Konusunu Oylayın.: Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi
  1. 02.Mart.2013, 02:18
    1
    Misafir

    Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi






    Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi Mumsema Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi veriniz?


  2. 07.Mart.2013, 23:49
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Müşriklerin ilahları olan Lat, Uzza, Menat ve Hübel hakkında bilgi




    ARAP MÜŞRİKLERİ islam Şimdi de peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a)’in kendilerine gönderildiği, Kuran’ın ilk hitap ettiği kimseler olan Arap müşriklerden bahsedelim:Onların ulûhiyet ve rûbûbiyet konusunda sapıklıkları hangi çeşittendi? Alemlerin Rabbi olan Allah’ı bilmiyorlar mıydı? Veya O’nun varlığını inkâr ediyorlardı da, Rasulullah onların kalplerine Yüce Allah’ın varlığını yerleştirmek için mi gönderilmişti?
    Allah’ın alemlerin Rabbi ve ilâhı olduğuna inanmıyorlardı da, Kur’an-ı Kerim onları ikna için mi indirilmişti? Allah’a ibâdeti ve O’na boyun eğmeyi kabul mu etmiyorlardı? O’nun, duaları işiten, ihtiyaçları gideren olduğuna inanmıyorlar mıydı?
    Lat, Menat, Uzza, Hübel ve diğer ilâhların hakikatte şu kainatın yaratıcısı, mâliki, rızık vericisi, idare ve sürekliliğini elinde tutan varlıklar olduklarına mı inanmıyorlardı? Yoksa bu ilâhların medeniyet ve ahlâk hususunda kanun koyucu, hidâyet ve irşat kaynağı olduklarına mı kanaat getiriyorlardı?

    Bütün bu sorular hususunda Kur’an-ı Kerim’e müracaat ettiğimiz zaman bize olumsuz cevap verir ve açıklar ki, arap müşrikleri sadece Allah’ın varlığını kabul etmekle kalmayıp O’nun, kendi ilâhları da dahil olmak üzere, bütün alemin yaratıcısı, mâliki ve en üstün Rabbi olduğuna inanıyorlardı. Ulûhiyet ve rûbûbiyet huşunda da, O’na boyun eğiyorlardı. Allah-u Teâlâ, dua ettikleri, kendilerine bir zarar dokunduğu veya bir bela isabet ettiğinde sığındıkları en yüce, en üstün makamdı. Sonra Allah’a ibâdet etmek ve boyun eğmekten de çekinmiyorlar di. İlâhları ve putları hakkındaki inançları ise, onların gerek kendilerini, gerek bu kainatı yaratan, hepsini rızıklandıran, ahlakî ve medenî yaşayışlarında doğru yola ulaştıran ve irşat eden varlıklar oldukları merkezinde de değildi. Aşağıdaki âyetler, onların bu husustaki görüşlerini pek açık aksettirmektedir:

    “Onlara de ki: Kimindir o yer ve ondakiler, biliyor musunuz? Allah’ındır diyecekler. O halde iyice düşünüp de ibret almaz mısınız siz? de. Yine de ki: Kim o yedi göğün rabbi ve o büyük Arşın sahibi? Allah’tan başkasına tapmaktan sakınmaz mısınız? De ki: Her şeyin mülkü elinde bulunan kimdir ki; daima O himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor? Söyleyin, biliyorsanız? Allah’ındır diyecekler. De ki: O halde nasıl olup da böyle büyükleniyorsunuz? Hayır biz onlara hakikati getirdik. Onlarsa muhakkak yalancıdırlar” (Müminun- 84-90).

    “O, sizi karada ve denizde gezdirendir. Hatta, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğünde, yolcular da bununla sevindikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları sırada O’na dua ederler.”

    “And olsun derler, eğer bizi bundan kurtarırsan seksiz şüphesiz şükredenlerden olacağız” Fakat Allah, onları selâmete erdirince bakarsın ki yer yüzünde yine haksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar” (Yunus, 22,23).


    “Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman, Allah’tan başka bütün taptıklarınız kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür” (İsrâ, 67)

    Kur’an-ı Kerim onların ilâhları hakkındaki inançlarını kendi ağızlarından şöyle nakleder:

    “Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz (Zümer, 3)

    “Bu putlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir! derler.” (Yûnus, 18).

    Sonra onlar, ilâhların hayatî işlerinde kendilerine yol gösterdiğini de zannetmiyorlardı. Allah-u Teâlâ Rasûlüne, Yûnus Suresinin 35. ayetinde: “Sizin ortaklarınızın içinde, hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?” sualini sormasını emretti. O, imkân bulduğu her fırsatta bu soruyu sordu. Onlardan hiç biri buna müspet cevap veremedi. Hiçbiri cesaretle çıkıp da, “Lât, Menat, Uzza ve diğer ilâhlar, bizi akide ve amel yönünden en doğru yola iletirler. Dünya hayatımızda bize adalet, emniyet, selâmet esaslarını öğretirler. Biz onların ilim kaynağından kainatın hakikatlerini öğreniriz” diyemedi.” Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. Peygambere der ki:
    “Hakkı gösterecek ve ona iletecek Allah’tır. O halde Hakka hidâyet edecek Allah mı, kendisine doğru yolu bulamayan o uydurma tanrılar mı? Ne oluyor size? Nasıl böyle yanlış hükmediyorsunuz?” (Yûnus, 35)

    Bu, Kur’an hükümlerinden sonra geriye şu sorunun cevabını aramamız kalıyor: Onların rûbûbiyet konusunda sapkınlıkları ne idi ki, Allah-u Teâlâ peygamberini bu düşünceyi doğrulamakla vazifelendirdi ve onları bu fikrin karanlığından hidayetin nuruna çıkarmak için Kitabını indirdi? Bu meseleyi araştırmak için Kur1 an’a müracaat ettiğimiz zaman, inanç ve ameller hakkındaki, eskiden beri hak yoldan ayrılmış toplumların, devam ede geldikleri yanlışlığın iki çeşidi üzerinde durmak mecburiyetinde kalırız.

    Bir taraftan tabiat âlemi üstündeki rûbûbiyet ve ulûhiyet konusunda Allah’a, başka ilâh ve rableri ortak koşup dururken meleklerin, mukaddes insanların, gökteki yıldızların, bağlı oldukları düzen üstünde, hükmedici selahiyetlerden bir çeşit selahiyete sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için duada, yardım talebinde, ibâdetlerin yerine getirilmesinde sadece Allah’a yönelmiyorlar, elleri ile yapıp süsledikleri uydurma ilâhlarına da müracaat ediyorlardı. Diğer taraftan da medenî ve siyâsî rûbûbiyet konusunda Allah-u Teâlâ’nın rab olduğunu düşünmeyecek durumdaydılar. Din adamlarını, reislerini, kabile şeflerini bu mânâlarda rabler ediniyorlar, hayat kanunlarım onlardan alıyorlardı.

    Birinci çeşit sapkınlıklarına Kur’an-ı Kerim, aşağıdaki âyetlerle şahâdet etmektedir:

    “İnsanların kimi de, Allah’a dinin yalnız bir tarafından ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse, yüzü üstü döner. Dünyada da, ahirette de hüsrana uğramıştır o. Bu ise apaçık ziyanın ta kendisidir. O, Allah’ı bırakır da kendisine ne zarar, ne fayda vermeyecek olan şeylere tapar. Bu ise haktan en uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı faydasından daha yakın olana tapar; taptığı şey ne kötü yardımcı, ne kötü arkadaştır.” (Hacc, 11-13).

    “Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda veremeyecek olan şeylere taparlar. Bir de, bu putlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: Ey Kavmim! Siz Allah’a gökte ve yerde bilmeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz?^) Haşa, O, eş tutmakta oldukları her şeyden çok uzaktır, çok yücedir” (Yûnus, 18) (Yani, Ey kavmim! Siz, ilâhlarınızın benim nezdimde tesir ve nüfuzu olduğunu, onların her şefaatinin benim nezdimde kabul edildiğini vehmediyor, bunun için onlara tapıyor, adaklar adıyorsunuz. Lâkin göklerde ve yerde benim huzurumda güç ve çareye sahip olan veya şefaatini kabul etmeye beni zorlaya-bilen bir kimse tanımıyorum.Siz benim tanımadığım şefaatçilerden beni ayıramıyor musunuz?En açık bir gerçektir ki, bir şeyin Allah’ın ilminde olmaması demek, onun varlık aleminde hiç bulunmamış olması demektir.)“De ki: Gerçekten siz mi o arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor, O’na ortaklar katıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir” (Fussilet, 9).

    “De ki: Allah’ı bırakıp da size ne bir zarar, ne bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah’ın kendisidir” (Mâide, 76).

    “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine, bütün varlığı ile dönerek, yalvarır. Sonra O’na kendi tarafından bir nimet verildiği vakit ise, evvelce O’na yalvardığını unutur, Allah’a O’nun yolundan saptırmak için eşler katmaya başlar.”(Zümer, 8).(Allah’a denk tuttu; yani, “şu sıkıntıyı benden şu mukaddes şeyh giderdi;şu nimeti ise şu velî sayesinde elde ettim” demeye başladı)

    “Size ulaşan her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman ancak O’na yalvarır ve feryat edersiniz. Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği vakit ise, içinizden bir takımları bakarsınız ki Rablarına eş tutuyorlar. Bunu kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmeleri için yaparlar. Öyle ise eğlenedurun. Yakında bileceksiniz. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden onlar, o bilmezler, o putlar için hisse ayırırlar Allah’a and olsun ki, düzmekte olduğunuz bu iftiralardan elbette mes’ul olacaksınız” (Nahl, 53-56).(Yâni, kendilerine herhangi bir ilim ulaşmadığı halde, kötülükleri defedip işleri kolaylaştırdıkları ispatlanmayan bu putlara ikramda bulunuyor, şükrân-ı nimet olsun diye kendilerine adaklar adıyor ve ne tuhaftır,bu harcamalarını bizim verdiğimiz rızıktan yapıyorlar.)
    Diğer sapkınlıkların delilleri:

    “Bunun gibi, onların ortakları olan o putların hizmetçileri, müşriklerden bir çoğuna hem onları helake düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermiştir” (En’am, 137).

    Bu âyetteki ortaklardan kasıt ilâhlar ve putlar değil, bilakis evlatlarını öldürmeyi Araplara süsleyip gözlerinde haysiyetli bir şeymiş gibi gösteren, bu adî bid’atı İbrahim ve İsmail’in dinine sokmaktan da çekinmeyen başkan ve önderleridir. Şurası açıktır ki Araplar, evren üzerinde egemenliklerine inandıkları veya kendilerine kulluk edip dua ettiklerinden dolayı önderlerini Allah’a ortak koşmuş değillerdi. Aksine onların, dinî, ahlakî, içtimaî ve medenî yaşayışları için gerekli kanun ve nizamları, diledikleri şekilde yapmak suretiyle kendilerine teslim ettikleri için rûbûbiyet ve ulûhiyette Allah’a ortak koştular.

    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden çıkartıp; kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? (Şuara, 212)

    Bu kitapta “Din” kelimesinin mânâlarının tafsilatı yakında Din başlığı altında gelecek. Orada bu âyetin mânâlarını ve kapsamını açıklayacağız. Burada ise anlaşılan şudur: Önderlerin, Allah’ın izin vermediği bir “din” adına olmak üzere ceza ve kanunlar koymaları, Arapların da uyulması gerekir diye bu kanunlara inanmaları, söz konusu önderlerin ulûhiyet ve rûbûbiyette Allah’a ortaklığından ve halkın da bu ortaklığa inanmasından başka bir şey değildir.






  3. 07.Mart.2013, 23:49
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    ARAP MÜŞRİKLERİ islam Şimdi de peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a)’in kendilerine gönderildiği, Kuran’ın ilk hitap ettiği kimseler olan Arap müşriklerden bahsedelim:Onların ulûhiyet ve rûbûbiyet konusunda sapıklıkları hangi çeşittendi? Alemlerin Rabbi olan Allah’ı bilmiyorlar mıydı? Veya O’nun varlığını inkâr ediyorlardı da, Rasulullah onların kalplerine Yüce Allah’ın varlığını yerleştirmek için mi gönderilmişti?
    Allah’ın alemlerin Rabbi ve ilâhı olduğuna inanmıyorlardı da, Kur’an-ı Kerim onları ikna için mi indirilmişti? Allah’a ibâdeti ve O’na boyun eğmeyi kabul mu etmiyorlardı? O’nun, duaları işiten, ihtiyaçları gideren olduğuna inanmıyorlar mıydı?
    Lat, Menat, Uzza, Hübel ve diğer ilâhların hakikatte şu kainatın yaratıcısı, mâliki, rızık vericisi, idare ve sürekliliğini elinde tutan varlıklar olduklarına mı inanmıyorlardı? Yoksa bu ilâhların medeniyet ve ahlâk hususunda kanun koyucu, hidâyet ve irşat kaynağı olduklarına mı kanaat getiriyorlardı?

    Bütün bu sorular hususunda Kur’an-ı Kerim’e müracaat ettiğimiz zaman bize olumsuz cevap verir ve açıklar ki, arap müşrikleri sadece Allah’ın varlığını kabul etmekle kalmayıp O’nun, kendi ilâhları da dahil olmak üzere, bütün alemin yaratıcısı, mâliki ve en üstün Rabbi olduğuna inanıyorlardı. Ulûhiyet ve rûbûbiyet huşunda da, O’na boyun eğiyorlardı. Allah-u Teâlâ, dua ettikleri, kendilerine bir zarar dokunduğu veya bir bela isabet ettiğinde sığındıkları en yüce, en üstün makamdı. Sonra Allah’a ibâdet etmek ve boyun eğmekten de çekinmiyorlar di. İlâhları ve putları hakkındaki inançları ise, onların gerek kendilerini, gerek bu kainatı yaratan, hepsini rızıklandıran, ahlakî ve medenî yaşayışlarında doğru yola ulaştıran ve irşat eden varlıklar oldukları merkezinde de değildi. Aşağıdaki âyetler, onların bu husustaki görüşlerini pek açık aksettirmektedir:

    “Onlara de ki: Kimindir o yer ve ondakiler, biliyor musunuz? Allah’ındır diyecekler. O halde iyice düşünüp de ibret almaz mısınız siz? de. Yine de ki: Kim o yedi göğün rabbi ve o büyük Arşın sahibi? Allah’tan başkasına tapmaktan sakınmaz mısınız? De ki: Her şeyin mülkü elinde bulunan kimdir ki; daima O himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor? Söyleyin, biliyorsanız? Allah’ındır diyecekler. De ki: O halde nasıl olup da böyle büyükleniyorsunuz? Hayır biz onlara hakikati getirdik. Onlarsa muhakkak yalancıdırlar” (Müminun- 84-90).

    “O, sizi karada ve denizde gezdirendir. Hatta, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğünde, yolcular da bununla sevindikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları sırada O’na dua ederler.”

    “And olsun derler, eğer bizi bundan kurtarırsan seksiz şüphesiz şükredenlerden olacağız” Fakat Allah, onları selâmete erdirince bakarsın ki yer yüzünde yine haksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar” (Yunus, 22,23).


    “Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman, Allah’tan başka bütün taptıklarınız kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür” (İsrâ, 67)

    Kur’an-ı Kerim onların ilâhları hakkındaki inançlarını kendi ağızlarından şöyle nakleder:

    “Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz (Zümer, 3)

    “Bu putlar Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir! derler.” (Yûnus, 18).

    Sonra onlar, ilâhların hayatî işlerinde kendilerine yol gösterdiğini de zannetmiyorlardı. Allah-u Teâlâ Rasûlüne, Yûnus Suresinin 35. ayetinde: “Sizin ortaklarınızın içinde, hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?” sualini sormasını emretti. O, imkân bulduğu her fırsatta bu soruyu sordu. Onlardan hiç biri buna müspet cevap veremedi. Hiçbiri cesaretle çıkıp da, “Lât, Menat, Uzza ve diğer ilâhlar, bizi akide ve amel yönünden en doğru yola iletirler. Dünya hayatımızda bize adalet, emniyet, selâmet esaslarını öğretirler. Biz onların ilim kaynağından kainatın hakikatlerini öğreniriz” diyemedi.” Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. Peygambere der ki:
    “Hakkı gösterecek ve ona iletecek Allah’tır. O halde Hakka hidâyet edecek Allah mı, kendisine doğru yolu bulamayan o uydurma tanrılar mı? Ne oluyor size? Nasıl böyle yanlış hükmediyorsunuz?” (Yûnus, 35)

    Bu, Kur’an hükümlerinden sonra geriye şu sorunun cevabını aramamız kalıyor: Onların rûbûbiyet konusunda sapkınlıkları ne idi ki, Allah-u Teâlâ peygamberini bu düşünceyi doğrulamakla vazifelendirdi ve onları bu fikrin karanlığından hidayetin nuruna çıkarmak için Kitabını indirdi? Bu meseleyi araştırmak için Kur1 an’a müracaat ettiğimiz zaman, inanç ve ameller hakkındaki, eskiden beri hak yoldan ayrılmış toplumların, devam ede geldikleri yanlışlığın iki çeşidi üzerinde durmak mecburiyetinde kalırız.

    Bir taraftan tabiat âlemi üstündeki rûbûbiyet ve ulûhiyet konusunda Allah’a, başka ilâh ve rableri ortak koşup dururken meleklerin, mukaddes insanların, gökteki yıldızların, bağlı oldukları düzen üstünde, hükmedici selahiyetlerden bir çeşit selahiyete sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için duada, yardım talebinde, ibâdetlerin yerine getirilmesinde sadece Allah’a yönelmiyorlar, elleri ile yapıp süsledikleri uydurma ilâhlarına da müracaat ediyorlardı. Diğer taraftan da medenî ve siyâsî rûbûbiyet konusunda Allah-u Teâlâ’nın rab olduğunu düşünmeyecek durumdaydılar. Din adamlarını, reislerini, kabile şeflerini bu mânâlarda rabler ediniyorlar, hayat kanunlarım onlardan alıyorlardı.

    Birinci çeşit sapkınlıklarına Kur’an-ı Kerim, aşağıdaki âyetlerle şahâdet etmektedir:

    “İnsanların kimi de, Allah’a dinin yalnız bir tarafından ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse, yüzü üstü döner. Dünyada da, ahirette de hüsrana uğramıştır o. Bu ise apaçık ziyanın ta kendisidir. O, Allah’ı bırakır da kendisine ne zarar, ne fayda vermeyecek olan şeylere tapar. Bu ise haktan en uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı faydasından daha yakın olana tapar; taptığı şey ne kötü yardımcı, ne kötü arkadaştır.” (Hacc, 11-13).

    “Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda veremeyecek olan şeylere taparlar. Bir de, bu putlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: Ey Kavmim! Siz Allah’a gökte ve yerde bilmeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz?^) Haşa, O, eş tutmakta oldukları her şeyden çok uzaktır, çok yücedir” (Yûnus, 18) (Yani, Ey kavmim! Siz, ilâhlarınızın benim nezdimde tesir ve nüfuzu olduğunu, onların her şefaatinin benim nezdimde kabul edildiğini vehmediyor, bunun için onlara tapıyor, adaklar adıyorsunuz. Lâkin göklerde ve yerde benim huzurumda güç ve çareye sahip olan veya şefaatini kabul etmeye beni zorlaya-bilen bir kimse tanımıyorum.Siz benim tanımadığım şefaatçilerden beni ayıramıyor musunuz?En açık bir gerçektir ki, bir şeyin Allah’ın ilminde olmaması demek, onun varlık aleminde hiç bulunmamış olması demektir.)“De ki: Gerçekten siz mi o arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor, O’na ortaklar katıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir” (Fussilet, 9).

    “De ki: Allah’ı bırakıp da size ne bir zarar, ne bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah’ın kendisidir” (Mâide, 76).

    “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine, bütün varlığı ile dönerek, yalvarır. Sonra O’na kendi tarafından bir nimet verildiği vakit ise, evvelce O’na yalvardığını unutur, Allah’a O’nun yolundan saptırmak için eşler katmaya başlar.”(Zümer, 8).(Allah’a denk tuttu; yani, “şu sıkıntıyı benden şu mukaddes şeyh giderdi;şu nimeti ise şu velî sayesinde elde ettim” demeye başladı)

    “Size ulaşan her nimet, Allah’tandır. Sonra size herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman ancak O’na yalvarır ve feryat edersiniz. Nihayet O, sizden bu keder ve musibeti açıp giderdiği vakit ise, içinizden bir takımları bakarsınız ki Rablarına eş tutuyorlar. Bunu kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmeleri için yaparlar. Öyle ise eğlenedurun. Yakında bileceksiniz. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden onlar, o bilmezler, o putlar için hisse ayırırlar Allah’a and olsun ki, düzmekte olduğunuz bu iftiralardan elbette mes’ul olacaksınız” (Nahl, 53-56).(Yâni, kendilerine herhangi bir ilim ulaşmadığı halde, kötülükleri defedip işleri kolaylaştırdıkları ispatlanmayan bu putlara ikramda bulunuyor, şükrân-ı nimet olsun diye kendilerine adaklar adıyor ve ne tuhaftır,bu harcamalarını bizim verdiğimiz rızıktan yapıyorlar.)
    Diğer sapkınlıkların delilleri:

    “Bunun gibi, onların ortakları olan o putların hizmetçileri, müşriklerden bir çoğuna hem onları helake düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için öz evlatlarını kendi elleri ile öldürmelerini hoş göstermiştir” (En’am, 137).

    Bu âyetteki ortaklardan kasıt ilâhlar ve putlar değil, bilakis evlatlarını öldürmeyi Araplara süsleyip gözlerinde haysiyetli bir şeymiş gibi gösteren, bu adî bid’atı İbrahim ve İsmail’in dinine sokmaktan da çekinmeyen başkan ve önderleridir. Şurası açıktır ki Araplar, evren üzerinde egemenliklerine inandıkları veya kendilerine kulluk edip dua ettiklerinden dolayı önderlerini Allah’a ortak koşmuş değillerdi. Aksine onların, dinî, ahlakî, içtimaî ve medenî yaşayışları için gerekli kanun ve nizamları, diledikleri şekilde yapmak suretiyle kendilerine teslim ettikleri için rûbûbiyet ve ulûhiyette Allah’a ortak koştular.

    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri o fasit dinlerinden çıkartıp; kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? (Şuara, 212)

    Bu kitapta “Din” kelimesinin mânâlarının tafsilatı yakında Din başlığı altında gelecek. Orada bu âyetin mânâlarını ve kapsamını açıklayacağız. Burada ise anlaşılan şudur: Önderlerin, Allah’ın izin vermediği bir “din” adına olmak üzere ceza ve kanunlar koymaları, Arapların da uyulması gerekir diye bu kanunlara inanmaları, söz konusu önderlerin ulûhiyet ve rûbûbiyette Allah’a ortaklığından ve halkın da bu ortaklığa inanmasından başka bir şey değildir.









+ Yorum Gönder