Konusunu Oylayın.: Yasinin tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Yasinin tefsiri
  1. 21.Aralık.2010, 20:59
    1
    Misafir

    Yasinin tefsiri






    Yasinin tefsiri Mumsema Kuranı kerim türçe açıklaması ve tefkiri hakkında eğitici bir yazı örneği paylaşabilir misiniz ?


  2. 21.Aralık.2010, 20:59
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Kuranı kerim türçe açıklaması ve tefkiri hakkında eğitici bir yazı örneği paylaşabilir misiniz ?


    Benzer Konular

    - 3 tane yasinin anlamı

    - Şeyh ahmed yasinin ümmete mektubu

    - Ramazanda Okunan Yasinin Sevabı

    - Elmalili tefsiri mi yoksa Ruhul beyan tefsiri mi almaliyim?

    - Şeyh ahmet yasinin vasiyeti

  3. 21.Aralık.2010, 21:33
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Yanıt: yasinin tefsiri




    YASİN SURESİ TEFSİRİ

    Mekke'de inmiştir, 83 âyettir.

    Sûreyi Takdim


    Yasin sûresi Mekke'de inmiş olup üç ana konuyu kapsamaktadır. Bun­lar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve Âlemlerin Rabbinin birliğini gösteren kesin delillerdir.
    Bu mübarek sûre, vahyin doğruluğu ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in pey­gamberliğinin gerçek olduğuna dair Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ile başlar. Sonra azgınlık ve sapıklıkta devam eden ve peygamberlerin efendisi Muhammed b. Abdullah'ı (s.a.v.) yalanlayan, dolayısıyle üzerlerine Allah'­ın azap ve intikamı hak olan Kureyş kâfirlerinden söz eder.
    Sonra bu sûre vahyi ve peygamberliği yalanlamanın sonucundan sakındırmak maksadıyle, peygamberleri yalanlamış olan Antakya beldesi­nin halkı ile ilgili kıssayı anlatır. Bunu, Kur'an'ın; ret ve öğüt alınması için kıssaları anlatma hususundaki üslubuyla ifade eder.
    Sûre, kavmine nasihat eden, sonunda kavmi tarafından öldürülen ve Yüce Allah tarafından cennete sokulan mü'min davetçi Habîbu'n-neccâr'ın durumunu anlatır. Onu öldürenleri, Yüce Allah mühlet vermeksizin öldürü­cü ve yok edici şiddetli bir sesle cezalandırmıştır.
    Sonra bu mübarek sûre, bu harika kâinatta Allah'ın birliğini ve gücünü gösteren delillerden sözeder. Buna, içinde hayat bulunan kupkuru arz sahne­sinden başlayarak sırasıyle, gündüzün kendisinden sıyrılmasıyla kapka­ranlık bir hal alan gece sahnesinden, Allah'ın kudretiyle, sapmadan bir yö­rüngede dönen parlak güneş sahnesinden, yörüngelerinde derece derece şe­kil alan aydan ve. ilk insanların nesillerini yüklenip taşıyan dolu gemiden bahseder ki bunların hepsi Allah'ın gücünü gösteren apaçık delillerdir.
    Sûre, kıyamet ve onun korkunç hallerinden, üfürüldüğünde insanların kabirlerinden kalkacağı diriliş ve haşir üfürüğünden, cennet ve cehennem ehlinden, o korkunç günde mü'minlerle suçluların birbirlerinden ayırt edi­leceğinden, neticede bahtiyarların Naîm cennetlerinde, bedbahtların da ce­hennemin alt tabakalarında yer alacağından bahseder.
    Bu mübarek sûre "öldükten sonra dirilme ve hesap" denilen ana ko­nuyu ele alıp onun meydana geleceğine dair kesin delilleri anlatarak sona erer. [1]

    İsmi


    Yüce Allah bu mübarek sûreye "J4 yâsîn" kelimesiyle başladığı için, sûreye bu ad verilmiştir. Sûrenin bu kelime ile başlaması, Kur'an-ı Kerim'-in mııcizeliğine bir işarettir. [2]

    Fazileti


    Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de "Yâsîn"dir. Ümmetimden her insanın kalbinde bu sûrenin bulun­ması hoşuma gider.[3]

    Bismillâhirrahmânirrahîm
    1. Yâsîn,
    2. Hikmet dolu Kur'ân hakkı için,
    3. Sen şüphesiz peygamberlerdensin.
    4. Doğru yol üzerindesin.
    5. (Bu Kur'ân) üstün ve çok merhametli Allah ta­rafından indirilmiştir.
    6. Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indiril­miştir.
    7. Andolsun ki onların çoğuna o söz hak oldu. Çünkü onlar îman etmeyecekler.
    8. Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik, O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden ka­faları yukarı kalkıktır.
    9. Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çektik de onları kapattık, artık göremezler.
    10. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
    11. Sen ancak Kur'ân'a uyan ve görmeden Rah-mân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel mükâfatla müjdele.
    12. Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. İleri gön­derdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.
    13. Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onla­ra elçiler gelmişti.
    14. İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar "Biz size gönderilmiş elçileriz" dedi­ler.
    15. Dediler ki: Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
    16. Elçiler: "Rabbimiz biliyor, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
    17. Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buy­ruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir" dediler.
    18. Onlar da dediler ki: "Doğrusu biz sizin yüzü­nüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmez­seniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fe­na bir kötülük dokunur".
    19. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğu­nuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa da mı?... Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz.
    20. Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşa­rak geldi "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!"
    21. "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kim­selere tâbi olun, çünkü onlar hidâyete ermiş kimseler­dir."
    22. "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etme-yecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz.
    23. O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların şe­faati bana hiç bir faide vermez, beni kurtaramazlar da.
    24. İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.
    25. Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinle­yin."
    26. "Gir cennete!" denildi. "Keşke, dedi, kavmim bilseydi...
    27. Rabbinıin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını!"
    28. Biz ondan sonra, onun milletini helak etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
    29. (Onları helak eden), korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
    30. Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeye dursun, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar­dı.
    31. Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helak ettik. Onlar, tekrar dönüp de bun­lara gelmezler.
    32. Elbette onların hepsi karşımızda hazır buluna­caklar.

    Kelimelerin İzahı


    Ağlâl, ellere vurulan kelepçe mânâsına gelen kelimesinin çoğuludur. Bazen bu kelepçe ile eller boyuna bağlanır.
    Mukmehûn, gözlerini kapatarak başlarım kaldıranlar demek­tir. Dilciler şöyle der: Gözleri kapayıp başı kaldırmak demektir. Ha­vuz başındaki deve, suyu içmeyip de başını kaldırdığında denir.[4] Bir gemiyi anlatırken, Bişr şöyle der:
    Biz, o geminin etrafında oturmuşuz. Su içmeyip kafasını diken ve gözlerini yuman develer gibi, gözlerimizi kapıyoruz.[5] Sedd iki şey arasında bulunan engel, mania demektir. Takviye ettik, Onu takviye etti, kuvvetlendirdi manası­nadır.
    Uğursuzluğa uğradık. Uğursuzluk demektir. Bunun aslı, "kuş" mânâsına gelen dan gelmektedir. Araplar, kuş sol tarafa uçtu­ğunda, bunu uğursuz sayarlardı.
    Hâmidûn, sönmüş ateş gibi hareketsiz, ölüler demektir. [6]

    Âyetlerin Tefsiri


    1. Yâsîn. Bazı mübarek sûrelerin başında bulunan hurûfu mukat-taa, Kur'an-ı Kerim'in mucize olduğuna ve
    onun, Arapların bilip konuştuk­ları bu hecâ harflerinden meydana geldiğine, fakat mucize olan eşsiz nazmının, onun Allah tarafından geldiğine dair bir delil olduğuna dikkat çekmek içindir.[7] İbn Abbas şöyle der: Yâsîn Tayy kabilesinin lugaünda "Ey inşân!" demektir. Bir görüşe göre bu kelime, Peygamber (s.a.v.)'in isimle­rinden biridir. Kendisinden sonra gelen cümlesi bunun de­lilidir. Bir başka görüşe göre bu, Ey insanlığın efendisi!" mânâ-srndadır. Bunu Ebubekir el-Verrâk söylemiştir.[8]

    2. Hakîm olan Kur'an hakkı için. Bu, Allah'ın Kur'an üzerine yeminidir. Hakîm, kendisinde herhangi bîr değiştirme ve tebdil meydana gelmeyen, kendisine herhangi bir çelişki ve bâtıllık arız olmayan sağlam manasınadır. Kurtubî şöyle der: Kendisine herhangi bir bozukluk gelerneyecek şekilde nazmı ve mânâsı sağlamlaştırılmış, demektir.[9] Ebussuûd da şöyle der: Hakîm, mucize nazmı bakımından hikmet ihtiva eden veya hikmet söyleyen, eşsiz hikmetler kapsayan demektir.[10] Özet olarak di­yebiliriz ki, Yüce Allah, Hz. Muhammed (a.s)'in peygamber olduğuna dair, bu sağlam, güzel nazmı ve eşsiz mânâsı ile mucize olan, kuvvetli kanun ve hükümler koyan ve belagatın zirvesinde olan bu Kur'an üzerine yemin etti. Bu yeminde, "Şüphesiz sen peygamberlerdensin" ifadesinin de içinde bulun­duğu, Peygamberin (s.a.v.) sânını yüceltme ve ona tazim vardır.[11]

    3. Bu cümle yeminin cevabıdır. Yani, ey Peygamber! Kuşkusuz sen, halkı doğru yola iletmek için, Alemlerin Rabbi tarafından gönderilen peygamberlerdensin. İbn Abbas der ki: Kureyş kâfirleri şöyle de­diler: Ey Muhammed! Sen peygamber değilsin. Allah seni bize peygamber olarak göndermedi. Bunun üzerine Yüce Allah, hakîm olan Kur'an'a yemin edip Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlerden olduğunu bildirdi.[12]

    4. Sen, kendisinde eğrilik ve bozukluk bulunmayan dosdoğru yol üzerindesin. Bu yol, senden önceki peygamberlerin dini olan İslam dinidir. Onlar Allah'ın birliği inancını ve Ona imanı getirmişlerdir. Taberî der ki : Kendisinde, doğru yoldan herhangi bir sapma bulunmayan yol üzerindesin. Bu yol İslâm dinidir. Katâde böyle demiştir.[13] "Sırat" keli­mesinin nekra olması, onun büyüklüğünü ve yüceliğini ifade eder.[14]

    5. Bu nurlu ve hidayete erdiren Kur'an-ı Kerîm, mülkünde aziz ve mahlûkâtına karşı merhametli, izzet sahibi Yüce Allah tarafından indirilmiştir. [15]

    6. Ey Peygamber! Fetret devrinin uzaması sebe­biyle, kendilerine ne bir peygamber ve ne de bir kitap gelmiş olan Arapları bu Kur'an'la uyarman için onu indirdik. Uyarmaktan maksat, onları Allah'ın azabından korkutmaktır, Uzun süreden beri uyanlmadıkları için Araplar, hidayet ve imandan gafildirler. Şirk ve puta tapma karanlıkları içersinde bocalamaktadırlar. Bundan sonra Yüce Allah, müşriklerin, inkâr ve yalanlamada ısrar etmeleri sebebiyle azaba müstehak olduklarını açık­lamak üzere şöyle buyurdu: [16]

    7. Ayetin başındaki J kendisinden son­ra gelen kısmın, mahzuf bir yeminin cevabı olduğunu gösteren J'dır. Yani, Allah'a and olsun ki, inkârda ısrarları ve uyarıyı dinleyip öğüt almamaları sebebiyle o müşriklerin çoğuna cehennem azabı vacip oldu. İşte bunun içindir ki, ey Peygamber! Onlar senin, kendilerine getirdiğin kitaba inan­mazlar. Bundan sonra Yüce Allah, onların iman etmeme sebebini açıklayarak şöyle buyurdu; [17]

    8. Bu âyet, müşriklerin sapıklık hususundaki durumlarım tasvir etmekte ve onların halini, eline ke­lepçe vurularak boynuna bağlanmış, dolayısıyfe eğemiyecek bir şekilde başını yukarı kaldırmış bir kimsenin haline benzetmektedir. Celâleyn mü­ellifi şöyle der: Bu bir temsildir. Maksat, onlar imana gelmezler ve ona baş eğmezler.[18] İbn Kesîr de şöyle der: Yani, kendilerine bedbahtlık damgası vurulmuş olan müşrikleri biz, boynuna tasma takılıp elleri çenesinin altından boynu ile kelepçelenmiş olan kimse gibi yaptık.[19] Böylece başı dikilip kaldı. Mukmah, "başını kaldırmış olan" demektir. Âyette "eller" söylenmeyip, tasma ve boyunun zikriyle yetinildi. Çünkü "gull" kelimesi, elleri boyunla birlikte bağlayan tasma için kullanılır.[20] Ebussuûd da şöyle der: Yüce Allah onların halini, elleri boyunlarıyla birlikte bağlanan kim­selerin haline benzetti. Bu tasmalar, çenelere dayanmıştır. Do-layısı ile bu tasmalar onları hakka dönmeye bırakmaz, boyunlarını hakka doğru çeviremezler, başlarını eğemezler, hakkı göremeyecekleri veya o ta­rafa bakamayacakları bir şekilde gözlerini kapatırlar.[21]

    9. Ebussuûd bu âyeti şöyle tefsir eder: Bu âyet, önceki benzetme âyetinin devamı ve tamamlayıcısıdır. Ya­ni, onların önüne büyük bir set çektik, aynı şekilde arkalarına da büyük bir set çektik. O setlerle, gözlerini kapadık, dolayısıyle onlar, kesinlikle hiçbir şeyi göremezler. Çünkü onlar korkunç iki set arasında mahsur kalmışlardır. Bu, onların hallerinin son derece kötü olduğunu, cehalet ve azgınlık zindanlarında hapsedilmiş olduklarını delil­lere ve mucizelere bakmaktan mahrum kaldıklarım açıklar.[22] Tefsirciler şöyle der: Bütün bunlar, onlara iman yollarının kapatılmasını, kendisine tüm yollan kapatılıp maksadına yol bulamayan kimseye benzetmedir.[23]

    10. Ey Peygamber! Senin onları korkut­man da, korkutmaman da onlara göre birdir. Çünkü aklını sapıklık karanlıklarının örttüğü, kalbinde taşkınlık arzularının yuvalandığı bir kimseye ikazlar ve engeller fayda vermez, Bu sebeple onlar iman etmezler. Çünkü uyarma, ölü kalpleri diriltmez. O ancak imanı almaya hazır olan diri kalbi uyarır. Bu, Peygamber (s.a.v.) için bir teselli ve müşriklerin kalp­lerinde bulunan azgınlık ve taşkınlık gerçeğini açığa çıkarmadır. [24]

    11. Ey Peygamber! Senin uyarman ancak, Kur'an'a inanan ve ondaki âyetlerle amel eden kimselere fayda verir. Ve kendisini görmediği halde Allah'tan korkanlara fayda sağlar. Ebu Hayyân der ki: Rahmet sıfatıyle vasıflanmış olan Allah'tan korkar demektir. Rahmet, ümide sebep olur. Fakat kişi, Allah'ın rahmetin bilmekle birlikte, kendisine lütfettiğini elinden almasından korktuğu için O'ndan çekinir, ve İnsan, halkın gözlerinden uzak ve yalnız kaldığı za­man1' demektir.[25] İnsan, uyarıdan faydalanınca müjdey layık olmuştur. Yani, ey Peygamber! O kimseyi, günahlarını Allah'ta büyük bir bağışlama ve âhirette naim cennetlerinde değerli bir mükafat il müjdele. İbn Kesîr şöyle der: Çok, bol ve güzel ecir demektir. B da ancak cennette olur.[26] Yüce Allah peygamberlik işini anlattıktan sonr; öldükten sonra dirilme ve haşir olayını anlatmak üzere şöyle buyurdu: [27]

    12. Şüphesiz biz, onları öldükten sonra hesap ve cez için kabirlerinden diriltiriz. Taberî şöyle der: Dünyac iken önden gönderdikleri iyilik ve kötülüğü, iyi ve kötü amelleri yazan pftjülj dan maksat, mescitlere giderken bıraktıkları ayak izleridir.[28] Câbırden rivayet edilen bir hadiste o şöyle der: Mescidin yanındaki alan boştu. Selemeoğulları Mescid'in yakınma taşınmak istediler. Bu durum Peygam­ber (s.a.v.)'e ulaşınca şöyle buyurdu: Ey Selemeoğulları! Evlerinizden ayrılmayın. Mescide gelirken bıraktığınız ayak izleri yazılmaktadır. Evle­rinizden ayrılmayın. Mescide gelirken bıraktığınız ayak izleri yazılmakta­dır. Bunun üzerine Selemeoğulları: "Taşınmış olmamız bizi sevindirecek değildi" dediler.[29] Biz her şeyi veya her işi yazılı bir kitapta topladık ve zaptettik. O kitap, amellerin yazıldığı sayfalardır. Nitekim Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: O gün, Her insan topluluğunu amel defteriyle birlikte çağıracağız.[30] Bu defter onların yaptığı hayır ve şer hususunda şahittir. Mücâhid ve Katâde şöyle derler: Buradaki "imam" dan maksat Levh-i mahfuz'dur.[31] Ebu Hayyân da şöyle der: dan maksat, "ileri gönderdiklerini sayarız" demektir. Yüce Allah, ilminin onların amellerini ihata ettiğini, kendisiyle eşyanın kaydedildiği "yazı" ile ifade etti.[32]
    Bundan sonra Yüce Allah, peygamberleri yalanladıkları için gökten bir gürültü göndererek yok ettiği belde halkının kıssasını müşriklere anlatılmak üzere şöyle buyurdu: [33]

    13. Ey Peygamber! Seni yalanlayan kav­line, Antakyalıların kıssasını anlat. O kıssa enteresan oluşuyla, darb-ı ıesel ve hayret verici söze benzer. Hani, doğru yolu bulma­ları için gönderdiğimiz peygamberler onlara gelmişti. Kurtubî şöyle der: Ju belde, bütün müfessirlerin görüşüne göre Antakya'dır. Allah onlara üç lelçi gönderdi. Bunlar Sâdık, Masdûk ve Şem'ûn'dur. Rasulullah (s.a.v.)'a, [kendilerine Allah tarafından üç elçi gönderilmiş olan belde halkı kâfirlerinin başına gelenlerin, müşriklerin de başına gelebileceğine dair on-llari uyarması emrolundu. Bir görüşe göre bu gönderilenler İsa'nın (a.s.) etçi­lleridir.[34]

    14. Onlara iki elçi gönderdiğimizde hemen Bunun üzerine onlan üçüncü bir elçi ile takviye edip destekledik.
    Dediler ki: "Biz Allah'ın elçileriyiz. Sizin doğru yolu bulmanız için gönderildik." [35]

    15. Kâfirler dediler ki, sizin bizden bir üstünlüğü­nüz yok. Siz de bizim gibi insansınız. Allah, bize değil de size nasıl vahyetti? Allah, vahy ve peygamberlik diye herhangi bir şey indirmedi. Siz, peygamberlik iddiasında yalancı olan bir topluluktan başka bir şey değilsiniz. [36]


  4. 21.Aralık.2010, 21:33
    2
    Moderatör



    YASİN SURESİ TEFSİRİ

    Mekke'de inmiştir, 83 âyettir.

    Sûreyi Takdim


    Yasin sûresi Mekke'de inmiş olup üç ana konuyu kapsamaktadır. Bun­lar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve Âlemlerin Rabbinin birliğini gösteren kesin delillerdir.
    Bu mübarek sûre, vahyin doğruluğu ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in pey­gamberliğinin gerçek olduğuna dair Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ile başlar. Sonra azgınlık ve sapıklıkta devam eden ve peygamberlerin efendisi Muhammed b. Abdullah'ı (s.a.v.) yalanlayan, dolayısıyle üzerlerine Allah'­ın azap ve intikamı hak olan Kureyş kâfirlerinden söz eder.
    Sonra bu sûre vahyi ve peygamberliği yalanlamanın sonucundan sakındırmak maksadıyle, peygamberleri yalanlamış olan Antakya beldesi­nin halkı ile ilgili kıssayı anlatır. Bunu, Kur'an'ın; ret ve öğüt alınması için kıssaları anlatma hususundaki üslubuyla ifade eder.
    Sûre, kavmine nasihat eden, sonunda kavmi tarafından öldürülen ve Yüce Allah tarafından cennete sokulan mü'min davetçi Habîbu'n-neccâr'ın durumunu anlatır. Onu öldürenleri, Yüce Allah mühlet vermeksizin öldürü­cü ve yok edici şiddetli bir sesle cezalandırmıştır.
    Sonra bu mübarek sûre, bu harika kâinatta Allah'ın birliğini ve gücünü gösteren delillerden sözeder. Buna, içinde hayat bulunan kupkuru arz sahne­sinden başlayarak sırasıyle, gündüzün kendisinden sıyrılmasıyla kapka­ranlık bir hal alan gece sahnesinden, Allah'ın kudretiyle, sapmadan bir yö­rüngede dönen parlak güneş sahnesinden, yörüngelerinde derece derece şe­kil alan aydan ve. ilk insanların nesillerini yüklenip taşıyan dolu gemiden bahseder ki bunların hepsi Allah'ın gücünü gösteren apaçık delillerdir.
    Sûre, kıyamet ve onun korkunç hallerinden, üfürüldüğünde insanların kabirlerinden kalkacağı diriliş ve haşir üfürüğünden, cennet ve cehennem ehlinden, o korkunç günde mü'minlerle suçluların birbirlerinden ayırt edi­leceğinden, neticede bahtiyarların Naîm cennetlerinde, bedbahtların da ce­hennemin alt tabakalarında yer alacağından bahseder.
    Bu mübarek sûre "öldükten sonra dirilme ve hesap" denilen ana ko­nuyu ele alıp onun meydana geleceğine dair kesin delilleri anlatarak sona erer. [1]

    İsmi


    Yüce Allah bu mübarek sûreye "J4 yâsîn" kelimesiyle başladığı için, sûreye bu ad verilmiştir. Sûrenin bu kelime ile başlaması, Kur'an-ı Kerim'-in mııcizeliğine bir işarettir. [2]

    Fazileti


    Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de "Yâsîn"dir. Ümmetimden her insanın kalbinde bu sûrenin bulun­ması hoşuma gider.[3]

    Bismillâhirrahmânirrahîm
    1. Yâsîn,
    2. Hikmet dolu Kur'ân hakkı için,
    3. Sen şüphesiz peygamberlerdensin.
    4. Doğru yol üzerindesin.
    5. (Bu Kur'ân) üstün ve çok merhametli Allah ta­rafından indirilmiştir.
    6. Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indiril­miştir.
    7. Andolsun ki onların çoğuna o söz hak oldu. Çünkü onlar îman etmeyecekler.
    8. Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik, O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden ka­faları yukarı kalkıktır.
    9. Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çektik de onları kapattık, artık göremezler.
    10. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
    11. Sen ancak Kur'ân'a uyan ve görmeden Rah-mân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel mükâfatla müjdele.
    12. Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. İleri gön­derdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.
    13. Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onla­ra elçiler gelmişti.
    14. İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar "Biz size gönderilmiş elçileriz" dedi­ler.
    15. Dediler ki: Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
    16. Elçiler: "Rabbimiz biliyor, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
    17. Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah'ın buy­ruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir" dediler.
    18. Onlar da dediler ki: "Doğrusu biz sizin yüzü­nüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmez­seniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fe­na bir kötülük dokunur".
    19. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğu­nuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa da mı?... Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz.
    20. Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşa­rak geldi "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!"
    21. "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kim­selere tâbi olun, çünkü onlar hidâyete ermiş kimseler­dir."
    22. "Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etme-yecekmişim! Halbuki, hepiniz O'na döndürüleceksiniz.
    23. O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların şe­faati bana hiç bir faide vermez, beni kurtaramazlar da.
    24. İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.
    25. Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinle­yin."
    26. "Gir cennete!" denildi. "Keşke, dedi, kavmim bilseydi...
    27. Rabbinıin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını!"
    28. Biz ondan sonra, onun milletini helak etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
    29. (Onları helak eden), korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.
    30. Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeye dursun, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar­dı.
    31. Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helak ettik. Onlar, tekrar dönüp de bun­lara gelmezler.
    32. Elbette onların hepsi karşımızda hazır buluna­caklar.

    Kelimelerin İzahı


    Ağlâl, ellere vurulan kelepçe mânâsına gelen kelimesinin çoğuludur. Bazen bu kelepçe ile eller boyuna bağlanır.
    Mukmehûn, gözlerini kapatarak başlarım kaldıranlar demek­tir. Dilciler şöyle der: Gözleri kapayıp başı kaldırmak demektir. Ha­vuz başındaki deve, suyu içmeyip de başını kaldırdığında denir.[4] Bir gemiyi anlatırken, Bişr şöyle der:
    Biz, o geminin etrafında oturmuşuz. Su içmeyip kafasını diken ve gözlerini yuman develer gibi, gözlerimizi kapıyoruz.[5] Sedd iki şey arasında bulunan engel, mania demektir. Takviye ettik, Onu takviye etti, kuvvetlendirdi manası­nadır.
    Uğursuzluğa uğradık. Uğursuzluk demektir. Bunun aslı, "kuş" mânâsına gelen dan gelmektedir. Araplar, kuş sol tarafa uçtu­ğunda, bunu uğursuz sayarlardı.
    Hâmidûn, sönmüş ateş gibi hareketsiz, ölüler demektir. [6]

    Âyetlerin Tefsiri


    1. Yâsîn. Bazı mübarek sûrelerin başında bulunan hurûfu mukat-taa, Kur'an-ı Kerim'in mucize olduğuna ve
    onun, Arapların bilip konuştuk­ları bu hecâ harflerinden meydana geldiğine, fakat mucize olan eşsiz nazmının, onun Allah tarafından geldiğine dair bir delil olduğuna dikkat çekmek içindir.[7] İbn Abbas şöyle der: Yâsîn Tayy kabilesinin lugaünda "Ey inşân!" demektir. Bir görüşe göre bu kelime, Peygamber (s.a.v.)'in isimle­rinden biridir. Kendisinden sonra gelen cümlesi bunun de­lilidir. Bir başka görüşe göre bu, Ey insanlığın efendisi!" mânâ-srndadır. Bunu Ebubekir el-Verrâk söylemiştir.[8]

    2. Hakîm olan Kur'an hakkı için. Bu, Allah'ın Kur'an üzerine yeminidir. Hakîm, kendisinde herhangi bîr değiştirme ve tebdil meydana gelmeyen, kendisine herhangi bir çelişki ve bâtıllık arız olmayan sağlam manasınadır. Kurtubî şöyle der: Kendisine herhangi bir bozukluk gelerneyecek şekilde nazmı ve mânâsı sağlamlaştırılmış, demektir.[9] Ebussuûd da şöyle der: Hakîm, mucize nazmı bakımından hikmet ihtiva eden veya hikmet söyleyen, eşsiz hikmetler kapsayan demektir.[10] Özet olarak di­yebiliriz ki, Yüce Allah, Hz. Muhammed (a.s)'in peygamber olduğuna dair, bu sağlam, güzel nazmı ve eşsiz mânâsı ile mucize olan, kuvvetli kanun ve hükümler koyan ve belagatın zirvesinde olan bu Kur'an üzerine yemin etti. Bu yeminde, "Şüphesiz sen peygamberlerdensin" ifadesinin de içinde bulun­duğu, Peygamberin (s.a.v.) sânını yüceltme ve ona tazim vardır.[11]

    3. Bu cümle yeminin cevabıdır. Yani, ey Peygamber! Kuşkusuz sen, halkı doğru yola iletmek için, Alemlerin Rabbi tarafından gönderilen peygamberlerdensin. İbn Abbas der ki: Kureyş kâfirleri şöyle de­diler: Ey Muhammed! Sen peygamber değilsin. Allah seni bize peygamber olarak göndermedi. Bunun üzerine Yüce Allah, hakîm olan Kur'an'a yemin edip Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlerden olduğunu bildirdi.[12]

    4. Sen, kendisinde eğrilik ve bozukluk bulunmayan dosdoğru yol üzerindesin. Bu yol, senden önceki peygamberlerin dini olan İslam dinidir. Onlar Allah'ın birliği inancını ve Ona imanı getirmişlerdir. Taberî der ki : Kendisinde, doğru yoldan herhangi bir sapma bulunmayan yol üzerindesin. Bu yol İslâm dinidir. Katâde böyle demiştir.[13] "Sırat" keli­mesinin nekra olması, onun büyüklüğünü ve yüceliğini ifade eder.[14]

    5. Bu nurlu ve hidayete erdiren Kur'an-ı Kerîm, mülkünde aziz ve mahlûkâtına karşı merhametli, izzet sahibi Yüce Allah tarafından indirilmiştir. [15]

    6. Ey Peygamber! Fetret devrinin uzaması sebe­biyle, kendilerine ne bir peygamber ve ne de bir kitap gelmiş olan Arapları bu Kur'an'la uyarman için onu indirdik. Uyarmaktan maksat, onları Allah'ın azabından korkutmaktır, Uzun süreden beri uyanlmadıkları için Araplar, hidayet ve imandan gafildirler. Şirk ve puta tapma karanlıkları içersinde bocalamaktadırlar. Bundan sonra Yüce Allah, müşriklerin, inkâr ve yalanlamada ısrar etmeleri sebebiyle azaba müstehak olduklarını açık­lamak üzere şöyle buyurdu: [16]

    7. Ayetin başındaki J kendisinden son­ra gelen kısmın, mahzuf bir yeminin cevabı olduğunu gösteren J'dır. Yani, Allah'a and olsun ki, inkârda ısrarları ve uyarıyı dinleyip öğüt almamaları sebebiyle o müşriklerin çoğuna cehennem azabı vacip oldu. İşte bunun içindir ki, ey Peygamber! Onlar senin, kendilerine getirdiğin kitaba inan­mazlar. Bundan sonra Yüce Allah, onların iman etmeme sebebini açıklayarak şöyle buyurdu; [17]

    8. Bu âyet, müşriklerin sapıklık hususundaki durumlarım tasvir etmekte ve onların halini, eline ke­lepçe vurularak boynuna bağlanmış, dolayısıyfe eğemiyecek bir şekilde başını yukarı kaldırmış bir kimsenin haline benzetmektedir. Celâleyn mü­ellifi şöyle der: Bu bir temsildir. Maksat, onlar imana gelmezler ve ona baş eğmezler.[18] İbn Kesîr de şöyle der: Yani, kendilerine bedbahtlık damgası vurulmuş olan müşrikleri biz, boynuna tasma takılıp elleri çenesinin altından boynu ile kelepçelenmiş olan kimse gibi yaptık.[19] Böylece başı dikilip kaldı. Mukmah, "başını kaldırmış olan" demektir. Âyette "eller" söylenmeyip, tasma ve boyunun zikriyle yetinildi. Çünkü "gull" kelimesi, elleri boyunla birlikte bağlayan tasma için kullanılır.[20] Ebussuûd da şöyle der: Yüce Allah onların halini, elleri boyunlarıyla birlikte bağlanan kim­selerin haline benzetti. Bu tasmalar, çenelere dayanmıştır. Do-layısı ile bu tasmalar onları hakka dönmeye bırakmaz, boyunlarını hakka doğru çeviremezler, başlarını eğemezler, hakkı göremeyecekleri veya o ta­rafa bakamayacakları bir şekilde gözlerini kapatırlar.[21]

    9. Ebussuûd bu âyeti şöyle tefsir eder: Bu âyet, önceki benzetme âyetinin devamı ve tamamlayıcısıdır. Ya­ni, onların önüne büyük bir set çektik, aynı şekilde arkalarına da büyük bir set çektik. O setlerle, gözlerini kapadık, dolayısıyle onlar, kesinlikle hiçbir şeyi göremezler. Çünkü onlar korkunç iki set arasında mahsur kalmışlardır. Bu, onların hallerinin son derece kötü olduğunu, cehalet ve azgınlık zindanlarında hapsedilmiş olduklarını delil­lere ve mucizelere bakmaktan mahrum kaldıklarım açıklar.[22] Tefsirciler şöyle der: Bütün bunlar, onlara iman yollarının kapatılmasını, kendisine tüm yollan kapatılıp maksadına yol bulamayan kimseye benzetmedir.[23]

    10. Ey Peygamber! Senin onları korkut­man da, korkutmaman da onlara göre birdir. Çünkü aklını sapıklık karanlıklarının örttüğü, kalbinde taşkınlık arzularının yuvalandığı bir kimseye ikazlar ve engeller fayda vermez, Bu sebeple onlar iman etmezler. Çünkü uyarma, ölü kalpleri diriltmez. O ancak imanı almaya hazır olan diri kalbi uyarır. Bu, Peygamber (s.a.v.) için bir teselli ve müşriklerin kalp­lerinde bulunan azgınlık ve taşkınlık gerçeğini açığa çıkarmadır. [24]

    11. Ey Peygamber! Senin uyarman ancak, Kur'an'a inanan ve ondaki âyetlerle amel eden kimselere fayda verir. Ve kendisini görmediği halde Allah'tan korkanlara fayda sağlar. Ebu Hayyân der ki: Rahmet sıfatıyle vasıflanmış olan Allah'tan korkar demektir. Rahmet, ümide sebep olur. Fakat kişi, Allah'ın rahmetin bilmekle birlikte, kendisine lütfettiğini elinden almasından korktuğu için O'ndan çekinir, ve İnsan, halkın gözlerinden uzak ve yalnız kaldığı za­man1' demektir.[25] İnsan, uyarıdan faydalanınca müjdey layık olmuştur. Yani, ey Peygamber! O kimseyi, günahlarını Allah'ta büyük bir bağışlama ve âhirette naim cennetlerinde değerli bir mükafat il müjdele. İbn Kesîr şöyle der: Çok, bol ve güzel ecir demektir. B da ancak cennette olur.[26] Yüce Allah peygamberlik işini anlattıktan sonr; öldükten sonra dirilme ve haşir olayını anlatmak üzere şöyle buyurdu: [27]

    12. Şüphesiz biz, onları öldükten sonra hesap ve cez için kabirlerinden diriltiriz. Taberî şöyle der: Dünyac iken önden gönderdikleri iyilik ve kötülüğü, iyi ve kötü amelleri yazan pftjülj dan maksat, mescitlere giderken bıraktıkları ayak izleridir.[28] Câbırden rivayet edilen bir hadiste o şöyle der: Mescidin yanındaki alan boştu. Selemeoğulları Mescid'in yakınma taşınmak istediler. Bu durum Peygam­ber (s.a.v.)'e ulaşınca şöyle buyurdu: Ey Selemeoğulları! Evlerinizden ayrılmayın. Mescide gelirken bıraktığınız ayak izleri yazılmaktadır. Evle­rinizden ayrılmayın. Mescide gelirken bıraktığınız ayak izleri yazılmakta­dır. Bunun üzerine Selemeoğulları: "Taşınmış olmamız bizi sevindirecek değildi" dediler.[29] Biz her şeyi veya her işi yazılı bir kitapta topladık ve zaptettik. O kitap, amellerin yazıldığı sayfalardır. Nitekim Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: O gün, Her insan topluluğunu amel defteriyle birlikte çağıracağız.[30] Bu defter onların yaptığı hayır ve şer hususunda şahittir. Mücâhid ve Katâde şöyle derler: Buradaki "imam" dan maksat Levh-i mahfuz'dur.[31] Ebu Hayyân da şöyle der: dan maksat, "ileri gönderdiklerini sayarız" demektir. Yüce Allah, ilminin onların amellerini ihata ettiğini, kendisiyle eşyanın kaydedildiği "yazı" ile ifade etti.[32]
    Bundan sonra Yüce Allah, peygamberleri yalanladıkları için gökten bir gürültü göndererek yok ettiği belde halkının kıssasını müşriklere anlatılmak üzere şöyle buyurdu: [33]

    13. Ey Peygamber! Seni yalanlayan kav­line, Antakyalıların kıssasını anlat. O kıssa enteresan oluşuyla, darb-ı ıesel ve hayret verici söze benzer. Hani, doğru yolu bulma­ları için gönderdiğimiz peygamberler onlara gelmişti. Kurtubî şöyle der: Ju belde, bütün müfessirlerin görüşüne göre Antakya'dır. Allah onlara üç lelçi gönderdi. Bunlar Sâdık, Masdûk ve Şem'ûn'dur. Rasulullah (s.a.v.)'a, [kendilerine Allah tarafından üç elçi gönderilmiş olan belde halkı kâfirlerinin başına gelenlerin, müşriklerin de başına gelebileceğine dair on-llari uyarması emrolundu. Bir görüşe göre bu gönderilenler İsa'nın (a.s.) etçi­lleridir.[34]

    14. Onlara iki elçi gönderdiğimizde hemen Bunun üzerine onlan üçüncü bir elçi ile takviye edip destekledik.
    Dediler ki: "Biz Allah'ın elçileriyiz. Sizin doğru yolu bulmanız için gönderildik." [35]

    15. Kâfirler dediler ki, sizin bizden bir üstünlüğü­nüz yok. Siz de bizim gibi insansınız. Allah, bize değil de size nasıl vahyetti? Allah, vahy ve peygamberlik diye herhangi bir şey indirmedi. Siz, peygamberlik iddiasında yalancı olan bir topluluktan başka bir şey değilsiniz. [36]


  5. 21.Aralık.2010, 21:36
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Yanıt: yasinin tefsiri

    16. Peygamberler onlara şöyle cevap verdi: Allah biliyor ki, biz, Onun size gönderilmiş peygamberleriyiz. Biz yalancı olsaydık, bizden çok şiddetli bir şekilde intikam alırdı. İbn Cüzeyy der ki: Elçiler burada münkirlere cevap verdikleri için, elbette gönderilmiş peygamberleriz" diyerek haberi, te'kit edatı olan J ile pekiştirdiler. Birinci haber bunun gibi değildir. O, sadece olayı haber vermektir.[37]

    17. Bize düşen, Allah'ın risâletini size, hiçbir ka­palılık bulunmayacak şekilde apaçık olarak tebliğ etmektir. İnanırsanız mutluluk sizindir. Yalanlarsanız bedbaht olursunuz. Ebu Hayyân şöyle der: Bu âyette müşrikler için bir tehdit vardır. "Belâğ" kelimesinin "mübîn" ile nitelenmesinin sebebi şudur: O tebliğ, onların peygamber olarak gönderil­diğine şahit olan mucizelerle apaçık olmuştur. Nitekim bu kıssada, pey­gamberlerin doğruluğunu gösteren "anadan doğma körü ve alaca hastasını iyileştirmek, ölüleri diriltmek" gibi mucizeler anlatılmıştır.[38]

    18. Belde halkı onlara dedi ki: Bizi imana ve putlara ibadeti terketmeye davetinizden dolayı sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Tefsirciler şöyle der: Onların, peygamberlerin davetini kendileri için uğursuz saymalarının sebebi şudur: Peygamberler onları, takip ettikleri dinin dışında başka bir dine çağırdılar. Dolayısıyle onlar bu dini yadırgadı ve kötü buldular. Haktan sapmış olan tabiatları da ondan nefret etti ve neti­cede o dine çağıran kimselerin yüzünden uğursuzluğa uğradıklarını söyledi­ler. Sanki şöyle dediler: "Bizi çağırdığınız şeyden Allah bizi korusun".[39] Bundan sonra şöyle diyerek peygamberleri tehdit ettiler: Allah'a yemin olsun ki, eğer söylediklerinizden ve bizi Allah'ı birlemeye ve dinimizi terketmeye çağırmaktan vazgeçmezseniz, sizi ölünceye kadar taşa tutarız ve sizi en kötü bir şekilde öldürürüz. [40]

    19. Elçiler (peygamberler) onlara dedi ki: Uğursuzlu­ğunuz bizim yüzümüzden değildir. Uğursuzluğunuz sırf sizin kendiniz yüzünden, inkârınız, isyanınız ve kötü amelleriniz yüzündendir. Bu, bir şart cümlesi olup sözün akışından anlaşıldığı için cevabı söylenme­miştir. Yani, biz size hatırlattık, Öğüt verdik ve Allah'ı birlemeye çağırdık diye mi, bizim yüzümüzden uğursuzluğa uğradınız, taşlama ve işkence ile bizi tehdit ettiniz? Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Aksine siz öyle bir kavimsiniz ki, isyan etme ve suç işlemede ile­ri gitmek sizin âdetinizdir. Bu söz, sakındırma ve engelleme ile birlikte kınama ifade eder. [41]

    20. Şehrin en uzak tarafından bir adam koşarak, hızlı adımlarla geldi. Bu zât Habibu'n-neccâr'dır. İbn Kesîr şöyle der: Belde halkı kendilerine gelen elçileri öldürmek istediler. Bunun üzeri­ne şehrin en uzak tarafından, bu elçilere yardım etmek üzere Habibu'n-neccâr adlı bir adam koşarak geldi. Habibu'n-neccâr ipek elbise dikicisiydi ve ipek üzerinde çalışırdı. Çok sadaka verir; kazancının yarısını sadaka olarak dağıtırdı.[42] Kurtubî şöyle der: Habîb, cüzzamlı idi. Evi, şehrin en uzak kapısının yanındaydı. 70 sene, kendisine acırlar ve hastalığını giderirler ümidiyle putlara ibadet etmişti. Fakat putlar onun bu arzusuna cevap ver­memişlerdi. Elçileri görüp de elçiler onu Allah'a davet edince: "Her hangi bir mucizeniz var mı?" diye sordu. Onlar da, "Evet, her şeye gücü yeten Rabbimize dua ederiz, o seni, içinde bulunduğun dertten kurtarır." dediler. Bunun üzerine Habîb, dedi ki: "Bu hayret verici bir şeydir. Ben, bu hastalığı benden gidermeleri için 70 yıldır şu ilahlara dua ediyorum. Fakat onlar bunu yapamadılar. Sizin Rabbiniz bir sabah vaktinde bunu nasıl yapacak? Dediler ki: "Evet, bizim Rabbimiz dilediğini yapabilir. Bu putlar, az da olsa, ne bir fayda sağlayabilirler. Ne de zarar verebilirler. Bunun üzerine Habîb iman etti, onlar da Rabblerine dua etti. Yüce Allah onun hastalığını giderdi. Kavmi, elçileri öldürmek isteyince koşarak onlara geldi ve Kur'an'ın anlattıklarını söyledi.[43] Habîb dedi ki, "Ey kavmim! Allah'ı birlemeye çağıran bu şerefli peygamberlere uyunuz. Habîb, onların kalplerini yumuşatmak ve nasihati kabule meylettirmek için "Ey kavmim!" diye hitap etti. Sonra sözü pekiştirmek ve sebebini açıklamak maksadiyle tekrar şöyle dedi: [44]

    21. O ihlaslı ve salih elçilere uyun. On­lar imanınızın karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorlar. Sizi Allah'ın birliğine davet etmeleri hususunda hidayet ve basiret üzeredirler. [45]

    22. Bu ifade, Habîbu'n-neccâr'm onları irşat hususundaki nezaketini gösterir. Sanki o kendine nasihat ediyor ve kendisi için tercih ettiğini onlar için tercih ediyor. Bunda, yaratıcılarına ibadetî terk etmelerinden dolayı bir nevi azarlama vardır. Yanı, beni yoktan yaratan yaratıcıma ibadet etmekten beni alıkoyan nedir? Öldükten sonra si­zin dönüşünüz de O'nadir. O herkese amelinin karşılığını verecektir. [46]

    23. Bu, bir istifhâm-ı inkârıdır Yani, Allah'tan başkalarını nasıl ilah edineyim? Onlar ne işitir, ne fayda sağlar, ne de ken­dilerine ibadet edenin herhangi bir ibadetini karşılar. Onlar o derece hor ve basittirler ki, eğer Allah bana bir ezi­yet, ve zarar indirmek istese, onlar da bana şefaat etseler, şefaatleri fayda vermez ve beni kurtaramazlar. Nasıl kurtarsınlar ki, onlar işitmeyen, fayda sağlamayan ve şefaat edemeyen taşlardır. Onlar beni Allah'ın azabından kurtaramazlar. [47]

    24. Allah'tan başkasına ibadet ettiğim ve putları ilah edindiğim takdirde ben apaçık bir ziyanda olurum. Habîb, nasihat ve hatırlatma yaptıktan sonra, müslüman olduğunu ilan etti ve imanım açıkla­mak üzere şöyle dedi: [48]

    25. Şüphesiz ben, sizi yaratan Rabbinize iman et­tim. Sözümü dinleyin, nasihatimi tutun. Tefsirciler şöyle der: Habîb onlara bunu söyleyince ve nasihat edip imanını açıklayınca hep birden üzerine çullandılar ve onu öldürdüler. Onu, eziyetlerinden kurtaracak hiç kimsesi yoktu.[49] Taberî de şöyle der: Onun üzerine çullandılar ve Ölünceye kadar ayaklarıyle çiğnediler. Bir rivayete göre de onu ölünceye kadar taşladılar.[50]

    26, 27. Ölünce Allah ona şöyle dedi: Sadık imanının ve şehitliğe nail olmanın karşılığı olarak iyi şehitlerle birlikte cennete gir. İbn Mesûd şöyle der: Onlar Habîb'i ayaklarıyle o kadar çiğnediler ki, bağırsak­ları dübüründen çıktı. Yüce Allah ona, "cennete gir" dedi. O da girdi. O, cennette rızıklandırılıyor. Kuşkusuz Allah ondan dünya hastalığını, üzüntü­sünü ve yorgunluğunu giderdi.[51] Cennete girip de, imam ve sabrının karşılığı olarak orada yüce Allah'ın, kendisine ikram ettiği şeyleri görünce, kavminin kendi halini bil­mesini temenni etti ki, vardığı güzel sonucu bilsinler. Yani, keşke onlar, Rabbimin benim günahlarımı bağışlamasının ve bana naim cennetlerine girmeyi nasip etmesinin sebebini bilselerdi, dedi. İbn Abbas şöyle der: Habîb kavmine hayatında da nasihat etti, ölümünden sonra da nasihat etti.[52] Ebussuûd şöyle der: Habîb kavminin kendi halini bilmelerini temenni etti ki, bu bilgi onları, inkârdan tevbe etmek ve imana girmek suretiyle sevap ve mükafat kazanmaya şevketsin. Onun bu hali, evliyanın, düşmanlarına merhameti hususundaki âdetleri üzere cereyan etmiştir. [53]

    28. Biz ondan sonra kavmini helak etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik. İndirecek de değildik. Bu ifade onların şanını küçültme ve onları tahkîr ifa­desidir. [54]

    29. Onların cezası, bir tek sayhadan başka bir şey değildi. Bu sayhayı onlara Cebrail haykırdı. Onlar hemen ha­reket etmeyen ölüler haline geldiler. Nefesleri kesilmiş, alevi giden sön­müş ateşe döndüler. Tefsirciler şöyle der: Bu âyette, onların yok edilmesi­nin basit bir şey olduğu ifade edilmektedir. Onları yok etmek için melek göndermeyecek kadar, Allah katında zelil ve hakirdirler. Rivayete göre, Habibu'n-Neccâr öldürülünce, Yüce Allah bu duruma gazab etti ve onları hemen cezalandırdı. Cebrail'e emretti, o da tek bir sayha ile onlara haykırdı. Öyle bir haykırdı ki, hepsi öldüler. Yüce Allah, onların kökünü sayha usulüyle kesti. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: [55]

    30. Allah'ın pey­gamberlerini yalanlayan ve âyetlerini inkâr eden o kimselere yazıklar ol­sun. Ne yazık onlara! Onlara bir peygamber gelmeye dursun, ille de onu ya­lanlarlar ve onunla alay ederlerdi. Her zaman ve her yerde kâfirlerin âdeti böyledir. Beyzâvî Hâşiyesi'nin yazarı şöyle der: Onlar kendilerine üzülme­ye veya başkalarının onlara üzülmelerine layıktırlar. Çünkü durumun şidde­ti ve büyüklüğü o dereceye ulaşmıştır ki, kendisinde acıma hissi bulunan herkes, onların peygamberlerle alay etme durumlarını gördüğünde onlar için üzülür ve şöyle der: Bu kâfirlerin kaybı ve ziyanı ne büyük! Çünkü on­lar imanı küfürle, saadeti de betbahthkla değiştirdiler.[56] Bu âyette, Kureyş kâfirlerine tariz vardır. Çünkü onlar peygamberlerin efendisini yalanladılar. Yüce Allah, Mekke kâfirlerinin durumunu Antakya halkının durumuna ben­zettikten sonra, kendilerinden öncekilerden ibret almadıklarından dolayı müşrikleri kınamak üzere şöyle buyurdu: [57]

    31. O müşrikler , ken­dilerinden önce peygamberleri yalanlayan, dolayısıyle Yüce Allah ta­rafından helak edilen kimselerden ibret almıyorlar mı? O yok olanların, he­lak olduktan sonra tekrar dünyaya dönmediklerini bilmiyorlar mı?[58]

    32. Gedmiş ve gelecek bütün milletler, he­sap ve ceza için kıyamet günü, hâkimler hâkiminin huzuruna getirilecek­lerdir. O, onlara, bütün amellerinin, iyilerinin ve kötülerinin karşılığım verecektir. Ebu Hayyân şöyle der: Bu cümlenin, onların yok edilmelerinin an­latılmasından sonra gelmesi, Yüce Allah'ın, helak edilenleri başı boş bırakmayacağını, bilakis helakten sonra onları toplayıp hesaba çekeceğini, iyilere sevap kötülere ceza verileceğini açıklamak içindir.[59]

    Edebî Sanatlar


    Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağı­da özetliyoruz.
    1. "Gerçekten, sen gönderilmiş peygamberlerdensin" "Gerçekten biz size gönderilmiş peygamberleriz" gibi cümleler, birden fazla pekiştirme edatıyla pekiştirilmiştir. Çünkü muhatap inkarcıdır. Burada her iki cümle de ve edatlarıyle pekiştirilmiştir. Edebiyatta bu türe "haber-i inkârı" denir.
    2. "Onların boyunlarına tasmalar geçirdik" âyetinde istiâre-i temsiliyye vardır. Yüce Allah, hidayet ve imandan kaçman kâfirlerin durumunu, zincir ve tasmalarla eli boynuna bağlanan ve başı yukarı kalkık olup onu eğemeyen ve sağa sola döndüremeyen kimsenin haline benzetti, Aynı zamanda, yolları yüzüne kapatılan ve maksadına eremeyen kimsenin durumuna benzetti. Bu, istiâre-i temsîliyye yoluyla olmuştur.
    3. "Önlerinden' ile "arkalarından" arasında tıbâk vardır.
    4. "onları uyarman" ile "veya onları uyarmaman" arasında tıbak-ı selb vardır.
    5. "biz" ile diriltiriz arasında, bazı harflerin değişmesinden dolayı cinâs-ı nakıs vardır.
    6. "O peygamberlere uyun" cümlesinden sonra sizden herhangi bir ücret istemeyen kimseye uyun" cümlesine fiilin tekrarlanın asiyle itnâb yapılmıştır.
    7. "Ondan başka tanrılar mı edineyim?" sorusu kına­ma ifade eder.
    8. "Cennet'e gir denildi" cümlesinde, sözün akışından anlaşıldığı için hazif yapılmıştır. Takdiri şöyledir: Habîb, imanını açıkla­yınca onu öldürdüler. Böylece ona, "cennete gir" denildi.
    9. "uğursuzluğa uğradık" ile sizin uğursuzluğunuz ve gönderdik ile gönderilenler arasında cinâs-ı iştikak vardır.
    10. Âyet sonlarında birbirine uygunluk vardır. Bu da Kur'an'm özel-liklerindendir. Bu üslupta parlak bir ifade vardır ve kulağa hoş gelir. Bu çok ve meşhurdur. [60]


    Bir Uyarı


    Kur'an-ı Kerim'in güzelliklerinden ve harifea belagatından biri de, kıssa ve haberleri kısaca ifade etmek ve kıssalarıij ruhuna ve sırrına işaret etmektir. Çünkü kıssalardan maksat, hatırlatma ve ibret almadır. Bunun içindir ki bu kıssada, ne beldenin, ne onları Allah'a çağıran şahsın ve ne de muhterem elçilerin ismi zikredilmiştir.
    Çünkü bunların hiçbiri kıssanın hedefi değildir. Kur'an'ın diğer kıssa­larını da buna kıyasla. [61]


  6. 21.Aralık.2010, 21:36
    3
    Moderatör
    16. Peygamberler onlara şöyle cevap verdi: Allah biliyor ki, biz, Onun size gönderilmiş peygamberleriyiz. Biz yalancı olsaydık, bizden çok şiddetli bir şekilde intikam alırdı. İbn Cüzeyy der ki: Elçiler burada münkirlere cevap verdikleri için, elbette gönderilmiş peygamberleriz" diyerek haberi, te'kit edatı olan J ile pekiştirdiler. Birinci haber bunun gibi değildir. O, sadece olayı haber vermektir.[37]

    17. Bize düşen, Allah'ın risâletini size, hiçbir ka­palılık bulunmayacak şekilde apaçık olarak tebliğ etmektir. İnanırsanız mutluluk sizindir. Yalanlarsanız bedbaht olursunuz. Ebu Hayyân şöyle der: Bu âyette müşrikler için bir tehdit vardır. "Belâğ" kelimesinin "mübîn" ile nitelenmesinin sebebi şudur: O tebliğ, onların peygamber olarak gönderil­diğine şahit olan mucizelerle apaçık olmuştur. Nitekim bu kıssada, pey­gamberlerin doğruluğunu gösteren "anadan doğma körü ve alaca hastasını iyileştirmek, ölüleri diriltmek" gibi mucizeler anlatılmıştır.[38]

    18. Belde halkı onlara dedi ki: Bizi imana ve putlara ibadeti terketmeye davetinizden dolayı sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Tefsirciler şöyle der: Onların, peygamberlerin davetini kendileri için uğursuz saymalarının sebebi şudur: Peygamberler onları, takip ettikleri dinin dışında başka bir dine çağırdılar. Dolayısıyle onlar bu dini yadırgadı ve kötü buldular. Haktan sapmış olan tabiatları da ondan nefret etti ve neti­cede o dine çağıran kimselerin yüzünden uğursuzluğa uğradıklarını söyledi­ler. Sanki şöyle dediler: "Bizi çağırdığınız şeyden Allah bizi korusun".[39] Bundan sonra şöyle diyerek peygamberleri tehdit ettiler: Allah'a yemin olsun ki, eğer söylediklerinizden ve bizi Allah'ı birlemeye ve dinimizi terketmeye çağırmaktan vazgeçmezseniz, sizi ölünceye kadar taşa tutarız ve sizi en kötü bir şekilde öldürürüz. [40]

    19. Elçiler (peygamberler) onlara dedi ki: Uğursuzlu­ğunuz bizim yüzümüzden değildir. Uğursuzluğunuz sırf sizin kendiniz yüzünden, inkârınız, isyanınız ve kötü amelleriniz yüzündendir. Bu, bir şart cümlesi olup sözün akışından anlaşıldığı için cevabı söylenme­miştir. Yani, biz size hatırlattık, Öğüt verdik ve Allah'ı birlemeye çağırdık diye mi, bizim yüzümüzden uğursuzluğa uğradınız, taşlama ve işkence ile bizi tehdit ettiniz? Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Aksine siz öyle bir kavimsiniz ki, isyan etme ve suç işlemede ile­ri gitmek sizin âdetinizdir. Bu söz, sakındırma ve engelleme ile birlikte kınama ifade eder. [41]

    20. Şehrin en uzak tarafından bir adam koşarak, hızlı adımlarla geldi. Bu zât Habibu'n-neccâr'dır. İbn Kesîr şöyle der: Belde halkı kendilerine gelen elçileri öldürmek istediler. Bunun üzeri­ne şehrin en uzak tarafından, bu elçilere yardım etmek üzere Habibu'n-neccâr adlı bir adam koşarak geldi. Habibu'n-neccâr ipek elbise dikicisiydi ve ipek üzerinde çalışırdı. Çok sadaka verir; kazancının yarısını sadaka olarak dağıtırdı.[42] Kurtubî şöyle der: Habîb, cüzzamlı idi. Evi, şehrin en uzak kapısının yanındaydı. 70 sene, kendisine acırlar ve hastalığını giderirler ümidiyle putlara ibadet etmişti. Fakat putlar onun bu arzusuna cevap ver­memişlerdi. Elçileri görüp de elçiler onu Allah'a davet edince: "Her hangi bir mucizeniz var mı?" diye sordu. Onlar da, "Evet, her şeye gücü yeten Rabbimize dua ederiz, o seni, içinde bulunduğun dertten kurtarır." dediler. Bunun üzerine Habîb, dedi ki: "Bu hayret verici bir şeydir. Ben, bu hastalığı benden gidermeleri için 70 yıldır şu ilahlara dua ediyorum. Fakat onlar bunu yapamadılar. Sizin Rabbiniz bir sabah vaktinde bunu nasıl yapacak? Dediler ki: "Evet, bizim Rabbimiz dilediğini yapabilir. Bu putlar, az da olsa, ne bir fayda sağlayabilirler. Ne de zarar verebilirler. Bunun üzerine Habîb iman etti, onlar da Rabblerine dua etti. Yüce Allah onun hastalığını giderdi. Kavmi, elçileri öldürmek isteyince koşarak onlara geldi ve Kur'an'ın anlattıklarını söyledi.[43] Habîb dedi ki, "Ey kavmim! Allah'ı birlemeye çağıran bu şerefli peygamberlere uyunuz. Habîb, onların kalplerini yumuşatmak ve nasihati kabule meylettirmek için "Ey kavmim!" diye hitap etti. Sonra sözü pekiştirmek ve sebebini açıklamak maksadiyle tekrar şöyle dedi: [44]

    21. O ihlaslı ve salih elçilere uyun. On­lar imanınızın karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorlar. Sizi Allah'ın birliğine davet etmeleri hususunda hidayet ve basiret üzeredirler. [45]

    22. Bu ifade, Habîbu'n-neccâr'm onları irşat hususundaki nezaketini gösterir. Sanki o kendine nasihat ediyor ve kendisi için tercih ettiğini onlar için tercih ediyor. Bunda, yaratıcılarına ibadetî terk etmelerinden dolayı bir nevi azarlama vardır. Yanı, beni yoktan yaratan yaratıcıma ibadet etmekten beni alıkoyan nedir? Öldükten sonra si­zin dönüşünüz de O'nadir. O herkese amelinin karşılığını verecektir. [46]

    23. Bu, bir istifhâm-ı inkârıdır Yani, Allah'tan başkalarını nasıl ilah edineyim? Onlar ne işitir, ne fayda sağlar, ne de ken­dilerine ibadet edenin herhangi bir ibadetini karşılar. Onlar o derece hor ve basittirler ki, eğer Allah bana bir ezi­yet, ve zarar indirmek istese, onlar da bana şefaat etseler, şefaatleri fayda vermez ve beni kurtaramazlar. Nasıl kurtarsınlar ki, onlar işitmeyen, fayda sağlamayan ve şefaat edemeyen taşlardır. Onlar beni Allah'ın azabından kurtaramazlar. [47]

    24. Allah'tan başkasına ibadet ettiğim ve putları ilah edindiğim takdirde ben apaçık bir ziyanda olurum. Habîb, nasihat ve hatırlatma yaptıktan sonra, müslüman olduğunu ilan etti ve imanım açıkla­mak üzere şöyle dedi: [48]

    25. Şüphesiz ben, sizi yaratan Rabbinize iman et­tim. Sözümü dinleyin, nasihatimi tutun. Tefsirciler şöyle der: Habîb onlara bunu söyleyince ve nasihat edip imanını açıklayınca hep birden üzerine çullandılar ve onu öldürdüler. Onu, eziyetlerinden kurtaracak hiç kimsesi yoktu.[49] Taberî de şöyle der: Onun üzerine çullandılar ve Ölünceye kadar ayaklarıyle çiğnediler. Bir rivayete göre de onu ölünceye kadar taşladılar.[50]

    26, 27. Ölünce Allah ona şöyle dedi: Sadık imanının ve şehitliğe nail olmanın karşılığı olarak iyi şehitlerle birlikte cennete gir. İbn Mesûd şöyle der: Onlar Habîb'i ayaklarıyle o kadar çiğnediler ki, bağırsak­ları dübüründen çıktı. Yüce Allah ona, "cennete gir" dedi. O da girdi. O, cennette rızıklandırılıyor. Kuşkusuz Allah ondan dünya hastalığını, üzüntü­sünü ve yorgunluğunu giderdi.[51] Cennete girip de, imam ve sabrının karşılığı olarak orada yüce Allah'ın, kendisine ikram ettiği şeyleri görünce, kavminin kendi halini bil­mesini temenni etti ki, vardığı güzel sonucu bilsinler. Yani, keşke onlar, Rabbimin benim günahlarımı bağışlamasının ve bana naim cennetlerine girmeyi nasip etmesinin sebebini bilselerdi, dedi. İbn Abbas şöyle der: Habîb kavmine hayatında da nasihat etti, ölümünden sonra da nasihat etti.[52] Ebussuûd şöyle der: Habîb kavminin kendi halini bilmelerini temenni etti ki, bu bilgi onları, inkârdan tevbe etmek ve imana girmek suretiyle sevap ve mükafat kazanmaya şevketsin. Onun bu hali, evliyanın, düşmanlarına merhameti hususundaki âdetleri üzere cereyan etmiştir. [53]

    28. Biz ondan sonra kavmini helak etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik. İndirecek de değildik. Bu ifade onların şanını küçültme ve onları tahkîr ifa­desidir. [54]

    29. Onların cezası, bir tek sayhadan başka bir şey değildi. Bu sayhayı onlara Cebrail haykırdı. Onlar hemen ha­reket etmeyen ölüler haline geldiler. Nefesleri kesilmiş, alevi giden sön­müş ateşe döndüler. Tefsirciler şöyle der: Bu âyette, onların yok edilmesi­nin basit bir şey olduğu ifade edilmektedir. Onları yok etmek için melek göndermeyecek kadar, Allah katında zelil ve hakirdirler. Rivayete göre, Habibu'n-Neccâr öldürülünce, Yüce Allah bu duruma gazab etti ve onları hemen cezalandırdı. Cebrail'e emretti, o da tek bir sayha ile onlara haykırdı. Öyle bir haykırdı ki, hepsi öldüler. Yüce Allah, onların kökünü sayha usulüyle kesti. Bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: [55]

    30. Allah'ın pey­gamberlerini yalanlayan ve âyetlerini inkâr eden o kimselere yazıklar ol­sun. Ne yazık onlara! Onlara bir peygamber gelmeye dursun, ille de onu ya­lanlarlar ve onunla alay ederlerdi. Her zaman ve her yerde kâfirlerin âdeti böyledir. Beyzâvî Hâşiyesi'nin yazarı şöyle der: Onlar kendilerine üzülme­ye veya başkalarının onlara üzülmelerine layıktırlar. Çünkü durumun şidde­ti ve büyüklüğü o dereceye ulaşmıştır ki, kendisinde acıma hissi bulunan herkes, onların peygamberlerle alay etme durumlarını gördüğünde onlar için üzülür ve şöyle der: Bu kâfirlerin kaybı ve ziyanı ne büyük! Çünkü on­lar imanı küfürle, saadeti de betbahthkla değiştirdiler.[56] Bu âyette, Kureyş kâfirlerine tariz vardır. Çünkü onlar peygamberlerin efendisini yalanladılar. Yüce Allah, Mekke kâfirlerinin durumunu Antakya halkının durumuna ben­zettikten sonra, kendilerinden öncekilerden ibret almadıklarından dolayı müşrikleri kınamak üzere şöyle buyurdu: [57]

    31. O müşrikler , ken­dilerinden önce peygamberleri yalanlayan, dolayısıyle Yüce Allah ta­rafından helak edilen kimselerden ibret almıyorlar mı? O yok olanların, he­lak olduktan sonra tekrar dünyaya dönmediklerini bilmiyorlar mı?[58]

    32. Gedmiş ve gelecek bütün milletler, he­sap ve ceza için kıyamet günü, hâkimler hâkiminin huzuruna getirilecek­lerdir. O, onlara, bütün amellerinin, iyilerinin ve kötülerinin karşılığım verecektir. Ebu Hayyân şöyle der: Bu cümlenin, onların yok edilmelerinin an­latılmasından sonra gelmesi, Yüce Allah'ın, helak edilenleri başı boş bırakmayacağını, bilakis helakten sonra onları toplayıp hesaba çekeceğini, iyilere sevap kötülere ceza verileceğini açıklamak içindir.[59]

    Edebî Sanatlar


    Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağı­da özetliyoruz.
    1. "Gerçekten, sen gönderilmiş peygamberlerdensin" "Gerçekten biz size gönderilmiş peygamberleriz" gibi cümleler, birden fazla pekiştirme edatıyla pekiştirilmiştir. Çünkü muhatap inkarcıdır. Burada her iki cümle de ve edatlarıyle pekiştirilmiştir. Edebiyatta bu türe "haber-i inkârı" denir.
    2. "Onların boyunlarına tasmalar geçirdik" âyetinde istiâre-i temsiliyye vardır. Yüce Allah, hidayet ve imandan kaçman kâfirlerin durumunu, zincir ve tasmalarla eli boynuna bağlanan ve başı yukarı kalkık olup onu eğemeyen ve sağa sola döndüremeyen kimsenin haline benzetti, Aynı zamanda, yolları yüzüne kapatılan ve maksadına eremeyen kimsenin durumuna benzetti. Bu, istiâre-i temsîliyye yoluyla olmuştur.
    3. "Önlerinden' ile "arkalarından" arasında tıbâk vardır.
    4. "onları uyarman" ile "veya onları uyarmaman" arasında tıbak-ı selb vardır.
    5. "biz" ile diriltiriz arasında, bazı harflerin değişmesinden dolayı cinâs-ı nakıs vardır.
    6. "O peygamberlere uyun" cümlesinden sonra sizden herhangi bir ücret istemeyen kimseye uyun" cümlesine fiilin tekrarlanın asiyle itnâb yapılmıştır.
    7. "Ondan başka tanrılar mı edineyim?" sorusu kına­ma ifade eder.
    8. "Cennet'e gir denildi" cümlesinde, sözün akışından anlaşıldığı için hazif yapılmıştır. Takdiri şöyledir: Habîb, imanını açıkla­yınca onu öldürdüler. Böylece ona, "cennete gir" denildi.
    9. "uğursuzluğa uğradık" ile sizin uğursuzluğunuz ve gönderdik ile gönderilenler arasında cinâs-ı iştikak vardır.
    10. Âyet sonlarında birbirine uygunluk vardır. Bu da Kur'an'm özel-liklerindendir. Bu üslupta parlak bir ifade vardır ve kulağa hoş gelir. Bu çok ve meşhurdur. [60]


    Bir Uyarı


    Kur'an-ı Kerim'in güzelliklerinden ve harifea belagatından biri de, kıssa ve haberleri kısaca ifade etmek ve kıssalarıij ruhuna ve sırrına işaret etmektir. Çünkü kıssalardan maksat, hatırlatma ve ibret almadır. Bunun içindir ki bu kıssada, ne beldenin, ne onları Allah'a çağıran şahsın ve ne de muhterem elçilerin ismi zikredilmiştir.
    Çünkü bunların hiçbiri kıssanın hedefi değildir. Kur'an'ın diğer kıssa­larını da buna kıyasla. [61]


  7. 21.Aralık.2010, 21:36
    4
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Yanıt: yasinin tefsiri

    [1] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/191.

    [2] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/192.

    [3] Bu hadisi Bezzar rivayet etmiştir.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/192.

    [4] Bkz, Fîrûzâbâdî, el-Kâmusu'1-muhît, maddesi.

    [5] Taberî, 15/8

    [6] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/196.

    [7] Hurufu mukattaa hakkında geniş bilgi için, bkz, Bakara sûresi'nin başı.

    [8] Kurtubî, 15/4
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [9] Kurtubî, 15/5

    [10] Ebussuûd, 4/247

    [11] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [12] Kurtubî, 15/5. Kurtubî bunu Kuşeyrî'den nakletmiştir.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [13] Taberî, 22/97

    [14] İbnu'l-Münîr, el-İntisâf ale'l-Keşşâf, 4/2
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [15] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [16] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [17] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [18] Celâleyn, 3/318

    [19] Zekân, Ezkân'm tekilidir. Taberî şöyle der: Zekan iki çene kemiğinin birleştiği yerdir.

    [20] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/155

    [21] Ebussuud, 4/248
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [22] Ebussuûd, 4/249

    [23] Sâvî Haşiyesi, 3/319
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [24] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [25] el-Bahr, 7/325

    [26] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/156

    [27] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [28] Taberî, 22/99

    [29] Müslim, Mesâcid, 281

    [30] İsra sûresi, 117/71

    [31] Tercihe daha şayan olan bizim anlattığımızdır ki, o da, "imâm" dan maksadın amel def­teri olmasıdır. İbn Kesîr'in tercihi budur.

    [32] el-Bahr, 7/325

    [33] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199-200.

    [34] Kurtubî, 15/14. Bunların, İsa'nın (a.s.) elçileri olduğuna dair Kurtubî'nin anlattığı görüş tercihe şayan olan bir görüştür. Çünkü, Siz, bizim gibi insandan başka bir şey löeğiİsiniz" sözü, ancak, Allah'ın kendilerini peygamber olarak gönderdiğini iddia edenlere [söylenir. İbn Cüzeyy de böyle der.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/200.

    [35] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/200.

    [36] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [37] Teshil, 3/161
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [38] el-Bahr, 7/327
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [39] Beyzâvî Haşiyesi, 3/125

    [40] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [41] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201-202.

    [42] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/159. Bu şahsın isminin Habibu'n-neccâr olduğuna dair söz, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.

    [43] Kurtubî, 15/18. Bu Vehb'in rivayeti olup Kurtubî tarafından anlatılmıştır.

    [44] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202.

    [45] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202.

    [46] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202-203.

    [47] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [48] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [49] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/159

    [50] Kurtubî, 22/104
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [51] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/160

    [52] Bu, İbn Abbas'ın sözüdür. Zemahşerî şöyle der: Merfû hadiste şöyle gelmiştir: Habîb, diri olarak da, ölü olarak da kavmine nasihat etti. Ben derim kis meşhur olan, bunun da ibn Abbas'ın sözü olmasıdır.

    [53] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203-204.

    [54] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [55] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [56] Beyzavî Haşiyesi, 3/128

    [57] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [58] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/161
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [59] el-Bahr, 7/335
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204-205.

    [60] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/205-206.

    [61] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/206.


  8. 21.Aralık.2010, 21:36
    4
    Moderatör
    [1] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/191.

    [2] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/192.

    [3] Bu hadisi Bezzar rivayet etmiştir.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/192.

    [4] Bkz, Fîrûzâbâdî, el-Kâmusu'1-muhît, maddesi.

    [5] Taberî, 15/8

    [6] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/196.

    [7] Hurufu mukattaa hakkında geniş bilgi için, bkz, Bakara sûresi'nin başı.

    [8] Kurtubî, 15/4
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [9] Kurtubî, 15/5

    [10] Ebussuûd, 4/247

    [11] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [12] Kurtubî, 15/5. Kurtubî bunu Kuşeyrî'den nakletmiştir.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [13] Taberî, 22/97

    [14] İbnu'l-Münîr, el-İntisâf ale'l-Keşşâf, 4/2
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/197.

    [15] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [16] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [17] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [18] Celâleyn, 3/318

    [19] Zekân, Ezkân'm tekilidir. Taberî şöyle der: Zekan iki çene kemiğinin birleştiği yerdir.

    [20] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/155

    [21] Ebussuud, 4/248
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/198.

    [22] Ebussuûd, 4/249

    [23] Sâvî Haşiyesi, 3/319
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [24] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [25] el-Bahr, 7/325

    [26] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/156

    [27] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199.

    [28] Taberî, 22/99

    [29] Müslim, Mesâcid, 281

    [30] İsra sûresi, 117/71

    [31] Tercihe daha şayan olan bizim anlattığımızdır ki, o da, "imâm" dan maksadın amel def­teri olmasıdır. İbn Kesîr'in tercihi budur.

    [32] el-Bahr, 7/325

    [33] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/199-200.

    [34] Kurtubî, 15/14. Bunların, İsa'nın (a.s.) elçileri olduğuna dair Kurtubî'nin anlattığı görüş tercihe şayan olan bir görüştür. Çünkü, Siz, bizim gibi insandan başka bir şey löeğiİsiniz" sözü, ancak, Allah'ın kendilerini peygamber olarak gönderdiğini iddia edenlere [söylenir. İbn Cüzeyy de böyle der.
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/200.

    [35] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/200.

    [36] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [37] Teshil, 3/161
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [38] el-Bahr, 7/327
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [39] Beyzâvî Haşiyesi, 3/125

    [40] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201.

    [41] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/201-202.

    [42] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/159. Bu şahsın isminin Habibu'n-neccâr olduğuna dair söz, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.

    [43] Kurtubî, 15/18. Bu Vehb'in rivayeti olup Kurtubî tarafından anlatılmıştır.

    [44] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202.

    [45] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202.

    [46] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/202-203.

    [47] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [48] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [49] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/159

    [50] Kurtubî, 22/104
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203.

    [51] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/160

    [52] Bu, İbn Abbas'ın sözüdür. Zemahşerî şöyle der: Merfû hadiste şöyle gelmiştir: Habîb, diri olarak da, ölü olarak da kavmine nasihat etti. Ben derim kis meşhur olan, bunun da ibn Abbas'ın sözü olmasıdır.

    [53] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/203-204.

    [54] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [55] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [56] Beyzavî Haşiyesi, 3/128

    [57] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [58] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/161
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204.

    [59] el-Bahr, 7/335
    Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/204-205.

    [60] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/205-206.

    [61] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/206.





+ Yorum Gönder