor.


    Oysa müslümanın kalbi, Rahman ve Rahim olan Allah'a
    bağlı olduğu gibi, ruhu da tüm alemlerin Rabbine boyun eğmiş şu varlık bütünü
    ile sıkı bir ilişki içindedir. Bunun sonucu olarak bu güçlerle kendisi arasında
    "yenmek, dize getirmek" gibi kırıcı olmayan bir ilişkinin varlığına inanır. O,
    bu güçlerin tümünün yaratıcısının Allah olduğuna inanır. Allah bütün bu güçleri
    bir tek temel ilke uyarınca yarattı ve bu temel ilkeye göre kendileri için
    belirlenen hedeflere ulaşmak üzere birbirleri ile işbirliği yapmalarını murad
    etti. Bununla O, bu güçleri daha baştan insanın yararına sundu; insana bu
    güçlerin sırlarını keşfetme ve kanunlarını öğrenme imkânını bağışladı. Buna göre
    insan, bu güçlerden yarar sağlama başarısına erdirildiği her aşamada Allah'a
    şükretmelidir. Çünkü bu tabii güçleri onun yararına sunan Allah'dır; yoksa o bu
    güçleri yenmiş; dize getirmiş değildir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle
    buyuruyor:


    "O yeryüzündeki varlıkların tümünü yararınıza
    sundu." (Casiye Suresi, 8)


    Buna göre, tabiî güçlere karşı müslümanın duygu
    dünyasına kuruntuların egemen olması, onlarla kendi arasına düşmanlık ve
    korkuların girmesi sözkonusu değildir. O sırf Allah'a inanır, sırf O'na kulluk
    eder ve yalnız O'ndan yardım diler. Sözkonusu güçler ise Rabbinin yaratıklarının
    bir bölümüdür. o bu güçler hakkında araştırma yapar, onlarla yakınlık kurar,
    onların sırlarını öğrenmeye, açığa çıkarmaya çalışır. Bunun karşılığında bu
    güçler de yardımlarını kendisine cömertçe sunarak sırlarını ona
    açıklayıverirler. Peygamber efendimizin Uhud dağına bakarken söylediği söz bu
    açıdan ne kadar çarpıcıdır!


    "Şu dağ öyle bir dağdır ki, hem o bizi sever ve hem
    de biz onu severiz."


    Hz. Peygamber'in tabiata yönelik sevgisini,
    yakınlığını ve uyumlu yaklaşımını bu sözünden net olarak
    anlayabiliriz.


    İslâm düşünce sisteminin bu temel ilkeleri
    belirlendikten, kulluğun ve yardım istemenin yalnızca Allah'a dönük olması
    gerektiği vurgulandıktan sonra surenin özüne ve karakterine uygun geniş kapsamlı
    dua cümleleri ve bu temel ilkelerin uygulamaya konmasına geliyor
    sıra:




    6- Bizleri doğru yola ilet,

    7- Kendilerine nimet verdiklerinin
    yoluna; gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.


    "Bizleri doğru yola ilet." Yani "Bizleri, hedefe
    ulaştırıcı doğru yolu tanımaya ve bu yolu tanıdıktan sonra onun sebatlı
    izleyicisi olmaya, ondan hiç ayrılmamaya muvaffak eyle". Çünkü doğru yolu
    tanımak ve bu yolun kararlı izleyicisi olmak, bunların her ikisi de Allah'ın
    hidayetinin, gözetiminin ve rahmetinin ürünü olduğu gibi, bu konuda Allah'a
    yönelmek de yardım kaynağının yalnız Allah olduğu inancının doğal bir sonucudur.
    Mümin kulun, hakkında Allah'dan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey budur.
    Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem
    dünya ve hem de Ahiret mutluluğunun garantisidir. Aslında bu yaklaşım, insan ile
    varlık bütününün, alemlerin Rabbi olan Allah'a yönelik hareketlerini koordine
    eden genel ilâhî kanuna insan fıtratının uyum sağlaması, bu genel ilkeyi
    algılayıp benimsemesi olayıdır.


    Bu sure, namazların her rekâtında okunmak üzere
    belirlenen ve onsuz kılınacak namazın kabul olunmadığı bir suredir. Kısa
    olmasına rağmen bu sure, İslâm düşünce sisteminin sözünü ettiğimiz temel
    ilkelerini ve bu düşünce sisteminden kaynaklanan insan bilincine yön verici ana
    prensipleri içerir.


    Müslim'in, Alâ b. Abdurrahman yolu ile Hz. Ebu
    Hureyre'ye dayandırarak bildirdiğine göre Peygamber efendimiz şöyle
    buyuruyor:


    "Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazı kendim ile
    kulum arasında ikiye böldüm. Yarısı bana ve öbür yarısı kuluma aittir. Kulum
    istediğine kavuşacaktır."


    Kul, "Elhamdü lillâhi rabbilalemin" dediği zaman,
    Allah, "Kulum bana hamd etti" der. Kul, "Errahmanirrahim" dediği zaman, Allah,
    "Kulum, bana övgü sundu" der. Namaz kılan kul, "Maliki yevmiddin" dediği zaman,
    Allah "Kulum benim şanımın yüceliğini ifade etti" der.


    Namaz kılan kul, "İyyake na'budu veiyyake nesteın"
    dediği zaman, Allah, "Bu söz hem bana ve hem de kuluma aittir. Kuluma istediği
    verilecektir" der. Kul, "İhdinessıratal müstakim, sıratallezine en'amte aleyhim,
    gayrilmağdubi aleyhim veleddallin" dediği zaman, Allah, "Bu söz tamamen kulumla
    ilgilidir, ona istediği verilecektir" der."


    Umarım, bu sahih hadis, yaptığımız açıklamalara ek
    olarak, Fatiha suresinin günde en az onyedi kez ya da kıldığımız her rekâtta
    okunmasının zorunlu olmasında gizli olan sırların anlaşılmasına yardım
    eder.







    Herhangi bir yanlışlık
    gördüğünüz zaman lütfen uyarınız. Şimdiden teşekkürler.



  6. 04.Ocak.2013, 16:03
    3
    Moderatör
    4- Din gününün sahibi
    (maliki)


    Bu ayet, insan hayatı üzerinde derin etkisi olan
    önemli bir ilkeyi ifade eder. "Malik (sahip) olmak" el altında tutmanın ve
    egemenliğin en üst derecesidir. "Din Günü" de Ahiretteki ceza günü
    demektir.


    İnsanlar çoğu zaman, yüce Allah'ın ilâhlığına ve
    evrenin yaratıcısı olduğuna inanmışlar, fakat bununla birlikte ceza gününe
    inanmamışlardır. Kur'an-ı Kerim bu gibilerin bir kısmı hakkında şöyle
    diyor:


    "Eğer onlara "Gökleri ve yeryüzünü kim yarattı?"
    diye soracak olursan kesinlikle "Allah" derler." (Zümer Suresi, 38)


    Yine Kur'an-ı Kerim'in başka bir yerinde onlar
    hakkında şöyle deniyor:


    "Onlar kendilerinden olan bir uyarıcının gelmesini
    şaşkınlıkla karşıladılar ve kâfirler; "Bu şaşılacak bir şeydir. Bizler ölüp
    toprak olduktan sonra yeniden mi dirileceğiz? Bu uzak ihtimalli bir dönüştür"
    dediler." (Kaf Suresi, 2-3)


    "Din Günü"ne inanmak, İslâm'ın inanç sisteminin
    önemli ilkelerinden biridir. Bu ilke, insanların bakışlarını dünya hayatının
    ardından bir Ahiret aleminin varlığına çevirmesi dolayısıyla büyük bir değere
    sahiptir. Bu inanç sayesinde insanlar dünya hayatının zorlayıcı şartlarına
    bağımlı hale gelmekten kurtulurlar. Böyle olunca da, bu zorlayıcı şartların
    üzerine çıkarak onlara egemen olurlar. Yine bu inanç sayesinde emeklerinin ve
    çalışmalarının karşılığını sadece günleri sayılı kısa ömürleri içinde ve
    sınırları belirli yeryüzü alanında görme endişesinin tutsağı olmazlar. O zaman
    da Allah'a güven, iyiliğe inanç, hakka ısrarlı bağlılık, gönül rahatlığı,
    hoşgörü ve kararlılık içinde Allah rızası için çalışma; Allah'ın gerek dünyada
    ve gerekse Ahirette vermeyi takdir edeceği karşılığı, bu ikisi arasında ayrım
    gözetmeyen bir hoşnutlukla karşılama imkânına kavuşurlar.


    Bundan dolayı bu ilke, arzu ve ihtirasların tutsağı
    olmakla, insanlığa yaraşır bir "insanca özgürlük" arasında tercih noktasıdır.
    Diğer bir deyişle Ahirete iman, beşerî ideolojilerin, değer yargılarının kölesi
    olmuş ve cahiliye sisteminin sapık ve çarpık insan tabiatı ile Allah'ın, kulları
    için arzuladığı mükemmel insan tipi arasındaki yol ayrımını
    oluşturur.


    Bu ilke insanların düşüncesinde yer etmedikçe,
    insanlar emek ve çalışmalarının karşılığını yalnızca dünyada değil, Ahirette de
    göreceklerine kesin olarak inanmadıkça, ömrü sınırlı olan fertler, uğrunda
    çalışılması, emek harcanması gereken başka bir hayatın varlığından kesinlikle
    emin olmadıkça ve o hayatta karşılığını alacağına güvenerek hakkın ve iyinin
    zaferi için fedakârlıkta bulunmadıkça, ideal ilâhi nizama uygun bir insanlık
    hayatı gerçekleşemez.


    Ahirete inananlar ile onu inkâr edenler ne düşünce
    ne ahlâk ne davranış ve ne de pratik uygulamalar bakımından bir olamazlar. Bu
    iki tür insan ne dünyadaki işleri ve ne de Ahirette görecekleri karşılık
    bakımından ortak noktaları bulunmayan taban tabana zıt iki ayrı sınıfı teşkil
    ederler. İşte yol ayrımı derken kasdettiğimiz budur.




    5- (Allah'ım!) Yalnız sana kulluk
    eder, yalnız senden yardım dileriz.


    İslâm inanç sisteminin bu temel ilkesi, bu surede
    ifade edilen daha önceki ilkelerden kaynaklanır. Buna göre, kulluk yalnız
    Allah'a yöneltilir ve yalnız O'ndan yardım dilenir.


    Burada da bir yol ayrımı vardır. Her türlü
    kölelikten mutlak anlamda kurtuluş ile, mutlak anlamda kullara kul olmak
    arasındaki yol ayrımı!..


    Bu ilke, insanlığın topyekün kurtuluşunun ilanını
    müjdeler; kuruntulara, çeşitli sosyal sistemlere ve yeryüzü gereklerinin
    zorlayıcı baskısına bağımlılıktan kurtuluşun ilanını... Sebebine gelince, kulluk
    yalnız Allah'a yöneltileceğine ve yalnız O'ndan yardım isteneceğine göre insan
    öncelikle yaşamın zorlayıcı ihtiyaç ve baskılarından, çeşitli ideolojik sistem
    ve güçlerin boyunduruğundan, asılsız kuruntu ve hurafelerden kendini kurtarmak
    zorundadır.


    BEŞERİ GÜÇLERE KARŞI MÜSLÜMANIN
    TUTUMU


    Burada, müslümanın beşeri ve tabii güçler
    karşısındaki tutumunun ne olacağına kısaca değinelim:


    Beşeri güçler müslümana göre ikiye ayrılır:
    Bunlardan biri Allah'a inanan , Allah'ın önerdiği hayat tarzı ile uyum halinde
    olan hidayete erdirici güçlerdir. İyilik, hakk ve yapıcılık yolunda bu tür
    güçlerle uyumlu olmak ve işbirliği etmek gerekir. Bu güçlerin diğeri ise Allah'a
    bağlı olmayan, O'nun önerdiği hayat tarzına uymayan güçlerdir ve bunlarla
    savaşmak, mücadele etmek ve kendilerine başkaldırmak gerekir.


    Bu sapık güçlerin büyük ve saldırgan olması
    müslümanı asla yıldırmamalıdır. Çünkü bunlar, ana kaynakları olan ilahi güçten
    bağlarını koparmakla kendilerine gerçek gücü veren damarı kurutmuş olurlar. Bu
    durum tıpkı ışık saçan bir yıldızdan kopan iri bir kütleye benzer. Bu kütle ne
    kadar kocaman olursa olsun kısa bir süre sonra sönmeye, soğumaya, yani ışığını
    ve ısısını kaybetmeye mahkûmdur. Oysa sözkonusu ana yıldızdan kopmayan herhangi
    bir zerre, enerjisini, ısısını ve ışığını devam ettirir. Nitekim yüce Allah
    şöyle buyuruyor:


    Nice az sayıdaki topluluk, Allah'ın izni ile
    (kendilerinden) kalabalık bir topluluğu yenmiştir."·(Bakara Suresi,
    249)


    Az sayıdaki topluluğun kalabalık bir kitleyi
    yenebilmesi; sayıca zayıf olan grubun ana güç kaynağına bağlı olması, gücünü ve
    üstünlüğünü aynı kaynaktan alması sayesindedir.


    Tabiat güçlerine gelince, müslümanın bunlar
    karşısındaki tutumu korkuya ve düşmanlığa değil, yakınlığa ve dostluğa dayalı
    olmalıdır. Çünkü insanî güçler ile tabiî güçlerin her ikisi de yüce Allah'ın
    dilemesi sonucu varoldukları gibi, bu gücü kullanırken de O'nun iradesine bağlı
    kalmaları gerekir. Sonuç olarak insan, kendi yeteneklerini tabiatın güçleriyle
    destekleyerek ve işbirliği yaparak iyi bir koordine sağlamalıdır.


    Müslümanın inancı bu konuda kendisine şu görüşü
    telkin eder: Yüce Allah bu güçlerin tümünü kendisine dost, yardımcı ve
    işbirlikçi olmak üzere yarattı. O, bu güçlerin dostluğunu kazanabilmek için
    onları tanımalı, onlarla işbirliği yapmalı ve onlarla uyum içinde her ikisinin
    de ortak Rabbi olan Allah'a yönelmelidir. Eğer bu güçler bazan kendisine zarar
    ve rahatsızlık veriyorsa, bunun sebebi, onları incelememiş, tanımamış olması,
    bağlı oldukları tabii kanunları kavramamış olmasıdır.


    Cahiliye karakterli Roma uygarlığının varisleri
    olan Batılılar, tabiî güçlerden yararlanmayı "tabiatı yenmek, tabiatı dize
    getirmek" gibi küstah bir deyimle ifade ediyorlar. Bu deyim, Allah ve Allah'ın
    iradesine boyun eğmiş evrenle arasındaki tüm müsbet ilişkileri koparmış bir
    cahiliye mantığını açığa vuruyor.


    Oysa müslümanın kalbi, Rahman ve Rahim olan Allah'a
    bağlı olduğu gibi, ruhu da tüm alemlerin Rabbine boyun eğmiş şu varlık bütünü
    ile sıkı bir ilişki içindedir. Bunun sonucu olarak bu güçlerle kendisi arasında
    "yenmek, dize getirmek" gibi kırıcı olmayan bir ilişkinin varlığına inanır. O,
    bu güçlerin tümünün yaratıcısının Allah olduğuna inanır. Allah bütün bu güçleri
    bir tek temel ilke uyarınca yarattı ve bu temel ilkeye göre kendileri için
    belirlenen hedeflere ulaşmak üzere birbirleri ile işbirliği yapmalarını murad
    etti. Bununla O, bu güçleri daha baştan insanın yararına sundu; insana bu
    güçlerin sırlarını keşfetme ve kanunlarını öğrenme imkânını bağışladı. Buna göre
    insan, bu güçlerden yarar sağlama başarısına erdirildiği her aşamada Allah'a
    şükretmelidir. Çünkü bu tabii güçleri onun yararına sunan Allah'dır; yoksa o bu
    güçleri yenmiş; dize getirmiş değildir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle
    buyuruyor:


    "O yeryüzündeki varlıkların tümünü yararınıza
    sundu." (Casiye Suresi, 8)


    Buna göre, tabiî güçlere karşı müslümanın duygu
    dünyasına kuruntuların egemen olması, onlarla kendi arasına düşmanlık ve
    korkuların girmesi sözkonusu değildir. O sırf Allah'a inanır, sırf O'na kulluk
    eder ve yalnız O'ndan yardım diler. Sözkonusu güçler ise Rabbinin yaratıklarının
    bir bölümüdür. o bu güçler hakkında araştırma yapar, onlarla yakınlık kurar,
    onların sırlarını öğrenmeye, açığa çıkarmaya çalışır. Bunun karşılığında bu
    güçler de yardımlarını kendisine cömertçe sunarak sırlarını ona
    açıklayıverirler. Peygamber efendimizin Uhud dağına bakarken söylediği söz bu
    açıdan ne kadar çarpıcıdır!


    "Şu dağ öyle bir dağdır ki, hem o bizi sever ve hem
    de biz onu severiz."


    Hz. Peygamber'in tabiata yönelik sevgisini,
    yakınlığını ve uyumlu yaklaşımını bu sözünden net olarak
    anlayabiliriz.


    İslâm düşünce sisteminin bu temel ilkeleri
    belirlendikten, kulluğun ve yardım istemenin yalnızca Allah'a dönük olması
    gerektiği vurgulandıktan sonra surenin özüne ve karakterine uygun geniş kapsamlı
    dua cümleleri ve bu temel ilkelerin uygulamaya konmasına geliyor
    sıra:




    6- Bizleri doğru yola ilet,

    7- Kendilerine nimet verdiklerinin
    yoluna; gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.


    "Bizleri doğru yola ilet." Yani "Bizleri, hedefe
    ulaştırıcı doğru yolu tanımaya ve bu yolu tanıdıktan sonra onun sebatlı
    izleyicisi olmaya, ondan hiç ayrılmamaya muvaffak eyle". Çünkü doğru yolu
    tanımak ve bu yolun kararlı izleyicisi olmak, bunların her ikisi de Allah'ın
    hidayetinin, gözetiminin ve rahmetinin ürünü olduğu gibi, bu konuda Allah'a
    yönelmek de yardım kaynağının yalnız Allah olduğu inancının doğal bir sonucudur.
    Mümin kulun, hakkında Allah'dan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey budur.
    Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem
    dünya ve hem de Ahiret mutluluğunun garantisidir. Aslında bu yaklaşım, insan ile
    varlık bütününün, alemlerin Rabbi olan Allah'a yönelik hareketlerini koordine
    eden genel ilâhî kanuna insan fıtratının uyum sağlaması, bu genel ilkeyi
    algılayıp benimsemesi olayıdır.


    Bu sure, namazların her rekâtında okunmak üzere
    belirlenen ve onsuz kılınacak namazın kabul olunmadığı bir suredir. Kısa
    olmasına rağmen bu sure, İslâm düşünce sisteminin sözünü ettiğimiz temel
    ilkelerini ve bu düşünce sisteminden kaynaklanan insan bilincine yön verici ana
    prensipleri içerir.


    Müslim'in, Alâ b. Abdurrahman yolu ile Hz. Ebu
    Hureyre'ye dayandırarak bildirdiğine göre Peygamber efendimiz şöyle
    buyuruyor:


    "Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben namazı kendim ile
    kulum arasında ikiye böldüm. Yarısı bana ve öbür yarısı kuluma aittir. Kulum
    istediğine kavuşacaktır."


    Kul, "Elhamdü lillâhi rabbilalemin" dediği zaman,
    Allah, "Kulum bana hamd etti" der. Kul, "Errahmanirrahim" dediği zaman, Allah,
    "Kulum, bana övgü sundu" der. Namaz kılan kul, "Maliki yevmiddin" dediği zaman,
    Allah "Kulum benim şanımın yüceliğini ifade etti" der.


    Namaz kılan kul, "İyyake na'budu veiyyake nesteın"
    dediği zaman, Allah, "Bu söz hem bana ve hem de kuluma aittir. Kuluma istediği
    verilecektir" der. Kul, "İhdinessıratal müstakim, sıratallezine en'amte aleyhim,
    gayrilmağdubi aleyhim veleddallin" dediği zaman, Allah, "Bu söz tamamen kulumla
    ilgilidir, ona istediği verilecektir" der."


    Umarım, bu sahih hadis, yaptığımız açıklamalara ek
    olarak, Fatiha suresinin günde en az onyedi kez ya da kıldığımız her rekâtta
    okunmasının zorunlu olmasında gizli olan sırların anlaşılmasına yardım
    eder.







    Herhangi bir yanlışlık
    gördüğünüz zaman lütfen uyarınız. Şimdiden teşekkürler.






+ Yorum Gönder