Konusunu Oylayın.: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 7 kişi
Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri
  1. 10.Eylül.2009, 09:45
    1
    ßaran
    T.T.O.R.H.S.S.

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Mart.2008
    Üye No: 11279
    Mesaj Sayısı: 3,458
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 41

    Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri






    Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri Mumsema KUR’ÂN-I KERİMİ lafzen okumaya kıraat, güzel okumanın usullerini öğreten ilme tecvid, Kur’ân okuyan kişiye de kârî denir, çoğulu kurrâ’dır.

    Kur’ân-ı Kerîmin tamamını ezberleyene de hâfız denir. Arapçada korumak, ezberlemek mânâsındaki “hıfz” kökünden türemiş bir sıfat olan hâfız, Kur’ân-ı Kerîmi ezberleyen ve hâfızasında koruyan kişidir.

    Hâfız sadece Kur’ân-ı Kerîmin kelimelerini, âyetlerini ezberleyen değil, aynı zamanda onun mânâsını kalbine ve ruhuna nakşeden, beynine alan ve gönül dünyasında sey-reden bir insandır. Kur’ân’ı içine sindirmiş olan gerçek hâfız yürüyen ve konuşan Kur’ân demektir.

    Hâfız kelimesine nisbet edilen el-Hâfız, Allah’ın güzel isimlerinden biridir ve “Her yönden esirgeyip koruyan, insanların ve cinlerin bütün amellerini muhafaza eden, asla zayi etmeyen” anlamındadır.

    “Şüphesiz ki Kur’ân’ı ve onu koruyacak olan da Biziz” âyetinde de ifade edildiği gibi Kur’ân’ın gerçek sahibi ve koruyucusu o kelâmın mutlak sahibi olan Allah’tır.

    Hâfızlar, Peygamberimizin (a.s.m.) özel iltifatına mazhar olan insanlardır:

    “Hâfız olup da Kur’ân okuyan kimse meleklerle beraberdir” hadisinde bildirildiği gibi, hâfız her an meleklerle birlikte, meleklerin arasında, meleklerle içiçedir. Çünkü meleklerin en çok ilgi duydukları olay, Kur’ân’ın okunduğu ve dile getirildiği yerlerdir.

    Kur’ân’ı beynine nakşeden ve kalbine yerleştiren hâfızlar, hem dünyada şerefli ve saygın insanlardır, hem de âhirette akrabalarına ve yakınlarına şefaatçi olacaklardır. Bu müjdeyi Efendimiz (a.s.m.) şu sözleriyle verirler:

    “Kim Kur’ân okur ve onu ezberler, helâlini helâl kılar ve haramını haram kılarsa, Allah, bu Kur’ân sebebiyle onu Cennetine koyar ve ailesinden Cehenneme girmeyi hak eden on kişiye şefaat hakkı tanır.”

    Hâfızları Abese Sûresinde sözü edilen sefere-i kirama benzeten Peygamber Efendimiz (a.s.m.), hâfızların Cen-nette onlarla beraber olacağını müjdelemiştir.

    Peygamberimiz (a.s.m.) kendisine vahyolunan âyetleri ezberinde tutar ve daha sonra Sahabilere okurdu. Kur’ân’ı hâfızasına nakşedip ilk muhafaza eden bizzat kendisidir, ilk hâfız odur.

    Kıyamet Sûresinin 16. ve 17. âyetlerinde işaret edildiği gibi Cenâb-ı Hak tarafından garanti edildiği şekilde Pey-gamber Efendimiz (a.s.m.), aldığı vahyi derhal bellemiş oluyordu. Bu yönüyle hâfızlık bir Peygamber mesleğidir.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) her sene Ramazan ayındao zamânâ kadar vahyedilmiş olanbütün Kur’ân’ı Hz. Cebrail ile mukabele ederdi. Dünyasını değiştireceği seneye rastlayan Ramazan’da bu mukabele iki defa olmuştu.

    Asr-ı Sâadette Hafızlık

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hayatta iken Sahabilerin çoğu Kur’ân-ı Kerîmi ya tamamen veya bir kısmını ezberlemiş durumdaydılar. Ancak Sahabiler içinde hâfız olanların sayısı kesin olarak bilinmiyor. Fakat bazı olaylar dolayısıyla Sahabiler arasında çok sayıda hâfız olduğunu öğreniyoruz. Meselâ hicretin 4. yılında meydana gelen Bi’rü Maûne Vak’asında 70 kadar hâfız Sahabinin, Hicre-tin 12. yılında ise Yemame Savaşında bazı kaynaklara göre, 70; bazı kaynaklara göre ise 500, 700 veya daha fazla hâfız Sahabinin şehit olduğu rivâyet edilmektedir.

    Peygamberimiz (a.s.m.) daha Mekke’de iken Sahabilerden Hz. Erkam’ın evinde bizzat Kur’ân öğretimine başlamıştı. Aynı şekilde hicretten iki yıl önce Birinci Akabe Bîatını müteakip Mus’ab bin Umeyr’i, Evs ve Hazreç ka-bilelerinden Müslüman olanlara Kur’ân öğretmek üzere Medine’ye göndermişti.
    Peygamberimizin (a.s.m.), Müslümanlara Kur’ân öğretmek için indiği yere “Dârü’l-kurrâ” denildiği gibi, hicretten sonra da Peygamberimizin mescidi Dârü’l-Kurrâ gibi kullanılmıştı Mescidin suffesi İslâm tarihinde Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından açılan ve ilk yatılı Kur’ân kursu idi ve burada yüzlerce öğrenci vardı. Bu Sahabilere Suffe Ashabı denirdi ve bizzat Efendimizin (a.s.m.) rahlesi ve dizi dibinde yetişiyorlardı.

    Suffe Ashabının bir kısmı hâfızdı ve hep Kur’ân’la meşgul olurlardı. Civar kabileler Peygamberimize (a.s.m.) gelip İslâmı öğretecek hoca istediklerinde Peygamberimiz (a.s.m.) hâfız olan Sahabileri gönderirdi.

    Peygamberimiz (a.s.m.), sayıları kırkı bulan vahiy katiplerine ve hâfızlara özel önem vermiş, sağlığında Kur’ân-ı Kerîmi onlara yazdırmış, İslâmı tebliğ için onları görevlendirmiş, üstün zeka ve kabiliyetleri sebebiyle elçilik ve valilik görevlerine onları getirmiştir.

    Hatta, Kur’ân’ın dört kişiden alınmasını tavsiye etmiş-tir. Bunlar; Abdullah bin Mes’ud, Ebû Huzeyfe’nin mevlâsı Salim, Muaz bin Cebel ve Ubey bin Ka’b.
    İlk tabaka kurralar şu isimlerden meydana geliyordu:

    1. Osman bin Afvan, 2. Ali bin Ebi Talib, 3. Ubey bin Ka’b, 4. Abdullah bin Mes’ud, 5. Zeyd bin Sabit, 6. Ebû Mûsa el-Eş’âri, 7. Ebû’d-Derdâ.
    Hâfız olan Sahabiler, Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam ve Mısır gibi merkezlerde ders vererek kendi kıraatlarını sonraki nesillere aktaracak talebeler yetiştirmişlerdir. Meselâ Hz. Osman, Muğire bin Şihab el-Mahzumi’yi yetiş-tirmiş, Muğire de kıraat imamlarından İbn-i Amir’in hocalarından olmuştur.

    Yedi kıraat imamı olan, 1. Nâfi, 2. İbn-i Kesir, 3. İbn-i Amir, 4. İmam-ı Âsım,

    5. Hamza, 6. Ebû Amr, 7. Kisâî’nin okuyuş tarzları genellikle Sahabe-i Kiram’dan Ubey bin Ka’b, Zeyd bin Sabit, Ebû’d-Derda, Abdullah bin Mes’ud, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye dayanır.

    Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kur’ân-ı Kerîmi tek cilt haline getirme görevini vahiy katipleri komisyonunca yapmıştır.

    Hz. Ömer (r.a.), genç ve yaşlı kurra’yı meclisinde bulundururdu.
    Hz. Osman (r.a.), Kur’ân-ı Kerîmin çoğaltılmasını hâfızlar ve vahiy katipleri önderliğinde yapmıştır.

    Hz. Ali (r.a.) ise, hâfızları ikram için evine davet ederdi.
    Sahabeden Ümmü Varaka, Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Ümmü Seleme gibi hanımlar da hâfızlar arasında idi.

    Abbasiler döneminde Harun Reşid’in hanımı Zübeyde’nin üç yüz kadar hâfız cariyesi bulunmakta ve saraydan dışarıya “arı kovanı gibi” Kur’ân sesleri yayılmaktaydı.

    Osmanlı Döneminde Hâfızlar
    Osmanlı döneminde Kur’ân eğitimine ve hıfzına ayrı bir önem verilirdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anlattığına göre, o dönemde sadece İstanbul’da dokuz bin hâfız vardı. Bunların üç binini kadınlar oluşturuyordu.

    Osmanlı döneminde bazı türbelerde sürekli Kur’ân okuyan hafızlar görev alırdı. Meselâ Eyüp Sultan türbesinde görevli 72 hâfız vardı.

    Fatih Sultan Mehmet Hanın türbesinde ise 90 kadar hâfız, her biri günde 16 dakika Kur’ân okumak üzere her gün nöbetleşe türbeye gelirdi. Bu sûretle 1481’den 1924’e kadar 443 yıl boyunca, Fatih’in başucunda, bir dakika ol-sun Kur’ân sesi eksik olmamıştı.

    Aynı şekilde 1917’de Yavuz Sultan Selim Hanın Mukaddes Emanetleri İstanbul’a getirmesinden itibaren Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar asırlarca 40 hâfız hiç ara vermeden Kur’ân okudular.

    * * *

    Ünlü ruh doktoru Mazhar Osman’ın, hastaları Kur’ân sesi ile tedavi etmesi orijinal bir buluştur. Zira ruhun asıl gıdası, Kur’ân’ın lahutî sesidir, Davudî mizmarıdır.

    Ülkemizde hâfızlık müessesesinin bir nizama bağlanması isteyen Ali Rıza Sağman’dır. İlk Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’nin zamanında 1933 yılına kadar ancak dokuz tane resmî Kur’ân Kursu açılabilmişti. Bu sayı 1991 yılında beş bini aşmış, 2001 yılı itibariyle de bu sayının üç bin beş yüz civarındaydı.
    Kur’ân Kurslarında hâfız olanlar için her ders yılı sonunda Diyanet İşleri Başkanlığınca tespit edilen bölgeler ve merkezde imtihanlar yapılır.
    Türkiye’de hâfızlık belgesine sahip en az yetmiş beş bin kişi olduğu tahmin edilmektedir.

    Hafız Olmanın Yaşı

    Hâfız olmanın belli bir yaşı yoktur. Tâbiin ulemasın-dan Süfyan bin Uyeyne gibi 4 yaşında hâfız olanlar olduğu gibi, 60-70 yaşında hıfzını tamamlayanlar da olmaktadır.

    2001 yılında gazetelerde yer alan bir habere göre, İzmir Büyük Hatay Kız Kur’ân Kursu’nda, torunu yaşındaki ta-lebelerle beraber yılmadan çalışmaya devam eden Bedia isminde bir hanım, gençlerle beraber Kur’ân’ı hıfzetmenin mutluluğunu yaşamıştır.

    Hâfızlık merasimiyle diplomasını alan Bedia Hanım, “Ben 5 yıldan beri hâfız olmak için çalışıyorum. Allah’tan çok istedim ve bana verdi. Çok mutluyum. Gençlere bir mesajım var. Bu işe biraz olsun zaman ayırırlarsa, inşâallah yarı yolda kalmazlar. Zamanlarını öldürmesinler ve gönülden isteyince, Allah’ın kendilerini yarı yolda bırakmayacağına inansınlar” şeklinde konuşmuştur.

    Hâfızlık ve Risale-i Nur:

    İslâm uleması Kur’ân hıfzını devamlı şekilde teşvik etmiş ve bu vazifenin ihmal edilmemesi üzerinde durmuşlardır. “Kur’ân hıfzına çalışmak mı, yoksa Risale-i Nurla meşgul olmak mı daha iyidir?” şeklindeki bir soru üzerine Bediüzzaman Said Nursî şu cevabı verir:

    Bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur'ân'ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevap bulunan Kur'ân'ın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem (öncelikli) ve müreccahtır (üstündür). Fakat, Risale-i Nur dahi o Kur'ân-ı Azîmüşşanın hakaik-i imaniyesinin burhanları, hüc-cetleri olduğundan ve Kur'ân'ın hıfz ve kıraatine vasıta ve vesile ve hakaikini tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur'ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir.”

    * * *

    Bir başka mektubunda ise yine bir soru vesilesiyle hâ-fızları bekleyen ciddi bir tehlikeye parmak basar ve dikkat çeker: “Risale-i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: ‘Bende unutkanlık hastalığı tezayüt ediyor (artıyor), ne yapayım?”

    Ben de dedim:

    “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme (harama bakma). Çünkü rivâyet var: İmam-ı Şâfiî'nin (r.a.) dediği gibi, Haram-ı nazar, nisyan verir (Harama bakmak unut-kanlık verir).”

    “Evet, ehl-i İslâmda (Müslümanlarda), nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye (nefsin arzuları) heyecana gelip, vücudunda su-i istimalâtla (yanlış yollarla) israfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir (hâfızası zayıflar).

    “Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede (sıcak ülkelerde) o su-i nazardan (yanlış bakıştan) su-i istimalât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî (az, çok) o şekvâdadır.

    “İşte, bu umumî hastalığın tezayüdüyle (artmasıyla), hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin tevili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki:

    “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.’
    “Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur'ân'a (ha-fızlığa) bu sû-i nazarla (yanlış bakışla) bazılarda set çeki-lecek; o hadisin tevilini gösterecek.”



    116 Hicr Sûresi, 9
    117 Müslim, Salât-ı Müsâfirîn:38, İbni Mâce, Edeb:52
    118 Tirmizî Fedâilü’l-Kur’ân:13, İbni Mâce, Mukaddime:16
    119 Tirmîzî, Fedâilü’l-Kur’ân:13
    120 T. Öz, İstanbul Camileri, 1:55
    121 http://65.122.110.233/webs/osm/sistem/vakiflar.htm-19k
    122 http://212.154.21.40/2001/05/15/ege/egedevam.htm
    123 Risale-i Nur Külliyatı-2 (Kastamonu Lâhikası), s. 1598
    124 Süyûtî. El-Hâvî li’l-Fetevâ, 2:253, Ali el-Müttakî. Kenzü’l-Ummâl, 14:233
    125 Risale-i Nur Külliyatı-2 (Kastamonu Lâhikası), s. 1625

    Mehmed Paksu



  2. 10.Eylül.2009, 09:45
    1
    T.T.O.R.H.S.S.



    KUR’ÂN-I KERİMİ lafzen okumaya kıraat, güzel okumanın usullerini öğreten ilme tecvid, Kur’ân okuyan kişiye de kârî denir, çoğulu kurrâ’dır.

    Kur’ân-ı Kerîmin tamamını ezberleyene de hâfız denir. Arapçada korumak, ezberlemek mânâsındaki “hıfz” kökünden türemiş bir sıfat olan hâfız, Kur’ân-ı Kerîmi ezberleyen ve hâfızasında koruyan kişidir.

    Hâfız sadece Kur’ân-ı Kerîmin kelimelerini, âyetlerini ezberleyen değil, aynı zamanda onun mânâsını kalbine ve ruhuna nakşeden, beynine alan ve gönül dünyasında sey-reden bir insandır. Kur’ân’ı içine sindirmiş olan gerçek hâfız yürüyen ve konuşan Kur’ân demektir.

    Hâfız kelimesine nisbet edilen el-Hâfız, Allah’ın güzel isimlerinden biridir ve “Her yönden esirgeyip koruyan, insanların ve cinlerin bütün amellerini muhafaza eden, asla zayi etmeyen” anlamındadır.

    “Şüphesiz ki Kur’ân’ı ve onu koruyacak olan da Biziz” âyetinde de ifade edildiği gibi Kur’ân’ın gerçek sahibi ve koruyucusu o kelâmın mutlak sahibi olan Allah’tır.

    Hâfızlar, Peygamberimizin (a.s.m.) özel iltifatına mazhar olan insanlardır:

    “Hâfız olup da Kur’ân okuyan kimse meleklerle beraberdir” hadisinde bildirildiği gibi, hâfız her an meleklerle birlikte, meleklerin arasında, meleklerle içiçedir. Çünkü meleklerin en çok ilgi duydukları olay, Kur’ân’ın okunduğu ve dile getirildiği yerlerdir.

    Kur’ân’ı beynine nakşeden ve kalbine yerleştiren hâfızlar, hem dünyada şerefli ve saygın insanlardır, hem de âhirette akrabalarına ve yakınlarına şefaatçi olacaklardır. Bu müjdeyi Efendimiz (a.s.m.) şu sözleriyle verirler:

    “Kim Kur’ân okur ve onu ezberler, helâlini helâl kılar ve haramını haram kılarsa, Allah, bu Kur’ân sebebiyle onu Cennetine koyar ve ailesinden Cehenneme girmeyi hak eden on kişiye şefaat hakkı tanır.”

    Hâfızları Abese Sûresinde sözü edilen sefere-i kirama benzeten Peygamber Efendimiz (a.s.m.), hâfızların Cen-nette onlarla beraber olacağını müjdelemiştir.

    Peygamberimiz (a.s.m.) kendisine vahyolunan âyetleri ezberinde tutar ve daha sonra Sahabilere okurdu. Kur’ân’ı hâfızasına nakşedip ilk muhafaza eden bizzat kendisidir, ilk hâfız odur.

    Kıyamet Sûresinin 16. ve 17. âyetlerinde işaret edildiği gibi Cenâb-ı Hak tarafından garanti edildiği şekilde Pey-gamber Efendimiz (a.s.m.), aldığı vahyi derhal bellemiş oluyordu. Bu yönüyle hâfızlık bir Peygamber mesleğidir.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) her sene Ramazan ayındao zamânâ kadar vahyedilmiş olanbütün Kur’ân’ı Hz. Cebrail ile mukabele ederdi. Dünyasını değiştireceği seneye rastlayan Ramazan’da bu mukabele iki defa olmuştu.

    Asr-ı Sâadette Hafızlık

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hayatta iken Sahabilerin çoğu Kur’ân-ı Kerîmi ya tamamen veya bir kısmını ezberlemiş durumdaydılar. Ancak Sahabiler içinde hâfız olanların sayısı kesin olarak bilinmiyor. Fakat bazı olaylar dolayısıyla Sahabiler arasında çok sayıda hâfız olduğunu öğreniyoruz. Meselâ hicretin 4. yılında meydana gelen Bi’rü Maûne Vak’asında 70 kadar hâfız Sahabinin, Hicre-tin 12. yılında ise Yemame Savaşında bazı kaynaklara göre, 70; bazı kaynaklara göre ise 500, 700 veya daha fazla hâfız Sahabinin şehit olduğu rivâyet edilmektedir.

    Peygamberimiz (a.s.m.) daha Mekke’de iken Sahabilerden Hz. Erkam’ın evinde bizzat Kur’ân öğretimine başlamıştı. Aynı şekilde hicretten iki yıl önce Birinci Akabe Bîatını müteakip Mus’ab bin Umeyr’i, Evs ve Hazreç ka-bilelerinden Müslüman olanlara Kur’ân öğretmek üzere Medine’ye göndermişti.
    Peygamberimizin (a.s.m.), Müslümanlara Kur’ân öğretmek için indiği yere “Dârü’l-kurrâ” denildiği gibi, hicretten sonra da Peygamberimizin mescidi Dârü’l-Kurrâ gibi kullanılmıştı Mescidin suffesi İslâm tarihinde Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından açılan ve ilk yatılı Kur’ân kursu idi ve burada yüzlerce öğrenci vardı. Bu Sahabilere Suffe Ashabı denirdi ve bizzat Efendimizin (a.s.m.) rahlesi ve dizi dibinde yetişiyorlardı.

    Suffe Ashabının bir kısmı hâfızdı ve hep Kur’ân’la meşgul olurlardı. Civar kabileler Peygamberimize (a.s.m.) gelip İslâmı öğretecek hoca istediklerinde Peygamberimiz (a.s.m.) hâfız olan Sahabileri gönderirdi.

    Peygamberimiz (a.s.m.), sayıları kırkı bulan vahiy katiplerine ve hâfızlara özel önem vermiş, sağlığında Kur’ân-ı Kerîmi onlara yazdırmış, İslâmı tebliğ için onları görevlendirmiş, üstün zeka ve kabiliyetleri sebebiyle elçilik ve valilik görevlerine onları getirmiştir.

    Hatta, Kur’ân’ın dört kişiden alınmasını tavsiye etmiş-tir. Bunlar; Abdullah bin Mes’ud, Ebû Huzeyfe’nin mevlâsı Salim, Muaz bin Cebel ve Ubey bin Ka’b.
    İlk tabaka kurralar şu isimlerden meydana geliyordu:

    1. Osman bin Afvan, 2. Ali bin Ebi Talib, 3. Ubey bin Ka’b, 4. Abdullah bin Mes’ud, 5. Zeyd bin Sabit, 6. Ebû Mûsa el-Eş’âri, 7. Ebû’d-Derdâ.
    Hâfız olan Sahabiler, Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam ve Mısır gibi merkezlerde ders vererek kendi kıraatlarını sonraki nesillere aktaracak talebeler yetiştirmişlerdir. Meselâ Hz. Osman, Muğire bin Şihab el-Mahzumi’yi yetiş-tirmiş, Muğire de kıraat imamlarından İbn-i Amir’in hocalarından olmuştur.

    Yedi kıraat imamı olan, 1. Nâfi, 2. İbn-i Kesir, 3. İbn-i Amir, 4. İmam-ı Âsım,

    5. Hamza, 6. Ebû Amr, 7. Kisâî’nin okuyuş tarzları genellikle Sahabe-i Kiram’dan Ubey bin Ka’b, Zeyd bin Sabit, Ebû’d-Derda, Abdullah bin Mes’ud, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye dayanır.

    Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kur’ân-ı Kerîmi tek cilt haline getirme görevini vahiy katipleri komisyonunca yapmıştır.

    Hz. Ömer (r.a.), genç ve yaşlı kurra’yı meclisinde bulundururdu.
    Hz. Osman (r.a.), Kur’ân-ı Kerîmin çoğaltılmasını hâfızlar ve vahiy katipleri önderliğinde yapmıştır.

    Hz. Ali (r.a.) ise, hâfızları ikram için evine davet ederdi.
    Sahabeden Ümmü Varaka, Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Ümmü Seleme gibi hanımlar da hâfızlar arasında idi.

    Abbasiler döneminde Harun Reşid’in hanımı Zübeyde’nin üç yüz kadar hâfız cariyesi bulunmakta ve saraydan dışarıya “arı kovanı gibi” Kur’ân sesleri yayılmaktaydı.

    Osmanlı Döneminde Hâfızlar
    Osmanlı döneminde Kur’ân eğitimine ve hıfzına ayrı bir önem verilirdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anlattığına göre, o dönemde sadece İstanbul’da dokuz bin hâfız vardı. Bunların üç binini kadınlar oluşturuyordu.

    Osmanlı döneminde bazı türbelerde sürekli Kur’ân okuyan hafızlar görev alırdı. Meselâ Eyüp Sultan türbesinde görevli 72 hâfız vardı.

    Fatih Sultan Mehmet Hanın türbesinde ise 90 kadar hâfız, her biri günde 16 dakika Kur’ân okumak üzere her gün nöbetleşe türbeye gelirdi. Bu sûretle 1481’den 1924’e kadar 443 yıl boyunca, Fatih’in başucunda, bir dakika ol-sun Kur’ân sesi eksik olmamıştı.

    Aynı şekilde 1917’de Yavuz Sultan Selim Hanın Mukaddes Emanetleri İstanbul’a getirmesinden itibaren Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar asırlarca 40 hâfız hiç ara vermeden Kur’ân okudular.

    * * *

    Ünlü ruh doktoru Mazhar Osman’ın, hastaları Kur’ân sesi ile tedavi etmesi orijinal bir buluştur. Zira ruhun asıl gıdası, Kur’ân’ın lahutî sesidir, Davudî mizmarıdır.

    Ülkemizde hâfızlık müessesesinin bir nizama bağlanması isteyen Ali Rıza Sağman’dır. İlk Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’nin zamanında 1933 yılına kadar ancak dokuz tane resmî Kur’ân Kursu açılabilmişti. Bu sayı 1991 yılında beş bini aşmış, 2001 yılı itibariyle de bu sayının üç bin beş yüz civarındaydı.
    Kur’ân Kurslarında hâfız olanlar için her ders yılı sonunda Diyanet İşleri Başkanlığınca tespit edilen bölgeler ve merkezde imtihanlar yapılır.
    Türkiye’de hâfızlık belgesine sahip en az yetmiş beş bin kişi olduğu tahmin edilmektedir.

    Hafız Olmanın Yaşı

    Hâfız olmanın belli bir yaşı yoktur. Tâbiin ulemasın-dan Süfyan bin Uyeyne gibi 4 yaşında hâfız olanlar olduğu gibi, 60-70 yaşında hıfzını tamamlayanlar da olmaktadır.

    2001 yılında gazetelerde yer alan bir habere göre, İzmir Büyük Hatay Kız Kur’ân Kursu’nda, torunu yaşındaki ta-lebelerle beraber yılmadan çalışmaya devam eden Bedia isminde bir hanım, gençlerle beraber Kur’ân’ı hıfzetmenin mutluluğunu yaşamıştır.

    Hâfızlık merasimiyle diplomasını alan Bedia Hanım, “Ben 5 yıldan beri hâfız olmak için çalışıyorum. Allah’tan çok istedim ve bana verdi. Çok mutluyum. Gençlere bir mesajım var. Bu işe biraz olsun zaman ayırırlarsa, inşâallah yarı yolda kalmazlar. Zamanlarını öldürmesinler ve gönülden isteyince, Allah’ın kendilerini yarı yolda bırakmayacağına inansınlar” şeklinde konuşmuştur.

    Hâfızlık ve Risale-i Nur:

    İslâm uleması Kur’ân hıfzını devamlı şekilde teşvik etmiş ve bu vazifenin ihmal edilmemesi üzerinde durmuşlardır. “Kur’ân hıfzına çalışmak mı, yoksa Risale-i Nurla meşgul olmak mı daha iyidir?” şeklindeki bir soru üzerine Bediüzzaman Said Nursî şu cevabı verir:

    Bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur'ân'ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevap bulunan Kur'ân'ın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem (öncelikli) ve müreccahtır (üstündür). Fakat, Risale-i Nur dahi o Kur'ân-ı Azîmüşşanın hakaik-i imaniyesinin burhanları, hüc-cetleri olduğundan ve Kur'ân'ın hıfz ve kıraatine vasıta ve vesile ve hakaikini tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur'ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir.”

    * * *

    Bir başka mektubunda ise yine bir soru vesilesiyle hâ-fızları bekleyen ciddi bir tehlikeye parmak basar ve dikkat çeker: “Risale-i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: ‘Bende unutkanlık hastalığı tezayüt ediyor (artıyor), ne yapayım?”

    Ben de dedim:

    “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme (harama bakma). Çünkü rivâyet var: İmam-ı Şâfiî'nin (r.a.) dediği gibi, Haram-ı nazar, nisyan verir (Harama bakmak unut-kanlık verir).”

    “Evet, ehl-i İslâmda (Müslümanlarda), nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye (nefsin arzuları) heyecana gelip, vücudunda su-i istimalâtla (yanlış yollarla) israfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir (hâfızası zayıflar).

    “Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede (sıcak ülkelerde) o su-i nazardan (yanlış bakıştan) su-i istimalât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî (az, çok) o şekvâdadır.

    “İşte, bu umumî hastalığın tezayüdüyle (artmasıyla), hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin tevili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki:

    “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.’
    “Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur'ân'a (ha-fızlığa) bu sû-i nazarla (yanlış bakışla) bazılarda set çeki-lecek; o hadisin tevilini gösterecek.”



    116 Hicr Sûresi, 9
    117 Müslim, Salât-ı Müsâfirîn:38, İbni Mâce, Edeb:52
    118 Tirmizî Fedâilü’l-Kur’ân:13, İbni Mâce, Mukaddime:16
    119 Tirmîzî, Fedâilü’l-Kur’ân:13
    120 T. Öz, İstanbul Camileri, 1:55
    121 http://65.122.110.233/webs/osm/sistem/vakiflar.htm-19k
    122 http://212.154.21.40/2001/05/15/ege/egedevam.htm
    123 Risale-i Nur Külliyatı-2 (Kastamonu Lâhikası), s. 1598
    124 Süyûtî. El-Hâvî li’l-Fetevâ, 2:253, Ali el-Müttakî. Kenzü’l-Ummâl, 14:233
    125 Risale-i Nur Külliyatı-2 (Kastamonu Lâhikası), s. 1625

    Mehmed Paksu



    Benzer Konular

    - Hafızlık nedir? Hafızlık Nasıl Yapılır?

    - Kutlu Doğumun Tarihteki Yeri ve Önemi

    - Hafızlık törenimiz için hafızlık konulu şiirlere ihtiyacımız var

    - Kayseri'nin tarihteki önemli şahsiyetleri

    - Tarihteki silahlarımız

  3. 09.Ekim.2013, 00:45
    2
    Misafir

    Cevap: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri




    Allah razi olsun


  4. 09.Ekim.2013, 00:45
    2
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Allah razi olsun


  5. 12.Mayıs.2014, 11:42
    3
    Misafir

    Cevap: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri

    konu hazıflık ve fazileti hakkında ama burda bile bir şekilde risale i nurlara getirmışsınız lafı. risalelere saygımız var ama temel kaynagımız kuranı kerim. bır ınsan 1 sayfa kuranı kerim okusa mı daha çok sevap alır yoksa sabaha kadar risale okusa mı daha çok sevap alır? hadi cevaplayın da görelim şakirtler


  6. 12.Mayıs.2014, 11:42
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    konu hazıflık ve fazileti hakkında ama burda bile bir şekilde risale i nurlara getirmışsınız lafı. risalelere saygımız var ama temel kaynagımız kuranı kerim. bır ınsan 1 sayfa kuranı kerim okusa mı daha çok sevap alır yoksa sabaha kadar risale okusa mı daha çok sevap alır? hadi cevaplayın da görelim şakirtler


  7. 12.Mayıs.2014, 13:30
    4
    mum
    Administrator

    Profili:
    mum
    Üyelik Tarihi: 20.Ocak.2007
    Üye No: 2
    Mesaj Sayısı: 6,083
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Cevap: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri

    hafız olmanın fazileti,
    hafız olmanın faziletleri

    Alıntı
    bır ınsan 1 sayfa kuranı kerim okusa mı daha çok sevap alır yoksa sabaha kadar risale okusa mı daha çok sevap alır? hadi cevaplayın da görelim şakirtler
    Kuran ile hiç bir eser kıyas edilemez.
    Risalenin bir kıymeti varsa, içindeki ayetlerden alır.
    Allah Teala ayaklarımızı kaydırmasın. amin


  8. 12.Mayıs.2014, 13:30
    4
    mum
    Administrator
    hafız olmanın fazileti,
    hafız olmanın faziletleri

    Alıntı
    bır ınsan 1 sayfa kuranı kerim okusa mı daha çok sevap alır yoksa sabaha kadar risale okusa mı daha çok sevap alır? hadi cevaplayın da görelim şakirtler
    Kuran ile hiç bir eser kıyas edilemez.
    Risalenin bir kıymeti varsa, içindeki ayetlerden alır.
    Allah Teala ayaklarımızı kaydırmasın. amin


  9. 21.Şubat.2016, 00:25
    5
    Misafir

    Cevap: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri

    kardeş !! risalei nur un kaynağı zaten KUR`AN olduğunu bilirsen ki bilmen lazım gayet aciklayici.. sorunun mantiksizligi gayet ortada sadece sormak için sorup sacmalamisin


  10. 21.Şubat.2016, 00:25
    5
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    kardeş !! risalei nur un kaynağı zaten KUR`AN olduğunu bilirsen ki bilmen lazım gayet aciklayici.. sorunun mantiksizligi gayet ortada sadece sormak için sorup sacmalamisin


  11. 07.Temmuz.2016, 02:54
    6
    Misafir

    Cevap: Hâfızlık, Fazileti ve Tarihteki Yeri

    Kardeşim Risale -i nur Kuran tefsiridir.Ve bunda emin olmalısın ki risalei nur okuyan ların %95 e yakını kuran okumayı bilir.Risalei nur okuyan adam bilir ki risalei nur kuranı yüceltmek ve bizim anlamamız için bir basamaktır.Şimdi burada risalei nurcular risalei nura kurandan fazla önem veriyorlar gibi bir izlenimle yaklaşmak pek mantıklı olmaz.Defterin üzerinde bir kitap bulunsa sen defteri yükseğe kaldırdığında kitapta yükselir ama defter hep kitabın altında kalır.Bunun gibi düşünebilirsin. Ayrıca hac ibadeti çok sevaptır ve senin kıldığın 1 vakit namazdan da daha sevaptır belki.Ama sen hac namazdan daha fazla sevaptır diyip namaz kılmazsan sineğin ısırığın kaçmak için yılanın üzerine atlamış gibi olursun.Pek mantıklı olmaz.Sen bu düşüncede olmayabilirsin ama dikkatli olmanda fayda var.


  12. 07.Temmuz.2016, 02:54
    6
    Elasir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Elasir
    Misafir
    Kardeşim Risale -i nur Kuran tefsiridir.Ve bunda emin olmalısın ki risalei nur okuyan ların %95 e yakını kuran okumayı bilir.Risalei nur okuyan adam bilir ki risalei nur kuranı yüceltmek ve bizim anlamamız için bir basamaktır.Şimdi burada risalei nurcular risalei nura kurandan fazla önem veriyorlar gibi bir izlenimle yaklaşmak pek mantıklı olmaz.Defterin üzerinde bir kitap bulunsa sen defteri yükseğe kaldırdığında kitapta yükselir ama defter hep kitabın altında kalır.Bunun gibi düşünebilirsin. Ayrıca hac ibadeti çok sevaptır ve senin kıldığın 1 vakit namazdan da daha sevaptır belki.Ama sen hac namazdan daha fazla sevaptır diyip namaz kılmazsan sineğin ısırığın kaçmak için yılanın üzerine atlamış gibi olursun.Pek mantıklı olmaz.Sen bu düşüncede olmayabilirsin ama dikkatli olmanda fayda var.





+ Yorum Gönder