Konusunu Oylayın.: İnsan süresi tefsiri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İnsan süresi tefsiri
  1. 10.Mart.2016, 13:58
    1
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,331
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    İnsan süresi tefsiri






    İnsan süresi tefsiri Mumsema İnsanın Yaratılması Ve Ona Doğru Yolun Gösterilmesi:


    1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki; o anılmaya değer bir şey değildi.

    2- Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar duru nedenle onu işiten ve gören yaptık.

    3- Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun.


    Açıklaması: TEFSİR


    "İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi." İnsan (türü) üzerinden bir dönem geçti. O sırada o var olmayan, unutulmuş bir şeydi. Adem de, onun çocukları da bilinen bir şey de değillerdi, yaratılmamışlardı da. Ondan önceki yaratılmışlar olan melekler de, cinler de hiçbir yaratık tarafından anılmıyordu. Bu, insanın işin başında yaratılmamış ve var olmayan bir şey olduğunu bildirmektir.

    Ayet sonraki ayete bir hazırlık, bir mukaddime, bundan önceki surenin sonu için de bir tekid gibidir. Bu, kimsenin inkâr etmediği bir gerçektir. İnsan yeryüzünde, yeryüzünün yaratılmasından ancak pek uzun asırlar sonra var edilmiştir, diyen jeoloji bilginlerinin de vurguladıkları bir husustur.

    Ferrâ ve Sa'leb dedi ki: O bilinmeyen, tanınmayan, adı nedir, ondan maksat nedir meçhul olan, suret verilmiş bir ceset, toprak ve çamur idi. Sonra ona ruh üfürüldü ve böylelikle anılmaya değer bir varlık oldu. Burada "insan "dan kasıt, Ademoğullan türüdür. Çünkü daha sonra Yüce Allah: "Gerçekten biz insanı... yarattık." diye buyurmaktadır.

    Daha sonra Yüce Allah Adem (a.s)'in yaratılışından sonra insan türünün çoğalmaya başlamasını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu sınar dururuz, bu nedenle onu işiten ve gören yaptık." Ademoğlunu meniden, yahut az miktardaki sudan, erkek ve kadının suyunun karışımından yaratan, yahut var eden yaratıcı ilâh biziz. Biz onu yaratmakla hayır ile şerle ve şer'î yükümlülüklerle sınamak istedik. Bu sınama da mükellefiyet yaşma vanp, teşriî hitaba ehil oluşundan sonra söz konusudur. Biz ona anlama, kavrama, idrak etme güçlerini de verdik. Bunlar ise işitmek ve görmektir. Böylelikle ilâhi teklifin mesajı yüklenebilsin, sınavı başarıyla bitirebilsin, ayetleri dinleyip, kainattaki deliller üzerinde düşünsün, bir ve tek yaratıcının varlığına delâlet eden belgeler üzerinde tefekkür edip düşünsün.

    İşitmek, görmek, idrak ve diğer duyu organlarıyla bu insan itaat ve masiyette bulunur. Yüce Allah insanı bu yapıda yaratıp, ona işitme ve görme gibi ayırdetme ve kavrama aracı olan bu iki vasfı verdiği için lütfunu hatırlatmakta, idrak olunan şeylerin en büyüğünü idrak edebilme imkânını veren duyuların en şereflisi olarak bunlara dikkat çektikten sonra, insana doğru yolu gösterdiğini, kurtuluş yolunu izlemenin sonucu ile helake götüren yolun akıbetini ona bildirmiş, hidayete götüren yol ile sapıklığa götüren yolu ona açık seçik göstermiştir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun." Biz ona hidayetin, sapıklığın, hayrın ve şerrin yollarını açık açık gösterdik ve ona bunları tanımladık. İşlerin akıbetlerini ona gösterdik. Sağlıklı tabiatı ve olgun aklı ile ulaşabileceği eşyanın faydalarını ve zararlarını ona tanımladık, tanımasını sağladık. Sonunda insan türü iki kısma ayrılır oldu. Yüce Allah'ın nimetlerine şükredip, O'na iman eden, O'nun hidayetiy-le doğru yolu bulanlar ile itaattan yüz çeviren, ilâhi hidayetten alıkoyan, nimetleri inkâr eden bir kâfir.

    Bu ayetin bir benzeri de: "Ve biz ona iki de yol gösterdik." (Beled, 90/10) buyruğudur. Yani biz ona hayır yolunu da, şer yolunu da açık açık gösterdik. O bu durumda ya bedbaht birisidir ya da bahtiyar. Cumhurun benimsediği görüş budur. Biz onu iman etmeye ya da kâfir olmaya hiçbir şekilde mecbur etmedik ya da zorlamadık. Ortada olan sadece insanın kendisi adına dilediğini seçmesinden ibarettir: "Semud kavmine gelince; biz onlara hidayet verdik ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular." (Fussilet, 41/17)

    Müslim'in rivayetine göre Ebu Malik el-Eş'ari dedi ki: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Her insan sabahleyin yola koyulur ve nefsini satar, kimisi onu helak eder, kimisi de onu kurtarır."



    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:


    Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

    1- İnsan Rabbinin emriyle yaratılmadan önce bilinen bir şey değildi. Onun bu hali bilinmeyecek kadar bir dönem devam edip gitmiştir.

    2- Yüce Allah ilk insanı topraktan var etti, sonra da ona ruhundan üfledi. Daha sonra ise oldukça güçsüz ve değersiz bir şeyden nesiller meydana geldi ve çoğaldılar. Bu ise erkek ve kadının nutfesinin bir araya gelmesiyle olmuştur.

    3- İnsanın yaratılmasından maksat onun sınanması, denenmesi idi. Bundan dolayı Yüce Allah ona bilginin, hidayetin, ilmin anahtarlarını ve sınamanın gerçekleşmesinin anahtarları olan işitmeyi ve görmeyi bağışlamıştır. Her ikisi de anlamak ve ayırdetmek gücünden kinayedir.

    4- Yüce Allah insanın yaratılışını düzenleyip, ona gizli ve açık duyuları verdiğini haber verdikten sonra hidayet ve sapıklık yolunu ona şu buyruğuyla açıklamış olmaktadır: "Gerçekten biz ona yolu gösterdik."

    5- Bundan önceki ayet-i kerime duyuların verilmesinin sanki aklın verilmesinden daha öncelikli olduğuna delildir. Bu doğrudur. Çünkü insan ilk yaratılışında eşyaya dair bir bilgisi bulunmaksızın yaratılır. Ancak Yüce Allah insana bu bilgileri elde etmesine yardımcı olacak araçları vermiştir ki, bunlar da gizli ve açık duyularımızdır.

    6- Yolun gösterilmesinden maksat, delillerin yaratılması, doğru yola ileten aklın yaratılması, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesidir.

    7- İnsanın türü ve yöntemi ne olursa olsun ister şükredici, ister nankör olsun, yüce Allah ona ihtiyaç duyduğu hayrı ve itaati açıklamış bulunmaktadır.

    8- Şükredenden kasıt şükür işleyip, nankörlük yapan ile meşgul olan demek değildir. Yoksa "imma: ister" buyruğundan anlaşılan hasr tahakkuk etmez. Aksine şükredenden maksat, yaratıcısına şükretmenin gereğini kabul ve itiraf eden kimsedir.

    Kefûr (nankör, kâfir)den maksat ise nimete karşı şükretmenin gereğini kabul etmeyendir. Bu da ya yaratıcıyı inkâr etmesinden dolayıdır yahutta yaratıcıyı kabul etse dahi Ona şükretmenin gereğini kabul etmeyen bir kimse oluşundandır. İşte o vakit hasr (anlamın sınırlandırılması) tahakkuk eder. O da şudur: Mükellef ya şükredici birisi olur yahutta nankör birisi olur. Bu buyrukla bu ayetin itaatkâr kimse ile kâfir arasında ortada bir kimse olmadığına delil gösteren ve şükreden itaatkâr, nankör de kâfir demektir, diyen Haricilerin kanaatleri reddedilmiş olmaktadır.

    Kaynak: Tefsirul-Munir


  2. 10.Mart.2016, 13:58
    1
    Moderatör



    İnsanın Yaratılması Ve Ona Doğru Yolun Gösterilmesi:


    1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki; o anılmaya değer bir şey değildi.

    2- Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar duru nedenle onu işiten ve gören yaptık.

    3- Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun.


    Açıklaması: TEFSİR


    "İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi." İnsan (türü) üzerinden bir dönem geçti. O sırada o var olmayan, unutulmuş bir şeydi. Adem de, onun çocukları da bilinen bir şey de değillerdi, yaratılmamışlardı da. Ondan önceki yaratılmışlar olan melekler de, cinler de hiçbir yaratık tarafından anılmıyordu. Bu, insanın işin başında yaratılmamış ve var olmayan bir şey olduğunu bildirmektir.

    Ayet sonraki ayete bir hazırlık, bir mukaddime, bundan önceki surenin sonu için de bir tekid gibidir. Bu, kimsenin inkâr etmediği bir gerçektir. İnsan yeryüzünde, yeryüzünün yaratılmasından ancak pek uzun asırlar sonra var edilmiştir, diyen jeoloji bilginlerinin de vurguladıkları bir husustur.

    Ferrâ ve Sa'leb dedi ki: O bilinmeyen, tanınmayan, adı nedir, ondan maksat nedir meçhul olan, suret verilmiş bir ceset, toprak ve çamur idi. Sonra ona ruh üfürüldü ve böylelikle anılmaya değer bir varlık oldu. Burada "insan "dan kasıt, Ademoğullan türüdür. Çünkü daha sonra Yüce Allah: "Gerçekten biz insanı... yarattık." diye buyurmaktadır.

    Daha sonra Yüce Allah Adem (a.s)'in yaratılışından sonra insan türünün çoğalmaya başlamasını haber vererek şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu sınar dururuz, bu nedenle onu işiten ve gören yaptık." Ademoğlunu meniden, yahut az miktardaki sudan, erkek ve kadının suyunun karışımından yaratan, yahut var eden yaratıcı ilâh biziz. Biz onu yaratmakla hayır ile şerle ve şer'î yükümlülüklerle sınamak istedik. Bu sınama da mükellefiyet yaşma vanp, teşriî hitaba ehil oluşundan sonra söz konusudur. Biz ona anlama, kavrama, idrak etme güçlerini de verdik. Bunlar ise işitmek ve görmektir. Böylelikle ilâhi teklifin mesajı yüklenebilsin, sınavı başarıyla bitirebilsin, ayetleri dinleyip, kainattaki deliller üzerinde düşünsün, bir ve tek yaratıcının varlığına delâlet eden belgeler üzerinde tefekkür edip düşünsün.

    İşitmek, görmek, idrak ve diğer duyu organlarıyla bu insan itaat ve masiyette bulunur. Yüce Allah insanı bu yapıda yaratıp, ona işitme ve görme gibi ayırdetme ve kavrama aracı olan bu iki vasfı verdiği için lütfunu hatırlatmakta, idrak olunan şeylerin en büyüğünü idrak edebilme imkânını veren duyuların en şereflisi olarak bunlara dikkat çektikten sonra, insana doğru yolu gösterdiğini, kurtuluş yolunu izlemenin sonucu ile helake götüren yolun akıbetini ona bildirmiş, hidayete götüren yol ile sapıklığa götüren yolu ona açık seçik göstermiştir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun." Biz ona hidayetin, sapıklığın, hayrın ve şerrin yollarını açık açık gösterdik ve ona bunları tanımladık. İşlerin akıbetlerini ona gösterdik. Sağlıklı tabiatı ve olgun aklı ile ulaşabileceği eşyanın faydalarını ve zararlarını ona tanımladık, tanımasını sağladık. Sonunda insan türü iki kısma ayrılır oldu. Yüce Allah'ın nimetlerine şükredip, O'na iman eden, O'nun hidayetiy-le doğru yolu bulanlar ile itaattan yüz çeviren, ilâhi hidayetten alıkoyan, nimetleri inkâr eden bir kâfir.

    Bu ayetin bir benzeri de: "Ve biz ona iki de yol gösterdik." (Beled, 90/10) buyruğudur. Yani biz ona hayır yolunu da, şer yolunu da açık açık gösterdik. O bu durumda ya bedbaht birisidir ya da bahtiyar. Cumhurun benimsediği görüş budur. Biz onu iman etmeye ya da kâfir olmaya hiçbir şekilde mecbur etmedik ya da zorlamadık. Ortada olan sadece insanın kendisi adına dilediğini seçmesinden ibarettir: "Semud kavmine gelince; biz onlara hidayet verdik ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular." (Fussilet, 41/17)

    Müslim'in rivayetine göre Ebu Malik el-Eş'ari dedi ki: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Her insan sabahleyin yola koyulur ve nefsini satar, kimisi onu helak eder, kimisi de onu kurtarır."



    Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:


    Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

    1- İnsan Rabbinin emriyle yaratılmadan önce bilinen bir şey değildi. Onun bu hali bilinmeyecek kadar bir dönem devam edip gitmiştir.

    2- Yüce Allah ilk insanı topraktan var etti, sonra da ona ruhundan üfledi. Daha sonra ise oldukça güçsüz ve değersiz bir şeyden nesiller meydana geldi ve çoğaldılar. Bu ise erkek ve kadının nutfesinin bir araya gelmesiyle olmuştur.

    3- İnsanın yaratılmasından maksat onun sınanması, denenmesi idi. Bundan dolayı Yüce Allah ona bilginin, hidayetin, ilmin anahtarlarını ve sınamanın gerçekleşmesinin anahtarları olan işitmeyi ve görmeyi bağışlamıştır. Her ikisi de anlamak ve ayırdetmek gücünden kinayedir.

    4- Yüce Allah insanın yaratılışını düzenleyip, ona gizli ve açık duyuları verdiğini haber verdikten sonra hidayet ve sapıklık yolunu ona şu buyruğuyla açıklamış olmaktadır: "Gerçekten biz ona yolu gösterdik."

    5- Bundan önceki ayet-i kerime duyuların verilmesinin sanki aklın verilmesinden daha öncelikli olduğuna delildir. Bu doğrudur. Çünkü insan ilk yaratılışında eşyaya dair bir bilgisi bulunmaksızın yaratılır. Ancak Yüce Allah insana bu bilgileri elde etmesine yardımcı olacak araçları vermiştir ki, bunlar da gizli ve açık duyularımızdır.

    6- Yolun gösterilmesinden maksat, delillerin yaratılması, doğru yola ileten aklın yaratılması, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesidir.

    7- İnsanın türü ve yöntemi ne olursa olsun ister şükredici, ister nankör olsun, yüce Allah ona ihtiyaç duyduğu hayrı ve itaati açıklamış bulunmaktadır.

    8- Şükredenden kasıt şükür işleyip, nankörlük yapan ile meşgul olan demek değildir. Yoksa "imma: ister" buyruğundan anlaşılan hasr tahakkuk etmez. Aksine şükredenden maksat, yaratıcısına şükretmenin gereğini kabul ve itiraf eden kimsedir.

    Kefûr (nankör, kâfir)den maksat ise nimete karşı şükretmenin gereğini kabul etmeyendir. Bu da ya yaratıcıyı inkâr etmesinden dolayıdır yahutta yaratıcıyı kabul etse dahi Ona şükretmenin gereğini kabul etmeyen bir kimse oluşundandır. İşte o vakit hasr (anlamın sınırlandırılması) tahakkuk eder. O da şudur: Mükellef ya şükredici birisi olur yahutta nankör birisi olur. Bu buyrukla bu ayetin itaatkâr kimse ile kâfir arasında ortada bir kimse olmadığına delil gösteren ve şükreden itaatkâr, nankör de kâfir demektir, diyen Haricilerin kanaatleri reddedilmiş olmaktadır.

    Kaynak: Tefsirul-Munir


    Benzer Konular

    - Humeze süresi tefsiri

    - Asr Süresi Tefsiri

    - Fecr Süresi Tefsiri

    - Leyl Süresi Tefsiri

    - Fil süresi tefsiri


+ Yorum Gönder