Konusunu Oylayın.: Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi
  1. 25.Eylül.2012, 04:49
    1
    Misafir

    Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi






    Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi Mumsema Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 25.Eylül.2012, 04:49
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 04.Kasım.2012, 03:33
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi




    Hz.Muhammed'in Doğumu ve Çocukluk Hayatı

    Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'de doğdu.

    Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu.
    Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:

    "–Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla ansınlar..." cevâbını verdi. Annesi de ona "Ahmed" dedi.

    Muhammed, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok övülen demektir. Ahmed ise Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları ile öven, hamt eden kimse demektir.

    Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler
    Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olaylar meydana gelmiştir. O gece İran Kisrâsı (Kralı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütûnu yıkılmış, Mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, Mecûsîlerin büyük bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların yüz üstü devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştur.

    Hz. Muhammed Sütanne Yanında
    Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine emzirdi. Sütü yetmediği için, daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi Süveybe tarafından emzirildi. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.

    Mekke'nin havası ağır olduğu için, Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden gelen süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde çocuklar hem daha gürbüz yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih) Arapça öğreniyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi Halîme'ye verildi. Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı bir iş olmayacağı düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha sonra bu çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz çocuklarından daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında annesine yardımcı olmuştur.

    Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete geldiği zaman onu "anacığım" diyerek karşılamış, altına hırkasını yayarak, saygı göstermiştir.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt annesinin yanında çölde kaldı. Dört yaşında Halîme, çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. İslâm târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (Peygamberimizin göğsünün yarılması) olayının meydana geldiğini, çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr kaldığını naklederler.

    Medine Ziyareti
    Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile kaldı, O'nun sevgi ve şefkati ile yetişip büyüdü. Altı yaşında iken, babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek üzere, annesi ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler. Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar. Dönüşte, Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine hastalandı. Henüz doğmadan babasından yetim kalmış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden de öksüz kalıyordu. Bu acıyı bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu gözlerle süzdü. Bağrına basıp uzun uzun öptü. Masûm yüzüne bakarak

    "Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,

    Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,

    Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..."

    anlamında bir şiir söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.

    Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

    Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa dedesi Abdülmuttalib baktı. Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu içinden Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû Tâlib'e bıraktı. Ebu Talip ve eşi Fatıma onu çok seviyorlardı. Hz. Muhammed de onlara saygıda kusur etmezdi.

    Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip, üzüntüyle gözyaşı döktü. "Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım", buyurdu.


  4. 04.Kasım.2012, 03:33
    2
    Özel Üye



    Hz.Muhammed'in Doğumu ve Çocukluk Hayatı

    Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'de doğdu.

    Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu.
    Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:

    "–Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla ansınlar..." cevâbını verdi. Annesi de ona "Ahmed" dedi.

    Muhammed, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok övülen demektir. Ahmed ise Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları ile öven, hamt eden kimse demektir.

    Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Mucizeler
    Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olaylar meydana gelmiştir. O gece İran Kisrâsı (Kralı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütûnu yıkılmış, Mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, Mecûsîlerin büyük bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların yüz üstü devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştur.

    Hz. Muhammed Sütanne Yanında
    Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine emzirdi. Sütü yetmediği için, daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi Süveybe tarafından emzirildi. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt annesi Hevâzin Kabîlesinin Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.

    Mekke'nin havası ağır olduğu için, Mekkeliler yeni doğan çocuklarını çölden gelen süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde çocuklar hem daha gürbüz yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih) Arapça öğreniyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi Halîme'ye verildi. Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı bir iş olmayacağı düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha sonra bu çocuğun evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz çocuklarından daha çok sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında annesine yardımcı olmuştur.

    Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete geldiği zaman onu "anacığım" diyerek karşılamış, altına hırkasını yayarak, saygı göstermiştir.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt annesinin yanında çölde kaldı. Dört yaşında Halîme, çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. İslâm târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (Peygamberimizin göğsünün yarılması) olayının meydana geldiğini, çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr kaldığını naklederler.

    Medine Ziyareti
    Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile kaldı, O'nun sevgi ve şefkati ile yetişip büyüdü. Altı yaşında iken, babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek üzere, annesi ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler. Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar. Dönüşte, Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine hastalandı. Henüz doğmadan babasından yetim kalmış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden de öksüz kalıyordu. Bu acıyı bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu gözlerle süzdü. Bağrına basıp uzun uzun öptü. Masûm yüzüne bakarak

    "Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,

    Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,

    Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..."

    anlamında bir şiir söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.

    Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

    Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa dedesi Abdülmuttalib baktı. Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu içinden Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû Tâlib'e bıraktı. Ebu Talip ve eşi Fatıma onu çok seviyorlardı. Hz. Muhammed de onlara saygıda kusur etmezdi.

    Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye Barışı dönüşünde Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip, üzüntüyle gözyaşı döktü. "Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım", buyurdu.


  5. 27.Mayıs.2014, 16:41
    3
    Misafir

    Hz Muhammedin Çocukluk Dönemi Kısaca

    Peygamberimiz Hz Muhammedin Çocukluk Dönemi Kısaca

    Peygamberimizin Çocukluğu Hakkında Kısa Yazı

    Peygamberimiz aleyhisselâm doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi hazreti Âmine tarafından emzirildi. Sonra da Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe Hatun onu üç gün emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt annesine vermeleri âdetti.

    Mekke'nin havası çok sıcak olduğundan, çocukları, havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler, çocuklar bir müddet oralarda, verildikleri süt annelerinin yanında kalırdı. Her sene bu maksatla Mekke'ye birçok süt analan gelir, birer çocuk alıp gidilerdi. Çocukları büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.

    Peygamberimiz aleyhisselâmın doğduğu sene de, yaylalarda yaşayan Benî Sa'd kabilesinden bir çok süt analar, Mekke'ye gelip her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Benî Sa'd kabilesi Mekke civarındaki kabileler arasında şerefte, cömertlikte mertlik ve tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabilesinin ileri gelenleri çocuklarını daha çok bu kabileye vermek isterlerdi. O sene Benî Sa'd kabilesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olması sebebiyle ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere her senekinden daha çok süt annesi Mekke'ye gelmişti. Bilhassa zengin ailelerin çocuklarını alıyorlardı. Gelen kadınların her biri birer çocuk almışlardı. Peygamberimiz aleyhisselâm yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle, henüz ona talip olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti, temizliği, yumuşaklığı, hayası ve yüksek ahlakıyla tanınmış Halime hatun adında bir kadın vardı. Binek hayvanları zayıf olduğu için diğerlerinden daha sonra Mekke’ye ulaşmış olan bu kadın, kocası ile Mekke'de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu görünce eli boş dönmemek için bir çocuk arıyorlardı.

    ImageNihayet görünüşü ile hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zat ile karşılaştılar. Bu zat Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi. Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib, Halime hatunu hazreti Amine'nin evine götürdü. Halime hatun şöyle anlatır: (Çocuğun başucuna vardığımda yünden beyaz bir kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda ona öylesine ısındım ki, uyandırmaya bile gönlüm razı olmadı. Elimi göğsüne koydum, uyandı ve bana bakıp öyle bir tebessüm etti ki, kendimden geçtim. Annesi böylesine güzel ve mübarek çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım).

    Sağ mememi verdim emmeğe başladı. Sol mememi verdim emmedi. Abdülmuttalib, bana dedi ki: (Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı). Âmine hatun da bana çocuğunu verdikten sonra; (Ey Halime, üç gün evvel bir nida işittim ki, "Senin oğluna süt verecek kadın Benî Sa'd kabilesinden Ebi Zeybe nesebindendir" diyordu. Ben de dedim ki; Ben, Benî Sa'd kabilesindenim ve babamın künyesi Ebi Zeybe'dir). Halime hatun yine şöyle anlatmıştır: Âmine hatun bana daha nice vakaları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke'ye gelmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana, (Ey Halime, Mekke'ye var, orada çok faydalanırsın. Sana bir nur, arkadaş olur. Bu rüyayı henüz kimseye anlatma, gizle!) denildi. Mekke' ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım ve bana gaibden (Sana müjdeler olsun ey Halime! O parlak nuru emzirmek sana nasib olacak) diye seslenildi. Halime hatun şahit olduğu daha nice hadiseleri anlatmıştır.

    Hâlime hatun der ki: (Muhammed'i "aleyhisselâm" alıp hazreti Âmine'nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına gelince kocam onun yüzüne bakıp kendinden geçti: (Ey Halime, bu güne kadar böyle güzel yüz görmedim) dedi. Onu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de, (Ey Halime bilmiş ol ki, sen çok mübarek bir çocuk almışsın) dedi. Halime de (Vallahi, ben de zaten böyle dilerdim) dedim.

    Halime hatun, kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselâmı büyütmek üzere Mekke'den alıp yola çıktıkları andan itibaren onun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri öylesine hızlı yürüyordu ki, beraber geldikleri kafile onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen kafileye yetişip onları geçip gitmişti. Benî Sa'd yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip, bunun emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anlamışlardı.

    ImageKuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duasına O'nu da götürdüler, yanlarında dua ederek onun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.

    Peygamberimiz aleyhisselâm süt annesi Halime hatunun sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşi emerdi. İki aylık iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık iken gayet açık konuşmaya başladı. On aylık iken ok atmaya başladı. Halime hatun şöyle anlatmıştır ilk konuşmaya başladığında (La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemin) dedi. O günden sonra (Bismillah) demeden hiç bir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey tutmazdı. Gece gündüz belli zamanlarda bevl ederdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak dururdu ve onlara (Biz, bunun için yaratılmadık) derdi. Her gün güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde gelişmiş gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut daima onunla birlikte hareket eder, onu gölgelerdi. Bir gün Halime hatun farkında olmadan süt kardeşi Şeyma ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına gitmişti. Halime hatun, onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu. Şeyma'ya niçin sıcakta dışarı çıktınız? dedi. Şeyma, "Anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde bir bulut onu daima gölgeliyor", dedi. Süt kardeşleri ve hiç kimse ondan asla incinmemiştir.

    Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip, "Beyaz elbiseli iki kişi, Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini karnına soktular!" dedi. Halime hatun ile kocası Haris, hemen süratle koşup yanına geldiler. Baktılar ki, rengi değişmiş, semaya bakıyor ve tebessüm ediyor. Sana ne oldu yavrucuğum? diye sorduklarında şöyle anlattı: (Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar dolu bir tas vardı. Beni tutup, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler ve kapatıp kayboldular). Bu hadiseye Şakk-ı sadır (göğsünün yarılması) denir. Bu hadise, Kur'ân-ı kerîmde inşirah sûresi birinci âyetinde bildirilmektedir.

    Muhammed aleyhisselâma peygamberlik bildirildikten sonra Eshâb-ı kiramdan bazıları: (Yâ Resûlallah, bize kendinizden bahseder misiniz?) deyince, (Ben babam “ceddim” İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim! Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü... Ben Sa'd bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşim ile birlikte evimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar, kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler) buyurdu.

    Halime hatun dört yaşından sonra onu Mekke'ye götürüp annesine yerdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halime hatuna çok büyük, hediyeler verip ihsanda bulundu. Halime hatun onu Mekke'ye bırakınca, sanki canım ve gönlüm de onunla birlikte kaldı, demiştir.


  6. 27.Mayıs.2014, 16:41
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Peygamberimiz Hz Muhammedin Çocukluk Dönemi Kısaca

    Peygamberimizin Çocukluğu Hakkında Kısa Yazı

    Peygamberimiz aleyhisselâm doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi hazreti Âmine tarafından emzirildi. Sonra da Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe Hatun onu üç gün emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt annesine vermeleri âdetti.

    Mekke'nin havası çok sıcak olduğundan, çocukları, havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler, çocuklar bir müddet oralarda, verildikleri süt annelerinin yanında kalırdı. Her sene bu maksatla Mekke'ye birçok süt analan gelir, birer çocuk alıp gidilerdi. Çocukları büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.

    Peygamberimiz aleyhisselâmın doğduğu sene de, yaylalarda yaşayan Benî Sa'd kabilesinden bir çok süt analar, Mekke'ye gelip her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Benî Sa'd kabilesi Mekke civarındaki kabileler arasında şerefte, cömertlikte mertlik ve tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabilesinin ileri gelenleri çocuklarını daha çok bu kabileye vermek isterlerdi. O sene Benî Sa'd kabilesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olması sebebiyle ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere her senekinden daha çok süt annesi Mekke'ye gelmişti. Bilhassa zengin ailelerin çocuklarını alıyorlardı. Gelen kadınların her biri birer çocuk almışlardı. Peygamberimiz aleyhisselâm yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle, henüz ona talip olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti, temizliği, yumuşaklığı, hayası ve yüksek ahlakıyla tanınmış Halime hatun adında bir kadın vardı. Binek hayvanları zayıf olduğu için diğerlerinden daha sonra Mekke’ye ulaşmış olan bu kadın, kocası ile Mekke'de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu görünce eli boş dönmemek için bir çocuk arıyorlardı.

    ImageNihayet görünüşü ile hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zat ile karşılaştılar. Bu zat Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi. Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib, Halime hatunu hazreti Amine'nin evine götürdü. Halime hatun şöyle anlatır: (Çocuğun başucuna vardığımda yünden beyaz bir kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda ona öylesine ısındım ki, uyandırmaya bile gönlüm razı olmadı. Elimi göğsüne koydum, uyandı ve bana bakıp öyle bir tebessüm etti ki, kendimden geçtim. Annesi böylesine güzel ve mübarek çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım).

    Sağ mememi verdim emmeğe başladı. Sol mememi verdim emmedi. Abdülmuttalib, bana dedi ki: (Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı). Âmine hatun da bana çocuğunu verdikten sonra; (Ey Halime, üç gün evvel bir nida işittim ki, "Senin oğluna süt verecek kadın Benî Sa'd kabilesinden Ebi Zeybe nesebindendir" diyordu. Ben de dedim ki; Ben, Benî Sa'd kabilesindenim ve babamın künyesi Ebi Zeybe'dir). Halime hatun yine şöyle anlatmıştır: Âmine hatun bana daha nice vakaları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke'ye gelmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana, (Ey Halime, Mekke'ye var, orada çok faydalanırsın. Sana bir nur, arkadaş olur. Bu rüyayı henüz kimseye anlatma, gizle!) denildi. Mekke' ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım ve bana gaibden (Sana müjdeler olsun ey Halime! O parlak nuru emzirmek sana nasib olacak) diye seslenildi. Halime hatun şahit olduğu daha nice hadiseleri anlatmıştır.

    Hâlime hatun der ki: (Muhammed'i "aleyhisselâm" alıp hazreti Âmine'nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına gelince kocam onun yüzüne bakıp kendinden geçti: (Ey Halime, bu güne kadar böyle güzel yüz görmedim) dedi. Onu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de, (Ey Halime bilmiş ol ki, sen çok mübarek bir çocuk almışsın) dedi. Halime de (Vallahi, ben de zaten böyle dilerdim) dedim.

    Halime hatun, kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselâmı büyütmek üzere Mekke'den alıp yola çıktıkları andan itibaren onun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri öylesine hızlı yürüyordu ki, beraber geldikleri kafile onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen kafileye yetişip onları geçip gitmişti. Benî Sa'd yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip, bunun emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anlamışlardı.

    ImageKuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duasına O'nu da götürdüler, yanlarında dua ederek onun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.

    Peygamberimiz aleyhisselâm süt annesi Halime hatunun sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşi emerdi. İki aylık iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık iken gayet açık konuşmaya başladı. On aylık iken ok atmaya başladı. Halime hatun şöyle anlatmıştır ilk konuşmaya başladığında (La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemin) dedi. O günden sonra (Bismillah) demeden hiç bir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey tutmazdı. Gece gündüz belli zamanlarda bevl ederdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak dururdu ve onlara (Biz, bunun için yaratılmadık) derdi. Her gün güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde gelişmiş gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut daima onunla birlikte hareket eder, onu gölgelerdi. Bir gün Halime hatun farkında olmadan süt kardeşi Şeyma ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına gitmişti. Halime hatun, onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu. Şeyma'ya niçin sıcakta dışarı çıktınız? dedi. Şeyma, "Anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde bir bulut onu daima gölgeliyor", dedi. Süt kardeşleri ve hiç kimse ondan asla incinmemiştir.

    Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip, "Beyaz elbiseli iki kişi, Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini karnına soktular!" dedi. Halime hatun ile kocası Haris, hemen süratle koşup yanına geldiler. Baktılar ki, rengi değişmiş, semaya bakıyor ve tebessüm ediyor. Sana ne oldu yavrucuğum? diye sorduklarında şöyle anlattı: (Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar dolu bir tas vardı. Beni tutup, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler ve kapatıp kayboldular). Bu hadiseye Şakk-ı sadır (göğsünün yarılması) denir. Bu hadise, Kur'ân-ı kerîmde inşirah sûresi birinci âyetinde bildirilmektedir.

    Muhammed aleyhisselâma peygamberlik bildirildikten sonra Eshâb-ı kiramdan bazıları: (Yâ Resûlallah, bize kendinizden bahseder misiniz?) deyince, (Ben babam “ceddim” İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim! Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü... Ben Sa'd bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşim ile birlikte evimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar, kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler) buyurdu.

    Halime hatun dört yaşından sonra onu Mekke'ye götürüp annesine yerdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halime hatuna çok büyük, hediyeler verip ihsanda bulundu. Halime hatun onu Mekke'ye bırakınca, sanki canım ve gönlüm de onunla birlikte kaldı, demiştir.


  7. 27.Mayıs.2014, 16:44
    4
    Misafir

    Cevap: Hz.Muhammedin çocukluk yılları hakkında bilgi

    Hz.Muhammedin çocukluğu ve Peygamber Efendimizin Annelerinin vefatı

    Muhammed aleyhisselâm altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşında iken annesi Ümm-i Eymen adındaki cariye ile birlikte akrabalarını ve babası Abdullah'ın mezarını ziyaret etmek için Medine'ye gittiler. Medine'de bir ay kaldılar. Bu sırada Muhammed aleyhisselâm, Beni Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bazı alâmetlerini gören Yahudi âlimlerinden bir kısmı, (Bu çocuk âhir zaman Peygamberi olacak!) demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümm-i Eymen, durumu annesine haber verince hazreti Âmine, ona bir zarar gelmesinden çekinerek onu alıp, Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere geldiklerinde hazreti Âmine hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak şu beyitleri söyledi:


    Her yaşayan ölür, eskir her yeni,
    Her yaşlanan elbet oluyor fâni.

    Ben de öleceğim bir gün elbette,
    Lâkin kalacaktır adım dillerde.

    Çünkü senin gibi hayırlı evlât,
    Bıraktım geriye ne büyük nimet.


    Biraz sonra vefat etti. Orada defn edildi. Ümm-i Eymen Muhammed aleyhisselâmı Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'in yanına bıraktı.

    Muhammed aleyhisselâmın babası ve annesi İbrahim aleyhisselâmın dininde idi. Yani mü'min idiler. İslâm âlimleri; onların İbrahim aleyhisselâmın dininde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâm, Peygamber olduktan sonra da onun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti işittiklerini ve söylediklerini ve böylece bu ümmetten de olduklarını bildirmişlerdir.

    Muhammed aleyhisselâm sekiz yaşına kadar da, dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib Mekke'de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlâkı dürüst, mert ve cömert idi. Fakirleri doyurur, hatta aç, susuz kalan hayvanlara bile yiyecek verirdi. Allah'a ve ahirete inanan, kötülüklerden sakınan, cahiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak duran bir zat idi. Mekke'de zulme, haksızlığa engel olur, oraya gelen misafirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi âdet edinmişti.

    Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdüllmuttalib, Muhammed aleyhisselâmı bağrına basıp gece gündüz yanından ayırmadı. Ona büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâ'be'nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde onunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere (Bırakın oğlumu, O'nun şanı yücedir!) derdi. Peygamberimizin aleyhisselâm dadısı Ümm-i Eymen'e, O'na iyi bakmasını önemle tembih eder (Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında, bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar) derdi. Ümmi Eymen demiştir ki, (Onun çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde "istemem, tokum" derdi.) Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, ondan başkasının yanına girmesine müsaade etmezdi. Onu daima öper, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada onu yanına alır dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en lezzetlisini O'na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O'nun hakkında nice rüyalar görüp bir çok hadiselere şahit oldu. Bir defasında, Mekke'de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdulmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine Muhammed aleyhisselâmın elinden tutup Ebû Kubeys dağına çıkıp, (Allah'ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir!) diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şairler, bu hadiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.

    ImageBir gün Abdulmuttalib, Ka'be'nin yanında oturuyordu. Necranlı bir rahip yanına gelip onunla konuşurken bir ara "Biz İsmailoğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda bulduk. Burası (Mekke), O'nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!" diyerek birer birer saymağa başladığı sırada, Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necranlı rahip, O'nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp mübarek gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla: "İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?" dedi. Abdulmuttalib, oğlumdur! deyince, Necranlı rahip: "Biz kitaplarda okuduğumuza göre O'nun babasının sağ olmaması lazım!" dedi. Abdulmuttalib (O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken ölmüştü) deyince, rahip "Şimdi doğru söyledin" dedi. Bunun üzerine Abdulmuttalib oğullarına: (Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, O'nu iyi koruyun!) dedi.

    Abdulmuttalib vefatı yaklaşınca oğullarını toplayıp Peygamberimiz aleyhisselâma (Yavrum, bu amcalarından hangisinin yanında kalmak istersin) deyince, koşup amcası Ebû Talib'in kucağına oturdu. O'nun yanında kalmak istediğini söyledi. Peygamberimizi "aleyhisselâm" dedesi Abdulmuttalib oğlu Ebû Talib'e bıraktı ve O'na iyi bakmasını önemle vasiyet etti. Bundan sonra da vefat etti.

    ImagePeygamberimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Talib'in yanında kalmaya başladı ve O'nun himayesinde büyüdü. O zaman Mekke'de Ebû Talib de babası Abdulmuttalib gibi Kureyş'in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zat idi. O da Peygamberimiz aleyhisselâma büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O'nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve (Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!) derdi. O elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce onun başlamasını isterdi. Bazan da ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünün pırıl pırıl parladığını, saçlarının taranmış olduğunu görürlerdi. Ebû Talib'in fazla malı yoktu ve ailesi de kalabalıktı. Muhammed aleyhisselâmı himayesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke'de vuku bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde Ebû Talib O'nu Ka'be'nin yanına götürüp dua etti. O'nun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.

    Ebû Talib bir defasında Şam'a ticaret için giderken Muhammed aleyhisselâmı da, dokuz veya oniki yaşında bulunduğu sırada yanında götürdü. Ticaret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra'da Hıristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda "Bahîra" adında bir rahip kalmakta idi. Önceden Yahudi âlimlerinden iken sonradan Hıristiyan olan bu bilgili rahibin yanında elden ele geçerek saklanan bir kitap bulunmakta ve birçok şeyler ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı daha önceki yıllarda buradan defalarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kafilelerin geldiği yöne bakarak merakla bir şey bekleyen rahib Bahira'ya bu defa bir hâl olmuştu ve heyecanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o, Kureyş kervanı uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla birlikte akıp geldiğini ve onların konakladığı ağacın üstünde durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselâmı gölgelemekte idi. Kervan konaklayınca da Muhammed aleyhisselâmın altına oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan rahip, hemen bir sofra hazırlatıp, acele ile bir de davetci göndererek Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe davet etti. Kureyş kervanında bulunanlar Muhammed aleyhisselâmı mallarının yanında gözetlemek üzere bırakıp rahip Bahira'nın yanına gelince defalarca buradan gelip geçtikleri hâlde şimdiye kadar kendilerini davet etmeyip de bugün davet etmesinin sebebini sorarken, Bahire gelenlere dikkatle bakıp, (Ey Kureyş topluluğu, içinizden yemeğe gelmeyen var mı?) diye sorunca, evet, bir kişi var dediler. Rahip Bahîra ısrarla onun da çağrılmasını isteyince gidip çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle ona bakmaya, incelemeye başlayan Bahîra, yemekten sonra hallerine, işlerine dair bir çok sorular sordu. Muhammed aleyhisselâm da cevap verdi. Bahira gördüğü alametlerin ve aldığı cevapların hepsi için ahir zamanda gelecek olan peygamberin sıfatları hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet mührünü de görünce Ebû Talib'e (Bu çocuk senin neslinden midir?) dedi. Ebû Talib oğlum deyince Bahira (Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir.) dedi. Bu sefer Ebû Talib, (O benim kardeşimin oğludur.) diye cevap verdi. Babası ne oldu deyince, babası onun doğmasına yakın bir sırada öldü cevabını alan Bahira, (doğru söyledin), annesi ne oldu? dedi. O da öldü deyince (doğru söyledin) diyen Bahîra, sonra da ısrarla şöyle dedi: (Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri götür. O'nu, hasetçi Yahudilerden koru! Vallahi Yahudiler bu çocuğu görüp, benim farkettiklerimi onlar da fark ederlerse, O'na bir zarar vermeğe kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu peygamberlerin sonuncusu olacak. Bunun getireceği din, bütün yeryüzüne yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam'a götürme, mübarek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.) dedi. Ebû Talib misak nedir? dedi. Bahira dedi ki: (Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da İsa aleyhisselâmdan ümmetlerine âhir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır) dedi. Ebû Talib, Bahîra'nın bu sözleri üzerine Şam'a gitmekten vazgeçti ve mallarını Busra'da ucuz fiyata satıp Mekke'ye döndü. Ebû Talib Bahira'dan işittikleri şeylerden sonra Muhammed aleyhisselâmı daha da çok sevdi. Ömrü boyunca O'nu daima korudu ve her işinde O'na yardımcı oldu. Her haliyle faziletler ve güzellikler sahibi müstesna bir insan olarak büyümekte olan Muhammed aleyhisselam, onyedi yaşına ulaştığı sırada Yemen'e ticaret için giden amcası Zübeyr, ticaretinin bereketli olması için O'nu da yanında götürdü. Bu seferde de nice harikulade halleri görüldü. Mekke'ye döndüklerinde O'nun bu halleri anlatıldı ve Kureyş kabilesi arasında (Bunun şanı pek yüce olacak) diye söylenmeye başlandı.


  8. 27.Mayıs.2014, 16:44
    4
    leylasalkımcı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    leylasalkımcı
    Misafir
    Hz.Muhammedin çocukluğu ve Peygamber Efendimizin Annelerinin vefatı

    Muhammed aleyhisselâm altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşında iken annesi Ümm-i Eymen adındaki cariye ile birlikte akrabalarını ve babası Abdullah'ın mezarını ziyaret etmek için Medine'ye gittiler. Medine'de bir ay kaldılar. Bu sırada Muhammed aleyhisselâm, Beni Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bazı alâmetlerini gören Yahudi âlimlerinden bir kısmı, (Bu çocuk âhir zaman Peygamberi olacak!) demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümm-i Eymen, durumu annesine haber verince hazreti Âmine, ona bir zarar gelmesinden çekinerek onu alıp, Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere geldiklerinde hazreti Âmine hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak şu beyitleri söyledi:


    Her yaşayan ölür, eskir her yeni,
    Her yaşlanan elbet oluyor fâni.

    Ben de öleceğim bir gün elbette,
    Lâkin kalacaktır adım dillerde.

    Çünkü senin gibi hayırlı evlât,
    Bıraktım geriye ne büyük nimet.


    Biraz sonra vefat etti. Orada defn edildi. Ümm-i Eymen Muhammed aleyhisselâmı Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'in yanına bıraktı.

    Muhammed aleyhisselâmın babası ve annesi İbrahim aleyhisselâmın dininde idi. Yani mü'min idiler. İslâm âlimleri; onların İbrahim aleyhisselâmın dininde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâm, Peygamber olduktan sonra da onun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti işittiklerini ve söylediklerini ve böylece bu ümmetten de olduklarını bildirmişlerdir.

    Muhammed aleyhisselâm sekiz yaşına kadar da, dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib Mekke'de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlâkı dürüst, mert ve cömert idi. Fakirleri doyurur, hatta aç, susuz kalan hayvanlara bile yiyecek verirdi. Allah'a ve ahirete inanan, kötülüklerden sakınan, cahiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak duran bir zat idi. Mekke'de zulme, haksızlığa engel olur, oraya gelen misafirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi âdet edinmişti.

    Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdüllmuttalib, Muhammed aleyhisselâmı bağrına basıp gece gündüz yanından ayırmadı. Ona büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâ'be'nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde onunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere (Bırakın oğlumu, O'nun şanı yücedir!) derdi. Peygamberimizin aleyhisselâm dadısı Ümm-i Eymen'e, O'na iyi bakmasını önemle tembih eder (Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında, bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar) derdi. Ümmi Eymen demiştir ki, (Onun çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde "istemem, tokum" derdi.) Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, ondan başkasının yanına girmesine müsaade etmezdi. Onu daima öper, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada onu yanına alır dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en lezzetlisini O'na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O'nun hakkında nice rüyalar görüp bir çok hadiselere şahit oldu. Bir defasında, Mekke'de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdulmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine Muhammed aleyhisselâmın elinden tutup Ebû Kubeys dağına çıkıp, (Allah'ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir!) diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şairler, bu hadiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.

    ImageBir gün Abdulmuttalib, Ka'be'nin yanında oturuyordu. Necranlı bir rahip yanına gelip onunla konuşurken bir ara "Biz İsmailoğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda bulduk. Burası (Mekke), O'nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!" diyerek birer birer saymağa başladığı sırada, Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necranlı rahip, O'nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp mübarek gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla: "İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?" dedi. Abdulmuttalib, oğlumdur! deyince, Necranlı rahip: "Biz kitaplarda okuduğumuza göre O'nun babasının sağ olmaması lazım!" dedi. Abdulmuttalib (O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken ölmüştü) deyince, rahip "Şimdi doğru söyledin" dedi. Bunun üzerine Abdulmuttalib oğullarına: (Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, O'nu iyi koruyun!) dedi.

    Abdulmuttalib vefatı yaklaşınca oğullarını toplayıp Peygamberimiz aleyhisselâma (Yavrum, bu amcalarından hangisinin yanında kalmak istersin) deyince, koşup amcası Ebû Talib'in kucağına oturdu. O'nun yanında kalmak istediğini söyledi. Peygamberimizi "aleyhisselâm" dedesi Abdulmuttalib oğlu Ebû Talib'e bıraktı ve O'na iyi bakmasını önemle vasiyet etti. Bundan sonra da vefat etti.

    ImagePeygamberimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Talib'in yanında kalmaya başladı ve O'nun himayesinde büyüdü. O zaman Mekke'de Ebû Talib de babası Abdulmuttalib gibi Kureyş'in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zat idi. O da Peygamberimiz aleyhisselâma büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O'nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve (Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!) derdi. O elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce onun başlamasını isterdi. Bazan da ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünün pırıl pırıl parladığını, saçlarının taranmış olduğunu görürlerdi. Ebû Talib'in fazla malı yoktu ve ailesi de kalabalıktı. Muhammed aleyhisselâmı himayesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke'de vuku bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde Ebû Talib O'nu Ka'be'nin yanına götürüp dua etti. O'nun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.

    Ebû Talib bir defasında Şam'a ticaret için giderken Muhammed aleyhisselâmı da, dokuz veya oniki yaşında bulunduğu sırada yanında götürdü. Ticaret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra'da Hıristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda "Bahîra" adında bir rahip kalmakta idi. Önceden Yahudi âlimlerinden iken sonradan Hıristiyan olan bu bilgili rahibin yanında elden ele geçerek saklanan bir kitap bulunmakta ve birçok şeyler ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı daha önceki yıllarda buradan defalarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kafilelerin geldiği yöne bakarak merakla bir şey bekleyen rahib Bahira'ya bu defa bir hâl olmuştu ve heyecanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o, Kureyş kervanı uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla birlikte akıp geldiğini ve onların konakladığı ağacın üstünde durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselâmı gölgelemekte idi. Kervan konaklayınca da Muhammed aleyhisselâmın altına oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan rahip, hemen bir sofra hazırlatıp, acele ile bir de davetci göndererek Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe davet etti. Kureyş kervanında bulunanlar Muhammed aleyhisselâmı mallarının yanında gözetlemek üzere bırakıp rahip Bahira'nın yanına gelince defalarca buradan gelip geçtikleri hâlde şimdiye kadar kendilerini davet etmeyip de bugün davet etmesinin sebebini sorarken, Bahire gelenlere dikkatle bakıp, (Ey Kureyş topluluğu, içinizden yemeğe gelmeyen var mı?) diye sorunca, evet, bir kişi var dediler. Rahip Bahîra ısrarla onun da çağrılmasını isteyince gidip çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle ona bakmaya, incelemeye başlayan Bahîra, yemekten sonra hallerine, işlerine dair bir çok sorular sordu. Muhammed aleyhisselâm da cevap verdi. Bahira gördüğü alametlerin ve aldığı cevapların hepsi için ahir zamanda gelecek olan peygamberin sıfatları hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet mührünü de görünce Ebû Talib'e (Bu çocuk senin neslinden midir?) dedi. Ebû Talib oğlum deyince Bahira (Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir.) dedi. Bu sefer Ebû Talib, (O benim kardeşimin oğludur.) diye cevap verdi. Babası ne oldu deyince, babası onun doğmasına yakın bir sırada öldü cevabını alan Bahira, (doğru söyledin), annesi ne oldu? dedi. O da öldü deyince (doğru söyledin) diyen Bahîra, sonra da ısrarla şöyle dedi: (Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri götür. O'nu, hasetçi Yahudilerden koru! Vallahi Yahudiler bu çocuğu görüp, benim farkettiklerimi onlar da fark ederlerse, O'na bir zarar vermeğe kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu peygamberlerin sonuncusu olacak. Bunun getireceği din, bütün yeryüzüne yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam'a götürme, mübarek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.) dedi. Ebû Talib misak nedir? dedi. Bahira dedi ki: (Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da İsa aleyhisselâmdan ümmetlerine âhir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır) dedi. Ebû Talib, Bahîra'nın bu sözleri üzerine Şam'a gitmekten vazgeçti ve mallarını Busra'da ucuz fiyata satıp Mekke'ye döndü. Ebû Talib Bahira'dan işittikleri şeylerden sonra Muhammed aleyhisselâmı daha da çok sevdi. Ömrü boyunca O'nu daima korudu ve her işinde O'na yardımcı oldu. Her haliyle faziletler ve güzellikler sahibi müstesna bir insan olarak büyümekte olan Muhammed aleyhisselam, onyedi yaşına ulaştığı sırada Yemen'e ticaret için giden amcası Zübeyr, ticaretinin bereketli olması için O'nu da yanında götürdü. Bu seferde de nice harikulade halleri görüldü. Mekke'ye döndüklerinde O'nun bu halleri anlatıldı ve Kureyş kabilesi arasında (Bunun şanı pek yüce olacak) diye söylenmeye başlandı.





+ Yorum Gönder