Konusunu Oylayın.: Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler
  1. 20.Mayıs.2013, 00:50
    1
    Misafir

    Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler






    Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler Mumsema Ruh nedir Ruh ne anlama gelmetkedir Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 20.Mayıs.2013, 00:50
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Mayıs.2013, 10:30
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Ruh hakkında ansiklopedik bilgiler




    Ruh İnsanda, aklın erdiği bilgileri anlayan, his (duygu) organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ve kendisi parçalanmayan bir cevher, varlık. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalp ismindeki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi olan toprak maddeleri, su, hava ve ateş (hararet) ile yine insanda var olan nefis ve kalp kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, ruhtur. Kalbi (yürek başkadır),


    ?? Ruh İnsanda, aklın erdiği bilgileri anlayan, his (duygu) organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ve kendisi parçalanmayan bir cevher, varlık. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalp ismindeki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi olan toprak maddeleri, su, hava ve ateş (hararet) ile yine insanda var olan nefis ve kalp kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, ruhtur. Kalbi (yürek başkadır), insani ruhu ve nefsi olmadığından hayvanlar, içgüdü (sevk-i tabii) ile hareket ederler (Bkz. İçgüdü). İnsanlarda olduğu gibi nebatların (bitkilerin) ve hayvanların da kendilerine göre ruhları vardır. Bu bakımdan ruh, üçe ayrılır:

    1. Bitkisel ruh: Her canlıda vardır. Doğma, büyüme beslenme, zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık işlerini “bitkisel ruh” yapar. Bu işler, insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde de olmaktadır. İşlerin nasıl yapıldığı tabiat bilgisi (biyoloji) derslerinde öğretilmektedir. Büyüme, bütün hayat boyunca yapılmaz. Belli bir miktara vardıktan sonra, bu iş durur. Bu miktar, insanlarda ortalama yirmi dört yaşına geldiği zamandaki miktardır. Yağlanmak, şişmanlamak, büyümek değildir. Beslenme, ölünceye kadar devam eder. Çünkü gıda alınmadan yaşanamaz.

    2. Hayvani ruh: Buna “can” da deni. Hayvanlarda ve insanlarda, bitkisel ruh bulunduğu gibi hayvani ruh da vardır. Bunun yeri yürektir.

    İstekli hareketleri yaptıran bu ruhtur. Hayvani ruh, latif bir madde olup, menbaı (kaynağı) cismani kalbin (yüreğin) boşluğudur, içidir. Atardamarlarla bütün bedene yayılır. Damarlar içinde bedende dolaşır; nurlarını ulaştırır. Nurların, parlaklığı ev içinde dolaşan bir kandile benzetilerek açıklanabilir. Latif bir buhardır. Kalbin hararetinden, kaynamasından çıkar. Buna ait bilgiler, insan vücudunu konu eden tıp ilminin, mütehassıs doktorların işidir. Bu ruhun bedenden ayrılması, bedenin ölümüdür.

    3. İnsani ruh: İnsanlarda ayrıca bir ruh daha vardır ki, “ruh” deyince yalnız bu anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi şeyleri yapan bu ruhtur. Ruh, insanda olan bilici ve idrak edici bir latifedir. Bu, insanın hakikatıdır, kendisidir. İnsanı bilen, tanıyan odur. Ahirette, Allahü tealaya muhatab olacak odur.

    İnsanın ruhu, kendi hülasasıdır, özüdür. Allahü teala insanın ruhunu, bilinemez olarak yarattı. Bu ruh, madde değildir, mekansızdır. Ruh, radyo dalgalarına benzetilebilir. Bu dalgalar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Böyle olmakla birlikte, her yerde vardırlar, denir. Ruhun bedene bağlılığı, Allahü tealanın alem ile olması gibidir. Ne içindedir, ne dışındadır. Ne bitişiktir, ne ayrıdır. Yalnız onu varlıkta durdurmaktadır. Bedenin her zerresini diri tutan ruhtur. Bunun gibi, öleni varlıkta durduran Allahü tealadır. Allahü teala, bedeni, ruh vasıtası ile diri tutmaktadır. İnsana gelen her feyiz, önce ruha gelir. Ruhtan bedene yayılır.

    İnsanda, ruh ve nefis ayrıdır (Bkz. Nefis). Dinde ruh adı verilen varlığa, eski Yunan filozofları ve onların taklitçileri “nefs-i natıka” veya kısaca “nefis” de demişlerdir. Halbuki, tasavvuf ve ahlak bilgilerinin mütehassısı İmam-ı Rabbani, nefsin, kalbin ve ruhun birbirinden farklı varlıklar olduklarını ve “nefs-i natıka”, nefsin ismi olduğunu bildirmektedir. İsra suresi 85'inci ayetinde mealen; “Sana ruhtan soruyorlar. Ruh, Rabbinin yarattığı varlıklardan biridir, diye cevap ver!” buyruldu. Ruhun ne olduğunu anlatmak ve anlamak zordur, hatta imkansızdır. Fakat hassalarını, özelliklerini anlatmak mümkündür. Bunun için İslam alimlerinin çoğu soranlara, ruhun cisim olmadığını, bir cevher-i basit, yani parçalanmayan, ayrılmayan varlık olduğunu söylediler. Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan hep odur. İhlas Holding A.Ş.'nin yayınladığı Müjdeci Mektuplar ve Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitaplarında ruh hakkında geniş bilgi vardır.

    Ruhun varlığı meydanda olup, ispat etmeye bile lüzum yoktur. Şöyle ki, insana en belli olan şey, kendi kendini tanımasını, bir şeyle ispat etmeye lüzum yoktur. Fakat, ruh madde midir? Madde değil midir. Kendi kendine var mıdır? Başka şeyle mi bulunur? gibi ve daha başka özellikleri ispat edilebilir. Zaten bu özelliklerin çoğu meydandadır. Bu bakımdan denilir ki:

    1. Ruh cevherdir. Yani kendisi vardır. Ruha, Farsçada “can” denir. Hayvan ölünce, canı çıktı, denir. Ruhu bedenden ayrıldı, demektir. Her mahluk (yaratılan varlık), ya cevherdir, yahut araz (özellik, sıfat)dır. Varlıkta kalabilmesi için, başka bir varlığa muhtaç değilse, kendi kendine var ise buna “cevher” denir. Varlıkta kendi kendine durmayıp, başka bir şeye muhtaç ise “araz” veya “sıfat” denir. Madde ve cisim, birer cevherdir. Bir cismin rengi, kokusu, şekli ise arazdır, özelliktir. Renk cisimle vardır. Cisim olmazsa, renk olmaz.

    Cevher iki türlüdür: Biri mücerred, yani maddi olmayan varlıktır. Ağırlığı, şekli, rengi ve his organlarına tesiri yoktur. İkincisi maddedir. Mücerred olan cevher, his (duygu) organları ile duyulmaz. Parçalanmaz. Akıl ve ruh böyledir. Madde ise, his olunur, parçalanabilir. Cisim, maddenin şekil almış halidir. Ruhun cevher olduğu birçok yoldan ispat edilmiştir. En kısası şöyledir ki, araz (özellik, sıfat), bir cevher üzerinde bulunur. Cevher, arazı taşımaktadır. His olunan, düşünülen herşeyi ruh almakta, taşımaktadır. Bunun için ruh, cevherdir, araz değildir. Araz, araz üzerinde de bulunabilir. Mesela, sür'at, yani hız, harekette bulunur diyerek, bu ispatı kabul etmeyenler de vardır.

    2. Ruh, basittir. “Basit” demek, parçalanamaz, ayrılamaz demektir. Bunun karşılığı, bileşik, yani “mürekkeb” olmaktır. Ruhun basit olduğu şöyle anlaşılır ki, basit olduğu bilinen şeyi, ruh kavramaktadır. Ruh, bileşik olsaydı, parçalanabilseydi, basit olan birşey bunda yerleşmezdi. Çünkü ruh parçalanırsa, bunda yerleşen basit şey de parçalanmak lazım gelir. Basit olan şey ise parçalanamaz.

    3. Ruh, cisim değildir. Eni, boyu, yüksekliği olan cevhere, yani şekil almış maddeye cisim denir. Cisimde yerleşen şeylere “cismani” denir. Araz, yani özellikler, cisimlerde bulundukları için cismanidirler.

    4. Ruh, anlayıcıdır ve idare edicidir. Ruh evvela kendini bilir. Kendini bildiğini de bilir. Göz vasıtasıyle renkleri, kulakla sesleri kavrar. Sinirleri çalıştırır. Kasları hareket ettirir. Böylece bedene iş yaptırır. Böyle işlere ihtiyari yani istekli işler denir.

    5. Ruh, his organları ile duyulmaz. Cisim ve cismani olan şeyler his olunur. Ruh, cisim ve cismani olmadığı için his olunmaz.

    Ruh ölümsüzdür: İnsan ölünce, ceset çürüyünce ruh yok olmaz. Ölmek, ruhun bedenden ayrılması, demektir. Ruh bedenden ayrılınca, maddi olmayan aleme karışır. Hiç yok olmaz. Bütün dinler, felsefeciler ve müteassıb olmayan fen adamları böyle söylemiştir. Yalnız tabiatçılardan (materyalistlerden) pek az kısmı bu söz birliğinden ayrılmış ve yanlış bir yola sapmışlardır. Bunlar, Allahü tealanın yeryüzünde, en şerefli varlık olarak yarattığı insanı, çöldeki otlara benzettiler. İnsan ot gibi biter, büyür, yok olur. Ruhu, ebedi kalmaz dediler. Böyle söyledikleri için “Haşaşi”ler, yani “Otçular” adıyla anıldılar. Felsefeciler ve bütün din adamları bu otçuların bozuk düşüncelerini çeşitli delillerle çürüttüler.

    Allahü teala, bugün bilinen 104 elementi yaratmış, bunlardan herbirine başka başka özellikler vermiştir. Her element atomlardan yapılmıştır. Her atomu, bir mikro-dinamo gibi, büyük bir enerji deposu yapmıştır. Atomların yığılmasından molekülleri veya iyon şebekelerini, böylece organik ve anorganik bileşikleri ve hücreleri, çeşitli dokuları ve sistemleri yaratmıştır. Bunların herbirinde, akılları şaşırtan, incelikler, kanunlar, düzenler vardır. Mesela, ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşitli atölyeleri bulunan muazzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı, bugüne kadar, bu fabrikanın ancak birkaç makinasını görebilmiştir. İnsandaki milyonlarca hücrenin çalışabilmesi, gerek insanda, gerekse dış alemde binlerce, uygun şartların bulunmasına bağlıdır. Bu binlerle şart ve düzenden biri bozulursa, insanın bedeni çalışamaz, durur. O büyük, bilici, yapıcı olan Allahü teala, bu sayısız düzenleri yaratarak, beden makinasını otomatik olarak çalıştırmaktadır. Ruh, bu makinanın elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir arıza olunca, cereyan kesildiği gibi, insan vücudunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hasıl olacak bir arıza da, ruhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür. Dünyada hiçbir makina, hiçbir motor süresiz çalışamıyor. Aşınarak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, bir genel kanundur. Vücut makinası da, bu kanuna uyarak, yıpranıyor, çürüğe ayrılıyor. İnsan mezarda çürüyünce, hiçbir zerresi, hiçbir elementi yok olmuyor. Çürümek, bedeni meydana getiren organik moleküllerin anaerobik mikroplar tesiriyle parçalanarak, karbondioksit, amonyak, su gibi ufak moleküllere ve serbest azota kadar ayrılması demektir. Bu parçalanma, fizik ve kimya olaylarıdır. Fizik ve kimya reaksiyonlarında maddenin yok olmadığı bugün kesin olarak bilinmektedir.

    İnsan bedeninin yapısında bulunan maddeler, topraktan, sudan ve havadan gelmektedir. Canlıların ihtiyaç maddeleri, bu üç kaynaktan hasıl olmaktadır. İnsan çürüyünce, hasıl olan maddeler, yine bu üç yere dağılıyor.

    Ruh da, melekler de, terakki etmez; yükselmez. Yaratıldığı şekilde kalır. Ruh, bu bedenle birleşince, terakki etmek, yükselebilmek özelliğini kazanıyor. Bedene gelen ruh, yaratıldığı gibi kalmıyor. Yani kıymetleniyor, yükseliyor. Yahut inkar etmek ve günah işlemek sebepleriyle, alçaklaşıyor, harap oluyor.

    Bu dünyada her cisim belirli özellikleriyle tanınmaktadır. Her cisim, elementlerin ve bileşiklerin birer yığınıdır. Elementler, bileşikten bileşiğe geçerek yer değiştirmekte, her cismin yapısı bozularak, özellikleri yok olmakta, başka özellikte, başka cisim haline dönmektedir. Bu devamlı değişmelerde, madde yok olmuyor ise de, cisimler zamanla değişmekte, yok olup, başka cisim hasıl olmaktadır. Eskiden maddeye “heyula”, cisme, yani maddenin şekil almasına “suret” diyorlardı.

    Ruh parçalanmadığı ve parçalardan meydana gelmediği, yani mücerred olduğu için, hiç değişmez, bozulmaz, yok olmaz. Halbuki, fizik olaylarında cisimlerin şekli ve hali değişiyor. Mesela su, ısı enerjisi alınca buhar oluyor. Sıvı haldeyken gaz haline dönüyor. Su cismi yok oluyor, buhar cismi var oluyor. Kimya tepkimelerinde ise, cismin yapısı bozuluyor. O cismin maddesi yok olup, başka madde var oluyor. Fizik olayında cisim değişiyor. Madde değişmiyor. Kimya değişmesinde, cisim yok oluyor. Madde değişiyor. Hiçbirinde madde yok olmuyor. Nükleer değişmelerde ise, madde de yok olup, enerji haline dönüyor.

    Ruh, bir sanat sahibi kimseye benzer. Beden, bu kimsenin elindeki sanat aletleri gibidir. Ruh, bir süvari, binici kimseye de benzer. Beden, bunun atı gibidir. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bu da, sanat adamının aletlerinin yok olmasına, binicinin hayvanının elinden gitmesine benzer.

    Ruhun kuvvetleri: Ruhun kuvvetleri vardır. Bu kuvvetler, bitki ve hayvanların kuvvetleri gibi değildir.

    A) Hayvani ruhun müdrike ve hareket kuvvetleri vardır.

    1. Müdrike kuvveti: İdrak edici, anlayıcı kuvvettir. Bu anlama iki yolla olur. Görünen ve görülmeyen (iç) organların anlamasıdır. Görünen duygu organları beştir. Bunlar, göz, kulak, burun, dil ve deridir. Görünmeyen duygu organları da beştir. Bunlar da müşterek his, hayal, vahime, hafıza ve mutasarrıfadır.

    Müşterek his, duygu organlarından beyindeki duygu merkezlerine gelen dış etkilerin hepsi, beynin önünde toplanarak meydana gelir.

    Hayal, müşterek his olarak toplanıp anlaşılan duygular, beynin birinci boşluğunun önünde saklanır ve bir cisme bakınca bu cisim müşterek histe duyulur. Bu cisim göz önünden çekilince müşterek histe duygu kalmaz. Fakat hayale gelen duygu uzun zaman kalır. Hayal olmasaydı, herkes birbirlerini unutur, kimse kimseyi tanımazdı.

    Vahime, görünen his organları ile duyulmayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen manaları anlar. Mesela düşmanlık, doğruluk bir organla hissedilmez. Fakat dost, düşman olan kimse görülür, hissedilir. Bu kimselerden dostluğu, düşmanlığı anlayan iç kuvvete vahime denir. Vahime kuvveti olmasaydı, koyun, kurdun düşman olduğunu anlamaz, ondan kaçmazdı. Yavrusunu da korumazdı.

    Hafıza, vahimenin anladığı manaları saklar.

    Mutasarrıfa da, anlaşılan duyguları ve manaları karşılaştırıp, yeni manalar elde eder. Mesela, zümrüdden bir dağ ve gümüşten bir ağaç düşünür. Şairlerde bu kuvvet çok gelişmiştir.

    2. Hareket kuvveti: İki türlüdür. Birincisi “Şehevi” kuvvettir. İnsan ve hayvanlar şehvet kuvvetleriyle, kendilerine tatlı gelen ve muhtaç oldukları şeyleri isterler. Bunlara “Behimi” (hayvani” kuvvet de denir. İkincisi, “Gazabi” kuvvettir. Bu kuvvetle, kendilerine çirkin, zararlı olan şeyleri def ederler, kovarlar. Bunlara “canavar” kuvvetler de denir.

    Hareket kuvvetleri, müdrike kuvvetlerine muhtaçtır. Çünkü önce duygu organları ile, iyi veya kötü olduğu anlaşılmalıdır ki, istenebilsin veya atılsın. Bütün bu duyguların ve hareketlerin hepsi sinirlerle yapılmaktadır.

    B) İnsan ruhu, yalnız insanlarda bulunur. Bu ruhun da iki kuvveti vardır. İnsan, bilici ve yapıcı bu kuvvetlerle hayvandan ayrılır. Bu iki kuvvet şunlardır:

    1. Bilici kuvvet (kuvve-i alime): Buna “Nutuk” veya “Akıl” da denir. Bu kuvvet ikiye ayrılır. Biri, tecrübi ilimleri, yani fen bilgilerini elde etmeye yarayan kuvvettir. İkincisi, ahlak ilimlerine alim olan, bilen kuvvettir. Fen bilgileri edinen kuvvet, maddenin hakikatını anlamayı sağlar. Ahlak bilgileri edinen kuvvet, iyi huyları ve faydalı işleri, kötü huylardan ve çirkin işlerden ayırır.

    2. Yapıcı kuvvet (kuvve-i amile): Faydalı, başarılı işlerin yapılmasını sağlar. Bilici kuvvetlerle elde edinilen bilgilere göre iş yapar. Hayvan ruhundaki hareket kuvvetleri, vahime kuvvetlerinin iyi bulduklarını çekerdi, çirkin bulduklarını iterdi. İnsan ruhunun yapıcı kuvveti, akla dayanır. Bir işte iyilik, fayda olduğunu akıl ile anlarsa, onu yapar. Sonu noksan, zarar olacağını anlarsa, o işi yapmaz veya def eder. Hayvani ruhun, şehevi ve gazabi kuvvetlerini de idare eder.

    Çok kimse vardır ki, çok işlerini nefsin veya hayvani ruhun kuvvetlerine tabi olarak yapar. Yani vehim ve hayalle yaparlar.

    İmam-ı Muhammed Gazali ve tasavvuf büyüklerinden bir kısmı buyurdu ki:

    “Ruhun bu kuvvetleri, meleklerdir. Allahü teala, lutuf ve merhamet ederek, melekleri ruhun emrine vermiştir. Küçük kıyamet kopuncaya kadar, yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar, ruhun emrinde kalırlar. Hadis-i şeriflerde de buna işaretler vardır. Bazı kimselerden, durup dururken, tecrübeli kimselere parmak ısırtan hünerlerin meydana gelmesi de, bunu göstermekdedir” İnsanın kemale gelmesi, yükselmesi, saadete kavuşması, ruhun iki kuvvetiyle olur.

    Ruhların hazır olması: Ruhta, bedenden ayrıldıktan sonra, yeni bir anlayış, dirilerin hallerini ve Özellikle dünyadayken tanımış oldukları kimselerin hallerini anlamak kuvveti hasıl olmaktadır. Bundan dolayı velilerin kabirlerini ziyaret etmek ve onların mübarek ruhlarından yardım dilemek (istigase etmek) ile, iyiliklere kavuşulmakta ve zararlardan kurtulmak mümkün olmaktadır.

    Ruhun, bedenden ayrıldıktan sonra, bedenle ve bedenin bulunduğu toprakla alakası, ilgisi vardır. Bir kimse, bu toprağı ziyaret eder ve velinin ruhuna teveccüh ederse, ikisinin ruhları buluşurlar ve birbirlerinden faydalanırlar.

    İnsanın ruhu; bedenden ayrılıp, dünya ile alakası kesilince, melekler alemine gider. O aleme mahsus kuvvetler kendinde hasıl olur. Birçok şeyler yapabilir. İnsan, hocasını rüyada görüp, bilmediklerini sorup öğrenebilir. Ruhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir velinin kabri yanına gidip, bir zaman durulur ve o topraktaki veli düşünülür ise, ruhu o toprağa bağlanır. Gelen insanın ruhu ile velinin ruhu buluşmuş olur. Bu iki ruh, karşılıklı iki ayna gibidir. Her birinde olan manevi haller, olgunluklar ötekine akseder, yansır. İkisi de çok faydalanır. Evliyanın kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hasıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda elde edilir. Fakat, ruhlarına bağlanmak, daha faydalıdır. Çünkü uzak ve yakın olmanın bunda bir tesiri yoktur.

    Tenasüh (reenkarnasyon) yoktur: Ruhun bağlı olduğu bir bedenden ayrılıp canlılık ve hareket meydana getirmek üzere başka bir bedene geçmesine tenasüh denir. Tenasühün aslı yoktur. Çünkü her beden için bir ruh vardır. Ölen bir insanın ruhu, yeni doğan başka bir çocuğa geçmez. Eski felsefecilerin ve şimdiki spritizmacıların, medyumların iddiası olan tenasühü İslamiyet reddetmektedir. Tenasühe inanmak, ölenin kabirde azap veya mükafat görmesini ve kıyametin kopup bedenlerin ruhları ile birlikte haşr ve neşr olmasını, Cennet ve Cehenneme götürülmesini inkar etmek olur. Bu ise, İslamiyete inanmamak demektir.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi



  4. 20.Mayıs.2013, 10:30
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    Ruh İnsanda, aklın erdiği bilgileri anlayan, his (duygu) organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ve kendisi parçalanmayan bir cevher, varlık. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalp ismindeki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi olan toprak maddeleri, su, hava ve ateş (hararet) ile yine insanda var olan nefis ve kalp kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, ruhtur. Kalbi (yürek başkadır),


    ?? Ruh İnsanda, aklın erdiği bilgileri anlayan, his (duygu) organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ve kendisi parçalanmayan bir cevher, varlık. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalp ismindeki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi olan toprak maddeleri, su, hava ve ateş (hararet) ile yine insanda var olan nefis ve kalp kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, ruhtur. Kalbi (yürek başkadır), insani ruhu ve nefsi olmadığından hayvanlar, içgüdü (sevk-i tabii) ile hareket ederler (Bkz. İçgüdü). İnsanlarda olduğu gibi nebatların (bitkilerin) ve hayvanların da kendilerine göre ruhları vardır. Bu bakımdan ruh, üçe ayrılır:

    1. Bitkisel ruh: Her canlıda vardır. Doğma, büyüme beslenme, zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık işlerini “bitkisel ruh” yapar. Bu işler, insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde de olmaktadır. İşlerin nasıl yapıldığı tabiat bilgisi (biyoloji) derslerinde öğretilmektedir. Büyüme, bütün hayat boyunca yapılmaz. Belli bir miktara vardıktan sonra, bu iş durur. Bu miktar, insanlarda ortalama yirmi dört yaşına geldiği zamandaki miktardır. Yağlanmak, şişmanlamak, büyümek değildir. Beslenme, ölünceye kadar devam eder. Çünkü gıda alınmadan yaşanamaz.

    2. Hayvani ruh: Buna “can” da deni. Hayvanlarda ve insanlarda, bitkisel ruh bulunduğu gibi hayvani ruh da vardır. Bunun yeri yürektir.

    İstekli hareketleri yaptıran bu ruhtur. Hayvani ruh, latif bir madde olup, menbaı (kaynağı) cismani kalbin (yüreğin) boşluğudur, içidir. Atardamarlarla bütün bedene yayılır. Damarlar içinde bedende dolaşır; nurlarını ulaştırır. Nurların, parlaklığı ev içinde dolaşan bir kandile benzetilerek açıklanabilir. Latif bir buhardır. Kalbin hararetinden, kaynamasından çıkar. Buna ait bilgiler, insan vücudunu konu eden tıp ilminin, mütehassıs doktorların işidir. Bu ruhun bedenden ayrılması, bedenin ölümüdür.

    3. İnsani ruh: İnsanlarda ayrıca bir ruh daha vardır ki, “ruh” deyince yalnız bu anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi şeyleri yapan bu ruhtur. Ruh, insanda olan bilici ve idrak edici bir latifedir. Bu, insanın hakikatıdır, kendisidir. İnsanı bilen, tanıyan odur. Ahirette, Allahü tealaya muhatab olacak odur.

    İnsanın ruhu, kendi hülasasıdır, özüdür. Allahü teala insanın ruhunu, bilinemez olarak yarattı. Bu ruh, madde değildir, mekansızdır. Ruh, radyo dalgalarına benzetilebilir. Bu dalgalar, madde değildir. Yer kaplamazlar. Böyle olmakla birlikte, her yerde vardırlar, denir. Ruhun bedene bağlılığı, Allahü tealanın alem ile olması gibidir. Ne içindedir, ne dışındadır. Ne bitişiktir, ne ayrıdır. Yalnız onu varlıkta durdurmaktadır. Bedenin her zerresini diri tutan ruhtur. Bunun gibi, öleni varlıkta durduran Allahü tealadır. Allahü teala, bedeni, ruh vasıtası ile diri tutmaktadır. İnsana gelen her feyiz, önce ruha gelir. Ruhtan bedene yayılır.

    İnsanda, ruh ve nefis ayrıdır (Bkz. Nefis). Dinde ruh adı verilen varlığa, eski Yunan filozofları ve onların taklitçileri “nefs-i natıka” veya kısaca “nefis” de demişlerdir. Halbuki, tasavvuf ve ahlak bilgilerinin mütehassısı İmam-ı Rabbani, nefsin, kalbin ve ruhun birbirinden farklı varlıklar olduklarını ve “nefs-i natıka”, nefsin ismi olduğunu bildirmektedir. İsra suresi 85'inci ayetinde mealen; “Sana ruhtan soruyorlar. Ruh, Rabbinin yarattığı varlıklardan biridir, diye cevap ver!” buyruldu. Ruhun ne olduğunu anlatmak ve anlamak zordur, hatta imkansızdır. Fakat hassalarını, özelliklerini anlatmak mümkündür. Bunun için İslam alimlerinin çoğu soranlara, ruhun cisim olmadığını, bir cevher-i basit, yani parçalanmayan, ayrılmayan varlık olduğunu söylediler. Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan hep odur. İhlas Holding A.Ş.'nin yayınladığı Müjdeci Mektuplar ve Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitaplarında ruh hakkında geniş bilgi vardır.

    Ruhun varlığı meydanda olup, ispat etmeye bile lüzum yoktur. Şöyle ki, insana en belli olan şey, kendi kendini tanımasını, bir şeyle ispat etmeye lüzum yoktur. Fakat, ruh madde midir? Madde değil midir. Kendi kendine var mıdır? Başka şeyle mi bulunur? gibi ve daha başka özellikleri ispat edilebilir. Zaten bu özelliklerin çoğu meydandadır. Bu bakımdan denilir ki:

    1. Ruh cevherdir. Yani kendisi vardır. Ruha, Farsçada “can” denir. Hayvan ölünce, canı çıktı, denir. Ruhu bedenden ayrıldı, demektir. Her mahluk (yaratılan varlık), ya cevherdir, yahut araz (özellik, sıfat)dır. Varlıkta kalabilmesi için, başka bir varlığa muhtaç değilse, kendi kendine var ise buna “cevher” denir. Varlıkta kendi kendine durmayıp, başka bir şeye muhtaç ise “araz” veya “sıfat” denir. Madde ve cisim, birer cevherdir. Bir cismin rengi, kokusu, şekli ise arazdır, özelliktir. Renk cisimle vardır. Cisim olmazsa, renk olmaz.

    Cevher iki türlüdür: Biri mücerred, yani maddi olmayan varlıktır. Ağırlığı, şekli, rengi ve his organlarına tesiri yoktur. İkincisi maddedir. Mücerred olan cevher, his (duygu) organları ile duyulmaz. Parçalanmaz. Akıl ve ruh böyledir. Madde ise, his olunur, parçalanabilir. Cisim, maddenin şekil almış halidir. Ruhun cevher olduğu birçok yoldan ispat edilmiştir. En kısası şöyledir ki, araz (özellik, sıfat), bir cevher üzerinde bulunur. Cevher, arazı taşımaktadır. His olunan, düşünülen herşeyi ruh almakta, taşımaktadır. Bunun için ruh, cevherdir, araz değildir. Araz, araz üzerinde de bulunabilir. Mesela, sür'at, yani hız, harekette bulunur diyerek, bu ispatı kabul etmeyenler de vardır.

    2. Ruh, basittir. “Basit” demek, parçalanamaz, ayrılamaz demektir. Bunun karşılığı, bileşik, yani “mürekkeb” olmaktır. Ruhun basit olduğu şöyle anlaşılır ki, basit olduğu bilinen şeyi, ruh kavramaktadır. Ruh, bileşik olsaydı, parçalanabilseydi, basit olan birşey bunda yerleşmezdi. Çünkü ruh parçalanırsa, bunda yerleşen basit şey de parçalanmak lazım gelir. Basit olan şey ise parçalanamaz.

    3. Ruh, cisim değildir. Eni, boyu, yüksekliği olan cevhere, yani şekil almış maddeye cisim denir. Cisimde yerleşen şeylere “cismani” denir. Araz, yani özellikler, cisimlerde bulundukları için cismanidirler.

    4. Ruh, anlayıcıdır ve idare edicidir. Ruh evvela kendini bilir. Kendini bildiğini de bilir. Göz vasıtasıyle renkleri, kulakla sesleri kavrar. Sinirleri çalıştırır. Kasları hareket ettirir. Böylece bedene iş yaptırır. Böyle işlere ihtiyari yani istekli işler denir.

    5. Ruh, his organları ile duyulmaz. Cisim ve cismani olan şeyler his olunur. Ruh, cisim ve cismani olmadığı için his olunmaz.

    Ruh ölümsüzdür: İnsan ölünce, ceset çürüyünce ruh yok olmaz. Ölmek, ruhun bedenden ayrılması, demektir. Ruh bedenden ayrılınca, maddi olmayan aleme karışır. Hiç yok olmaz. Bütün dinler, felsefeciler ve müteassıb olmayan fen adamları böyle söylemiştir. Yalnız tabiatçılardan (materyalistlerden) pek az kısmı bu söz birliğinden ayrılmış ve yanlış bir yola sapmışlardır. Bunlar, Allahü tealanın yeryüzünde, en şerefli varlık olarak yarattığı insanı, çöldeki otlara benzettiler. İnsan ot gibi biter, büyür, yok olur. Ruhu, ebedi kalmaz dediler. Böyle söyledikleri için “Haşaşi”ler, yani “Otçular” adıyla anıldılar. Felsefeciler ve bütün din adamları bu otçuların bozuk düşüncelerini çeşitli delillerle çürüttüler.

    Allahü teala, bugün bilinen 104 elementi yaratmış, bunlardan herbirine başka başka özellikler vermiştir. Her element atomlardan yapılmıştır. Her atomu, bir mikro-dinamo gibi, büyük bir enerji deposu yapmıştır. Atomların yığılmasından molekülleri veya iyon şebekelerini, böylece organik ve anorganik bileşikleri ve hücreleri, çeşitli dokuları ve sistemleri yaratmıştır. Bunların herbirinde, akılları şaşırtan, incelikler, kanunlar, düzenler vardır. Mesela, ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşitli atölyeleri bulunan muazzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı, bugüne kadar, bu fabrikanın ancak birkaç makinasını görebilmiştir. İnsandaki milyonlarca hücrenin çalışabilmesi, gerek insanda, gerekse dış alemde binlerce, uygun şartların bulunmasına bağlıdır. Bu binlerle şart ve düzenden biri bozulursa, insanın bedeni çalışamaz, durur. O büyük, bilici, yapıcı olan Allahü teala, bu sayısız düzenleri yaratarak, beden makinasını otomatik olarak çalıştırmaktadır. Ruh, bu makinanın elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir arıza olunca, cereyan kesildiği gibi, insan vücudunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hasıl olacak bir arıza da, ruhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür. Dünyada hiçbir makina, hiçbir motor süresiz çalışamıyor. Aşınarak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, bir genel kanundur. Vücut makinası da, bu kanuna uyarak, yıpranıyor, çürüğe ayrılıyor. İnsan mezarda çürüyünce, hiçbir zerresi, hiçbir elementi yok olmuyor. Çürümek, bedeni meydana getiren organik moleküllerin anaerobik mikroplar tesiriyle parçalanarak, karbondioksit, amonyak, su gibi ufak moleküllere ve serbest azota kadar ayrılması demektir. Bu parçalanma, fizik ve kimya olaylarıdır. Fizik ve kimya reaksiyonlarında maddenin yok olmadığı bugün kesin olarak bilinmektedir.

    İnsan bedeninin yapısında bulunan maddeler, topraktan, sudan ve havadan gelmektedir. Canlıların ihtiyaç maddeleri, bu üç kaynaktan hasıl olmaktadır. İnsan çürüyünce, hasıl olan maddeler, yine bu üç yere dağılıyor.

    Ruh da, melekler de, terakki etmez; yükselmez. Yaratıldığı şekilde kalır. Ruh, bu bedenle birleşince, terakki etmek, yükselebilmek özelliğini kazanıyor. Bedene gelen ruh, yaratıldığı gibi kalmıyor. Yani kıymetleniyor, yükseliyor. Yahut inkar etmek ve günah işlemek sebepleriyle, alçaklaşıyor, harap oluyor.

    Bu dünyada her cisim belirli özellikleriyle tanınmaktadır. Her cisim, elementlerin ve bileşiklerin birer yığınıdır. Elementler, bileşikten bileşiğe geçerek yer değiştirmekte, her cismin yapısı bozularak, özellikleri yok olmakta, başka özellikte, başka cisim haline dönmektedir. Bu devamlı değişmelerde, madde yok olmuyor ise de, cisimler zamanla değişmekte, yok olup, başka cisim hasıl olmaktadır. Eskiden maddeye “heyula”, cisme, yani maddenin şekil almasına “suret” diyorlardı.

    Ruh parçalanmadığı ve parçalardan meydana gelmediği, yani mücerred olduğu için, hiç değişmez, bozulmaz, yok olmaz. Halbuki, fizik olaylarında cisimlerin şekli ve hali değişiyor. Mesela su, ısı enerjisi alınca buhar oluyor. Sıvı haldeyken gaz haline dönüyor. Su cismi yok oluyor, buhar cismi var oluyor. Kimya tepkimelerinde ise, cismin yapısı bozuluyor. O cismin maddesi yok olup, başka madde var oluyor. Fizik olayında cisim değişiyor. Madde değişmiyor. Kimya değişmesinde, cisim yok oluyor. Madde değişiyor. Hiçbirinde madde yok olmuyor. Nükleer değişmelerde ise, madde de yok olup, enerji haline dönüyor.

    Ruh, bir sanat sahibi kimseye benzer. Beden, bu kimsenin elindeki sanat aletleri gibidir. Ruh, bir süvari, binici kimseye de benzer. Beden, bunun atı gibidir. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bu da, sanat adamının aletlerinin yok olmasına, binicinin hayvanının elinden gitmesine benzer.

    Ruhun kuvvetleri: Ruhun kuvvetleri vardır. Bu kuvvetler, bitki ve hayvanların kuvvetleri gibi değildir.

    A) Hayvani ruhun müdrike ve hareket kuvvetleri vardır.

    1. Müdrike kuvveti: İdrak edici, anlayıcı kuvvettir. Bu anlama iki yolla olur. Görünen ve görülmeyen (iç) organların anlamasıdır. Görünen duygu organları beştir. Bunlar, göz, kulak, burun, dil ve deridir. Görünmeyen duygu organları da beştir. Bunlar da müşterek his, hayal, vahime, hafıza ve mutasarrıfadır.

    Müşterek his, duygu organlarından beyindeki duygu merkezlerine gelen dış etkilerin hepsi, beynin önünde toplanarak meydana gelir.

    Hayal, müşterek his olarak toplanıp anlaşılan duygular, beynin birinci boşluğunun önünde saklanır ve bir cisme bakınca bu cisim müşterek histe duyulur. Bu cisim göz önünden çekilince müşterek histe duygu kalmaz. Fakat hayale gelen duygu uzun zaman kalır. Hayal olmasaydı, herkes birbirlerini unutur, kimse kimseyi tanımazdı.

    Vahime, görünen his organları ile duyulmayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen manaları anlar. Mesela düşmanlık, doğruluk bir organla hissedilmez. Fakat dost, düşman olan kimse görülür, hissedilir. Bu kimselerden dostluğu, düşmanlığı anlayan iç kuvvete vahime denir. Vahime kuvveti olmasaydı, koyun, kurdun düşman olduğunu anlamaz, ondan kaçmazdı. Yavrusunu da korumazdı.

    Hafıza, vahimenin anladığı manaları saklar.

    Mutasarrıfa da, anlaşılan duyguları ve manaları karşılaştırıp, yeni manalar elde eder. Mesela, zümrüdden bir dağ ve gümüşten bir ağaç düşünür. Şairlerde bu kuvvet çok gelişmiştir.

    2. Hareket kuvveti: İki türlüdür. Birincisi “Şehevi” kuvvettir. İnsan ve hayvanlar şehvet kuvvetleriyle, kendilerine tatlı gelen ve muhtaç oldukları şeyleri isterler. Bunlara “Behimi” (hayvani” kuvvet de denir. İkincisi, “Gazabi” kuvvettir. Bu kuvvetle, kendilerine çirkin, zararlı olan şeyleri def ederler, kovarlar. Bunlara “canavar” kuvvetler de denir.

    Hareket kuvvetleri, müdrike kuvvetlerine muhtaçtır. Çünkü önce duygu organları ile, iyi veya kötü olduğu anlaşılmalıdır ki, istenebilsin veya atılsın. Bütün bu duyguların ve hareketlerin hepsi sinirlerle yapılmaktadır.

    B) İnsan ruhu, yalnız insanlarda bulunur. Bu ruhun da iki kuvveti vardır. İnsan, bilici ve yapıcı bu kuvvetlerle hayvandan ayrılır. Bu iki kuvvet şunlardır:

    1. Bilici kuvvet (kuvve-i alime): Buna “Nutuk” veya “Akıl” da denir. Bu kuvvet ikiye ayrılır. Biri, tecrübi ilimleri, yani fen bilgilerini elde etmeye yarayan kuvvettir. İkincisi, ahlak ilimlerine alim olan, bilen kuvvettir. Fen bilgileri edinen kuvvet, maddenin hakikatını anlamayı sağlar. Ahlak bilgileri edinen kuvvet, iyi huyları ve faydalı işleri, kötü huylardan ve çirkin işlerden ayırır.

    2. Yapıcı kuvvet (kuvve-i amile): Faydalı, başarılı işlerin yapılmasını sağlar. Bilici kuvvetlerle elde edinilen bilgilere göre iş yapar. Hayvan ruhundaki hareket kuvvetleri, vahime kuvvetlerinin iyi bulduklarını çekerdi, çirkin bulduklarını iterdi. İnsan ruhunun yapıcı kuvveti, akla dayanır. Bir işte iyilik, fayda olduğunu akıl ile anlarsa, onu yapar. Sonu noksan, zarar olacağını anlarsa, o işi yapmaz veya def eder. Hayvani ruhun, şehevi ve gazabi kuvvetlerini de idare eder.

    Çok kimse vardır ki, çok işlerini nefsin veya hayvani ruhun kuvvetlerine tabi olarak yapar. Yani vehim ve hayalle yaparlar.

    İmam-ı Muhammed Gazali ve tasavvuf büyüklerinden bir kısmı buyurdu ki:

    “Ruhun bu kuvvetleri, meleklerdir. Allahü teala, lutuf ve merhamet ederek, melekleri ruhun emrine vermiştir. Küçük kıyamet kopuncaya kadar, yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar, ruhun emrinde kalırlar. Hadis-i şeriflerde de buna işaretler vardır. Bazı kimselerden, durup dururken, tecrübeli kimselere parmak ısırtan hünerlerin meydana gelmesi de, bunu göstermekdedir” İnsanın kemale gelmesi, yükselmesi, saadete kavuşması, ruhun iki kuvvetiyle olur.

    Ruhların hazır olması: Ruhta, bedenden ayrıldıktan sonra, yeni bir anlayış, dirilerin hallerini ve Özellikle dünyadayken tanımış oldukları kimselerin hallerini anlamak kuvveti hasıl olmaktadır. Bundan dolayı velilerin kabirlerini ziyaret etmek ve onların mübarek ruhlarından yardım dilemek (istigase etmek) ile, iyiliklere kavuşulmakta ve zararlardan kurtulmak mümkün olmaktadır.

    Ruhun, bedenden ayrıldıktan sonra, bedenle ve bedenin bulunduğu toprakla alakası, ilgisi vardır. Bir kimse, bu toprağı ziyaret eder ve velinin ruhuna teveccüh ederse, ikisinin ruhları buluşurlar ve birbirlerinden faydalanırlar.

    İnsanın ruhu; bedenden ayrılıp, dünya ile alakası kesilince, melekler alemine gider. O aleme mahsus kuvvetler kendinde hasıl olur. Birçok şeyler yapabilir. İnsan, hocasını rüyada görüp, bilmediklerini sorup öğrenebilir. Ruhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir velinin kabri yanına gidip, bir zaman durulur ve o topraktaki veli düşünülür ise, ruhu o toprağa bağlanır. Gelen insanın ruhu ile velinin ruhu buluşmuş olur. Bu iki ruh, karşılıklı iki ayna gibidir. Her birinde olan manevi haller, olgunluklar ötekine akseder, yansır. İkisi de çok faydalanır. Evliyanın kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hasıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda elde edilir. Fakat, ruhlarına bağlanmak, daha faydalıdır. Çünkü uzak ve yakın olmanın bunda bir tesiri yoktur.

    Tenasüh (reenkarnasyon) yoktur: Ruhun bağlı olduğu bir bedenden ayrılıp canlılık ve hareket meydana getirmek üzere başka bir bedene geçmesine tenasüh denir. Tenasühün aslı yoktur. Çünkü her beden için bir ruh vardır. Ölen bir insanın ruhu, yeni doğan başka bir çocuğa geçmez. Eski felsefecilerin ve şimdiki spritizmacıların, medyumların iddiası olan tenasühü İslamiyet reddetmektedir. Tenasühe inanmak, ölenin kabirde azap veya mükafat görmesini ve kıyametin kopup bedenlerin ruhları ile birlikte haşr ve neşr olmasını, Cennet ve Cehenneme götürülmesini inkar etmek olur. Bu ise, İslamiyete inanmamak demektir.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi






+ Yorum Gönder