Konusunu Oylayın.: Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri
  1. 26.Ağustos.2012, 03:37
    1
    Misafir

    Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri






    Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri Mumsema Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri istiyorum bana hac hakkında ayeti kelime mealleri verir misiniz ?


  2. 26.Ağustos.2012, 03:37
    1
    kayıtsız üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    kayıtsız üye
    Misafir
  3. 26.Ağustos.2012, 14:28
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri




    Beytülharam'ın Konumu Ve Haccın Farz Oluşu

    96- Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev Mekke'de olan ve âlemlere mübarek hidayet olmak üzere kurulan o Evdir.
    97-Orada apaçık alâmetler ve İbra- him'in makamı vardır. Kim oraya gi- rerse emin olur. Ona yol bulabilenlerin o Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Artık kim in- kâr ederse, şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değUdir.

    Belagat:

    "Mekke'de olandır" ifadesinin takdiri, Mekke'de olan Ev'dir, şeklindedir.
    "Kim inkâr ederse." Haccuı farz oluşunu tekit etmek üzere bu ifade "kim haccetmezse" ifadesinin yerini almıştır. Haccuı farz kılındığı, bir isim cümlesi ile ifade edilmiştir. Bununla bu farzın sabit oluşu ve devamlılığı ifade edilmek¬tedir.
    Ayet-i kerimenin anlatımında genel ifadelerden özele doğru, müphemlik-ten açıklığa doğru tedricî bir anlatım tarzı vardır. [205]

    Kelime ve İbareler:

    "Mekke..." Ayet-i kerimede Bekke denilerek mim harfi yerine be harfi zik¬redilmiştir. Arapların mim yerine be kullandıkları, be yerine de mim kullandık¬ları çokça görülen bir husustur. Ona bu ismin veriliş sebebi ise zorbaların bo¬yunlarını bekketmesi yani ezmesidir.
    "Âlemlere... hidayet olmak üzere" denilmesi onların kıblesi oluşundan dola¬yıdır.
    "Apaçık alâmetler" , işaretler ve belgeler. "İbrahim'in makamı" yani kı¬yamda durduğu ve ibadet ettiği yer. Orada Beytullah'ı bina ederken üzerine çı¬kıp durduğu taş da vardır. O taşta ayaklarının izi çıkmıştır ve günümüze ka¬dar aradan geçen uzun zamana ve bir çok el değiştirmesine rağmen bugünlere gelmiş bulunmaktadır. Bu da apaçık alâmetlerdendir. Bir diğer alâmet ise ora¬da iyiliklerin kat kat karşılık görmesi ve Beyt'in (Ev'in) üstünden kuşun uçmamasıdır.
    "Ona yol bulabilenlerin" Hz. Peygamber, Hâkim'in ve başkasının rivayeti¬ne göre bunu "azık ve binek" diye tefsir etmiştir, "o evi haccetmesi..." Hac, söz¬lükte kastetmek demektir. Şer'an ise ibadet amacıyla Allah'ın Beytülharamına gitmektir.
    "Kim inkâr ederse..." Allah'ı veya Allah'ın farz kıldığı haccı inkâr ederse. "Şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." O, insanlara da cinlere de, melekle¬re de ve onların ibadetlerine de ihtiyaç duymayandır. [206]

    Nüzul Sebebi

    "Artık kim inkâr ederse" ayetinin nüzulü ile ilgili olarak Said b. Mansur İkrime'den şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah'ın, "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa..." (Âl-i İmran, 3/85) ayeti nazü olunca Yahudiler, "Biz de Müslü-manız dediler. Bunun üzerine Muhammed (s.a.) onlara, "Allah Müslümanlara Bey fi haccetmeyi farz kıldı." deyince bu sefer, "Hayır bize farz kılmadı" dediler ve haccetmeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah, "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunu indirdi.
    "Şüphesiz insanlar için ük konulan ev..." ayetinin Mücahid'den nakledilen nüzul sebebini ise bundan önceki ayetlerin tefsirinin mukaddimesinde zikret¬miş bulunuyoruz. [207]

    Açıklaması

    Beytülharam, namazda da duada da Müslümanların kıblesi, yani yönel¬dikleri taraftır. O, insanlar için ibadet etmek üzere ilk yapılmış evdir. Onu Hz. İbrahim ile Hz. İsmail ibadet kasdı ile yapmışlardır: "Hani İbrahim ve İsmail o evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı..." (Bakara, 2/127). Mescid-i Aksa bun¬dan asırlar sonra bina edilmiştir. Onu da Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman M.Ö. 1005 yılında yapmıştır. O bakımdan Mescid-i Haram'ın kıble olması daha uygundur. Buna göre Muhammed (s.a.) de, ibadeti esnasında şerefli Kabe'ye yönelen Hz. İbrahim'in dini üzere demektir.
    Beytülharam ibadet kasdı ile yapılmış ilk evdir. Bu "ilklik* zaman itibariy¬ledir. Buna bağlı olarak şeref ve kıymet önceliği de gelir. Beytülharamın pek çok meziyeti vardır ki bunları şöylece sıralayabiliriz:
    1- Burası mübarek, hayırları pek çok bir yerdir. Ekin bitmeyen bir vadide ve çıplak bir çölde bulunmasına rağmen Yüce Allah'ın, "Her bir şeyin mahsulle¬rinden oraya toplanıp getirilir." (Kasas, 28/57) ayetinde belirttiği gibi bir özelli¬ğe sahiptir. Orada bütün dünyanın sebze, meyve ve mahsulleri vardır. Aynı şe¬kilde sevap ve ecir itibariyle de bereketi pek bol bir yerdir. Haseneler orada kat kat artırılır ve dua orada makbuldür.
    2- Orası insanlar için bir hidayet kaynağıdır. Namaz kılanlar, ona yönelir. Kalpler ona şevkle bağlanır. Milyonlarca kişi binekleriyle ve yaya olarak oraya giderler. Bir çok uzak yerlerden oraya hac ve umre ibadetini eda için varırlar. Bu ise Hz. İbrahim'in yaptığı şu duanın bereketi ile olmuştur: "Rabbimiz şüphesiz ben evlatlarından bir kısmını, senin mukaddes olan şu evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve şükretmeleri umulduğu için kendilerini meyvelerle rızıklandır." (İbrahim, 14/38).
    Yüce Allah da Hz. İbrahim'in duasını kabul ederek şöyle buyurmuştur: "Ve insanlar arasında hacca çağır. Hem yayan hem de develer üzerinde en uzak yol¬dan sana gelsinler. Ta ki kendileri için bir takım menfaatlere hazır olsunlar." (Hac, 22/27-28).
    3- Orada apaçık ayetler, alâmetler vardır. Bunlardan birisi de Hz. İbra¬him'in makamı (namaz ve ibadet için ayakta durduğu yer)dır. Araplar nesilden nesile tevatür yoluyla yapılan nakil ile burayı bilirler. Hâlâ taş üzerinde bulu¬nan onun şerefli ayak izi de buna delâlet etmektedir.
    4- Oraya giren bir kimsenin herhangi bir saldırganlık veya eziyetten yana canı ve malı emniyet altındadır. Orada haram bir kan dökülmez. İntikam ya¬hut kısas için aranan bir kimse olsa dahi orada kimse öldürülmez. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine güven dolu bir harem (belde) kıldığı¬mızı görmüyorlar mı? Halbuki onların etraflarından insanlar kapılıverümekte-dir..." (Ankebût, 29/67); "Biz onları emin bir hareme yerleştirmedik mi?..." (Ka-sas, 28/57); "Hani biz o Beyt'i insanlar için bir dönüş yeri ve emin kılmıştık." (Bakara, 2/125) Nitekim Hz. İbrahim de şöyle dua etmişti: "Rabbim bunu emin bir belde kıl." (Bakara, 2/126) Hz. Ömer b. el-Hattab da şöyle demiştir: "Ben orada babam el-Hattab'ın katilini bulacak olsam dahi oradan çıkıncaya kadar ona dokunmam." Ebu Hanife de der ki: "Kısas yahut irtidat veya zina dolayı¬sıyla harem bölgesi dışında öldürülmesi gereken bir kimse eğer hareme sığına¬cak olursa ona ilişilmez. Şu kadar var ki böyle bir kimse barındırılmaz, ona içe¬cek verilmez ve onunla alışveriş yapılmaz; ta ki oradan çıkmak zorunda kalsın."
    Arap kabileleri ona tazim etmek ve gereken saygıyı göstermek hususunda -Beytullah'a nispet etmek suretiyle- ittifak etmişlerdir. O kadar ki hareme sığı¬nan bir katil bile orada bulunduğu sürece güvenlik içinde olurdu.
    el-Cassâs er-Râzî der ki: "Bu ayeti kerimelerin hareme sığman kimsenin öldürülmesinin yasak olduğuna delâlet bakımından anlamları birbirlerine ya¬kındır. İsterse oraya girmeden önce öldürülmeyi hak etmiş olsun. Kimi zaman Beyt lafzının, kimi zaman da Harem lafzının anılması söz konusu olduğundan dolayı, güvenlik içerisinde olmak ve oraya sığınanın öldürülmesinin yasak ol¬ması hükümleri bakımından Harem'in de Beyt'in hükmünde olduğunu göster¬mektedir." [208]
    İslâm Beytülharamın ayrıcalığını aynı şekilde kabul edip benimsemiştir. Mekke'nin kılıçla fethedilmesi ise oranın şirkten arındırılması ve orada yalnız¬ca Allah'a ibadet edilmesi için idi. Ve bu da bir günün bir saatinde helâl kılın¬mıştı. Peygamber (s.a.)'den sonra da kimseye helâl kılınmış değildir. Diğer taraftan Peygamber (s.a.) sîrette de belirtildiği gibi şu ilânı yapmıştır: "Her kim mescide girerse o güvenlik içerisindedir. Her kim evine girerse o da güvenlik içe¬risindedir. Ebu Süfyan'ın evine giren de güvenlik içerisindedir."
    Haccac döneminde meydana gelen olaylar ise istisna! bir takım olaylardır ve kimse onun bu davranışlarını kabul etmiş değildir. İbni Zübeyr'e yaptıkları¬nın helâl olduğuna kimse inanmamıştır. Aksine onun yaptıkları orada bir zu¬lüm ve bir haddi aşmadır: "Kim orada zulüm ve haksızlığı isterse biz ona acıklı azaptan tattırırız." (Hac, 22/25).
    Canlara ve mallara yapılan bazı saldırganlık olayları ise Kabe'de Allah'ın hürmetine de başkasına da riayet etmeyen facir ve fasıklann işleridir. İmam Malik ve İmam Şafii'nin Harem'in tümünde kasten katil olana kısas uygulan¬masını caiz görmeleri, Kur'an-ı Kerim'in emrettiği adil bir cezadır. Bunda her¬hangi bir kimseye bir saldırı söz konusu değildir.
    İlim adamları Harem bölgesinde çarpışmayı başlatan kimsenin öldürülebi-leceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Onlar sizinle orada savaşmadıkça sakın siz de onlarla Mescid-i Haram'ın yanında sa¬vaşmayınız." (Bakara, 2/191). Böylelikle Harem'de cinayet işleyen kimse ile Harem dışında cinayet işleyip de oraya sığınan kimse arasında fark gözetil¬mektedir. İbni Abbas, İbni Ömer ve diğer sahabilerle tabiînden, başkasını öldü¬rüp de hâreme sığman kimsenin öldürülmeyeceğine dair rivayet gelmiştir. İbni Abbas der ki: Takat böyle bir kimse orada barındırılmaz, onunla oturulmaz ve alışveriş yapılmaz; ta ki Harem'den dışarıya çıkıncaya kadar. O vakit öldürü¬lür. Eğer bu işi Harem'de yapacak olursa ona had uygulanır." [209]
    5- Beytülharam'ın özelliklerinden birisi de hacıların orada toplanması, haccın Müslümanlara farz kılınmasıdır. Gücü yeten Müslümanlara haccetmek farzdır. Hac İslâm'ın beş rüknünden birisidir. Bu da Beyt'in tazimini ihtiva eder. Bir şeye yol bulabilmek ise oraya ulaşma imkânını elde etmektir. "Yol" ke¬limesi hem bedenî hem malî olan bir şeyi kapsamaktadır. O bakımdan hac Ha-rem'e ulaşmayı engelleyen bir engel bulunmadığı sürece her Müslümana farz¬dır. Sözkonusu bu engel bedenî, malî yahut hem bedenî hem de malî olabilir.
    Hastalık ile düşmanlardan yahut yırtıcı hayvanlardan cana gelebilecek zarar korkusu malî engele örnektir. Bunun fmlan" ise onun güvenlik altında olmamasıdır. Azık ve binek olmaksızın Beyt'e ulaşması zor olan kimse hakkın¬da azık ve binek bulamama da malî engellerden sayılır. Hem bedenî, hem malî engelin birlikte olması ise azık bulamamak, binek bulamamak, hasta olmak veya yolun güvenlik altında olmaması hallerinde söz konusudur.
    İlim adamları çoğunlukla azık ve bineğe güç yetirebilmenin iki şartı oldu¬ğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Buna delil ise Hz. Ali'nin Resulullah (s.a.)'tan naklettiği rivayettir. Tirmizî'nin naklettiği -sened itibariyle zayıf olan- hadis şöyledir: "Her kim kendisini Beytullah'a ulaştıracak kadar bir azık ve bir bine¬ğe sahip olur da haccetmezse artık o ister Yahudi ister Hristiyan ölsün," Çünkü Yüce Allah Kitab-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "Ona yol bulabilenlerin o evi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." Ashab-ı kiram -İbni Ömer ve başkaları- yol bulabilmeyi azık ve binek bulmak olarak tefsir etmiş¬lerdir.
    "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." Yani her kim bu Beyt'in ibadet için konulmuş ilk ev olduğunu inkâr edip Allah'ın hacca dair emrine uymazsa şüphesiz Allah'ın o kimseye ihtiyacı yoktur. Çünkü o bü¬tün âlemlere muhtaç olmayan ganidir. Cumhur bunu güç yetirmekle birlikte yüz çevirmek suretiyle haccı terk eden kimseler hakkında kabul etmişlerdir. Buna delil ise az önce işaret edilen Tirmizî'de yer alan -ve senedi nispeten zayıf olan- hadis-i şerifteki Hz. Peygamberin şu sözleridir: "Her kim haccetmeksizin ölürse dilerse Yahudi dilerse Hristiyan ölsün." Diğer bir delil ise ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak ed-Dahhak'tan yapılan bir rivayettir: ed-Dahhak diyor ki: Hac ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.) şu altı din mensubu insanları topla¬dı: Müslümanları, Yahudileri, Hristiyanlan, Sâbiîleri, Müşrikleri ve Mecusile-ri. Ahmed, Müslim ve Nesâi’nin rivayetine göre onlara şöyle demiştir: "Şüphe¬siz Allah size haccetmeyi farz kılmıştır, siz de haccediniz." Müslümanlar ona iman ettiler ve diğerleri inkâr ederek dediler ki: "Biz buna iman etmeyiz, na¬maz kılmayız ve haccetmeyiz." Bunun üzerine Yüce Allah, "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunu indirdi.
    Ayet-i kerime ve konu ile ilgili haberlerden kasıt haccın terk edilmesinden nefret ettirmek ve gücü yetenlerin haccetmeme veballerinin ağır olduğunu be¬lirtmektir. Ta ki bu farizayı eda etsinler. [210]


  4. 26.Ağustos.2012, 14:28
    2
    Administrator



    Beytülharam'ın Konumu Ve Haccın Farz Oluşu

    96- Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev Mekke'de olan ve âlemlere mübarek hidayet olmak üzere kurulan o Evdir.
    97-Orada apaçık alâmetler ve İbra- him'in makamı vardır. Kim oraya gi- rerse emin olur. Ona yol bulabilenlerin o Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Artık kim in- kâr ederse, şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değUdir.

    Belagat:

    "Mekke'de olandır" ifadesinin takdiri, Mekke'de olan Ev'dir, şeklindedir.
    "Kim inkâr ederse." Haccuı farz oluşunu tekit etmek üzere bu ifade "kim haccetmezse" ifadesinin yerini almıştır. Haccuı farz kılındığı, bir isim cümlesi ile ifade edilmiştir. Bununla bu farzın sabit oluşu ve devamlılığı ifade edilmek¬tedir.
    Ayet-i kerimenin anlatımında genel ifadelerden özele doğru, müphemlik-ten açıklığa doğru tedricî bir anlatım tarzı vardır. [205]

    Kelime ve İbareler:

    "Mekke..." Ayet-i kerimede Bekke denilerek mim harfi yerine be harfi zik¬redilmiştir. Arapların mim yerine be kullandıkları, be yerine de mim kullandık¬ları çokça görülen bir husustur. Ona bu ismin veriliş sebebi ise zorbaların bo¬yunlarını bekketmesi yani ezmesidir.
    "Âlemlere... hidayet olmak üzere" denilmesi onların kıblesi oluşundan dola¬yıdır.
    "Apaçık alâmetler" , işaretler ve belgeler. "İbrahim'in makamı" yani kı¬yamda durduğu ve ibadet ettiği yer. Orada Beytullah'ı bina ederken üzerine çı¬kıp durduğu taş da vardır. O taşta ayaklarının izi çıkmıştır ve günümüze ka¬dar aradan geçen uzun zamana ve bir çok el değiştirmesine rağmen bugünlere gelmiş bulunmaktadır. Bu da apaçık alâmetlerdendir. Bir diğer alâmet ise ora¬da iyiliklerin kat kat karşılık görmesi ve Beyt'in (Ev'in) üstünden kuşun uçmamasıdır.
    "Ona yol bulabilenlerin" Hz. Peygamber, Hâkim'in ve başkasının rivayeti¬ne göre bunu "azık ve binek" diye tefsir etmiştir, "o evi haccetmesi..." Hac, söz¬lükte kastetmek demektir. Şer'an ise ibadet amacıyla Allah'ın Beytülharamına gitmektir.
    "Kim inkâr ederse..." Allah'ı veya Allah'ın farz kıldığı haccı inkâr ederse. "Şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." O, insanlara da cinlere de, melekle¬re de ve onların ibadetlerine de ihtiyaç duymayandır. [206]

    Nüzul Sebebi

    "Artık kim inkâr ederse" ayetinin nüzulü ile ilgili olarak Said b. Mansur İkrime'den şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah'ın, "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa..." (Âl-i İmran, 3/85) ayeti nazü olunca Yahudiler, "Biz de Müslü-manız dediler. Bunun üzerine Muhammed (s.a.) onlara, "Allah Müslümanlara Bey fi haccetmeyi farz kıldı." deyince bu sefer, "Hayır bize farz kılmadı" dediler ve haccetmeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Allah, "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunu indirdi.
    "Şüphesiz insanlar için ük konulan ev..." ayetinin Mücahid'den nakledilen nüzul sebebini ise bundan önceki ayetlerin tefsirinin mukaddimesinde zikret¬miş bulunuyoruz. [207]

    Açıklaması

    Beytülharam, namazda da duada da Müslümanların kıblesi, yani yönel¬dikleri taraftır. O, insanlar için ibadet etmek üzere ilk yapılmış evdir. Onu Hz. İbrahim ile Hz. İsmail ibadet kasdı ile yapmışlardır: "Hani İbrahim ve İsmail o evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı..." (Bakara, 2/127). Mescid-i Aksa bun¬dan asırlar sonra bina edilmiştir. Onu da Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman M.Ö. 1005 yılında yapmıştır. O bakımdan Mescid-i Haram'ın kıble olması daha uygundur. Buna göre Muhammed (s.a.) de, ibadeti esnasında şerefli Kabe'ye yönelen Hz. İbrahim'in dini üzere demektir.
    Beytülharam ibadet kasdı ile yapılmış ilk evdir. Bu "ilklik* zaman itibariy¬ledir. Buna bağlı olarak şeref ve kıymet önceliği de gelir. Beytülharamın pek çok meziyeti vardır ki bunları şöylece sıralayabiliriz:
    1- Burası mübarek, hayırları pek çok bir yerdir. Ekin bitmeyen bir vadide ve çıplak bir çölde bulunmasına rağmen Yüce Allah'ın, "Her bir şeyin mahsulle¬rinden oraya toplanıp getirilir." (Kasas, 28/57) ayetinde belirttiği gibi bir özelli¬ğe sahiptir. Orada bütün dünyanın sebze, meyve ve mahsulleri vardır. Aynı şe¬kilde sevap ve ecir itibariyle de bereketi pek bol bir yerdir. Haseneler orada kat kat artırılır ve dua orada makbuldür.
    2- Orası insanlar için bir hidayet kaynağıdır. Namaz kılanlar, ona yönelir. Kalpler ona şevkle bağlanır. Milyonlarca kişi binekleriyle ve yaya olarak oraya giderler. Bir çok uzak yerlerden oraya hac ve umre ibadetini eda için varırlar. Bu ise Hz. İbrahim'in yaptığı şu duanın bereketi ile olmuştur: "Rabbimiz şüphesiz ben evlatlarından bir kısmını, senin mukaddes olan şu evinin yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve şükretmeleri umulduğu için kendilerini meyvelerle rızıklandır." (İbrahim, 14/38).
    Yüce Allah da Hz. İbrahim'in duasını kabul ederek şöyle buyurmuştur: "Ve insanlar arasında hacca çağır. Hem yayan hem de develer üzerinde en uzak yol¬dan sana gelsinler. Ta ki kendileri için bir takım menfaatlere hazır olsunlar." (Hac, 22/27-28).
    3- Orada apaçık ayetler, alâmetler vardır. Bunlardan birisi de Hz. İbra¬him'in makamı (namaz ve ibadet için ayakta durduğu yer)dır. Araplar nesilden nesile tevatür yoluyla yapılan nakil ile burayı bilirler. Hâlâ taş üzerinde bulu¬nan onun şerefli ayak izi de buna delâlet etmektedir.
    4- Oraya giren bir kimsenin herhangi bir saldırganlık veya eziyetten yana canı ve malı emniyet altındadır. Orada haram bir kan dökülmez. İntikam ya¬hut kısas için aranan bir kimse olsa dahi orada kimse öldürülmez. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine güven dolu bir harem (belde) kıldığı¬mızı görmüyorlar mı? Halbuki onların etraflarından insanlar kapılıverümekte-dir..." (Ankebût, 29/67); "Biz onları emin bir hareme yerleştirmedik mi?..." (Ka-sas, 28/57); "Hani biz o Beyt'i insanlar için bir dönüş yeri ve emin kılmıştık." (Bakara, 2/125) Nitekim Hz. İbrahim de şöyle dua etmişti: "Rabbim bunu emin bir belde kıl." (Bakara, 2/126) Hz. Ömer b. el-Hattab da şöyle demiştir: "Ben orada babam el-Hattab'ın katilini bulacak olsam dahi oradan çıkıncaya kadar ona dokunmam." Ebu Hanife de der ki: "Kısas yahut irtidat veya zina dolayı¬sıyla harem bölgesi dışında öldürülmesi gereken bir kimse eğer hareme sığına¬cak olursa ona ilişilmez. Şu kadar var ki böyle bir kimse barındırılmaz, ona içe¬cek verilmez ve onunla alışveriş yapılmaz; ta ki oradan çıkmak zorunda kalsın."
    Arap kabileleri ona tazim etmek ve gereken saygıyı göstermek hususunda -Beytullah'a nispet etmek suretiyle- ittifak etmişlerdir. O kadar ki hareme sığı¬nan bir katil bile orada bulunduğu sürece güvenlik içinde olurdu.
    el-Cassâs er-Râzî der ki: "Bu ayeti kerimelerin hareme sığman kimsenin öldürülmesinin yasak olduğuna delâlet bakımından anlamları birbirlerine ya¬kındır. İsterse oraya girmeden önce öldürülmeyi hak etmiş olsun. Kimi zaman Beyt lafzının, kimi zaman da Harem lafzının anılması söz konusu olduğundan dolayı, güvenlik içerisinde olmak ve oraya sığınanın öldürülmesinin yasak ol¬ması hükümleri bakımından Harem'in de Beyt'in hükmünde olduğunu göster¬mektedir." [208]
    İslâm Beytülharamın ayrıcalığını aynı şekilde kabul edip benimsemiştir. Mekke'nin kılıçla fethedilmesi ise oranın şirkten arındırılması ve orada yalnız¬ca Allah'a ibadet edilmesi için idi. Ve bu da bir günün bir saatinde helâl kılın¬mıştı. Peygamber (s.a.)'den sonra da kimseye helâl kılınmış değildir. Diğer taraftan Peygamber (s.a.) sîrette de belirtildiği gibi şu ilânı yapmıştır: "Her kim mescide girerse o güvenlik içerisindedir. Her kim evine girerse o da güvenlik içe¬risindedir. Ebu Süfyan'ın evine giren de güvenlik içerisindedir."
    Haccac döneminde meydana gelen olaylar ise istisna! bir takım olaylardır ve kimse onun bu davranışlarını kabul etmiş değildir. İbni Zübeyr'e yaptıkları¬nın helâl olduğuna kimse inanmamıştır. Aksine onun yaptıkları orada bir zu¬lüm ve bir haddi aşmadır: "Kim orada zulüm ve haksızlığı isterse biz ona acıklı azaptan tattırırız." (Hac, 22/25).
    Canlara ve mallara yapılan bazı saldırganlık olayları ise Kabe'de Allah'ın hürmetine de başkasına da riayet etmeyen facir ve fasıklann işleridir. İmam Malik ve İmam Şafii'nin Harem'in tümünde kasten katil olana kısas uygulan¬masını caiz görmeleri, Kur'an-ı Kerim'in emrettiği adil bir cezadır. Bunda her¬hangi bir kimseye bir saldırı söz konusu değildir.
    İlim adamları Harem bölgesinde çarpışmayı başlatan kimsenin öldürülebi-leceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Onlar sizinle orada savaşmadıkça sakın siz de onlarla Mescid-i Haram'ın yanında sa¬vaşmayınız." (Bakara, 2/191). Böylelikle Harem'de cinayet işleyen kimse ile Harem dışında cinayet işleyip de oraya sığınan kimse arasında fark gözetil¬mektedir. İbni Abbas, İbni Ömer ve diğer sahabilerle tabiînden, başkasını öldü¬rüp de hâreme sığman kimsenin öldürülmeyeceğine dair rivayet gelmiştir. İbni Abbas der ki: Takat böyle bir kimse orada barındırılmaz, onunla oturulmaz ve alışveriş yapılmaz; ta ki Harem'den dışarıya çıkıncaya kadar. O vakit öldürü¬lür. Eğer bu işi Harem'de yapacak olursa ona had uygulanır." [209]
    5- Beytülharam'ın özelliklerinden birisi de hacıların orada toplanması, haccın Müslümanlara farz kılınmasıdır. Gücü yeten Müslümanlara haccetmek farzdır. Hac İslâm'ın beş rüknünden birisidir. Bu da Beyt'in tazimini ihtiva eder. Bir şeye yol bulabilmek ise oraya ulaşma imkânını elde etmektir. "Yol" ke¬limesi hem bedenî hem malî olan bir şeyi kapsamaktadır. O bakımdan hac Ha-rem'e ulaşmayı engelleyen bir engel bulunmadığı sürece her Müslümana farz¬dır. Sözkonusu bu engel bedenî, malî yahut hem bedenî hem de malî olabilir.
    Hastalık ile düşmanlardan yahut yırtıcı hayvanlardan cana gelebilecek zarar korkusu malî engele örnektir. Bunun fmlan" ise onun güvenlik altında olmamasıdır. Azık ve binek olmaksızın Beyt'e ulaşması zor olan kimse hakkın¬da azık ve binek bulamama da malî engellerden sayılır. Hem bedenî, hem malî engelin birlikte olması ise azık bulamamak, binek bulamamak, hasta olmak veya yolun güvenlik altında olmaması hallerinde söz konusudur.
    İlim adamları çoğunlukla azık ve bineğe güç yetirebilmenin iki şartı oldu¬ğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Buna delil ise Hz. Ali'nin Resulullah (s.a.)'tan naklettiği rivayettir. Tirmizî'nin naklettiği -sened itibariyle zayıf olan- hadis şöyledir: "Her kim kendisini Beytullah'a ulaştıracak kadar bir azık ve bir bine¬ğe sahip olur da haccetmezse artık o ister Yahudi ister Hristiyan ölsün," Çünkü Yüce Allah Kitab-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "Ona yol bulabilenlerin o evi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." Ashab-ı kiram -İbni Ömer ve başkaları- yol bulabilmeyi azık ve binek bulmak olarak tefsir etmiş¬lerdir.
    "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." Yani her kim bu Beyt'in ibadet için konulmuş ilk ev olduğunu inkâr edip Allah'ın hacca dair emrine uymazsa şüphesiz Allah'ın o kimseye ihtiyacı yoktur. Çünkü o bü¬tün âlemlere muhtaç olmayan ganidir. Cumhur bunu güç yetirmekle birlikte yüz çevirmek suretiyle haccı terk eden kimseler hakkında kabul etmişlerdir. Buna delil ise az önce işaret edilen Tirmizî'de yer alan -ve senedi nispeten zayıf olan- hadis-i şerifteki Hz. Peygamberin şu sözleridir: "Her kim haccetmeksizin ölürse dilerse Yahudi dilerse Hristiyan ölsün." Diğer bir delil ise ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak ed-Dahhak'tan yapılan bir rivayettir: ed-Dahhak diyor ki: Hac ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.) şu altı din mensubu insanları topla¬dı: Müslümanları, Yahudileri, Hristiyanlan, Sâbiîleri, Müşrikleri ve Mecusile-ri. Ahmed, Müslim ve Nesâi’nin rivayetine göre onlara şöyle demiştir: "Şüphe¬siz Allah size haccetmeyi farz kılmıştır, siz de haccediniz." Müslümanlar ona iman ettiler ve diğerleri inkâr ederek dediler ki: "Biz buna iman etmeyiz, na¬maz kılmayız ve haccetmeyiz." Bunun üzerine Yüce Allah, "Artık kim inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunu indirdi.
    Ayet-i kerime ve konu ile ilgili haberlerden kasıt haccın terk edilmesinden nefret ettirmek ve gücü yetenlerin haccetmeme veballerinin ağır olduğunu be¬lirtmektir. Ta ki bu farizayı eda etsinler. [210]


  5. 26.Ağustos.2012, 14:28
    3
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hac ile ilgili ayetlerin tefsiri

    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

    Birinci ayet-i kerime Beytülharam'ın Allah'ın ibadet için kabul ettiği ilk ev olduğunu göstermektir. Bu Beyt'i Hz. İbrahim ile Hz. İsmail bina etmiştir, iki¬sine de selâm olsun.
    Bu evin pek çok meziyeti vardır. Hz. İbrahim'in makamının bilinmesi, ora¬nın pek çok mübarek işlerin ve hayırların dolup taştığı bir yer olması, insanla¬ra hidayet kaynağı olması, namazlarında oraya yöneldikleri için Müslümanla¬rın birliğine sebep teşkil etmesi, dünyada oraya giren kimselerin öldürülme¬lerinin engellenmesi ve ona saldırının önlenmesi suretiyle ahirette de orayı ta¬zim ederek, hakkını bilerek ve Yüce Allah'a yakınlaşmak kasdıyla hac ibadeti¬ni eda ettiklerinden oraya giren kimseler için güvenlik ve esenlik yeri olması.
    ikinci ayet-i kerime ise Beytülharam'a ulaşmasına engel bulunmayan gü¬cü yeten kimseye haccın farz olduğunu göstermektedir. Hac ömürde bir defa farzdır. Yine gücü yeten için beş yılda bir tekrarlanmasının da farz olduğu söy¬lenmiştir. Çünkü bu konuda îbni Hibban'ın Sahih'inde ve aynı zamanda Bey-hakî tarafından da rivayet edilen Ebu Said el-Hudrî (r.a.) yoluyla gelen hadise göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Yüce Allah buyuru¬yor ki: "Bedenine sağlık verdiğim ve geçiminde genişlik ihsan ettiğim bir kulum üzerinden beş yıl geçtiği halde bana (Evime) gelmezse şüphesiz ki o mahrum¬dur." Yani ecirden mahrumdur ve Allah'ın rızasından koyulmuştur.
    Kitap ve sünnet haccm fevrî (yani şartlarının gerçekleşmesi akabinde he¬men) değil de terâhî yoluyla farz olduğunun delilidir. Bu Şafıîlerin ve Muham-med b. el-Hasan'ın görüşüdür. Kurtubî der ki: Sahih olan görüş de budur. Çün¬kü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve insanlar arasında hacca çağır. Onlar da hem yaya hem de develer üzerinde... sana gelsinler." (Hac, 22/21). Hac suresi Mekke'de inmiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Ona bir yol bulabilen¬lerin o Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." (Âl-i İmran, 3/97). Bu sure ise hicretin üçüncü yılında Uhud Gazvesinin olduğu sene Medi¬ne'de nazil olmuştur ve Resulullah (s.a.) hicretin onuncu yılına kadar haccet-memiştir. Sünnet-i seniyyede ise Resulullah (s.a.)'ın huzuruna gelip de İslâm'a dair soru soran Dimâm b. Salebe es-Sa'dî hadisi gibi bir takım hadisler de hac¬cm farziyetinin delilini göstermektedir. İslâm'a dair soru sorması üzerine Resulullah (s.a.) kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı zikretmiştir. Dimâm'ın Hz. Peygamberin yanına geliş vakti hakkında ise görüş ayrılığı var¬dır. Hicretin 5. yılında geldiği söylendiği gibi 7. yılında veya 9. yılında geldiği de söylenmiştir.
    İbni Abdil-Berr der ki: Haccm hemen farz olmadığının delillerinden birisi de ilim adamlarının bir yıl, iki yıl veya buna yakın bir zaman haccetmeye gücü yettiği halde erteleyen kimseye eğer gücü yettiği andan itibaren bir kaç yıl son¬ra haccedecek olursa fasık demlemeyeceği ve üzerindeki farzı vaktinde eda et¬miş olacağı üzerinde icma etmeleridir. Bu ilim adamlarının kimine göre zama¬nı çıkıncaya kadar namazını kılmayıp vakti çıktıktan sonra namazını kaza eden kimse gibi değildir. Hastalık yahut yolculuk sebebiyle Ramazan orucunu tutmayıp da sonradan onu kaza eden veya yine haccını ifsat edip sonradan onu kaza eden kimse gibi de değildir. Gücü yettiğinden itibaren bir kaç yıl sonra hacca giden kimseye, "Sen sana farz olan bir ibadeti kaza ediyorsun" demleme¬yeceği hususunda ilim adamları icma ettiklerine göre biz de haccın vaktinde bir genişlik olduğunu ve bunun fevren (hemen acele olarak) değil, terâhî (ra¬hatlık ve genişlik içinde) üzere farz olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
    Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve iki görüşlerinden tercihe değer olan görüşlerine göre Malikîlerle Hanbelüer derler ki: Güç yetirebilme ve vücubun diğer şartları gerçekleştikten sonra hac derhal ilk senede o kimseye farz olur. Yani haccetme¬si mümkün olan kimsenin ilk vakitte haccetmesi gerekir. Haccmı bir kaç yıl ge¬ciktirdiği takdirde fasık olur ve şahitliği reddedilir. Çünkü onu ertelemek kü¬çük bir masiyettir. Bunu bir defa işlemekle ise -ısrar üe bunu sürdürmediği sü¬rece- fasık kabul edilmez. Çünkü Hanefüerin de belirttiği gibi buna dair delilin zannî olması sebebiyle, haccm edasının fevrî (derhal) olması da zannîdir. Buna delil olarak da Yüce Allah'ın, "Ona bir yol bulabilenlerin haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." ayeti ile, "Haccı ve umreyi Allah için tamam¬layınız." (Bakara, 2/196) buyruğunu gösterirler. Yine bir kısmı şunlar olan bazı hadis-i şerifleri de delil göstermişlerdir: "Haccedemez hale düşmeden önce haccediniz." [211]; "Hacca -yani farz olan haca edaya- acele ediniz. Çünkü sizden hiç bir kimse neyle karşı karşıya kalacağını bilemez." [212]; "Bir hastalık yahut açık bir ihtiyaç veya açık bir zorluk ya da zalim bir insan tarafından engellenmediği halde haccetmeyen bir kimse dilerse Yahudi ölsün, dilerse Hristiyan." [213] Az önce geçen Tinnizî'nin rivayeti ise şöyledir: "Her kim kendisini Allah'ın evine ulaştı¬racak azık veya binek sahibi olur da haccetmezse artık o dilerse Yahudi dilerse Hristiyan ölebilir. Çünkü Yüce Allah Kitabında, "Ona bir yol bulabilenlerin haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." diye buyurmaktadır."' [214]
    İşte bu haberler de diğerleriyle birlikte haccın fevren (derhal) farz oluşuna delildir. Çünkü haccı mümkün olan ilk vakitten sonraya erteleyen kimseler hakkında tehdidi söz konusu etmektedirler. Zira Hz. Peygamber, "Kim de sahip olur... ve haccetmezse" diye buyurmaktadır. Yani azık ve bineğe sahip olmanın akabinde, araya bir boşluk koymaksızın haccetmezse demektir.
    İlim adamları Yüce Allah'tan, "Ona bir yol bulabilenlerin onu haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." buyruğunun erkek, dişi bütün in¬sanlara yönelik -küçükleri müstesna- bir hitap olduğunu icma ile kabul etmiş¬lerdir; çünkü küçükler mükellef değildirler.
    Güç bulunabildiği takdirde bazan, alacaklı gibi, kişiyi haccetmekten alıko¬yan bir engel bulunabilir. Böyle bir alacaklı, borcunu ödeyinceye kadar kişiyi hacca çıkmaktan engelleyebilir. Yahut da nafakalarını sağlaması gereken çoluk çocuğu bulunabilir. Bir kimsenin yanlarında olmayacağı süre boyunca nafaka¬larını sağlaması gereken çoluk çocuğu bulunursa, yanlarında hazır bulunma¬yacağı süre boyunca onlara gereken nafakayı sağlamadıkça haccetme mükkele-fiyeti yoktur. Fukaraya öncelik tanımak daha uygundur. Nitekim Peygamber (s.a.) Ahmed, Ebu Davud ve diğerlerinin İbni Amr'dan rivayetlerine göre şöyle buyurmuştur: "Geçimlerini sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri zayi etmek günah olarak bir kişiye yeter." Aynı şekilde zayi olmalarından korktuğu ve ken¬dilerine bakacak kimseleri bulunmayan anne ve babası için korkanın durumu da böyledir. Böyle bir kimse de hacca yol bulamamış demektir. Yalnızlık dolayı¬sıyla eğer onu engellemeye kalkışırlarsa buna iltifat edilmez. Erkek hanımını haccetmekten alıkoymak isterse sahih olan görüşe göre bu kadın haccedemez.
    Kadının mahremi yahut kocası yanında değilse ona haccetmek farz değil¬dir. Çünkü Resulullah (s.a.) Buharî ile Müslim'de yer alan İbni Ömer yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden herhangi bir kadının beraberinde kendisiyle evlenmesi haram olan yakın bir akrabası yahut da kocası olmadığı sürece üç günlük bir mesafeden fazla bir ye¬re yolculuk yapması helâl değildir." O bakımdan kadının beraberinde kocası veya mahremi olmadığı sûrece haccetme hakkı yoktur.
    Acaba Kabe'den uzak olan bir kimse için yürüyerek güç yetirebilmek söz konusu mudur? Şafiîlerle Hanbelîler derler ki: Yürüme imkânı bulmakla bir¬likte binek ve azık bulamayan Beytullah'tan uzak fakir bir kimse için hac yü¬kümlülüğü yoktur. Bununla birlikte haccedecek olursa İslâm haccının yani farz olan haccın yerini tutar.
    Malik'ten nakledildiğine göre yürüme imkânını bulursa, yahut kazanabil¬me gücü olursa veya yürüme gücü olmakla birlikte azık ve binek bulamayacak olursa böyle bir kimsenin haccetmesi farz olur.
    Hac ömürde yalnız bir defa farzdır. Çünkü ayet-i kerimede tekrarı gerekti¬ren bir ifade yoktur. Ahmed ve Nesafnin İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine gö¬re Akra' b. Habis Resulullah (s.a.)'a, "Ey Allah'ın Rasulü, hac her yıl mı (farz) dır yoksa (ömürde) bir defa mı?" diye sorar, Resulullah (s.a.), "Hayır, bir defa. Her kim daha fazla yaparsa bu tatavvudur." diye buyurmuştur.
    İmam Malik Cumhur'a aykırı olarak hacda niyabeti (bedeli, vekâleti) caiz kabul etmemektedir. Ona göre bir kimsenin başkasının yerine haccetmesi ye¬terli olmaz. Çünkü başkasının haccı eğer onun üzerinden farzı kaldıracak olur¬sa ayet-i kerimede sözü geçen, "Artık kim de inkâr ederse muhakkak Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunda yer alan tehdidi de kaldırması gerekir¬di. Hasta ve bineğin üzerinde durabilecek gücü bulunmayan kimseden ise hac¬cın farziyeti Malik'in görüşüne göre kesinlikle sakıt olur. İster mal mukabili ve¬ya ister karşılıksız olsun, kendisinin yerine haccedebilecek birisini bulabilmesi ile bulamaması arasmda da fark yoktur. İmam Malik buna dair Yüce Allah'ın, "İnsan için çalıştığından başkası yoktur." (Necm, 53/39) ayetini delil gösterir. Bineği üzerinde duramayan bir kimse ise yürüyemez. Çünkü buna gücü yok¬tur. Hac ise gücü yeten kimse için farzdır.
    Fakat Malikîler buna dair vasiyette bulunduğu takdirde ölmüşün yerine haccetmek üzere parayla bir kişiyi tutmayı caiz kabul ederler. Onlara göre hac¬cetmek üzere tuttukları kimse kendisi için farz olan haccı eda etmemiş olsa da¬hi bu kişinin ücretle tutulması caizdir.
    Bunların görüşüne göre malı olduğu halde haccetmeden ölen yahut bir özür sebebiyle haccedemeyecek kadar hasta olan bir kimsenin yerine başkası¬nın vekâleten haccetmesi caizdir. Çünkü İmam Ahmed ile birlikte Kütüb-i Sitte sahiplerinin rivayet ettiği İbni Abbas tarafından gelen hadiste şöyle denilmek¬tedir: Has'amlılardan bir kadın, "Ey Allah'ın Rasulü benim babam oldukça yaş¬lı iken haccetmesi farz oldu. Bineğinin üstünde doğru dürüst duramıyor dedi. Hz. Peygamber, "Sen onun yerine haccet!" diye buyurdu. Söz konusu bu izin Ve¬da Haccında olmuştu. Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: "O devesinin sırtında dimdik duramıyor." Peygamber (s.a.) de şöyle buyurdu: "Sen onun yeri¬ne haccet. Ne dersin, o babanın üzerinde ödenmesi gereken bir borç bulunsaydı, sen onu öder miydin?" Kadın, "Evet, deyince Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha bir uygundur." Böylelikle Hz. Peygamber ki-zuıın kendisine itaat etmesi sebebiyle ve kendiliğinden onun adına haccetmeyi kabul etmesi sebebiyle o kimseye haccetmeyi farz kıldı. Buna göre onların malî bakımdan güç yetirebiliyor ise kendisinin yerine haccedecek bir kişiyi ücretle tutması caiz olur.
    Yabancı bir kişinin, onunla haccetmek üzere bir mal hibe etmesi suretiyle güç yetirebilme durumu tahakkuk etmez ve kişinin böyle bir hibeyi kabul et¬mesi icma ile lâzım değildir. Çünkü bu hususta minnet altında kalabilir. Şafiî de der ki: Evlat babasına böyle bir mal hibe edecek olursa onu kabul etmesi ge¬rekir. Çünkü kişinin evladı kendi kazancı cümlesindendir ve bu konuda onun minneti altında kalması söz konusu değildir. Malik ve Ebu Hanife de der ki: Böyle bir hibeyi kabul etmesi gerekmez. Çünkü bu durumda babalık hürmeti ortadan kalkar. Zira oğlu babasına gereken karşılığı ve mükâfatı eksiksiz ver¬miştir, denilebilir.
    Diğer taraftan ikinci cüzde Bakara suresinin tefsiri yapılırken hac ve um¬reye dair diğer hükümler önceden geçmiş bulunmaktadır. [215]

    Ali imran süresi / Tefsirul Munir


  6. 26.Ağustos.2012, 14:28
    3
    Administrator
    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

    Birinci ayet-i kerime Beytülharam'ın Allah'ın ibadet için kabul ettiği ilk ev olduğunu göstermektir. Bu Beyt'i Hz. İbrahim ile Hz. İsmail bina etmiştir, iki¬sine de selâm olsun.
    Bu evin pek çok meziyeti vardır. Hz. İbrahim'in makamının bilinmesi, ora¬nın pek çok mübarek işlerin ve hayırların dolup taştığı bir yer olması, insanla¬ra hidayet kaynağı olması, namazlarında oraya yöneldikleri için Müslümanla¬rın birliğine sebep teşkil etmesi, dünyada oraya giren kimselerin öldürülme¬lerinin engellenmesi ve ona saldırının önlenmesi suretiyle ahirette de orayı ta¬zim ederek, hakkını bilerek ve Yüce Allah'a yakınlaşmak kasdıyla hac ibadeti¬ni eda ettiklerinden oraya giren kimseler için güvenlik ve esenlik yeri olması.
    ikinci ayet-i kerime ise Beytülharam'a ulaşmasına engel bulunmayan gü¬cü yeten kimseye haccın farz olduğunu göstermektedir. Hac ömürde bir defa farzdır. Yine gücü yeten için beş yılda bir tekrarlanmasının da farz olduğu söy¬lenmiştir. Çünkü bu konuda îbni Hibban'ın Sahih'inde ve aynı zamanda Bey-hakî tarafından da rivayet edilen Ebu Said el-Hudrî (r.a.) yoluyla gelen hadise göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Yüce Allah buyuru¬yor ki: "Bedenine sağlık verdiğim ve geçiminde genişlik ihsan ettiğim bir kulum üzerinden beş yıl geçtiği halde bana (Evime) gelmezse şüphesiz ki o mahrum¬dur." Yani ecirden mahrumdur ve Allah'ın rızasından koyulmuştur.
    Kitap ve sünnet haccm fevrî (yani şartlarının gerçekleşmesi akabinde he¬men) değil de terâhî yoluyla farz olduğunun delilidir. Bu Şafıîlerin ve Muham-med b. el-Hasan'ın görüşüdür. Kurtubî der ki: Sahih olan görüş de budur. Çün¬kü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ve insanlar arasında hacca çağır. Onlar da hem yaya hem de develer üzerinde... sana gelsinler." (Hac, 22/21). Hac suresi Mekke'de inmiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Ona bir yol bulabilen¬lerin o Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." (Âl-i İmran, 3/97). Bu sure ise hicretin üçüncü yılında Uhud Gazvesinin olduğu sene Medi¬ne'de nazil olmuştur ve Resulullah (s.a.) hicretin onuncu yılına kadar haccet-memiştir. Sünnet-i seniyyede ise Resulullah (s.a.)'ın huzuruna gelip de İslâm'a dair soru soran Dimâm b. Salebe es-Sa'dî hadisi gibi bir takım hadisler de hac¬cm farziyetinin delilini göstermektedir. İslâm'a dair soru sorması üzerine Resulullah (s.a.) kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı zikretmiştir. Dimâm'ın Hz. Peygamberin yanına geliş vakti hakkında ise görüş ayrılığı var¬dır. Hicretin 5. yılında geldiği söylendiği gibi 7. yılında veya 9. yılında geldiği de söylenmiştir.
    İbni Abdil-Berr der ki: Haccm hemen farz olmadığının delillerinden birisi de ilim adamlarının bir yıl, iki yıl veya buna yakın bir zaman haccetmeye gücü yettiği halde erteleyen kimseye eğer gücü yettiği andan itibaren bir kaç yıl son¬ra haccedecek olursa fasık demlemeyeceği ve üzerindeki farzı vaktinde eda et¬miş olacağı üzerinde icma etmeleridir. Bu ilim adamlarının kimine göre zama¬nı çıkıncaya kadar namazını kılmayıp vakti çıktıktan sonra namazını kaza eden kimse gibi değildir. Hastalık yahut yolculuk sebebiyle Ramazan orucunu tutmayıp da sonradan onu kaza eden veya yine haccını ifsat edip sonradan onu kaza eden kimse gibi de değildir. Gücü yettiğinden itibaren bir kaç yıl sonra hacca giden kimseye, "Sen sana farz olan bir ibadeti kaza ediyorsun" demleme¬yeceği hususunda ilim adamları icma ettiklerine göre biz de haccın vaktinde bir genişlik olduğunu ve bunun fevren (hemen acele olarak) değil, terâhî (ra¬hatlık ve genişlik içinde) üzere farz olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
    Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve iki görüşlerinden tercihe değer olan görüşlerine göre Malikîlerle Hanbelüer derler ki: Güç yetirebilme ve vücubun diğer şartları gerçekleştikten sonra hac derhal ilk senede o kimseye farz olur. Yani haccetme¬si mümkün olan kimsenin ilk vakitte haccetmesi gerekir. Haccmı bir kaç yıl ge¬ciktirdiği takdirde fasık olur ve şahitliği reddedilir. Çünkü onu ertelemek kü¬çük bir masiyettir. Bunu bir defa işlemekle ise -ısrar üe bunu sürdürmediği sü¬rece- fasık kabul edilmez. Çünkü Hanefüerin de belirttiği gibi buna dair delilin zannî olması sebebiyle, haccm edasının fevrî (derhal) olması da zannîdir. Buna delil olarak da Yüce Allah'ın, "Ona bir yol bulabilenlerin haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." ayeti ile, "Haccı ve umreyi Allah için tamam¬layınız." (Bakara, 2/196) buyruğunu gösterirler. Yine bir kısmı şunlar olan bazı hadis-i şerifleri de delil göstermişlerdir: "Haccedemez hale düşmeden önce haccediniz." [211]; "Hacca -yani farz olan haca edaya- acele ediniz. Çünkü sizden hiç bir kimse neyle karşı karşıya kalacağını bilemez." [212]; "Bir hastalık yahut açık bir ihtiyaç veya açık bir zorluk ya da zalim bir insan tarafından engellenmediği halde haccetmeyen bir kimse dilerse Yahudi ölsün, dilerse Hristiyan." [213] Az önce geçen Tinnizî'nin rivayeti ise şöyledir: "Her kim kendisini Allah'ın evine ulaştı¬racak azık veya binek sahibi olur da haccetmezse artık o dilerse Yahudi dilerse Hristiyan ölebilir. Çünkü Yüce Allah Kitabında, "Ona bir yol bulabilenlerin haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." diye buyurmaktadır."' [214]
    İşte bu haberler de diğerleriyle birlikte haccın fevren (derhal) farz oluşuna delildir. Çünkü haccı mümkün olan ilk vakitten sonraya erteleyen kimseler hakkında tehdidi söz konusu etmektedirler. Zira Hz. Peygamber, "Kim de sahip olur... ve haccetmezse" diye buyurmaktadır. Yani azık ve bineğe sahip olmanın akabinde, araya bir boşluk koymaksızın haccetmezse demektir.
    İlim adamları Yüce Allah'tan, "Ona bir yol bulabilenlerin onu haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." buyruğunun erkek, dişi bütün in¬sanlara yönelik -küçükleri müstesna- bir hitap olduğunu icma ile kabul etmiş¬lerdir; çünkü küçükler mükellef değildirler.
    Güç bulunabildiği takdirde bazan, alacaklı gibi, kişiyi haccetmekten alıko¬yan bir engel bulunabilir. Böyle bir alacaklı, borcunu ödeyinceye kadar kişiyi hacca çıkmaktan engelleyebilir. Yahut da nafakalarını sağlaması gereken çoluk çocuğu bulunabilir. Bir kimsenin yanlarında olmayacağı süre boyunca nafaka¬larını sağlaması gereken çoluk çocuğu bulunursa, yanlarında hazır bulunma¬yacağı süre boyunca onlara gereken nafakayı sağlamadıkça haccetme mükkele-fiyeti yoktur. Fukaraya öncelik tanımak daha uygundur. Nitekim Peygamber (s.a.) Ahmed, Ebu Davud ve diğerlerinin İbni Amr'dan rivayetlerine göre şöyle buyurmuştur: "Geçimlerini sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri zayi etmek günah olarak bir kişiye yeter." Aynı şekilde zayi olmalarından korktuğu ve ken¬dilerine bakacak kimseleri bulunmayan anne ve babası için korkanın durumu da böyledir. Böyle bir kimse de hacca yol bulamamış demektir. Yalnızlık dolayı¬sıyla eğer onu engellemeye kalkışırlarsa buna iltifat edilmez. Erkek hanımını haccetmekten alıkoymak isterse sahih olan görüşe göre bu kadın haccedemez.
    Kadının mahremi yahut kocası yanında değilse ona haccetmek farz değil¬dir. Çünkü Resulullah (s.a.) Buharî ile Müslim'de yer alan İbni Ömer yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden herhangi bir kadının beraberinde kendisiyle evlenmesi haram olan yakın bir akrabası yahut da kocası olmadığı sürece üç günlük bir mesafeden fazla bir ye¬re yolculuk yapması helâl değildir." O bakımdan kadının beraberinde kocası veya mahremi olmadığı sûrece haccetme hakkı yoktur.
    Acaba Kabe'den uzak olan bir kimse için yürüyerek güç yetirebilmek söz konusu mudur? Şafiîlerle Hanbelîler derler ki: Yürüme imkânı bulmakla bir¬likte binek ve azık bulamayan Beytullah'tan uzak fakir bir kimse için hac yü¬kümlülüğü yoktur. Bununla birlikte haccedecek olursa İslâm haccının yani farz olan haccın yerini tutar.
    Malik'ten nakledildiğine göre yürüme imkânını bulursa, yahut kazanabil¬me gücü olursa veya yürüme gücü olmakla birlikte azık ve binek bulamayacak olursa böyle bir kimsenin haccetmesi farz olur.
    Hac ömürde yalnız bir defa farzdır. Çünkü ayet-i kerimede tekrarı gerekti¬ren bir ifade yoktur. Ahmed ve Nesafnin İbni Abbas'tan rivayet ettiklerine gö¬re Akra' b. Habis Resulullah (s.a.)'a, "Ey Allah'ın Rasulü, hac her yıl mı (farz) dır yoksa (ömürde) bir defa mı?" diye sorar, Resulullah (s.a.), "Hayır, bir defa. Her kim daha fazla yaparsa bu tatavvudur." diye buyurmuştur.
    İmam Malik Cumhur'a aykırı olarak hacda niyabeti (bedeli, vekâleti) caiz kabul etmemektedir. Ona göre bir kimsenin başkasının yerine haccetmesi ye¬terli olmaz. Çünkü başkasının haccı eğer onun üzerinden farzı kaldıracak olur¬sa ayet-i kerimede sözü geçen, "Artık kim de inkâr ederse muhakkak Allah âlemlere muhtaç değildir." buyruğunda yer alan tehdidi de kaldırması gerekir¬di. Hasta ve bineğin üzerinde durabilecek gücü bulunmayan kimseden ise hac¬cın farziyeti Malik'in görüşüne göre kesinlikle sakıt olur. İster mal mukabili ve¬ya ister karşılıksız olsun, kendisinin yerine haccedebilecek birisini bulabilmesi ile bulamaması arasmda da fark yoktur. İmam Malik buna dair Yüce Allah'ın, "İnsan için çalıştığından başkası yoktur." (Necm, 53/39) ayetini delil gösterir. Bineği üzerinde duramayan bir kimse ise yürüyemez. Çünkü buna gücü yok¬tur. Hac ise gücü yeten kimse için farzdır.
    Fakat Malikîler buna dair vasiyette bulunduğu takdirde ölmüşün yerine haccetmek üzere parayla bir kişiyi tutmayı caiz kabul ederler. Onlara göre hac¬cetmek üzere tuttukları kimse kendisi için farz olan haccı eda etmemiş olsa da¬hi bu kişinin ücretle tutulması caizdir.
    Bunların görüşüne göre malı olduğu halde haccetmeden ölen yahut bir özür sebebiyle haccedemeyecek kadar hasta olan bir kimsenin yerine başkası¬nın vekâleten haccetmesi caizdir. Çünkü İmam Ahmed ile birlikte Kütüb-i Sitte sahiplerinin rivayet ettiği İbni Abbas tarafından gelen hadiste şöyle denilmek¬tedir: Has'amlılardan bir kadın, "Ey Allah'ın Rasulü benim babam oldukça yaş¬lı iken haccetmesi farz oldu. Bineğinin üstünde doğru dürüst duramıyor dedi. Hz. Peygamber, "Sen onun yerine haccet!" diye buyurdu. Söz konusu bu izin Ve¬da Haccında olmuştu. Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: "O devesinin sırtında dimdik duramıyor." Peygamber (s.a.) de şöyle buyurdu: "Sen onun yeri¬ne haccet. Ne dersin, o babanın üzerinde ödenmesi gereken bir borç bulunsaydı, sen onu öder miydin?" Kadın, "Evet, deyince Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: "Allah'ın borcunun ödenmesi daha bir uygundur." Böylelikle Hz. Peygamber ki-zuıın kendisine itaat etmesi sebebiyle ve kendiliğinden onun adına haccetmeyi kabul etmesi sebebiyle o kimseye haccetmeyi farz kıldı. Buna göre onların malî bakımdan güç yetirebiliyor ise kendisinin yerine haccedecek bir kişiyi ücretle tutması caiz olur.
    Yabancı bir kişinin, onunla haccetmek üzere bir mal hibe etmesi suretiyle güç yetirebilme durumu tahakkuk etmez ve kişinin böyle bir hibeyi kabul et¬mesi icma ile lâzım değildir. Çünkü bu hususta minnet altında kalabilir. Şafiî de der ki: Evlat babasına böyle bir mal hibe edecek olursa onu kabul etmesi ge¬rekir. Çünkü kişinin evladı kendi kazancı cümlesindendir ve bu konuda onun minneti altında kalması söz konusu değildir. Malik ve Ebu Hanife de der ki: Böyle bir hibeyi kabul etmesi gerekmez. Çünkü bu durumda babalık hürmeti ortadan kalkar. Zira oğlu babasına gereken karşılığı ve mükâfatı eksiksiz ver¬miştir, denilebilir.
    Diğer taraftan ikinci cüzde Bakara suresinin tefsiri yapılırken hac ve um¬reye dair diğer hükümler önceden geçmiş bulunmaktadır. [215]

    Ali imran süresi / Tefsirul Munir





+ Yorum Gönder