Konusunu Oylayın.: Tarih ile ilgili bilgiler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tarih ile ilgili bilgiler
  1. 14.Mart.2013, 02:42
    1
    Misafir

    Tarih ile ilgili bilgiler






    Tarih ile ilgili bilgiler Mumsema Tarih nedir Tarih ne anlama gelmektedir Tarih ile ilgili bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 14.Mart.2013, 02:42
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 14.Mart.2013, 17:31
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Tarih ile ilgili bilgiler




    Tarih ile ilgili ansiklopedi bilgiler
    Tarih ile ilgili bilgi
    Tarih ne demek


    TARİH



    Tarih, insanoğlunun hayat faaliyetlerini en kapsamlı bir
    şekilde ele alan sosyal ilimlerin basında gelmektedir. Çünkü tarih, geçmişin
    bilgisini bize getirmektedir. Özellikle belirli bir toplunun bilgisidir bu. Ama
    bazen aynı kaderi taşıyan birkaç toplumun geçmişi ve birbirleri ile olan
    ilişkisi de tarihin belirli bir alanı içerisinde incelenir. Bu durum, genelde en
    büyük belirleyici olan "din faktörü"nün ortaklığı ile gerçekleşir.


    Tarihi çalışmaların ilmî bir noktaya ulaşması, onun kendine ait
    bazı kanunlar bulmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece o, bulduğu genel ve evrensel
    yasalarla gerek şimdiki gerekse geçmişteki benzer olayları rahatlıkla
    yorumlayabilecektir. İşte bu tarihe "ilmî tarih" adı verilmiştir (March Bloch,
    Tarihin Savunması ya da tarihçilik mesleği, 1985).


    Tarih çalışmalarını ilmi bir metotla ele almanın gerekliliği
    ortada iken, bizzat tarihin kendisi, "sosyal bir ilim" olması sebebiyle ait
    olduğu toplumun değer yargılarını yansıtır. Böylece pozitif ilimlerin "genel
    geçerliliği"nden farklı bir yapıya kavuşur.


    Tarih dökümanları genellikle karmaşıktır. Bu dökümanlar,
    ilimden ziyade edebiyata yakın düşünce, duygu ve hayalin ürünü olan ve yazıldığı
    ya da yaşandığı ortamın şartlarıyla sınırlı siciller topluluğu, eserler, izlenim
    ve düşünceler, yazılı ve sözlü haberlerdir. Bunun için fertlerin yetkinliğinin
    farklılığından, zaman ve mekan değişikliğinden dolayı belirlenmiş yasalara boyun
    eğmezler. Dolayısıyla tarihçi görevi daha çok bir yorumlayıcı ve değerlendirici
    niteliktedir.


    Tarihçinin analizi ispatlanabilir gerçekler üzerine değil,
    mantık ve rasyonalite üzerine örülüdür. Bu yönüyle tarihçinin görevi, bir ilim
    adamından çok, felsefecinin görevine yakındır. İlmi tarih, nakli tarih gibi,
    içinde bulunduğu anı değil, geçmişi içine alır (Aziz Duri, İlk Dönem İslâm
    Tarihi, 1992).


    Tarih, aynı özelliğe sahip bir toplum tipini ele alıyorsa,
    ister istemez bu toplumun her yönü ile ilişki halinde olmalıdır. Bu husus,
    Raymond Aron tarafından şöyle açıklanmaktadır: "Toplum, yaşayan bir organizmayla
    karşılaştırılabilir. Eğer üzerinde çalışacağımız ya da gözlem yapacağımız bir
    organı, canlının bütününden bağımsız olarak değerlendirirsek, yanlış bir
    metodoloji izlemiş oluruz. Aynı şekilde, devlet politikası üzerinde çalışırken
    de onu toplum bağlamından yalıtırsak, onu anlamamış oluruz. Dinamik hareketlilik
    ise, toplumların ard arda geçiş aşamalarını inceleyen bir kategoridir
    (Mutahhari, Tarih ve Toplum, 1988).


    Hiçbir âlim, tarihçi kadar uçsuz bucaksız alanlarda
    hükmetmemiş, karar vermemiştir. Tarihçi, geçmişin muhasebe ve muhakemesini
    yapmakta, hadiseler, şahıslar ve milletler hakkında hükümler vermektedir.
    Hükümleriyle bazen topyekün bir toplumu mahkum etmekte, bir diğer cemiyeti şan
    ve şerefe boğmaktadır. Hadiseler değişmez. Şüphesiz tarihi yapan şahıslar ve
    topluluklar da aynı şahıs ve topluluklar olarak kalır. Fakat değer hükümleri,
    tarihçiden tarihçiye bazen hayret uyandıracak derecede değişir.


    Tarihe içinden bakmak, yani ele alınan devrin şahıslarıyla
    hasır neşir olmak, devrin toplumunun bütün problemlerini, dünyanın o çağdaki
    bütün akım ve eğilimlerini bilmek, tarihçi için kâfi değildir. Ele alınan
    konuya, objektif olarak yaklaşmak lazımdır.


    Bugünü anlamak, gelecek için hazırlanabilmek için, sağlam ve
    doğru bir tarih bilgisi şarttır. Başarılı ve büyük devlet adamları iyi tarih
    bilen adamlardır. Hareket edilen nokta bilinmeksizin, yönelecek hedefi bulmanın
    imkânı yoktur. Bugün "gelişmiş ülke" diye anılan ve sayıları 172 dünya devleti
    arasında hiçbir zaman 2525'i geçmeyen devletlerde tarih ilmi, son derece
    ilerlemiştir. Bu milletler, tarihlerini en inœ teferruatına kadar incelemişler,
    bütün tarih kaynaklarını yayınlamışlar, ilmi eserlerin bile halka mahsus
    baskılarını yapmışlardır. Netice olarak bu milletlerde, çok canlı bir tarih
    şuuru teşekkül etmiştir. Misal olarak Avrupa ve Amerika'dan değil, medeniyetler
    beşiği Asya'dan örnek vermek isteriz. Bugün gelişmiş devletler arasında sayılan
    yalnız iki Asya devleti vardır: Kıtanın doğu ucunda Japonya ve batı ucunda
    İsrail. Her ikisinde de tarih şuuru, en ileri derecededir (Yılmaz Öztuna, Türk
    Tarihinden Yapraklar, 1983).


    Tarih, geçmişler hakkında bilgi alma ve haberden ibaret
    değildir. Tarih, yalnızca önceden olmuş hadiseler değildir. Tarih, bir asırdaki
    bağımsız kültürlerin, bağımsız medeniyetlerin, bağımsız toplumların, belirli
    kavimlerin ve ırkların incelenmesi değildir. Tarih, şimdiki zamanı ortaya
    çıkarmış olan bir geçmiştir. Tarih, geleceğe dönük bir harekettir. Tarih, insan
    türünün ömrüdür. Gerçek bir insan gibidir. Doğumundan şimdiye kadar ki ömür
    sürecinin üzerinden seneler geçmiş, şahsiyet bulmuştur. İnsan çeşidi de ömrü
    boyunca tarihte hayat sürmüş ve şimdiki şekle ulaşmıştır.


    Ferdin ömrünün, bütün kanunların esas ve genel usuller üzerinde
    olması, çözümleme ve tahlilin mümkün olması, gidişatının tahmin edilmesi
    gibidir. Çeşitli merhaleleri dikkatli, müşahhas, ilmî, mantıkî ölçülere uygun
    olarak ard arda birbirlerine ulaşıyorlar ve birbirlerinden ayrılıyorlar.
    Binaenaleyh tarih, insanın geçmişini tanımak değildir. İnsanın ve insan
    toplumunun niteliğini, nasıl olduğunu, değişme kanunlarının sebeplerini ve
    faktörlerini, tekâmülünü, hastalığını, zaafını, selametini ve kudretini
    tanımaktır. Bu tanıma ve güç sayesinde insan, toplumuna hakim olan ilmi cebr,
    değişme, rüşd, yıkılma, yükselme ve devrime kendi iradesini şuurlu bir şekilde
    nasıl yükleyeceğini bilmiş olur. Tarihi takdire ulaşmakla kendi toplumu ve
    hürriyeti takdirini de yerine koymuş olur. Botanik, Zooloji ve tabiat ilminde
    hayat ve hareket kanunlarının keşfi ile onlara hakim oluyordu. Her zaman onların
    egemenliği ve tabiatın cebri altında olacağı yerde, onlara hakim oluyor,
    tabiatın cebrini kendi hizmetine alıyor. Tarihi tanıması ile tarihin cebrine gem
    vuruyor. Kendisinin niteliğini keşfetmekle, "kendi olmasını", kendi isteği ile
    kendi insiyatifine alıyor. Bu şekilde insan, sadece kendini tanımaya değil,
    belki de yapıcılığa ve eşitçiliğe ulaşıyor. Bu tabiat ve tarihin elleriyle
    yaratılmış olan mahluk, kendisinin, tabiatın ve tarihin gerçek yaratıcısı olan
    Allah'a dönmüş oluyor. Burası dinin dediği gibi, insanın, Allah'ın yeryüzündeki
    halifesi olması hakikatinin tecelli ettiği yer oluyor.


    Tarihten hedef, sadece tarihte gizlenmiş olan meçhulleri ve
    kanunları bulmaktır. O kanunların ve meçhullerin bulunması, tarihin incelenmesi
    dışında mümkün değildir. Bu hedefe dikkat ederek, benim fikrime göre, tarihi
    tanımak için ilmi bir metot olan "insanı tanımak"tan istifade etmek gerekir.
    Çünkü tarih, aynen bir şahıs gibi bütün zaman boyunca, tabiatın içinde kendinde
    mevcut olan kanunların esası üzerinde, zati özellikleri ve kendi mahiyeti ile
    yaşamaktadır (Ali Şeriati, Medeniyet Tarihi, 1987).


    Tarih ve sosyolojinin birbirleri ile olan yakınlığı göz ardı
    edilemeyecek bir şekildedir. Hatta bu özellikten dolayı, bazen birbirlerinin
    rolünü bile üstlendikleri görülmektedir. Prof. Braudel, "Tarih ile sosyoloji,
    aynı kumaşın tersi ile yüzü gibidir" demektedir. Çünkü her ikisi de insanın ve
    toplumun temel özelliklerini belirlemeye ve gelişim çizgisini açıklamaya
    çalışmaktadırlar.


    Aslında tarihe kazandırılan bu yeni mana, son yılların bir
    ürünüdür. Tabiatıyla her disiplin, ele aldığı konuları daha iyi açıklayabilmek
    için metot ve muhtevasında bazı değişiklikler yapmak durumunda kalmaktadır.
    Dolayısıyla tarihin sosyal bir nitelik kazanması, onun toplumsal faaliyetleri
    bütünüyle ele almasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.


    Bugün, toplumun veya kültürün sadece belli kesimini veya sadece
    bunların faaliyet alanını konu edinen kısıtlı ve dar bir tarih anlayışına ortak
    yer verilmemektedir. Tarih, bütün kültür sahasını içine almaktadır. Burada
    ortaya çıkan tarih anlayışı İngilizlerin "kültür tarihi" ve Fransızların
    "ekonomik ve sosyal tarih" kavramlarıyla ifade etmek istedikleri tarih
    anlayışına tekabül etmektedir. Bu, üretim, mübadeleler ve sosyal münasebetler
    seviyesinde kavranan, düşünceyi ve duyguyu, ahlak ve estetiği içine alan toptan
    bir medeniyet tarihidir. Gerçekten dini tarihi, sosyal tarihten; hukuki
    müesseseler tarihini bu müesseseleri değişikliğe uğratan ve yok eden siyasi
    kargaşalıklar tarihinden ayırmak mümkün değildir. F. Braudel'in dediği gibi
    tarih; kültürel ve sosyal, kültürel ve siyasi, sosyal ve iktisadi, iktisadi ve
    siyasi ve bunlar gibi sayısız manzaralar arasındaki komşulukların, ortaklıkların
    ve sonsuz etkilerin bütünüdür.


    Bu ilişkileri 16. asırda dünyada ilk defa gören ve sosyal
    ilimlerin temeli olarak tarih ilmini kuran İbn Haldun olmuştur. Onun anladığı
    tarih "Umran ilmidir" ki, bu sosyal tarihi yani, kültürlerin ve medeniyetlerin
    tarihinden başka bir şey değildir (Yaşar Yücel, Bahattin Yediyıldız, Tarih ve
    Kültür, 1991). İbn Haldun, ilk defa tarih ilminin, olayların sadece görünen yönü
    ile yetinilmemesini, bu arada onların arkasında yatan gerçek sebeplere
    eğilinmesini dile getirmiştir. Bu konudaki görüşü şöyledir: "Tarih, zahiri
    itibariyle devletlerin ve çağların haberlerine bir şey eklemez. Oysa iç
    yapısında, bir görüşü, bir araştırmayı, varolanlar ve onların varoluş ilkeleri
    konusunda sağlam bir tümevarım gerektirir. Tarihi bu batınî yönüyle bilmek
    demek, olayların niteliğini ve derinden akan sebeplerini bilmek demektir. Bu
    yüzden bu ilim hikmetle soydaş, kökü derin bir ilimdir ve hikmet ilimlerinden
    sayılmaya yeterince layık ve uygundur" (Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal
    Gelişmenin Yasaları, 1987).


    Tarih ilmiyle uğraşanlar, zamanla tarihin durağan bir bilgi
    yığını olmasından rahatsızlanarak, olaylar arasındaki ilişkilerin kanunlarını
    bulmasını arzu etmişlerdir. Gelişmeci olarak toplumların bir dönemden diğer bir
    döneme geçiş merhalesini irdeleyen kanunlara da toplumların "oluşum kanunları"
    adı verilir. Kısaca tarih, üçüncü disiplin gereğince, toplumların bir merhaleden
    diğer bir merhaleye geçiş kanunlarını inceleyen ilim dalıdır. Yoksa, biyolojide
    olduğu gibi, sadece onların hayat bilgisi ya da hikayesi değildir (Mutahhari,
    1988).


    Tarihin gerçek tarifine bağlı olarak, insan gelişiminin ilmidir
    denebilir. Ve bu, öyle bir mevzudur ki, insanın yaratılış felsefesini ele
    almaktadır.


    Tarih ilmi öyle bir hakikat ve vakıadan ibarettir ki, zamanın
    içinde cereyan etmekte, özel bir akışla seyretmekte ve değişmez ilmi kanunlarla
    hareket etmektedir. Zaman akışı içindeki tarihi bu hareketi boyunca meydana
    gelen sapma ve değişikliklerin, değişmez ve müşahhas ilmi kanunlar ve amillerle
    karşılaşması ve bir bütün halinde gérçeğin tahlili hep tarihtir (Ali Şeriat,
    Toplumbilime giriş, 1987).


    Bütün bu gelişmelerden sonra, tarihe yeni bir mana ve görev
    yüklenmiştir. Bu haliyle tarih, özellikle batıda metafizik bir mana kazanan ve
    sosyal açıklamalar için başvurulan bir doktrin hüviyeti taşımaktadır.


    Şimdi pek çok kişi tarihe, tabiatı aşan ve beşeri varoluşa bir
    mana kazandıran biricik insan yapısı kuşatıcı süreç gözüyle bakıyor. Hegelci
    metafiziğin ve onun sağ ve sol türevlerinin temel motifi tarih. Marksistler için
    tarih, esenliğin ta kendisi, insanın zihni çabasıyla ve iradesiyle tarihi
    denetim altına alması ve insan topluluğunun bütün düşlerini gerçekleştirecek bir
    malzemeye dönüşmesi hem mümkün, hem kaçınılmaz (Perviz Manzur, İslâm ve Batı,
    1991). Bu haliyle ister istemez, toplumsal açıklamaları kendine hedef gören
    tarih ve toplum felsefeciliği konusunu gündeme getirmek durumundayız .


    İslam Tarihi:

    İslâm'ın tevhide daveti ve peygamber (a.s)'nin asrı, tefessüh
    etmiş, hurafelerle dolu, karışık bir ilme ve tarihi malumata sahip, aklı
    gönlüne, nefsi ahlakına, zulüm ve gazabı insafına galip bir toplum yapısına
    sahip bir milletle mücahede asrıdır. İslâm, cahiliyyenin her müessesesine, fikir
    ve şahsiyetine karşı gerçekleştirilen tam bir inkılâpdır.


    Kur'an, aynı zamanda beşer tarihinden misallerle, hilkatten,
    peygamberlerin tevhid mücadelesinden, tarih boyunca geçmiş milletlerin ve
    ümmetlerin mücadelelerinden bahisle, Hatemünnebi ve Resul olan Efendimiz (a.s)
    ile başlayıp, bütün insanlığı kuşatan bir "ıslah hareketi" niteliğinde olan,
    İslâm ta'lim ve tebliğini bildirir. Bu mesaj evrenseldir. Yine Kur'an; kainatın
    yaratılış hikmetlerini, insanların varoluş sebeplerini, arzın gezilip görülmesi,
    insanların farklı yaratılışındaki hikmetleri, canlı türlerinin ve ekolojik
    dengedeki fıtr yerini ve bu yaratılmışın Allah'ın mahza ayetleri olduğunu,
    insanların dil, din, ırk gibi farklı yaratılmasındaki hikmeti, tanışıp
    görüşmelerinin inceliklerini, mahlukatı nutfeden, eşyayı ise zerreden halk
    ettiğinin hikmetlerini, insanın ise bu makro ve mikro âlemin merkezinde,
    Allah'ın halifesi olarak yüklendiği ve mesuliyetli olduğu kadar şerefli
    vazifenin hikmetlerini, Allah'a isyan eden milletlere, eski ve harab şehirleri
    dolaşmalarını, evvelkilerin akıbetlerini düşünüp, akıbetlerini tasavvur ederek,
    gerçek tarih yorum ve diyalektiğini bize haber vermektedir.


    İlk müslüman tarihçiler, tarih ilminin gelişmesine
    kendilerinden evvelki toplumların bilmediği iki esas noktada katkıda
    bulunmuşlardır.


    1. Yaşadıkları asrın tarihini (hayatlarının her yönüyle) tesbit
    ettiler.


    2. İslâm'dan önce, şahidleri sadece kazai konularda tatbik
    ettiler. Hakim, hak isteyenlerden, bizzat olayı görenden şahitlik istiyordu. İlk
    Müslümanlar, şahitlik sınırlarını genişletip, bunu tarihi olaylara da tatbik
    ettiler. Öyle ki, herhangi bir haberi veya sözü duyan, olayı bizzat görenden
    alır ve silsile halinde nakledilen, "rivayet usulü"nü tesbit ve kabul
    ediyordu.


    Eski milletlerde, özellikle eski Yunan ve Roma'da mitos, kıssa,
    hurafe esatir ve masallarla karışık bir halde verilen tarih metinleri, İslâm'ın
    rivayet metodu ile ilk defa ilmi ve güvenilir bir metot haline geldiğini, Alman
    orientalist ve tarihçi Henry Springer de itiraf etmektedir. Zira, onların Rabbi
    sadece Kâbe'nin Rabbi değil, âlemlerin, âlemin (akl ve temyiz sahiplerinin)
    hayrı şerden ayırabilenlerin Rabbi olarak kabul edilir.


    Müslümanların Kur'an'ın emirleri ve Efendimiz (a.s.)'ın sünneti
    sebebiyle ilme verdikleri yüksek değer sebebiyle, "Tarih" ilmi de sür'atle
    gelişmiş ve dünya tarih ve ilim anlayışına metodoloji açısından büyük katkılarda
    bulunmuştur (M. Hüseyin Tabatabai, İnsan'ın Tarihte Tekâmülü, 1989).


    Sahabe-i kiram, Efendimiz (a.s)'ın hayat ve tevhid mücadelesini
    kendinden sonra gelen insanlara "tabiin"e nakl ve rivayetleri ile tarih ilmi
    faaliyetleri başladı. Bunu takib eden asırlarda, ortaya çıkan farklı rivayet ve
    nakiller, ilmi metotlarla elenip, doğruları tesbit edildi. Bu husus, İslâm
    kaynaklarında şöyle ifade edilir: "Bir hikayeci, sabah namazını mescidde kılıp,
    oturur ve hikayesini anlatır. Sözü bitinceye kadar Hz. Muaviye (r.a) onu dinler,
    sonra kalkıp odasına girer. Mushaf'ından bir cüz okurdu. Yatsı ezanı okununca
    yine çıkar namazını kılar, sonra seçkin kişi, çevresini kabul edip, birlikte
    istişare ile gecenin bir bölümünde yapmak istediği şeyler görüşülürdü. Bunlar
    Arapların haberleri, günleri, krallar, siyaset ve milletleri, hayat hikayeleri,
    harp, tuzak ve hileleri, teb'alarına karşı tatbik ettikleri siyasetleri, geçmiş
    ümmetleri (Babil, Eyke, Habe, Yemen, İran ve Roma dönemi devletlerinin
    hikayeleri) tarihlerini ifade eden hikayeleri üst üste okur, sonra onların
    kanunlarından bahsederdi. Sonra helva ve yemekler birlikte yenir, sonra Hz.
    Muaviye (r.a) tekrar odasına çekilirdi. Gecenin üçte birinde uyur, üçte birinde
    kalkıp oturur ve ibadetlerini ifa eder, huzuruna (bir tarih defteri demek olan)
    içinde hükümdarların hayat, haber, savaş ve adaletlerini nakleden küçük bir
    defter getirilirdi. Bu defteri ona genç bir delikanlı ezberden okurdu. böylece
    gece, onun bu hikayeleri dinlemesiyle geçerdi (M. Serhan Tayşi, İslâmi Tarih
    Düşüncesi ve İlk Dönem Tarih Yazıcılığı, 1992).


    İslâm tarihinin ruhu, temeli "ibret" kelimesi üzerine oturur.
    Tarih, ibret kaynağıdır: "Peygamberlerin haberlerinden onunla kalbini (tatmin
    ve) tesbit edeceğiniz her çeşidini sana kıssa (tarih) olarak anlatıyoruz. Bunda
    (bu sure ile) de sana hak ve müminlere bir öğüt ve bir muhtıra gelmiştir" (Hud,
    11/120) Andolsun, onların kıssalarını (tarihlerini) açıklamada salim akıl
    sahipleri için birer ibret vardır" (Yusuf, 12/26).


    Bu bakımdan İslâm toplumlarındaki sosyal çalışmalar, kendi
    tarihi gelişmeleri içerisinde ortaya çıkar ve bir takım özel şartları bünyesinde
    barındırır. Dolayısıyla batı dünyasındaki gelişme ve sosyal yapılanmalara
    bakılarak sistemleştirilmiş bir sosyal bilimin değerleri ve teorileri, İslâm
    toplumlarında fayda yerine tahribat yapar. Batı uygarlığının tarihi şartlarının
    ve tabii gelişmesinin yansımalarından olan sosyal bilimlerin ard arda ortaya
    çıkıp, kültürel yapısı farklı olan toplum ve medeniyetlerde aynı hedefleri
    gerçekleştirmesi bir yana sosyal problemler çıkardığına çokça rastlanmıştır.
    Ortaçağ'da İslâm toplumlarına bakıldığında, tarih çalışmalarının sosyal hayatın
    bütün yönlerini ele aldığı goze çarpmaktadır. Rosental bu durumu şöyle dile
    getirmektedir: "Ortaçağ İslâm ülkelerinde tarih, sadece eğitimde değil, siyasi
    hayatta ve dinî düşüncede de mühim bir yer tutar" (Rosental'den Ümit Meriç,
    Cevdet Paşa'nın Devlet ve Cemiyet Görüşü, 1992) .


    Tarih, müslümanlar için bilhassa tercüme-i hal ile yakın
    münasebeti bakımından kendini müşahhas olarak ifade etmek, gündelik hayatın
    bütün cephelerine eğilmek, insanı ve onun temayüllerini tahlil etmek imkanını
    veren biricik alandır. Bunun kökleri, Kur'an'ın tarih yorumuna dayanmaktadır.
    Kur'an'da kabul edilen siyasi yol, daha ziyade tarihi metoddur. Onun için ön
    hükümler, Arabistan'ın ve civar memleketlerin tarihinden misallere müracaat
    suretiyle açıklanmıştır.


    Kur'an, bazen milletlerin gerileme sebeplerini işbaşındaki
    hükümetlerine yüklemeden umumileştirir ve "Bir kavim kendi halet-i ruhiyesini
    değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirip bozmaz" der. Devletin özü olan
    beşer cinsinde olduğu gibi, milletlerin de yükselmeleri ve düşüşleri vardır. Ve
    bir defa o kavim sosyal hastalığı şifa bulmaz bir hale gelirse, tıpkı bir insan
    gibi evvelden takdir olunmuş bir kanuna uyarak yerini yeni ve daha kuvvetli bir
    Irka vererek ölür. Ve bu âlemin nizamıdır.


    Görüldüğü gibi, tarihi bakış açısı ile Kur'an, toplumların
    gelişme ve değişme durumlarına dikkati çekmekte ve buna ait bazı kanunların
    varlığına temas etmektedir. Bazı araştırmacılar, Kur'an'ın o zamana kadar
    rivayet ve hikayelerden ibaret olan tarihe bir metod getirmek suretiyle, tarihi
    ilmî bir çehreye soktuğunu söylemektedirler. Böylece olaylar arasında bir ilişki
    kurulmakta ve geçmişten birtakım dersler alınması gerektiği anlaşılmaktadır.
    "Yeryüzünü gezin ve geçmiş kavimlerin eserlerini inceleyin, yoldan sapanların
    acıklı hallerinden ibret alın" teması çok sayıda Kur'an ayetiyle dile getirilen
    bir konudur (Sami Şener, Tarih-Sosyoloji Münasebeti, 1992).


    Sami ŞENER




  4. 14.Mart.2013, 17:31
    2
    Moderatör



    Tarih ile ilgili ansiklopedi bilgiler
    Tarih ile ilgili bilgi
    Tarih ne demek


    TARİH



    Tarih, insanoğlunun hayat faaliyetlerini en kapsamlı bir
    şekilde ele alan sosyal ilimlerin basında gelmektedir. Çünkü tarih, geçmişin
    bilgisini bize getirmektedir. Özellikle belirli bir toplunun bilgisidir bu. Ama
    bazen aynı kaderi taşıyan birkaç toplumun geçmişi ve birbirleri ile olan
    ilişkisi de tarihin belirli bir alanı içerisinde incelenir. Bu durum, genelde en
    büyük belirleyici olan "din faktörü"nün ortaklığı ile gerçekleşir.


    Tarihi çalışmaların ilmî bir noktaya ulaşması, onun kendine ait
    bazı kanunlar bulmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece o, bulduğu genel ve evrensel
    yasalarla gerek şimdiki gerekse geçmişteki benzer olayları rahatlıkla
    yorumlayabilecektir. İşte bu tarihe "ilmî tarih" adı verilmiştir (March Bloch,
    Tarihin Savunması ya da tarihçilik mesleği, 1985).


    Tarih çalışmalarını ilmi bir metotla ele almanın gerekliliği
    ortada iken, bizzat tarihin kendisi, "sosyal bir ilim" olması sebebiyle ait
    olduğu toplumun değer yargılarını yansıtır. Böylece pozitif ilimlerin "genel
    geçerliliği"nden farklı bir yapıya kavuşur.


    Tarih dökümanları genellikle karmaşıktır. Bu dökümanlar,
    ilimden ziyade edebiyata yakın düşünce, duygu ve hayalin ürünü olan ve yazıldığı
    ya da yaşandığı ortamın şartlarıyla sınırlı siciller topluluğu, eserler, izlenim
    ve düşünceler, yazılı ve sözlü haberlerdir. Bunun için fertlerin yetkinliğinin
    farklılığından, zaman ve mekan değişikliğinden dolayı belirlenmiş yasalara boyun
    eğmezler. Dolayısıyla tarihçi görevi daha çok bir yorumlayıcı ve değerlendirici
    niteliktedir.


    Tarihçinin analizi ispatlanabilir gerçekler üzerine değil,
    mantık ve rasyonalite üzerine örülüdür. Bu yönüyle tarihçinin görevi, bir ilim
    adamından çok, felsefecinin görevine yakındır. İlmi tarih, nakli tarih gibi,
    içinde bulunduğu anı değil, geçmişi içine alır (Aziz Duri, İlk Dönem İslâm
    Tarihi, 1992).


    Tarih, aynı özelliğe sahip bir toplum tipini ele alıyorsa,
    ister istemez bu toplumun her yönü ile ilişki halinde olmalıdır. Bu husus,
    Raymond Aron tarafından şöyle açıklanmaktadır: "Toplum, yaşayan bir organizmayla
    karşılaştırılabilir. Eğer üzerinde çalışacağımız ya da gözlem yapacağımız bir
    organı, canlının bütününden bağımsız olarak değerlendirirsek, yanlış bir
    metodoloji izlemiş oluruz. Aynı şekilde, devlet politikası üzerinde çalışırken
    de onu toplum bağlamından yalıtırsak, onu anlamamış oluruz. Dinamik hareketlilik
    ise, toplumların ard arda geçiş aşamalarını inceleyen bir kategoridir
    (Mutahhari, Tarih ve Toplum, 1988).


    Hiçbir âlim, tarihçi kadar uçsuz bucaksız alanlarda
    hükmetmemiş, karar vermemiştir. Tarihçi, geçmişin muhasebe ve muhakemesini
    yapmakta, hadiseler, şahıslar ve milletler hakkında hükümler vermektedir.
    Hükümleriyle bazen topyekün bir toplumu mahkum etmekte, bir diğer cemiyeti şan
    ve şerefe boğmaktadır. Hadiseler değişmez. Şüphesiz tarihi yapan şahıslar ve
    topluluklar da aynı şahıs ve topluluklar olarak kalır. Fakat değer hükümleri,
    tarihçiden tarihçiye bazen hayret uyandıracak derecede değişir.


    Tarihe içinden bakmak, yani ele alınan devrin şahıslarıyla
    hasır neşir olmak, devrin toplumunun bütün problemlerini, dünyanın o çağdaki
    bütün akım ve eğilimlerini bilmek, tarihçi için kâfi değildir. Ele alınan
    konuya, objektif olarak yaklaşmak lazımdır.


    Bugünü anlamak, gelecek için hazırlanabilmek için, sağlam ve
    doğru bir tarih bilgisi şarttır. Başarılı ve büyük devlet adamları iyi tarih
    bilen adamlardır. Hareket edilen nokta bilinmeksizin, yönelecek hedefi bulmanın
    imkânı yoktur. Bugün "gelişmiş ülke" diye anılan ve sayıları 172 dünya devleti
    arasında hiçbir zaman 2525'i geçmeyen devletlerde tarih ilmi, son derece
    ilerlemiştir. Bu milletler, tarihlerini en inœ teferruatına kadar incelemişler,
    bütün tarih kaynaklarını yayınlamışlar, ilmi eserlerin bile halka mahsus
    baskılarını yapmışlardır. Netice olarak bu milletlerde, çok canlı bir tarih
    şuuru teşekkül etmiştir. Misal olarak Avrupa ve Amerika'dan değil, medeniyetler
    beşiği Asya'dan örnek vermek isteriz. Bugün gelişmiş devletler arasında sayılan
    yalnız iki Asya devleti vardır: Kıtanın doğu ucunda Japonya ve batı ucunda
    İsrail. Her ikisinde de tarih şuuru, en ileri derecededir (Yılmaz Öztuna, Türk
    Tarihinden Yapraklar, 1983).


    Tarih, geçmişler hakkında bilgi alma ve haberden ibaret
    değildir. Tarih, yalnızca önceden olmuş hadiseler değildir. Tarih, bir asırdaki
    bağımsız kültürlerin, bağımsız medeniyetlerin, bağımsız toplumların, belirli
    kavimlerin ve ırkların incelenmesi değildir. Tarih, şimdiki zamanı ortaya
    çıkarmış olan bir geçmiştir. Tarih, geleceğe dönük bir harekettir. Tarih, insan
    türünün ömrüdür. Gerçek bir insan gibidir. Doğumundan şimdiye kadar ki ömür
    sürecinin üzerinden seneler geçmiş, şahsiyet bulmuştur. İnsan çeşidi de ömrü
    boyunca tarihte hayat sürmüş ve şimdiki şekle ulaşmıştır.


    Ferdin ömrünün, bütün kanunların esas ve genel usuller üzerinde
    olması, çözümleme ve tahlilin mümkün olması, gidişatının tahmin edilmesi
    gibidir. Çeşitli merhaleleri dikkatli, müşahhas, ilmî, mantıkî ölçülere uygun
    olarak ard arda birbirlerine ulaşıyorlar ve birbirlerinden ayrılıyorlar.
    Binaenaleyh tarih, insanın geçmişini tanımak değildir. İnsanın ve insan
    toplumunun niteliğini, nasıl olduğunu, değişme kanunlarının sebeplerini ve
    faktörlerini, tekâmülünü, hastalığını, zaafını, selametini ve kudretini
    tanımaktır. Bu tanıma ve güç sayesinde insan, toplumuna hakim olan ilmi cebr,
    değişme, rüşd, yıkılma, yükselme ve devrime kendi iradesini şuurlu bir şekilde
    nasıl yükleyeceğini bilmiş olur. Tarihi takdire ulaşmakla kendi toplumu ve
    hürriyeti takdirini de yerine koymuş olur. Botanik, Zooloji ve tabiat ilminde
    hayat ve hareket kanunlarının keşfi ile onlara hakim oluyordu. Her zaman onların
    egemenliği ve tabiatın cebri altında olacağı yerde, onlara hakim oluyor,
    tabiatın cebrini kendi hizmetine alıyor. Tarihi tanıması ile tarihin cebrine gem
    vuruyor. Kendisinin niteliğini keşfetmekle, "kendi olmasını", kendi isteği ile
    kendi insiyatifine alıyor. Bu şekilde insan, sadece kendini tanımaya değil,
    belki de yapıcılığa ve eşitçiliğe ulaşıyor. Bu tabiat ve tarihin elleriyle
    yaratılmış olan mahluk, kendisinin, tabiatın ve tarihin gerçek yaratıcısı olan
    Allah'a dönmüş oluyor. Burası dinin dediği gibi, insanın, Allah'ın yeryüzündeki
    halifesi olması hakikatinin tecelli ettiği yer oluyor.


    Tarihten hedef, sadece tarihte gizlenmiş olan meçhulleri ve
    kanunları bulmaktır. O kanunların ve meçhullerin bulunması, tarihin incelenmesi
    dışında mümkün değildir. Bu hedefe dikkat ederek, benim fikrime göre, tarihi
    tanımak için ilmi bir metot olan "insanı tanımak"tan istifade etmek gerekir.
    Çünkü tarih, aynen bir şahıs gibi bütün zaman boyunca, tabiatın içinde kendinde
    mevcut olan kanunların esası üzerinde, zati özellikleri ve kendi mahiyeti ile
    yaşamaktadır (Ali Şeriati, Medeniyet Tarihi, 1987).


    Tarih ve sosyolojinin birbirleri ile olan yakınlığı göz ardı
    edilemeyecek bir şekildedir. Hatta bu özellikten dolayı, bazen birbirlerinin
    rolünü bile üstlendikleri görülmektedir. Prof. Braudel, "Tarih ile sosyoloji,
    aynı kumaşın tersi ile yüzü gibidir" demektedir. Çünkü her ikisi de insanın ve
    toplumun temel özelliklerini belirlemeye ve gelişim çizgisini açıklamaya
    çalışmaktadırlar.


    Aslında tarihe kazandırılan bu yeni mana, son yılların bir
    ürünüdür. Tabiatıyla her disiplin, ele aldığı konuları daha iyi açıklayabilmek
    için metot ve muhtevasında bazı değişiklikler yapmak durumunda kalmaktadır.
    Dolayısıyla tarihin sosyal bir nitelik kazanması, onun toplumsal faaliyetleri
    bütünüyle ele almasının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.


    Bugün, toplumun veya kültürün sadece belli kesimini veya sadece
    bunların faaliyet alanını konu edinen kısıtlı ve dar bir tarih anlayışına ortak
    yer verilmemektedir. Tarih, bütün kültür sahasını içine almaktadır. Burada
    ortaya çıkan tarih anlayışı İngilizlerin "kültür tarihi" ve Fransızların
    "ekonomik ve sosyal tarih" kavramlarıyla ifade etmek istedikleri tarih
    anlayışına tekabül etmektedir. Bu, üretim, mübadeleler ve sosyal münasebetler
    seviyesinde kavranan, düşünceyi ve duyguyu, ahlak ve estetiği içine alan toptan
    bir medeniyet tarihidir. Gerçekten dini tarihi, sosyal tarihten; hukuki
    müesseseler tarihini bu müesseseleri değişikliğe uğratan ve yok eden siyasi
    kargaşalıklar tarihinden ayırmak mümkün değildir. F. Braudel'in dediği gibi
    tarih; kültürel ve sosyal, kültürel ve siyasi, sosyal ve iktisadi, iktisadi ve
    siyasi ve bunlar gibi sayısız manzaralar arasındaki komşulukların, ortaklıkların
    ve sonsuz etkilerin bütünüdür.


    Bu ilişkileri 16. asırda dünyada ilk defa gören ve sosyal
    ilimlerin temeli olarak tarih ilmini kuran İbn Haldun olmuştur. Onun anladığı
    tarih "Umran ilmidir" ki, bu sosyal tarihi yani, kültürlerin ve medeniyetlerin
    tarihinden başka bir şey değildir (Yaşar Yücel, Bahattin Yediyıldız, Tarih ve
    Kültür, 1991). İbn Haldun, ilk defa tarih ilminin, olayların sadece görünen yönü
    ile yetinilmemesini, bu arada onların arkasında yatan gerçek sebeplere
    eğilinmesini dile getirmiştir. Bu konudaki görüşü şöyledir: "Tarih, zahiri
    itibariyle devletlerin ve çağların haberlerine bir şey eklemez. Oysa iç
    yapısında, bir görüşü, bir araştırmayı, varolanlar ve onların varoluş ilkeleri
    konusunda sağlam bir tümevarım gerektirir. Tarihi bu batınî yönüyle bilmek
    demek, olayların niteliğini ve derinden akan sebeplerini bilmek demektir. Bu
    yüzden bu ilim hikmetle soydaş, kökü derin bir ilimdir ve hikmet ilimlerinden
    sayılmaya yeterince layık ve uygundur" (Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal
    Gelişmenin Yasaları, 1987).


    Tarih ilmiyle uğraşanlar, zamanla tarihin durağan bir bilgi
    yığını olmasından rahatsızlanarak, olaylar arasındaki ilişkilerin kanunlarını
    bulmasını arzu etmişlerdir. Gelişmeci olarak toplumların bir dönemden diğer bir
    döneme geçiş merhalesini irdeleyen kanunlara da toplumların "oluşum kanunları"
    adı verilir. Kısaca tarih, üçüncü disiplin gereğince, toplumların bir merhaleden
    diğer bir merhaleye geçiş kanunlarını inceleyen ilim dalıdır. Yoksa, biyolojide
    olduğu gibi, sadece onların hayat bilgisi ya da hikayesi değildir (Mutahhari,
    1988).


    Tarihin gerçek tarifine bağlı olarak, insan gelişiminin ilmidir
    denebilir. Ve bu, öyle bir mevzudur ki, insanın yaratılış felsefesini ele
    almaktadır.


    Tarih ilmi öyle bir hakikat ve vakıadan ibarettir ki, zamanın
    içinde cereyan etmekte, özel bir akışla seyretmekte ve değişmez ilmi kanunlarla
    hareket etmektedir. Zaman akışı içindeki tarihi bu hareketi boyunca meydana
    gelen sapma ve değişikliklerin, değişmez ve müşahhas ilmi kanunlar ve amillerle
    karşılaşması ve bir bütün halinde gérçeğin tahlili hep tarihtir (Ali Şeriat,
    Toplumbilime giriş, 1987).


    Bütün bu gelişmelerden sonra, tarihe yeni bir mana ve görev
    yüklenmiştir. Bu haliyle tarih, özellikle batıda metafizik bir mana kazanan ve
    sosyal açıklamalar için başvurulan bir doktrin hüviyeti taşımaktadır.


    Şimdi pek çok kişi tarihe, tabiatı aşan ve beşeri varoluşa bir
    mana kazandıran biricik insan yapısı kuşatıcı süreç gözüyle bakıyor. Hegelci
    metafiziğin ve onun sağ ve sol türevlerinin temel motifi tarih. Marksistler için
    tarih, esenliğin ta kendisi, insanın zihni çabasıyla ve iradesiyle tarihi
    denetim altına alması ve insan topluluğunun bütün düşlerini gerçekleştirecek bir
    malzemeye dönüşmesi hem mümkün, hem kaçınılmaz (Perviz Manzur, İslâm ve Batı,
    1991). Bu haliyle ister istemez, toplumsal açıklamaları kendine hedef gören
    tarih ve toplum felsefeciliği konusunu gündeme getirmek durumundayız .


    İslam Tarihi:

    İslâm'ın tevhide daveti ve peygamber (a.s)'nin asrı, tefessüh
    etmiş, hurafelerle dolu, karışık bir ilme ve tarihi malumata sahip, aklı
    gönlüne, nefsi ahlakına, zulüm ve gazabı insafına galip bir toplum yapısına
    sahip bir milletle mücahede asrıdır. İslâm, cahiliyyenin her müessesesine, fikir
    ve şahsiyetine karşı gerçekleştirilen tam bir inkılâpdır.


    Kur'an, aynı zamanda beşer tarihinden misallerle, hilkatten,
    peygamberlerin tevhid mücadelesinden, tarih boyunca geçmiş milletlerin ve
    ümmetlerin mücadelelerinden bahisle, Hatemünnebi ve Resul olan Efendimiz (a.s)
    ile başlayıp, bütün insanlığı kuşatan bir "ıslah hareketi" niteliğinde olan,
    İslâm ta'lim ve tebliğini bildirir. Bu mesaj evrenseldir. Yine Kur'an; kainatın
    yaratılış hikmetlerini, insanların varoluş sebeplerini, arzın gezilip görülmesi,
    insanların farklı yaratılışındaki hikmetleri, canlı türlerinin ve ekolojik
    dengedeki fıtr yerini ve bu yaratılmışın Allah'ın mahza ayetleri olduğunu,
    insanların dil, din, ırk gibi farklı yaratılmasındaki hikmeti, tanışıp
    görüşmelerinin inceliklerini, mahlukatı nutfeden, eşyayı ise zerreden halk
    ettiğinin hikmetlerini, insanın ise bu makro ve mikro âlemin merkezinde,
    Allah'ın halifesi olarak yüklendiği ve mesuliyetli olduğu kadar şerefli
    vazifenin hikmetlerini, Allah'a isyan eden milletlere, eski ve harab şehirleri
    dolaşmalarını, evvelkilerin akıbetlerini düşünüp, akıbetlerini tasavvur ederek,
    gerçek tarih yorum ve diyalektiğini bize haber vermektedir.


    İlk müslüman tarihçiler, tarih ilminin gelişmesine
    kendilerinden evvelki toplumların bilmediği iki esas noktada katkıda
    bulunmuşlardır.


    1. Yaşadıkları asrın tarihini (hayatlarının her yönüyle) tesbit
    ettiler.


    2. İslâm'dan önce, şahidleri sadece kazai konularda tatbik
    ettiler. Hakim, hak isteyenlerden, bizzat olayı görenden şahitlik istiyordu. İlk
    Müslümanlar, şahitlik sınırlarını genişletip, bunu tarihi olaylara da tatbik
    ettiler. Öyle ki, herhangi bir haberi veya sözü duyan, olayı bizzat görenden
    alır ve silsile halinde nakledilen, "rivayet usulü"nü tesbit ve kabul
    ediyordu.


    Eski milletlerde, özellikle eski Yunan ve Roma'da mitos, kıssa,
    hurafe esatir ve masallarla karışık bir halde verilen tarih metinleri, İslâm'ın
    rivayet metodu ile ilk defa ilmi ve güvenilir bir metot haline geldiğini, Alman
    orientalist ve tarihçi Henry Springer de itiraf etmektedir. Zira, onların Rabbi
    sadece Kâbe'nin Rabbi değil, âlemlerin, âlemin (akl ve temyiz sahiplerinin)
    hayrı şerden ayırabilenlerin Rabbi olarak kabul edilir.


    Müslümanların Kur'an'ın emirleri ve Efendimiz (a.s.)'ın sünneti
    sebebiyle ilme verdikleri yüksek değer sebebiyle, "Tarih" ilmi de sür'atle
    gelişmiş ve dünya tarih ve ilim anlayışına metodoloji açısından büyük katkılarda
    bulunmuştur (M. Hüseyin Tabatabai, İnsan'ın Tarihte Tekâmülü, 1989).


    Sahabe-i kiram, Efendimiz (a.s)'ın hayat ve tevhid mücadelesini
    kendinden sonra gelen insanlara "tabiin"e nakl ve rivayetleri ile tarih ilmi
    faaliyetleri başladı. Bunu takib eden asırlarda, ortaya çıkan farklı rivayet ve
    nakiller, ilmi metotlarla elenip, doğruları tesbit edildi. Bu husus, İslâm
    kaynaklarında şöyle ifade edilir: "Bir hikayeci, sabah namazını mescidde kılıp,
    oturur ve hikayesini anlatır. Sözü bitinceye kadar Hz. Muaviye (r.a) onu dinler,
    sonra kalkıp odasına girer. Mushaf'ından bir cüz okurdu. Yatsı ezanı okununca
    yine çıkar namazını kılar, sonra seçkin kişi, çevresini kabul edip, birlikte
    istişare ile gecenin bir bölümünde yapmak istediği şeyler görüşülürdü. Bunlar
    Arapların haberleri, günleri, krallar, siyaset ve milletleri, hayat hikayeleri,
    harp, tuzak ve hileleri, teb'alarına karşı tatbik ettikleri siyasetleri, geçmiş
    ümmetleri (Babil, Eyke, Habe, Yemen, İran ve Roma dönemi devletlerinin
    hikayeleri) tarihlerini ifade eden hikayeleri üst üste okur, sonra onların
    kanunlarından bahsederdi. Sonra helva ve yemekler birlikte yenir, sonra Hz.
    Muaviye (r.a) tekrar odasına çekilirdi. Gecenin üçte birinde uyur, üçte birinde
    kalkıp oturur ve ibadetlerini ifa eder, huzuruna (bir tarih defteri demek olan)
    içinde hükümdarların hayat, haber, savaş ve adaletlerini nakleden küçük bir
    defter getirilirdi. Bu defteri ona genç bir delikanlı ezberden okurdu. böylece
    gece, onun bu hikayeleri dinlemesiyle geçerdi (M. Serhan Tayşi, İslâmi Tarih
    Düşüncesi ve İlk Dönem Tarih Yazıcılığı, 1992).


    İslâm tarihinin ruhu, temeli "ibret" kelimesi üzerine oturur.
    Tarih, ibret kaynağıdır: "Peygamberlerin haberlerinden onunla kalbini (tatmin
    ve) tesbit edeceğiniz her çeşidini sana kıssa (tarih) olarak anlatıyoruz. Bunda
    (bu sure ile) de sana hak ve müminlere bir öğüt ve bir muhtıra gelmiştir" (Hud,
    11/120) Andolsun, onların kıssalarını (tarihlerini) açıklamada salim akıl
    sahipleri için birer ibret vardır" (Yusuf, 12/26).


    Bu bakımdan İslâm toplumlarındaki sosyal çalışmalar, kendi
    tarihi gelişmeleri içerisinde ortaya çıkar ve bir takım özel şartları bünyesinde
    barındırır. Dolayısıyla batı dünyasındaki gelişme ve sosyal yapılanmalara
    bakılarak sistemleştirilmiş bir sosyal bilimin değerleri ve teorileri, İslâm
    toplumlarında fayda yerine tahribat yapar. Batı uygarlığının tarihi şartlarının
    ve tabii gelişmesinin yansımalarından olan sosyal bilimlerin ard arda ortaya
    çıkıp, kültürel yapısı farklı olan toplum ve medeniyetlerde aynı hedefleri
    gerçekleştirmesi bir yana sosyal problemler çıkardığına çokça rastlanmıştır.
    Ortaçağ'da İslâm toplumlarına bakıldığında, tarih çalışmalarının sosyal hayatın
    bütün yönlerini ele aldığı goze çarpmaktadır. Rosental bu durumu şöyle dile
    getirmektedir: "Ortaçağ İslâm ülkelerinde tarih, sadece eğitimde değil, siyasi
    hayatta ve dinî düşüncede de mühim bir yer tutar" (Rosental'den Ümit Meriç,
    Cevdet Paşa'nın Devlet ve Cemiyet Görüşü, 1992) .


    Tarih, müslümanlar için bilhassa tercüme-i hal ile yakın
    münasebeti bakımından kendini müşahhas olarak ifade etmek, gündelik hayatın
    bütün cephelerine eğilmek, insanı ve onun temayüllerini tahlil etmek imkanını
    veren biricik alandır. Bunun kökleri, Kur'an'ın tarih yorumuna dayanmaktadır.
    Kur'an'da kabul edilen siyasi yol, daha ziyade tarihi metoddur. Onun için ön
    hükümler, Arabistan'ın ve civar memleketlerin tarihinden misallere müracaat
    suretiyle açıklanmıştır.


    Kur'an, bazen milletlerin gerileme sebeplerini işbaşındaki
    hükümetlerine yüklemeden umumileştirir ve "Bir kavim kendi halet-i ruhiyesini
    değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirip bozmaz" der. Devletin özü olan
    beşer cinsinde olduğu gibi, milletlerin de yükselmeleri ve düşüşleri vardır. Ve
    bir defa o kavim sosyal hastalığı şifa bulmaz bir hale gelirse, tıpkı bir insan
    gibi evvelden takdir olunmuş bir kanuna uyarak yerini yeni ve daha kuvvetli bir
    Irka vererek ölür. Ve bu âlemin nizamıdır.


    Görüldüğü gibi, tarihi bakış açısı ile Kur'an, toplumların
    gelişme ve değişme durumlarına dikkati çekmekte ve buna ait bazı kanunların
    varlığına temas etmektedir. Bazı araştırmacılar, Kur'an'ın o zamana kadar
    rivayet ve hikayelerden ibaret olan tarihe bir metod getirmek suretiyle, tarihi
    ilmî bir çehreye soktuğunu söylemektedirler. Böylece olaylar arasında bir ilişki
    kurulmakta ve geçmişten birtakım dersler alınması gerektiği anlaşılmaktadır.
    "Yeryüzünü gezin ve geçmiş kavimlerin eserlerini inceleyin, yoldan sapanların
    acıklı hallerinden ibret alın" teması çok sayıda Kur'an ayetiyle dile getirilen
    bir konudur (Sami Şener, Tarih-Sosyoloji Münasebeti, 1992).


    Sami ŞENER







+ Yorum Gönder