Konusunu Oylayın.: Hz. Muhammedin doğduğu Arabistanda inanç, ahlak,kültürel, ekonomik ve sosyal durumlar

5 üzerinden 4.97 | Toplam : 34 kişi
Hz. Muhammedin doğduğu Arabistanda inanç, ahlak,kültürel, ekonomik ve sosyal durumlar
  1. 13.Ağustos.2008, 14:17
    1
    ßaran
    T.T.O.R.H.S.S.

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Mart.2008
    Üye No: 11279
    Mesaj Sayısı: 3,458
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 41

    Hz. Muhammedin doğduğu Arabistanda inanç, ahlak,kültürel, ekonomik ve sosyal durumlar






    Hz. Muhammedin doğduğu Arabistanda inanç, ahlak,kültürel, ekonomik ve sosyal durumlar Mumsema Araplar İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'nda göçebe olarak yaşıyorlardı.
    Geçimlerini ise hayvancılıkla sağlıyorlar, ayrıca bazı Araplar da Arabistan'ın iç kesimindeki vahalarda tarımcılık yapıyorlardı. Bunların yanında önemli geçim kaynaklarından biri de çöl adeti olan Kervan soygunlarıydı. Arapların İslam öncesi örgütlenme biçimleriyse Bedevi klasik sistemidir.

    Bu sisteme göre kabilenin saygın üyelerinden oluşan bir meclis bulunurdu. Kabile yaşamında kurallar daha çok ataların adetlerine göre şekilleniyordu ve toprakta özel mülkiyet yoktu. Otlaklar, su başları, hatta yer yer sürüler kabilenin ortak malı durumundaydı. Mekke ise bulunduğu konum itibarıyla ticaret merkezi halini almış ve burada yerleşik hayata geçilmeye başlanmıştır.
    Dinsel anlamda ise İslamiyet öncesi egemen olan din putperestlikti. Her kabilenin, her biri bir tanrıyı simgeleyen çok sayıda putu vardı. Putlar genellikle kadın, kuş, aslan vb. şekillerde tasvir edilmişti.



    Hz. Peygamber'in (s.a.s) Yetiştiği Çevre


    Önemli bir şahsiyetin hayatını inceleyen kişi için yapılması kaçınılmaz olan çalışmalardan birisi, belki de en önemlisi, onun yetiştiği çevreye, o ortama bir göz atmak, o ortamın, o kişinin şahsiyetinin oluşmasında herhangi bir etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çünkü insan, istese de istemese de içinde yetiştiği çevrenin, yaşadığı çağın tesirinde kalır. Doğup büyüdüğü ailenin, içinde yetiştiği çevrenin, ilişki kurduğu kimselerin onun kişiliği üzerinde, o kişiliğin oluşmasında, büyük ölçüde etkisi vardır.


    A. Dinî Durum:

    Bilindiği gibi Peygamberimiz, Miladî 570 (veya 571) yılı Rebiulevvel ayının 12'sine rastlayan bir Pazartesi günü dünyayı şereflendirdiler. (Hamidullah, 1/39) O dönemde Arabistan'da mevcud olan dinleri ve inançları araştırdığımızda ve Kur'ân–ı Kerim'den de bizzat anladığımıza göre, karşımıza çeşitli garip inançlar çıkmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır.

    1. Haniflik: Hz. İbrahim (a.s.)'ın dininin kalıntılarını devam ettiren kişilerdi. Arapların çoğunun, putperestlik yaygınlaşıncaya kadar bu inanca mensup oldukları kabul edilmektedir. Hz. İsmâil (a.s.) vasıtasıyla Haniflik inancını kabul etmişlerdi. Hz. Peygamberin doğumu esnasında mevcut bulunan Hanifler, Allah'ın birliğine inanırlar, putlara ibadeti reddederler, hesaba inanırlar, bir çok cahiliyye âdetini kabul etmezlerdi. Siyasî, askerî herhangi bir ağırlıkları yoktu.

    2. Yıldızlara Tapma: Yemen'de, Arap Yarımadası'nda (bazılarına göre Şam civarında) Horrân vadilerinde ve Yukarı Irak'ta yıldızlara tapan insanlar vardı. Bunlara Sabiîler denirdi.

    3. Mecusilik: Bahreyn ve Irak'ta mecûsiliğe inanan bazı gruplar vardı. Ateşe tapıyorlardı. Mecusi İran İmparatoru bunları himaye ediyordu.

    4. Hıristiyanlık: Yarımada'nın kuzeyinde Tağlib, Kuda'a, Gassân kabileleri arasında ve Güney Yemen'de bazı Hıristiyan gruplar vardı.

    5. Yahudilik: Yemen, Vadi'l–Kurâ, Hayber, Teymâ ve Yesrib'de (İslâm öncesi Medine) Yahudiler vardı. Bunlar, diğer inanç gruplarına göre askerî, siyâsî ve iktisâdî ağırlığa sahipti.

    6. Putpereslik: Arap Yarımadasının her tarafına yayılmış, diğer bütün inançlardan daha fazla etkiye sahip ve daha çok yaygındı. Arabistan'a bu inancın ne zaman sokulduğu, nasıl yaygın hale geldiği konusunda değişik görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı, putperestliği Arabistan'a Amr b. Luhay adında birinin soktuğudur.



    B. İktisadî Durum
    Arabistan Yarımadası geniş çöllerle kaplı bir bölge olduğundan, orada ziraata elverişli topraklar pek azdı. Buna paralel olarak, hayvan otlakları da yeterli değildi. Bazı zaruri ihtiyaçların karşılandığı vahalar ve su kaynakları çevresinin dışında, ziraat yok gibiydi. Çölde oturanlar genellikle hayvancılıkla uğraşmaya çalışırlar, Mekke ve Medine gibi yerleşim merkezlerinde oturanlar ise ticaret ve ziraatla uğraşırlardı. Stratejik konumu itibariyle, özellikle Hicaz bölgesi kervan yollarının üzerinde bulunduğu için, ticaret alanında önemli bir yeri vardı. Mekke'de bu sayede hatırı sayılır zenginler oluşmuştu. Kışın Yemen'e, yazın Şam'a ticarî seyahatler yapılırdı. Ancak, servet dağılımı insanlar arasında son derece haksız ve adaletsizdi.



    C. Sosyal Durum:
    a. Aile: Cahiliye Arapları arasında aileyi oluşturma ve aile kurma düzeni de karmakarışıktı. O gün yaygın olan başlıca evlenme çeşitlerini kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
    1–Erkeğin evlenmek istediği kızı velisinden istemesi suretiyle.
    2–Değişik erkeklerle fuhuş yapan kadının, doğan çocuğunun o erkeklerden birine ait olduğunu söylemesiyle.
    3–Bir kadının, gizlice ilişkide bulunduğu erkekten çocuğu olmasıyla.
    4–Erkeğin, ilişki kurduğu başkasına ait cariyeden çocuğu olunca onu satın alması yoluyla.
    Bunlardan başka, kadınların değiştirilmesi (Be'l nikahı), kızı ve akrabalarından bir kadını başka birinin kızı ve akrabası olan bir kadına karşılık vererek, o kadını almak yoluyla (Sığar nikahı), bir kadını geçici bir zaman için kiralamak şeklinde, daha da çirkin olanı, istibda' nikahı dedikleri,| bir erkeğin doğacak çocuk daha iyi olsun diye, karısını hayızdan temizlendikten sonra beğendiği başka bir erkeğin çadırına göndermesi yoluyla. İslâm, bütün bunların hepsini ortadan kaldırmış, ilk nikah şeklini ıslah ederek kabul etmiştir.
    Bir erkek, istediği kadar kadınla evlenir, istediği zaman onu boşardı. İslâmiyet geldiği zaman nikahında on tane eşi olup, evliliğin dörtle sınırlanmasıyla diğer eşlerinden ayrılmak zorunda kalan bazı sahabilerin adları kaynaklarımızda zikredilmektedir.
    Diğer taraftan, iki kız kardeşle birden evlenme âdeti olduğu gibi, üvey anneyle de evlenme âdeti vardı. Kocası ölen kadın, üvey oğullarına miras olarak kalırdı.


    D. Edebî Durum
    Bütün tarihçilerin ittifak ettikleri üzere, Hz. Peygamber'in İslam'ı tebliğle görevlendirilmesi esnasında Arapların en bariz özelliklerinden birisi de okur yazar olmamalarıydı. Nitekim bu hususa da, Kur'ân–ı Kerim'de şöyle işaret edilmektedir:
    "O, ümmîler arasından, kendilerinden olan bir elçi gönderdi. Bu elçi onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları inançlarına ve davranışlarına bulaşmış kirlerden arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki daha önce belli ve kesin bir sapıklık içinde idiler." (Cuma, 62/3)


    … ve Allah Resûlü

    İşte böyle bir ortamda Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Miladi 570 veya 571 yılı 12 Rebiülevvel ayına rastlayan bir pazartesi günü dünyayı şereflendirdiler. O, doğumundan itibaren diğer çocuklardan farklıydı. Annesi O'nu dünyaya getirirken asla doğum sancıları çekmedi. O'nu melekler yıkamış ve iki omuzu arasına gelmek üzere Risalet mührünü basmışlardı. Dünyaya gelişinden birkaç hafta önce babası Abdullah vefat etmiş olduğundan, O'nunla annesi Âmine ve dedesi Abdulmuttalip ilgilendiler. Mekke'de eskiden mevcut bir geleneğe göre yeni doğan çocuklar sütannelere verilirdi. O'nu da Hz. Halime'ye verdiler. Hadislerde anlatıldığına göre Halime, çelimsiz ve yorgun binek hayvanı sebebiyle, emzirecek çocuk arayan diğer süt annelerine nisbetle Mekke'ye geç gelmiş, emzirecek zengin bir çocuk bulamayınca da, eve boş dönmemek için yetim bir çocuk olan Hz Muhammed'i almıştı. Süt annesinin merkebi, dönüş yolunda kervanın en hızlı binek hayvanı hâline gelmişti. Yine O'nun süt sağılan devesi, bütün aileye yetip artacak şekilde süt vermeye başlamıştı. Diğerini süt kardeşine bırakmak suretiyle, ısrarla süt annesinin bir tek memesinden süt emmişti.
    O, diğer çocuklardan daha ağır başlı ve akıllı idi. Yaşından beklenmeyen işlere ilgi duyuyordu. Kaynakların bildirdiğine göre, bölgesel ve diğer birtakım meseleleri diğer şehir mensupları ile görüşmek için, Abdülmuttalib, ne zaman serdiği kilimin üzerine çıkıp otursa, çocuk yaşındaki Muhammed (s.a.s.) de oyuncaklarını bir kenara atar ve meclisin toplantılarına katılırdı. Kendisi, en ön sıraya dedesinin yanı başına oturmak isterdi. Amcaları buna mani olmak isterler, fakat büyükbaba her zaman: "Bırakın, O kendisini büyük bir insan yerine koyuyor. O, o kadar akıllı ki, ümit ederim ilerde büyük bir adam olacak." derdi. Gerçekten o kadar akıllı–uslu idi ki, topluluk rahatsız edilmiş olmaktan dolayı O'ndan asla herhangi bir şikâyette bulunmamıştır. (Hamidullah, 1/43)
    Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi olmadan yemeğe asla oturmayacak kadar kendisini seven dedesini sekiz yaşında kaybedince, O'nun tabutu arkasında acı ve ıstırapla sızlanmıştı.
    Daha sonra hayatını amcası Ebû Talib'in yanında sürdüren Peygamberimiz devrinde okul yoktu. Bu sebeple, ne okuma ve ne de yazma öğrenebildi. Mekkeliler hesabına çobanlık yaparak, amcasının zayıf bütçesine katkıda bulunuyordu. (a.g.e., 1/46)
    Halk arasında kendisine el–Emin lâkabı verilen Hz. Muhammed (s.a.s.), putlardan son derece nefret ederdi. Onlara takdim edilen kurban etlerini yemezdi. Yaşı ilerledikçe tefekküre dalar, Allah'a secde ederdi.

    Bilindiği gibi, 40 yaşında, bir Ramazan ayında Hira Mağarası’nda inzivaya çekilmişken, kendisine ilahî vahiy geldi. Bütün Arabistan'ı ve bütün insanlığı değiştirecek olan ilâhi vazifesi böylece başlamıştı.

    Sonuç:
    Özet olarak söylemek gerekirse, Resulüllah'ın yetiştiği çevre, dinî, iktisadî, içtimaî ve manevî açıdan, gerçekten o gün için dünyanın en bozuk çevresiydi. İtikatlar bozulmuş, belli bir otoritenin olmayışı her tarafa korku salmıştı. Kuvvetlilerin söz sahibi olduğu düşüncesi hakimdi. İnsanlar devamlı bir saldırı korkusu içinde yaşıyorlardı. Gerek bölgenin verimsizliği gerekse servetin kötü dağılımı, bölgedeki her türlü gelişmeyi engelliyordu. Aile düzeninin kuruluşundan tutun, kabile taassubunun gözleri karartmasına kadar, sosyal bünyeyi bozan unsurların varlığı, bütün kabileleri, bir araya getirecek devlet şuurunun olmayışı, kuvvetli kabilelerin zayıfları yeme haklarının olduğu inancı ve bütün bölgeye hakim olan orman kanunları. Rahmetli Akif'in veciz ifadesiyle:

    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta

    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
    Resûllüllah, işte kısaca anlatmaya çalıştığımız bu ortamda doğdu, burada büyüdü. Cemiyetteki bütün olumsuzlukları gördü. Olumlu işlere iştirak etti. Örneğin Hilfu'l–Fudûl denilen, Mekke'de bütün mazlumlara yardım edilip, zalimlerin karşısına çıkılacağına dair Haşimoğulları, Muttalipoğulları, Zühre ve Teymoğulları arasında yapılan anlaşmada faal görev üstlendi.
    O'nun şiirlerle ilgilendiğini gösteren herhangi bir rivâyete sahip değiliz. Aksine, o dönemde kendilerinde manevi bir güç olduğu kabul edilen şairlerden nefret ettiğini ifade eden rivâyetler vardır. Bu gün, Hz. Peygamber'in yetiştiği o ortamdan öyle bir insanın yetişmesini beklemek mümkün değildi. Bu husus, batılı bir çok yazarın da dikkatini çekmiştir. Nitekim, En Etkin Yüz kitabının yazarı olan M. Hart, dünyada en etkili 100 insan içerisinde birinci sıraya Peygamberimiz'i koyuş sebebini şöyle açıklıyor:
    "Dünyanın en etkili insanlar listesinin başına Hz. Muhammed'i koymam bazı okurları şaşırtabilir. Bazılarını da kuşkuya düşürebilir. Ancak Hz. Muhammed tarihte, hem dinî hem de seküler düzeyde üstün başarılı olan tek insandı.
    "Mütevazı bir aileden gelen Hz. Muhammed dünyanın en büyük dinlerinden birini kurmuş, (bu ifade Batılı anlayışa göredir) yaymış ve çok etkili bir siyasî lider olmuştur. Bugün, ölümünden 13 yüzyıl sonra, etkisi halâ güçlü ve yaygındır.
    "Bu kitapta yer alan kişilerin çoğu, uygarlık merkezlerinde, ileri kültüre sahip ya da politik açıdan önemli milletler içerisinde doğup büyüme avantajlarına sahiptiler. Ancak Hz. Muhammed, 570 yılında, o dönemde dünyanın geri kalmış bir bölgesi olan, ticaret, sanat ve bilim merkezlerinden çok uzakta bulunan Güney Arabistan'ın Mekke kentinde doğmuştur. Altı yaşında yetim kalmış ve çok mütevazı bir çevrede yetişmiştir. İslâm gelenekleri, bize onun okuma–yazması olmadığını söylemektedir…" (Hart, 1 vd.)


    Prof. Dr. Hüseyin Elmalı


  2. 13.Ağustos.2008, 14:17
    1
    T.T.O.R.H.S.S.



    Araplar İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'nda göçebe olarak yaşıyorlardı.
    Geçimlerini ise hayvancılıkla sağlıyorlar, ayrıca bazı Araplar da Arabistan'ın iç kesimindeki vahalarda tarımcılık yapıyorlardı. Bunların yanında önemli geçim kaynaklarından biri de çöl adeti olan Kervan soygunlarıydı. Arapların İslam öncesi örgütlenme biçimleriyse Bedevi klasik sistemidir.

    Bu sisteme göre kabilenin saygın üyelerinden oluşan bir meclis bulunurdu. Kabile yaşamında kurallar daha çok ataların adetlerine göre şekilleniyordu ve toprakta özel mülkiyet yoktu. Otlaklar, su başları, hatta yer yer sürüler kabilenin ortak malı durumundaydı. Mekke ise bulunduğu konum itibarıyla ticaret merkezi halini almış ve burada yerleşik hayata geçilmeye başlanmıştır.
    Dinsel anlamda ise İslamiyet öncesi egemen olan din putperestlikti. Her kabilenin, her biri bir tanrıyı simgeleyen çok sayıda putu vardı. Putlar genellikle kadın, kuş, aslan vb. şekillerde tasvir edilmişti.



    Hz. Peygamber'in (s.a.s) Yetiştiği Çevre


    Önemli bir şahsiyetin hayatını inceleyen kişi için yapılması kaçınılmaz olan çalışmalardan birisi, belki de en önemlisi, onun yetiştiği çevreye, o ortama bir göz atmak, o ortamın, o kişinin şahsiyetinin oluşmasında herhangi bir etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çünkü insan, istese de istemese de içinde yetiştiği çevrenin, yaşadığı çağın tesirinde kalır. Doğup büyüdüğü ailenin, içinde yetiştiği çevrenin, ilişki kurduğu kimselerin onun kişiliği üzerinde, o kişiliğin oluşmasında, büyük ölçüde etkisi vardır.


    A. Dinî Durum:

    Bilindiği gibi Peygamberimiz, Miladî 570 (veya 571) yılı Rebiulevvel ayının 12'sine rastlayan bir Pazartesi günü dünyayı şereflendirdiler. (Hamidullah, 1/39) O dönemde Arabistan'da mevcud olan dinleri ve inançları araştırdığımızda ve Kur'ân–ı Kerim'den de bizzat anladığımıza göre, karşımıza çeşitli garip inançlar çıkmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır.

    1. Haniflik: Hz. İbrahim (a.s.)'ın dininin kalıntılarını devam ettiren kişilerdi. Arapların çoğunun, putperestlik yaygınlaşıncaya kadar bu inanca mensup oldukları kabul edilmektedir. Hz. İsmâil (a.s.) vasıtasıyla Haniflik inancını kabul etmişlerdi. Hz. Peygamberin doğumu esnasında mevcut bulunan Hanifler, Allah'ın birliğine inanırlar, putlara ibadeti reddederler, hesaba inanırlar, bir çok cahiliyye âdetini kabul etmezlerdi. Siyasî, askerî herhangi bir ağırlıkları yoktu.

    2. Yıldızlara Tapma: Yemen'de, Arap Yarımadası'nda (bazılarına göre Şam civarında) Horrân vadilerinde ve Yukarı Irak'ta yıldızlara tapan insanlar vardı. Bunlara Sabiîler denirdi.

    3. Mecusilik: Bahreyn ve Irak'ta mecûsiliğe inanan bazı gruplar vardı. Ateşe tapıyorlardı. Mecusi İran İmparatoru bunları himaye ediyordu.

    4. Hıristiyanlık: Yarımada'nın kuzeyinde Tağlib, Kuda'a, Gassân kabileleri arasında ve Güney Yemen'de bazı Hıristiyan gruplar vardı.

    5. Yahudilik: Yemen, Vadi'l–Kurâ, Hayber, Teymâ ve Yesrib'de (İslâm öncesi Medine) Yahudiler vardı. Bunlar, diğer inanç gruplarına göre askerî, siyâsî ve iktisâdî ağırlığa sahipti.

    6. Putpereslik: Arap Yarımadasının her tarafına yayılmış, diğer bütün inançlardan daha fazla etkiye sahip ve daha çok yaygındı. Arabistan'a bu inancın ne zaman sokulduğu, nasıl yaygın hale geldiği konusunda değişik görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanı, putperestliği Arabistan'a Amr b. Luhay adında birinin soktuğudur.



    B. İktisadî Durum
    Arabistan Yarımadası geniş çöllerle kaplı bir bölge olduğundan, orada ziraata elverişli topraklar pek azdı. Buna paralel olarak, hayvan otlakları da yeterli değildi. Bazı zaruri ihtiyaçların karşılandığı vahalar ve su kaynakları çevresinin dışında, ziraat yok gibiydi. Çölde oturanlar genellikle hayvancılıkla uğraşmaya çalışırlar, Mekke ve Medine gibi yerleşim merkezlerinde oturanlar ise ticaret ve ziraatla uğraşırlardı. Stratejik konumu itibariyle, özellikle Hicaz bölgesi kervan yollarının üzerinde bulunduğu için, ticaret alanında önemli bir yeri vardı. Mekke'de bu sayede hatırı sayılır zenginler oluşmuştu. Kışın Yemen'e, yazın Şam'a ticarî seyahatler yapılırdı. Ancak, servet dağılımı insanlar arasında son derece haksız ve adaletsizdi.



    C. Sosyal Durum:
    a. Aile: Cahiliye Arapları arasında aileyi oluşturma ve aile kurma düzeni de karmakarışıktı. O gün yaygın olan başlıca evlenme çeşitlerini kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
    1–Erkeğin evlenmek istediği kızı velisinden istemesi suretiyle.
    2–Değişik erkeklerle fuhuş yapan kadının, doğan çocuğunun o erkeklerden birine ait olduğunu söylemesiyle.
    3–Bir kadının, gizlice ilişkide bulunduğu erkekten çocuğu olmasıyla.
    4–Erkeğin, ilişki kurduğu başkasına ait cariyeden çocuğu olunca onu satın alması yoluyla.
    Bunlardan başka, kadınların değiştirilmesi (Be'l nikahı), kızı ve akrabalarından bir kadını başka birinin kızı ve akrabası olan bir kadına karşılık vererek, o kadını almak yoluyla (Sığar nikahı), bir kadını geçici bir zaman için kiralamak şeklinde, daha da çirkin olanı, istibda' nikahı dedikleri,| bir erkeğin doğacak çocuk daha iyi olsun diye, karısını hayızdan temizlendikten sonra beğendiği başka bir erkeğin çadırına göndermesi yoluyla. İslâm, bütün bunların hepsini ortadan kaldırmış, ilk nikah şeklini ıslah ederek kabul etmiştir.
    Bir erkek, istediği kadar kadınla evlenir, istediği zaman onu boşardı. İslâmiyet geldiği zaman nikahında on tane eşi olup, evliliğin dörtle sınırlanmasıyla diğer eşlerinden ayrılmak zorunda kalan bazı sahabilerin adları kaynaklarımızda zikredilmektedir.
    Diğer taraftan, iki kız kardeşle birden evlenme âdeti olduğu gibi, üvey anneyle de evlenme âdeti vardı. Kocası ölen kadın, üvey oğullarına miras olarak kalırdı.


    D. Edebî Durum
    Bütün tarihçilerin ittifak ettikleri üzere, Hz. Peygamber'in İslam'ı tebliğle görevlendirilmesi esnasında Arapların en bariz özelliklerinden birisi de okur yazar olmamalarıydı. Nitekim bu hususa da, Kur'ân–ı Kerim'de şöyle işaret edilmektedir:
    "O, ümmîler arasından, kendilerinden olan bir elçi gönderdi. Bu elçi onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları inançlarına ve davranışlarına bulaşmış kirlerden arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki daha önce belli ve kesin bir sapıklık içinde idiler." (Cuma, 62/3)


    … ve Allah Resûlü

    İşte böyle bir ortamda Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Miladi 570 veya 571 yılı 12 Rebiülevvel ayına rastlayan bir pazartesi günü dünyayı şereflendirdiler. O, doğumundan itibaren diğer çocuklardan farklıydı. Annesi O'nu dünyaya getirirken asla doğum sancıları çekmedi. O'nu melekler yıkamış ve iki omuzu arasına gelmek üzere Risalet mührünü basmışlardı. Dünyaya gelişinden birkaç hafta önce babası Abdullah vefat etmiş olduğundan, O'nunla annesi Âmine ve dedesi Abdulmuttalip ilgilendiler. Mekke'de eskiden mevcut bir geleneğe göre yeni doğan çocuklar sütannelere verilirdi. O'nu da Hz. Halime'ye verdiler. Hadislerde anlatıldığına göre Halime, çelimsiz ve yorgun binek hayvanı sebebiyle, emzirecek çocuk arayan diğer süt annelerine nisbetle Mekke'ye geç gelmiş, emzirecek zengin bir çocuk bulamayınca da, eve boş dönmemek için yetim bir çocuk olan Hz Muhammed'i almıştı. Süt annesinin merkebi, dönüş yolunda kervanın en hızlı binek hayvanı hâline gelmişti. Yine O'nun süt sağılan devesi, bütün aileye yetip artacak şekilde süt vermeye başlamıştı. Diğerini süt kardeşine bırakmak suretiyle, ısrarla süt annesinin bir tek memesinden süt emmişti.
    O, diğer çocuklardan daha ağır başlı ve akıllı idi. Yaşından beklenmeyen işlere ilgi duyuyordu. Kaynakların bildirdiğine göre, bölgesel ve diğer birtakım meseleleri diğer şehir mensupları ile görüşmek için, Abdülmuttalib, ne zaman serdiği kilimin üzerine çıkıp otursa, çocuk yaşındaki Muhammed (s.a.s.) de oyuncaklarını bir kenara atar ve meclisin toplantılarına katılırdı. Kendisi, en ön sıraya dedesinin yanı başına oturmak isterdi. Amcaları buna mani olmak isterler, fakat büyükbaba her zaman: "Bırakın, O kendisini büyük bir insan yerine koyuyor. O, o kadar akıllı ki, ümit ederim ilerde büyük bir adam olacak." derdi. Gerçekten o kadar akıllı–uslu idi ki, topluluk rahatsız edilmiş olmaktan dolayı O'ndan asla herhangi bir şikâyette bulunmamıştır. (Hamidullah, 1/43)
    Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi olmadan yemeğe asla oturmayacak kadar kendisini seven dedesini sekiz yaşında kaybedince, O'nun tabutu arkasında acı ve ıstırapla sızlanmıştı.
    Daha sonra hayatını amcası Ebû Talib'in yanında sürdüren Peygamberimiz devrinde okul yoktu. Bu sebeple, ne okuma ve ne de yazma öğrenebildi. Mekkeliler hesabına çobanlık yaparak, amcasının zayıf bütçesine katkıda bulunuyordu. (a.g.e., 1/46)
    Halk arasında kendisine el–Emin lâkabı verilen Hz. Muhammed (s.a.s.), putlardan son derece nefret ederdi. Onlara takdim edilen kurban etlerini yemezdi. Yaşı ilerledikçe tefekküre dalar, Allah'a secde ederdi.

    Bilindiği gibi, 40 yaşında, bir Ramazan ayında Hira Mağarası’nda inzivaya çekilmişken, kendisine ilahî vahiy geldi. Bütün Arabistan'ı ve bütün insanlığı değiştirecek olan ilâhi vazifesi böylece başlamıştı.

    Sonuç:
    Özet olarak söylemek gerekirse, Resulüllah'ın yetiştiği çevre, dinî, iktisadî, içtimaî ve manevî açıdan, gerçekten o gün için dünyanın en bozuk çevresiydi. İtikatlar bozulmuş, belli bir otoritenin olmayışı her tarafa korku salmıştı. Kuvvetlilerin söz sahibi olduğu düşüncesi hakimdi. İnsanlar devamlı bir saldırı korkusu içinde yaşıyorlardı. Gerek bölgenin verimsizliği gerekse servetin kötü dağılımı, bölgedeki her türlü gelişmeyi engelliyordu. Aile düzeninin kuruluşundan tutun, kabile taassubunun gözleri karartmasına kadar, sosyal bünyeyi bozan unsurların varlığı, bütün kabileleri, bir araya getirecek devlet şuurunun olmayışı, kuvvetli kabilelerin zayıfları yeme haklarının olduğu inancı ve bütün bölgeye hakim olan orman kanunları. Rahmetli Akif'in veciz ifadesiyle:

    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta

    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
    Resûllüllah, işte kısaca anlatmaya çalıştığımız bu ortamda doğdu, burada büyüdü. Cemiyetteki bütün olumsuzlukları gördü. Olumlu işlere iştirak etti. Örneğin Hilfu'l–Fudûl denilen, Mekke'de bütün mazlumlara yardım edilip, zalimlerin karşısına çıkılacağına dair Haşimoğulları, Muttalipoğulları, Zühre ve Teymoğulları arasında yapılan anlaşmada faal görev üstlendi.
    O'nun şiirlerle ilgilendiğini gösteren herhangi bir rivâyete sahip değiliz. Aksine, o dönemde kendilerinde manevi bir güç olduğu kabul edilen şairlerden nefret ettiğini ifade eden rivâyetler vardır. Bu gün, Hz. Peygamber'in yetiştiği o ortamdan öyle bir insanın yetişmesini beklemek mümkün değildi. Bu husus, batılı bir çok yazarın da dikkatini çekmiştir. Nitekim, En Etkin Yüz kitabının yazarı olan M. Hart, dünyada en etkili 100 insan içerisinde birinci sıraya Peygamberimiz'i koyuş sebebini şöyle açıklıyor:
    "Dünyanın en etkili insanlar listesinin başına Hz. Muhammed'i koymam bazı okurları şaşırtabilir. Bazılarını da kuşkuya düşürebilir. Ancak Hz. Muhammed tarihte, hem dinî hem de seküler düzeyde üstün başarılı olan tek insandı.
    "Mütevazı bir aileden gelen Hz. Muhammed dünyanın en büyük dinlerinden birini kurmuş, (bu ifade Batılı anlayışa göredir) yaymış ve çok etkili bir siyasî lider olmuştur. Bugün, ölümünden 13 yüzyıl sonra, etkisi halâ güçlü ve yaygındır.
    "Bu kitapta yer alan kişilerin çoğu, uygarlık merkezlerinde, ileri kültüre sahip ya da politik açıdan önemli milletler içerisinde doğup büyüme avantajlarına sahiptiler. Ancak Hz. Muhammed, 570 yılında, o dönemde dünyanın geri kalmış bir bölgesi olan, ticaret, sanat ve bilim merkezlerinden çok uzakta bulunan Güney Arabistan'ın Mekke kentinde doğmuştur. Altı yaşında yetim kalmış ve çok mütevazı bir çevrede yetişmiştir. İslâm gelenekleri, bize onun okuma–yazması olmadığını söylemektedir…" (Hart, 1 vd.)


    Prof. Dr. Hüseyin Elmalı


    Benzer Konular

    - Hz.Muhammedin doğduğu çevrenin dini sosyal ve ekonomik özellikleri nelerdir

    - Medine'ye Hicretin Sosyal ve Kültürel Sonuçları

    - Hz.Muhammedin doğduğu çevrenin dini ve sosyal özellikleriyle ilgili bilgiler

    - Hicretin sosyal ve kültürel sonuçları nelerdir?

    - Hicret sosyal ve kültürel sonuçları

  3. 13.Mart.2016, 17:30
    2
    AYSEVEN
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Şubat.2016
    Üye No: 107881
    Mesaj Sayısı: 896
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: Hz. Muhammedin doğduğu Arabistanda inanç, ahlak,kültürel, ekonomik ve sosyal durumlar




    cahiliyet dönemlerinde arap ülkelerinde olan düzen çok kötüydü eğitimsizlik ve inançsızlık insanlarda geçimsizlik anlaşmazlığa sebp oluyordu ticaretle ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı islamiyetten sonra herşey daha düzene girdi


  4. 13.Mart.2016, 17:30
    2
    Kıdemli Üye



    cahiliyet dönemlerinde arap ülkelerinde olan düzen çok kötüydü eğitimsizlik ve inançsızlık insanlarda geçimsizlik anlaşmazlığa sebp oluyordu ticaretle ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı islamiyetten sonra herşey daha düzene girdi





+ Yorum Gönder