Konusunu Oylayın.: Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor?
  1. 20.Mayıs.2011, 06:48
    1
    Misafir

    Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor?






    Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor? Mumsema Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor konusunu açıklar mısınız ?


  2. 20.Mayıs.2011, 06:48
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Mayıs.2011, 14:46
    2
    _aSya_
    ฟΣŁΣףּ ╜

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Ağustos.2009
    Üye No: 49609
    Mesaj Sayısı: 317
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5
    Yaş: 26
    Bulunduğu yer: uzαμdαn...

    Cevap: Müslüman zihinlerde nasıl bir toplum modeli yaşatılıyor?




    Toplumun gündeminin ne tür sathî bir düzeye hapsedilmeye çalışıldığını gösteren onca hâdiseye tanık oluyoruz her geçen gün…
    Başörtülü öğrencisinin örtüsünü çekip almaya çalışan bir ‘eğitimci’nin (!) çirkin çabası da giriyor görüş alanımıza; sokakta açık-saçık giyiniyor diye sözlü veya fiilî saldırıya uğrayan kadınlara dair haberleri de müşâhede ediyoruz.
    Hayır, bunları anmakla, ne mezkûr öğretmenin bayağı eylemini hafife alıyorum, ne de açık-saçık giyimi normal algılamaya dönük bir zihnî yapıya sahibim.
    Öne çıkarmak istediğim husus, insanların şuur düzeylerinin ve bilinç seviyelerinin ne tür sembolik olaylarda takılı kaldığı realitesi…
    Meseleyi başörtüsü tahammülsüzlüğüne indirgeyen pespâye tavır elbette seviyesizlikten besleniyor; bunda şüphe yok…
    Ama kimi zaman duyageldiğimiz ve toplumda rastlanılan gayr-ı İslâmî bazı tezâhürlere yönelik fiilî müdâhaleler de benzeri bir seviye problemi ile mâlûller ne yazık ki…
    Öyle ya, müslümanlar, bir toplumsal ârızanın sebebine değil de, sonuçlarına/tezâhürlerine cephe almaya başlayınca, kendi enerjilerini hebâ etmekten başka bir iş yapmış olmuyorlar.
    Önemli bir algı zayıflamasından ve akıl kamaşmasından söz ediyorum. İnsanlar, ister muhafazakâr câmiadan olsun, isterse hasım cepheden… Hep semboller üzerinden düşünülüyor ve tavırlar hep bu yüzeysel/şeklî simgeler üzerinden ifade ediliyor.
    Kimi nâdânlar, bir kızın başındaki örtüyü çekip alınca kendi düşünce tarzlarının başarı hanesine bir çentik attıklarını düşünüyorlar. Hayatı okuma biçimleri bu ölçüde bir düzeysizlikle mâlûl çünkü…
    Başka bazıları da, ne bileyim etek boyu kısa bir bayana hakaret ederek onu ‘yola getirebileceği’ kabulünden besleniyor. Açık-saçıklığın sebebi ile değil de sonucuyla boğuşmayı seçen bir algısal ârıza bu…
    İyi de bunları neden şimdi gündeme getiriyorum? Çünkü ben, andığım bu avâmî düşüncenin sadece avama mahsus kalmadığını görüyor, bu tür bir okuma biçiminin birileri tarafından toplumun geneline teşmil edilmeye çalışıldığını düşünüyorum.
    Yani olayları bir takım şeklî unsurlarla sınırlayan; semboller dünyasında kazandığı zaferleri, kafasında idealize ettiği toplum modeline uzanan yolun köşe taşları olarak gören sığ bir bakışı nazara vermeye çalışıyorum.
    Peki, bunun pratikteki en önemli zararı ne?
    Özellikle müslümanlar, bu tarz bir algı seviyesinde seyretmeye başladıklarında, yani sembolik başarılarını ve dinin zevâhiri bağlamında sağladıkları üstünlüklerini gerçek zaferler olarak görmeye yeltendiklerinde, esas hedeflerinden ve ulvî gâyelerinden sarf-ı nazar ediyorlar.
    Bir anlamda bu yolun sâliklerinin, hedef çıtalarını hayli aşağılara odakladıkları bir dûn himmetlikle yüzleşiyoruz.
    Toplumda başını örten kadın sayısının, devlet dairelerinde ibadete hasredilen mekân adedinin, kandillerde câmileri dolduran insan yekûnunun artması üzerinden zafer tahlilleri yapan yüzeysel bakış açısından söz ediyorum.
    Hayır, elbette bu kazanımları küçümsemiyorum. Fakat müslümanların, yani yaşadıkları hayatın her alanına dair telkinleri olan bir dine inanan insanların, bu belli ve sembolik ilerlemeleri meselenin aslı gibi algılayıp muvaffakiyet türküleri söylemelerinde ifadesini bulan ‘yersiz coşkuyu’ masaya yatırmaya çalışıyorum.
    Bu tarz simgesel başarılara ‘fit olmanın’, hayatın onca ünitesi Din’in mesajından mücerred şekillendirilirken bazı göz önündeki atılımları merkeze alarak başarı bilançoları hazırlamanın, bizi tahayyül ettiğimiz hedeften uzaklaştıracağı kaygısından vâreste olamıyorum.
    Evet, bu plânlı ilerleyen bir süreçtir ve son tahlilde müslümanları aslî iddialarından soyutlamayı hedeflemektedir.
    Sahiden, müslümanlar ne zaman mevcut yapıyı onarmak ve düzeltmekten değil, bütünüyle hasım kabul etmekten söz edeceklerdir?
    Karşımızda temelleri şirke yaslanan bâtıl bir model var ve biz bu gerçeği dillendirmedikçe, onlar bizim namazımıza, başörtümüze falan karışmayacaklar. Biz de buradan, müslümanların önünün açıldığı naif sonucunu çıkarmaya devam edeceğiz.
    Bâtılı toptan reddetmedikçe, onu çürütmek için yine onun tezlerinden medet ummaya devam ettikçe, bize bahşedilen ‘şeklî’ iyileşmeler artarak devam edecek ve biz her geçen gün daha üst perdeden zafer marşları söyleyerek kendimizi aldatacağız.
    Zulmü doğuran kirli zemine ilişmedikçe, imana cephe alan vasatla hesaplaşmaya azmetmedikçe, mesela kimse bizim kandil kutlamamıza engel olmayacak, belki yakında bu ülkede başörtüsü diye bir sorun da kalmayacak.
    İtirazımızı, sistemin özüne değil de, bir takım uygulamalarına hasrettikçe, kimse bizim ifade özgürlüğümüzün sınırlarının genişlemesinden huylanmayacak.
    Çünkü artık hasımlarımız için ‘tehlike’ olmaktan çıkmış olacağız.
    Mücadele dilini cârî düzenle uzlaşma üzerine kurgulamış konformist bir tavrı sahiplenenlerle, ‘düşmanları’ ne diye uğraşsın?
    Evet, neyi hedefliyoruz?
    İslâmî bir hayat modelini mi; yoksa müreffeh ve kalkınmış bir toplum nizâmını mı?
    Yazıyı İsmet Özel ile bitirelim:
    “Nasıl toplumdaki ibadet serbestisi ve inanç hürriyeti o toplumu İslâmî kılmaya yetmez, bu sadece insanların kendilerini sahte bir huzura gömmelerine yol açarsa, aynı şekilde İslâm’a dönüş de muhtevâsını getirmediği takdirde, hakiki İslâmî toplumun karşısında bir yer tutmak zorunda kalacaktır. Açıkçası, bütün müslüman kadınların örtündükleri, müslüman erkeklerin de günlük ibadetlerin yanı sıra başlarına sarık sarma serbestisine kavuştukları bir ülke, eğer o ülkede Kitab ve Sünnet’e riâyet şekle münhasır kalmışsa, tiyatro sahnesinden farksızdır.” (Şairin Devriye Nöbeti-1; Tok Kurda Puslu Hava, s. 163; Şûle Yayınları)


    Burak Ertürk



  4. 20.Mayıs.2011, 14:46
    2
    ฟΣŁΣףּ ╜



    Toplumun gündeminin ne tür sathî bir düzeye hapsedilmeye çalışıldığını gösteren onca hâdiseye tanık oluyoruz her geçen gün…
    Başörtülü öğrencisinin örtüsünü çekip almaya çalışan bir ‘eğitimci’nin (!) çirkin çabası da giriyor görüş alanımıza; sokakta açık-saçık giyiniyor diye sözlü veya fiilî saldırıya uğrayan kadınlara dair haberleri de müşâhede ediyoruz.
    Hayır, bunları anmakla, ne mezkûr öğretmenin bayağı eylemini hafife alıyorum, ne de açık-saçık giyimi normal algılamaya dönük bir zihnî yapıya sahibim.
    Öne çıkarmak istediğim husus, insanların şuur düzeylerinin ve bilinç seviyelerinin ne tür sembolik olaylarda takılı kaldığı realitesi…
    Meseleyi başörtüsü tahammülsüzlüğüne indirgeyen pespâye tavır elbette seviyesizlikten besleniyor; bunda şüphe yok…
    Ama kimi zaman duyageldiğimiz ve toplumda rastlanılan gayr-ı İslâmî bazı tezâhürlere yönelik fiilî müdâhaleler de benzeri bir seviye problemi ile mâlûller ne yazık ki…
    Öyle ya, müslümanlar, bir toplumsal ârızanın sebebine değil de, sonuçlarına/tezâhürlerine cephe almaya başlayınca, kendi enerjilerini hebâ etmekten başka bir iş yapmış olmuyorlar.
    Önemli bir algı zayıflamasından ve akıl kamaşmasından söz ediyorum. İnsanlar, ister muhafazakâr câmiadan olsun, isterse hasım cepheden… Hep semboller üzerinden düşünülüyor ve tavırlar hep bu yüzeysel/şeklî simgeler üzerinden ifade ediliyor.
    Kimi nâdânlar, bir kızın başındaki örtüyü çekip alınca kendi düşünce tarzlarının başarı hanesine bir çentik attıklarını düşünüyorlar. Hayatı okuma biçimleri bu ölçüde bir düzeysizlikle mâlûl çünkü…
    Başka bazıları da, ne bileyim etek boyu kısa bir bayana hakaret ederek onu ‘yola getirebileceği’ kabulünden besleniyor. Açık-saçıklığın sebebi ile değil de sonucuyla boğuşmayı seçen bir algısal ârıza bu…
    İyi de bunları neden şimdi gündeme getiriyorum? Çünkü ben, andığım bu avâmî düşüncenin sadece avama mahsus kalmadığını görüyor, bu tür bir okuma biçiminin birileri tarafından toplumun geneline teşmil edilmeye çalışıldığını düşünüyorum.
    Yani olayları bir takım şeklî unsurlarla sınırlayan; semboller dünyasında kazandığı zaferleri, kafasında idealize ettiği toplum modeline uzanan yolun köşe taşları olarak gören sığ bir bakışı nazara vermeye çalışıyorum.
    Peki, bunun pratikteki en önemli zararı ne?
    Özellikle müslümanlar, bu tarz bir algı seviyesinde seyretmeye başladıklarında, yani sembolik başarılarını ve dinin zevâhiri bağlamında sağladıkları üstünlüklerini gerçek zaferler olarak görmeye yeltendiklerinde, esas hedeflerinden ve ulvî gâyelerinden sarf-ı nazar ediyorlar.
    Bir anlamda bu yolun sâliklerinin, hedef çıtalarını hayli aşağılara odakladıkları bir dûn himmetlikle yüzleşiyoruz.
    Toplumda başını örten kadın sayısının, devlet dairelerinde ibadete hasredilen mekân adedinin, kandillerde câmileri dolduran insan yekûnunun artması üzerinden zafer tahlilleri yapan yüzeysel bakış açısından söz ediyorum.
    Hayır, elbette bu kazanımları küçümsemiyorum. Fakat müslümanların, yani yaşadıkları hayatın her alanına dair telkinleri olan bir dine inanan insanların, bu belli ve sembolik ilerlemeleri meselenin aslı gibi algılayıp muvaffakiyet türküleri söylemelerinde ifadesini bulan ‘yersiz coşkuyu’ masaya yatırmaya çalışıyorum.
    Bu tarz simgesel başarılara ‘fit olmanın’, hayatın onca ünitesi Din’in mesajından mücerred şekillendirilirken bazı göz önündeki atılımları merkeze alarak başarı bilançoları hazırlamanın, bizi tahayyül ettiğimiz hedeften uzaklaştıracağı kaygısından vâreste olamıyorum.
    Evet, bu plânlı ilerleyen bir süreçtir ve son tahlilde müslümanları aslî iddialarından soyutlamayı hedeflemektedir.
    Sahiden, müslümanlar ne zaman mevcut yapıyı onarmak ve düzeltmekten değil, bütünüyle hasım kabul etmekten söz edeceklerdir?
    Karşımızda temelleri şirke yaslanan bâtıl bir model var ve biz bu gerçeği dillendirmedikçe, onlar bizim namazımıza, başörtümüze falan karışmayacaklar. Biz de buradan, müslümanların önünün açıldığı naif sonucunu çıkarmaya devam edeceğiz.
    Bâtılı toptan reddetmedikçe, onu çürütmek için yine onun tezlerinden medet ummaya devam ettikçe, bize bahşedilen ‘şeklî’ iyileşmeler artarak devam edecek ve biz her geçen gün daha üst perdeden zafer marşları söyleyerek kendimizi aldatacağız.
    Zulmü doğuran kirli zemine ilişmedikçe, imana cephe alan vasatla hesaplaşmaya azmetmedikçe, mesela kimse bizim kandil kutlamamıza engel olmayacak, belki yakında bu ülkede başörtüsü diye bir sorun da kalmayacak.
    İtirazımızı, sistemin özüne değil de, bir takım uygulamalarına hasrettikçe, kimse bizim ifade özgürlüğümüzün sınırlarının genişlemesinden huylanmayacak.
    Çünkü artık hasımlarımız için ‘tehlike’ olmaktan çıkmış olacağız.
    Mücadele dilini cârî düzenle uzlaşma üzerine kurgulamış konformist bir tavrı sahiplenenlerle, ‘düşmanları’ ne diye uğraşsın?
    Evet, neyi hedefliyoruz?
    İslâmî bir hayat modelini mi; yoksa müreffeh ve kalkınmış bir toplum nizâmını mı?
    Yazıyı İsmet Özel ile bitirelim:
    “Nasıl toplumdaki ibadet serbestisi ve inanç hürriyeti o toplumu İslâmî kılmaya yetmez, bu sadece insanların kendilerini sahte bir huzura gömmelerine yol açarsa, aynı şekilde İslâm’a dönüş de muhtevâsını getirmediği takdirde, hakiki İslâmî toplumun karşısında bir yer tutmak zorunda kalacaktır. Açıkçası, bütün müslüman kadınların örtündükleri, müslüman erkeklerin de günlük ibadetlerin yanı sıra başlarına sarık sarma serbestisine kavuştukları bir ülke, eğer o ülkede Kitab ve Sünnet’e riâyet şekle münhasır kalmışsa, tiyatro sahnesinden farksızdır.” (Şairin Devriye Nöbeti-1; Tok Kurda Puslu Hava, s. 163; Şûle Yayınları)


    Burak Ertürk






+ Yorum Gönder