Konusunu Oylayın.: Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi
  1. 26.Temmuz.2012, 21:04
    1
    Misafir

    Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi






    Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi Mumsema Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri Hayatı ve eserleri hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 26.Temmuz.2012, 21:04
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 26.Temmuz.2012, 23:36
    2
    mehmet naim ağım
    Devamlı Üye

    Üyelik Tarihi: 21.Temmuz.2012
    Üye No: 97024
    Mesaj Sayısı: 198
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 23
    Bulunduğu yer: medrese-i yusufiye(hapishane)

    Cevap: Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi




    MEVLANA ŞEYH AHMET EL-CEZERİ (Melayê Cizîrî 1404-1479)

    Molla Ahmed-i Cezirî (Kürtçe: Melayê Cizîrî; 1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Kürt alim ve mutasavvıfı.
    İslam dünyasının en büyük filozoflarından biridir. Eserleri dünya edebiyat klasikleri arasında yer alan meşhur Şair ve Mutasavvufudur. Eserlerini Kürtçe kaleme almıştır. Merhum Ciziri'nin adı Ahmed, tanındığı ismi Mella-i Ciziri, lakabı ise Nişani'dir.

    Nişani, birkaç anlama gelir; Nişan, ok veya tüfeğin atılacak hedef yeridir. Buna göre Mevlana Şeyh Ahmed (r.a) ya bela ve musibetlerin hedefi veya aşk nedeniyle bir hedeftir. Nişan, Kürtçe'de vücuttaki benlere de denir. Nişani benli demektir. Ayrıca, Nişani alametli, belli kişi demektir. Kendisi çok güzel yüzlü, yakışıklı ve orta boyluydu. Babası Şeyh Muhammed adında büyük bir alimdir. Kendisi aslen Cizreli olup, Bohtan aşiretindendir. 75 yıl yaşamış olup, hiç evlenmeden bekar olarak Cizre'de vefat etmiş ve Cizre Kırmızı Medrese'de gömülüdür.

    Büyük Filozof, Alim, Mutasavvuf ve Şair olan üstad Mevlana Şeyh Ahmed El-Cezeri yazmış olduğu 2000 beyitlik Divanıyla tüm dünyaya kendisini tanıttırmıştır. Büyük bir dahi olan Mella-i Ciziri, kasidelerinde Allah (cc) aşkı, Resulullah (as) sevgisi, Kur'an ve hadis konuları işlemiştir. Tasavvufa çok çok yer vermiş, Fenafillah ve Vahdetu-l vücud gibi konuları güzel bir şekilde işlemiştir. Dili sade olup, istediğini veciz, kısa cümle ve beyitlerle en güzel bir şekilde ifade etmiştir. Mevcut divanının her kasidesi sonsuz edebi ve felsefi bir hazinedir. Şiirde çok büyük bir sanat kullanarak, şiir sonlarını, yani her mısranın sonunu sırayla aynı harflerle belirtmiştir. Yani alfabetik harf sırası kullanmıştır. Bir kasidesi örneğin "b" harfi ile bitiyorsa, o kasidenin bütün beyitleri "b" ile biter. Böylece alfabenin bütün harfleri kullanılmıştır.

    Cizre'de halk arasında merhum Mellay-i Ciziri hakkında binlerce hikaye, menkibe, ciltler dolusu keramet ve rivayetler yaygın olup, divanında bunlar açıkça görülebilir.

    Cizre'de önce babasının yanında okumuştur. Daha sonra Diyarbakır, İmadiye ve Hakkari'de okumuş, Malatya, istanbul ve Doğu-Anadolu'nun birçok il ve ilçelerini dolaşıp görmüştür. İcazetini Setrabas'ta (Diyarbakır) almıştır. Kürtçe'nin bütün lehçelerinin yanısıra Arapça, Farsça, Türkçe'yi çok mükemmel öğrenmiştir. Irak, İran, Suriye, Ermenistan, Lübnan,Gürcistan ve Avrupa'nın bir çok ülkesinde eserleri okunmakta ve edebiyatta tez olarak alınmaktadır.

    Mevlana Şeyh Ahmed El-Cezeri zamanında Cizre'de müstakil olup, Bohtan Emirleri denilen Cizre Azizan Beyliği elinde bulunuyordu. Şimdiki Cizre Kalesi'nde Mir Seyfeddin tarafından yaptırılan Seyfiyye Medresesi'nde önceleri Şeyh Ahmed El-Cezeri Enderun hocalığını yapmaktaydı. Cizre Emiri II. Mir Şeref ibn Bedreddin ibn İbrahim (Han Şeref) çocukları ve bütün akrabaları bu okulda ders görürlerdi. Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken, yazmış olduğu kasidelerinde sanki bir kıza hitap edercesine birkaç beyti görülür. Söylentilere göre, Cizre Emiri bunu yanlış yorumlar. Önce Cezeri'yi idama mahkum, daha sonra Diyarbakır'a sürgün ettirir.

    Diyarbakır'da yedi yıl kaldığı ve bu yedi yıl süre içerisinde Cizre'ye bir damla yağmur yağmadığını halk söylemektedir.

    Bir gün Diyarbakır'dan mektubunu bir kamışa koyup ağzını balmumu ile kapattıktan sonra Dicle Nehri'ne atar. Mevlana Şeyh Ahmed el-Cezeri, durumunu bu mektupta detaylı bir şekilde açıklamaya çalışır. Bu kamış içindeki mektub, Cizre Kalesi'nin kuzeyindeki Rezimiran (Mirler Bahçesi) denilen bahçenin içindeki havuza girer. Beyin hizmetçileri tarafından görülen mektup sudan çıkarılarak Cizre Beyine götürülür. Mektubun Cizre'ye sağlam varması, beyin havuzuna girmesi, Basra'ya gitmemesi, birer keramettir. Yağmurun Cezeri'nin gelişinden sonra Cizre'de yağması, mektubundaki belgeler ve kasidesindeki haklılığı karşısında çok büyük bir hata yaptığını anlayan Cizre Beyi, derhal güzel bir şekilde onu Cizre'ye davet eder. Şeyh Ahmed el Cezeri, Cizre'nin İdil yolu girişi olan ve Mılamêşik denilen yere gelmesi ile yağmurlar başlar. Bu olayla çok fazla ilgilenen bey, onu eski görevine atadığı gibi, değerini daha fazla anlar ve onun büyüklüğünü öğrenmiş olur. Ayrıca vefat edince de onu kendi ailesi mezarlığına gömmüştür.

    Resulullah'a olan sevgsini bir çok yolla denemiştir. Bir beytinde yarine şöyle seslenip sitem eder.

    "Senden olan bir kılını ikiyüz Zin ve Şirin'e değişmem.

    Ne olur, sen de beni Ferhat ve Memi gibi saysan"



    Şeyh Ahmed (r.a.) haklı olan büyüklüğünü de şöyle açıklar:

    "Feyzimiz Nil gibidir, Biz Dicle ve Fırat"ız"



    Zamanında bazı şahıslarca anlaşılmaması üzerine de şöyle bir veciz ifade kullanır:

    "Kerbeşotu isteyen kara Eşek, güllerin değerini ne bilir?"

    Divanında top, peyk gibi bir çok fenni şeylerden bahsettiği gibi, belağat, şiir ve yazma konusunda da Hakan olduğunu haklı olarak belirtince, Şirazi'den çok önde ve meşhur olduğunu da şöyle belirtir:



    "Eğer nazımdan saçılmış incileri istersen;

    Gel, Mella'nın şiirlerini gör, Şirazi'ye ne hacet!"

    Zamanın ünlü alimine de,

    "Mella yanında bir kıldır" demekle haklı büyüklüğünü ifade etmiştir.

    Vahdeti vücud'a en güzel verdiği örneği de şudur:

    "Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur,

    Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur."

    Aşk hususunda, manevi olarak en incesine kadar aşkın sırlarını çözebilecek tek kişinin o olduğunu ve bu sırları yüz imam ve yüz akıllı-uyanık kişinin çözemediğini şu beyitle gözler önüne serer:

    "Sen Mella'dan hep sor, aşkın esrarını çözer,

    Bu muammayı yüz iman ve müsteid bilemez."

    Ölmeden önce Allah'(cc) ın sevgili kulları arasına girip Veli (Erenler) halkasına katıldığını şu beyitle belirtir:

    "Bana yüz ayrılık bardağı verdiler, kendimi kaybetmedim,

    Visalda bana bir bardak verdiler, mahmur ettiler."

    Kendisi Cizre Kırmızı Medrese'de çok seneler profesörlük yapmış yüzlerce alim yetiştirmiştir. Devamlı kalmış olduğu medresesinde vefat ederken Cizre Beyi onu kendi aile mezarlığına almıştır.

    Divanını Mella Abdulselam Naci Arapçaya tercüme edip yorumlamıştır. Molla Abdurrahim YAŞIN (Vestani) 1935 yılında divanının Türkçe'ye çeviri ve yorumunu yapmıştır. Molla Ahmed-i Zivingi'de divanının Arapça yorumunu yapmıştır.

    Eserleri:

    1- Divan Şeyhul Ciziri,
    2- Guften Mella, Guften Emir
    3- Guften Mella, Guften Faka


  4. 26.Temmuz.2012, 23:36
    2
    Devamlı Üye



    MEVLANA ŞEYH AHMET EL-CEZERİ (Melayê Cizîrî 1404-1479)

    Molla Ahmed-i Cezirî (Kürtçe: Melayê Cizîrî; 1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Kürt alim ve mutasavvıfı.
    İslam dünyasının en büyük filozoflarından biridir. Eserleri dünya edebiyat klasikleri arasında yer alan meşhur Şair ve Mutasavvufudur. Eserlerini Kürtçe kaleme almıştır. Merhum Ciziri'nin adı Ahmed, tanındığı ismi Mella-i Ciziri, lakabı ise Nişani'dir.

    Nişani, birkaç anlama gelir; Nişan, ok veya tüfeğin atılacak hedef yeridir. Buna göre Mevlana Şeyh Ahmed (r.a) ya bela ve musibetlerin hedefi veya aşk nedeniyle bir hedeftir. Nişan, Kürtçe'de vücuttaki benlere de denir. Nişani benli demektir. Ayrıca, Nişani alametli, belli kişi demektir. Kendisi çok güzel yüzlü, yakışıklı ve orta boyluydu. Babası Şeyh Muhammed adında büyük bir alimdir. Kendisi aslen Cizreli olup, Bohtan aşiretindendir. 75 yıl yaşamış olup, hiç evlenmeden bekar olarak Cizre'de vefat etmiş ve Cizre Kırmızı Medrese'de gömülüdür.

    Büyük Filozof, Alim, Mutasavvuf ve Şair olan üstad Mevlana Şeyh Ahmed El-Cezeri yazmış olduğu 2000 beyitlik Divanıyla tüm dünyaya kendisini tanıttırmıştır. Büyük bir dahi olan Mella-i Ciziri, kasidelerinde Allah (cc) aşkı, Resulullah (as) sevgisi, Kur'an ve hadis konuları işlemiştir. Tasavvufa çok çok yer vermiş, Fenafillah ve Vahdetu-l vücud gibi konuları güzel bir şekilde işlemiştir. Dili sade olup, istediğini veciz, kısa cümle ve beyitlerle en güzel bir şekilde ifade etmiştir. Mevcut divanının her kasidesi sonsuz edebi ve felsefi bir hazinedir. Şiirde çok büyük bir sanat kullanarak, şiir sonlarını, yani her mısranın sonunu sırayla aynı harflerle belirtmiştir. Yani alfabetik harf sırası kullanmıştır. Bir kasidesi örneğin "b" harfi ile bitiyorsa, o kasidenin bütün beyitleri "b" ile biter. Böylece alfabenin bütün harfleri kullanılmıştır.

    Cizre'de halk arasında merhum Mellay-i Ciziri hakkında binlerce hikaye, menkibe, ciltler dolusu keramet ve rivayetler yaygın olup, divanında bunlar açıkça görülebilir.

    Cizre'de önce babasının yanında okumuştur. Daha sonra Diyarbakır, İmadiye ve Hakkari'de okumuş, Malatya, istanbul ve Doğu-Anadolu'nun birçok il ve ilçelerini dolaşıp görmüştür. İcazetini Setrabas'ta (Diyarbakır) almıştır. Kürtçe'nin bütün lehçelerinin yanısıra Arapça, Farsça, Türkçe'yi çok mükemmel öğrenmiştir. Irak, İran, Suriye, Ermenistan, Lübnan,Gürcistan ve Avrupa'nın bir çok ülkesinde eserleri okunmakta ve edebiyatta tez olarak alınmaktadır.

    Mevlana Şeyh Ahmed El-Cezeri zamanında Cizre'de müstakil olup, Bohtan Emirleri denilen Cizre Azizan Beyliği elinde bulunuyordu. Şimdiki Cizre Kalesi'nde Mir Seyfeddin tarafından yaptırılan Seyfiyye Medresesi'nde önceleri Şeyh Ahmed El-Cezeri Enderun hocalığını yapmaktaydı. Cizre Emiri II. Mir Şeref ibn Bedreddin ibn İbrahim (Han Şeref) çocukları ve bütün akrabaları bu okulda ders görürlerdi. Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken, yazmış olduğu kasidelerinde sanki bir kıza hitap edercesine birkaç beyti görülür. Söylentilere göre, Cizre Emiri bunu yanlış yorumlar. Önce Cezeri'yi idama mahkum, daha sonra Diyarbakır'a sürgün ettirir.

    Diyarbakır'da yedi yıl kaldığı ve bu yedi yıl süre içerisinde Cizre'ye bir damla yağmur yağmadığını halk söylemektedir.

    Bir gün Diyarbakır'dan mektubunu bir kamışa koyup ağzını balmumu ile kapattıktan sonra Dicle Nehri'ne atar. Mevlana Şeyh Ahmed el-Cezeri, durumunu bu mektupta detaylı bir şekilde açıklamaya çalışır. Bu kamış içindeki mektub, Cizre Kalesi'nin kuzeyindeki Rezimiran (Mirler Bahçesi) denilen bahçenin içindeki havuza girer. Beyin hizmetçileri tarafından görülen mektup sudan çıkarılarak Cizre Beyine götürülür. Mektubun Cizre'ye sağlam varması, beyin havuzuna girmesi, Basra'ya gitmemesi, birer keramettir. Yağmurun Cezeri'nin gelişinden sonra Cizre'de yağması, mektubundaki belgeler ve kasidesindeki haklılığı karşısında çok büyük bir hata yaptığını anlayan Cizre Beyi, derhal güzel bir şekilde onu Cizre'ye davet eder. Şeyh Ahmed el Cezeri, Cizre'nin İdil yolu girişi olan ve Mılamêşik denilen yere gelmesi ile yağmurlar başlar. Bu olayla çok fazla ilgilenen bey, onu eski görevine atadığı gibi, değerini daha fazla anlar ve onun büyüklüğünü öğrenmiş olur. Ayrıca vefat edince de onu kendi ailesi mezarlığına gömmüştür.

    Resulullah'a olan sevgsini bir çok yolla denemiştir. Bir beytinde yarine şöyle seslenip sitem eder.

    "Senden olan bir kılını ikiyüz Zin ve Şirin'e değişmem.

    Ne olur, sen de beni Ferhat ve Memi gibi saysan"



    Şeyh Ahmed (r.a.) haklı olan büyüklüğünü de şöyle açıklar:

    "Feyzimiz Nil gibidir, Biz Dicle ve Fırat"ız"



    Zamanında bazı şahıslarca anlaşılmaması üzerine de şöyle bir veciz ifade kullanır:

    "Kerbeşotu isteyen kara Eşek, güllerin değerini ne bilir?"

    Divanında top, peyk gibi bir çok fenni şeylerden bahsettiği gibi, belağat, şiir ve yazma konusunda da Hakan olduğunu haklı olarak belirtince, Şirazi'den çok önde ve meşhur olduğunu da şöyle belirtir:



    "Eğer nazımdan saçılmış incileri istersen;

    Gel, Mella'nın şiirlerini gör, Şirazi'ye ne hacet!"

    Zamanın ünlü alimine de,

    "Mella yanında bir kıldır" demekle haklı büyüklüğünü ifade etmiştir.

    Vahdeti vücud'a en güzel verdiği örneği de şudur:

    "Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur,

    Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur."

    Aşk hususunda, manevi olarak en incesine kadar aşkın sırlarını çözebilecek tek kişinin o olduğunu ve bu sırları yüz imam ve yüz akıllı-uyanık kişinin çözemediğini şu beyitle gözler önüne serer:

    "Sen Mella'dan hep sor, aşkın esrarını çözer,

    Bu muammayı yüz iman ve müsteid bilemez."

    Ölmeden önce Allah'(cc) ın sevgili kulları arasına girip Veli (Erenler) halkasına katıldığını şu beyitle belirtir:

    "Bana yüz ayrılık bardağı verdiler, kendimi kaybetmedim,

    Visalda bana bir bardak verdiler, mahmur ettiler."

    Kendisi Cizre Kırmızı Medrese'de çok seneler profesörlük yapmış yüzlerce alim yetiştirmiştir. Devamlı kalmış olduğu medresesinde vefat ederken Cizre Beyi onu kendi aile mezarlığına almıştır.

    Divanını Mella Abdulselam Naci Arapçaya tercüme edip yorumlamıştır. Molla Abdurrahim YAŞIN (Vestani) 1935 yılında divanının Türkçe'ye çeviri ve yorumunu yapmıştır. Molla Ahmed-i Zivingi'de divanının Arapça yorumunu yapmıştır.

    Eserleri:

    1- Divan Şeyhul Ciziri,
    2- Guften Mella, Guften Emir
    3- Guften Mella, Guften Faka


  5. 27.Temmuz.2012, 00:09
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,656
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Ahmed-i Cüzeyrî Hazretleri kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

    AHMED CÜZEYRÎ (Cezerî)

    AHMED CÜZEYRÎ (Cezerî)

    Evliyânın büyüklerinden. Doğum ve vefât târihleri kesin olarak bilinmemektedir. 1480-1580 seneleri arasında yetmiş beş sene yaşadığı tahmin edilmektedir. Daha önce yaşadığı rivâyeti de vardır. Kabri, Şırnak'a bağlı Cizre'de Kırmızı Medresededir. Lakabı Nişânî'dir.

    Ahmed Cezerî hazretleri, ilim tahsîline, âlim ve fâzıl bir zât olan babası Muhammed Efendiden ders alarak başladı. Arabî ve Fârisîyi mükemmel bir şekilde öğrendi. Bundan sonra Diyarbakır, İmâdiye ve Hakkârî'de ilim tahsîl etti. Doğu Anadolu'nun pekçok şehir ve kasabalarını gezip gördü. Tahsîlini tamamlayarak Diyarbakır'da icâzet (diploma) aldı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinden feyz alarak tasavvufta Ahrâriyye yolunda kemâle erdi.

    Ahmed Cüzeyrî hazretleri ilâhî bir aşk ateşiyle yanmış ve şiirlerinde bunu dile getirmiştir. Halk arasında bu hâlinin başlangıcı şöyle anlatılır:

    Medresede talebe iken bir cumâ günü hastalanır ve medrese odasında hasta yatar. O zaman âdet olduğu üzere medrese talebeleri cumâ günleri tâtil yaparlar ve kır gezintisine çıkarlardı. O gün de talebeler kıra çıkarlar. O ise yalnız başına odasında uyumaktadır. Rüyâsında Peygamber efendimizi ve etrâfında büyük bir kalabalığın toplandığını görür. Geriden seyre dalar. Peygamber efendimiz ellerindeki kaptan bir bardağa içecek bir şeyi doldurur. Hazret-i Ebû Bekr de oradakilere birer birer içirir. Sonra da; "Yâ Resûlallah! Ahmed Cüzeyrî'ye sunulmadı." der. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Kapta kalanın tamâmını ona ver." buyurur. Verilir o da alıp tamâmını içer. Bu rüyâdan uyanınca derin bir aşk ateşiyle yanmaya başlar... Bu uğurda çok çileler çeker, yanık ve derin mânâlı şiirler, kasîdeler söyler. Halk arasında Şeyh Ahmed Cüzeyrî ve Molla Cüzeyrî ismiyle tanınıp çok sevildi. Bilhassa iki bin beytlik çok içli ve yanık bir tarzda yazdığı Dîvân'ı meşhûr oldu.

    Hakkında pekçok rivâyet ve menkıbe anlatılan Ahmed Cezerî hazretleri zamânında Cizre, Buhtan emirlerinin elinde bulunuyordu. Ahmed Cezerî, Mîr Seyfeddîn'in yaptırdığı Seyfiyye Medresesinde; Cizre emîrinin çocuklarına ve akrabâlarına ders verirdi. Önce büyüklüğü anlaşılamayan Ahmed Cezerî, tasavvuftaki aşkı yanlış yorumlanıp Diyarbakır'a gönderilerek hapsedildi. Yedi sene orada kaldı. Hapiste iken Emir İkinci Şeref'e bir mektup yazıp, kamış içine yerleştirdi. Ağzını kapattığı bu kamış çubuğunu Dicle Nehrine bıraktı. Onun bir kerâmeti olarak kamış, Dicle'nin sularıyla Emirin bahçesine ve eline ulaştı. Mektupta yazdığı şiirde suçsuz olduğunu dile getirmişti. Bilâhare kıymetli ve velî bir zât olduğu anlaşılıp, tekrar Cizre'ye dâvet edildi. Bundan sonra hem halk, hem de emir tarafından çok sevilip, hürmet gördü.

    Emir İkinci Şeref, Cizre'de bir medrese yaptırdı. Medreset-ül-Hamrâ (Kırmızı Medrese) adı verilen bu medresenin masraflarını karşılamak üzere de kendi malından arâzi ve köy vakfetti. Yine bahçeleri ve meyvesiyle meşhûr güzel bir mesîre yeri olan Andabor'u ve Sarıtarla denilen Hırbezur köyünü vakfetti. Ahmed Cezerî, bu medresenin müderrisleri arasında yer aldı. Ömrünü bu medresede ilim öğretmekle geçirdi.

    Emir İkinci Şeref, Cizre'yi Akkoyunlulardan aldıktan sonra, Şâh İsmâil'in gönderdiği orduya karşı gâlib geldi. Üç defâ Şâh İsmâil'in taarruzuna uğradı fakat üçünde de Cizre'yi savunup muzaffer oldu. Bu durum üzerine İkinci Şeref, hem halk tarafından, hem de zamanın büyük âlimi ve evliyâsı Ahmed Cezerî tarafından çok sevildi. Ahmed Cezerî onun için medhedici bir kasîde yazdı.

    Ahmed Cezerî hazretleri, Cizre emîri İkinci Şeref'in oğlu Emir İmâdeddîn ile dosttu. Birbirlerine karşılıklı şiirler yazıp gönderirlerdi. Karşılıklı yazdıkları bu şiirler; "Molla dedi, Emir dedi" mânâsında Guften Molla Guften Emir adlı kitapta toplanmıştır.

    Emir İmâdeddîn ileAhmed Cezerî arasındaki yakınlık mezarda da devâm etmiş, vefât edince ikisi de, Kırmızı Medresede aynı kubbe altına defnedilmişlerdir.

    Hiç evlenmemiş olan Ahmed Cezerî'nin diğer bir eseri olan Guften Molla Guften Faka (Molla dedi, Fakîh dedi)'dan ve dîvânından başka kitaplarının da olduğu rivâyet edilmektedir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethine dâir de; "Ey Şehinşâh-ı muazzam" diye başlayan bir kasîde yazmıştır. Bu kasîdesinde şöyle demektedir:

    "Ey şehinşah-ı muazzam! Allahü tealâ seni korusun. Sûre-i İnnâfetahnâ senin rehberin olsun... Şeref Hanın kalesi senin hududunun içinde olsun. Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun. Felek senin lehine dönsün. Acemin devlet adamları senin hizmetçilerin olsun. Bütün devletler senin işâretinle yönetilsin. Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın...

    Senin hükmün yalnız Tebriz ve Kürdistan'da kalmasın. Horasan şahı gibi yüz şah senin hükmün altına girsin. Gerçi sen dört iklimde (Söğüt-Bursa-Edirne-İstanbul) saltanat tahtına geldin. Yedi iklimin pâdişâhları sana selâma dursunlar. Sultanlığın çimeni senin bağın olsun. Hakanlığın gülistanı senin gülzârın olsun. Senin mükerrem emrine az bir karşı gelenler, değil kılıcın senin küçük bir keskin (hançerin) onun öldürülmesine yetsin. Ne kadar devlet reisi varsa hepsi sana tâbi olsunlar. Her akıllı olan kimse senin emrine uysun... Her kimin kalbinde bir murâdı varsa, senin dergâhına başvursun. Kim hatırlı birisine ricâda bulunmak isterse senin hatırına başvursun. Her kim ki bu devlete cânı gönülden bağlı olmazsa şekâvet ehlinin misâli senin kahrına uğrasınlar.

    ...Ömrün o kadar uzun olsun ki çok sâlik (evliya, rehber) ve mücedditler senin zamânından gelip geçsinler.

    Her kim ki sana cânı gönülden duâ etmezse, senin kaydınla bağlı olsun ve okunun hedefi olsun.

    Mollanın kasdı ve duâsı cânu gönülden şudur ki, senin emrin altında ve hizmetkârın olsun..."

    Kasîdelerinde tasavvufî mevzûlara çok yer vermiş ve bu mevzûları gâyet güzel anlatmıştır. Sade dil ile anlatmak istediğini gâyet veciz, kısa cümle ve beytlerle hoş bir tarzda ifâde etmiştir. Dîvânda her bölümün beytleri, alfabetik sıraya göre aynı harfle bitmektedir.

    Ahmed Cezerî bir rubâîsinde şöyle demektedir:

    Mumun başı ışık vermez,
    Eğer gönülden perhiz tutmazsa,
    Aşk kadehinden zevk almaz,
    Ruh kendisini kötülüklerden sakınmazsa.

    Bu şiirinde; mum ve fitil misâli gibi maddî ve mânevî her türlü kötülüklerden sakınmadıkça, insanın saâdete kavuşamayacağını dile getirmektedir.

    Bir rehbere tâbi olmayanın hâlini şöyle dile getirmiştir:

    "Biz sıradan kimse değiliz, zamânın müftülerindeniz. Buna rağmen bir mürşid-i kâmilin elimizden tutması lâzım (buna ihtiyacımız var)..."

    "İki gözü kördür yine de bir rehbere tâbi olmuyor. Kör rehbersiz olarak Kâbe'yi her ne kadar tavâf etse de Hacer-ül-esvedi göremez (maksadına kavuşamaz)."

    "Câhil kimse her ne kadar iyilere özense bile rehbersiz olduğu için, merkebin gül ile kangal dikenini fark etmediği gibi fark etmez."

    "Anka kuşu görülmez ki ona tuzak kuruyorsun. Ona kurduğun bütün tuzaklar boşa gidecek. Seher vaktinde herkes bir şeyler taleb ederek geldi. Bâzıları gül, bâzıları sümbül, bâzıları da zülüfler için gelmiştiler. Seher vaktinde elimizi tutup mahbûbun seyrine götürürler. Rakip hasetten derhal titredi ve sıtmaya tutuldu. Tuzakların arkasındaki keklik, öterek diğer keklikleri tuzağa düşürmek isterken, şahin onu gâfil avladı ve kaptı."

    "Üstadımız, rehberimiz bize sabrın meyvesinin tatlı olduğunu haber verdi. Biz meyveye kavuşmak için sabrın acılığına, kalbimizdeki dertlere katlandık. Mahbûbumuzun vurduğu her neşter ve dikenin herbirini derdimize şifâ olarak kabûl ettik."

    "Altın ve gümüş insanların çoğunun kalbini çeker! Bizim kalbimiz ise Allahü teâlânın muhabbetine çekilir. Altın, gümüş bizim kalbimize ne yapabilir."

    "Dünyânın denî (alçak) dinarına (parasına) kendini ucuza satma! Yûsuf aleyhisselâmı ucuza satanlar zarar ettiler!"

    "Eğer mürit (talebe) sabırlı olursa himmetten mahrum kalmaz. Zîrâ rehberi onun hallerini bilmekte ve görmektedir."

    "Bir eserin meydana gelmesi için onu yapacak birine ihtiyaç vardır. Demirci olmazsa körük neye yarar. Maksadın hâsıl olması için bir imkanın bulunması lazımdır. Herşeyin bir erbabı var. Altını ehli çıkarır. Eğer kâbiliyet olmazsa üstadın hikmeti ne yapabilir. Eğer cevher iyi değilse işleyen ne yapabilir..."

    Bir menkıbesi şöyledir:

    Ahmed Cezerî, Medreset-ül-hamrâ'da (Kırmızı Medrese) kasîdelerini okurken, bir taşa yaslanırdı. Yaslandığı taş onun aşk ateşiyle çok ısınırdı. Bunun farkına varan bir ihtiyâr nine, hamurunu o taş üzerine koyarak taşın ısısı ile ekmeğini pişirirdi.

    1) Bütün Yönleriyle Cizre (Abdullah Yaşin, Cizre 1983); s.115
    2) Ikd-ül-Cevherî (Beyrut, Târihsiz)
    3) Divan-ı Cüzeyrî (Berlin-1904)
    4) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9, s.195
    alıntı


  6. 27.Temmuz.2012, 00:09
    3
    Moderatör
    AHMED CÜZEYRÎ (Cezerî)

    AHMED CÜZEYRÎ (Cezerî)

    Evliyânın büyüklerinden. Doğum ve vefât târihleri kesin olarak bilinmemektedir. 1480-1580 seneleri arasında yetmiş beş sene yaşadığı tahmin edilmektedir. Daha önce yaşadığı rivâyeti de vardır. Kabri, Şırnak'a bağlı Cizre'de Kırmızı Medresededir. Lakabı Nişânî'dir.

    Ahmed Cezerî hazretleri, ilim tahsîline, âlim ve fâzıl bir zât olan babası Muhammed Efendiden ders alarak başladı. Arabî ve Fârisîyi mükemmel bir şekilde öğrendi. Bundan sonra Diyarbakır, İmâdiye ve Hakkârî'de ilim tahsîl etti. Doğu Anadolu'nun pekçok şehir ve kasabalarını gezip gördü. Tahsîlini tamamlayarak Diyarbakır'da icâzet (diploma) aldı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinden feyz alarak tasavvufta Ahrâriyye yolunda kemâle erdi.

    Ahmed Cüzeyrî hazretleri ilâhî bir aşk ateşiyle yanmış ve şiirlerinde bunu dile getirmiştir. Halk arasında bu hâlinin başlangıcı şöyle anlatılır:

    Medresede talebe iken bir cumâ günü hastalanır ve medrese odasında hasta yatar. O zaman âdet olduğu üzere medrese talebeleri cumâ günleri tâtil yaparlar ve kır gezintisine çıkarlardı. O gün de talebeler kıra çıkarlar. O ise yalnız başına odasında uyumaktadır. Rüyâsında Peygamber efendimizi ve etrâfında büyük bir kalabalığın toplandığını görür. Geriden seyre dalar. Peygamber efendimiz ellerindeki kaptan bir bardağa içecek bir şeyi doldurur. Hazret-i Ebû Bekr de oradakilere birer birer içirir. Sonra da; "Yâ Resûlallah! Ahmed Cüzeyrî'ye sunulmadı." der. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Kapta kalanın tamâmını ona ver." buyurur. Verilir o da alıp tamâmını içer. Bu rüyâdan uyanınca derin bir aşk ateşiyle yanmaya başlar... Bu uğurda çok çileler çeker, yanık ve derin mânâlı şiirler, kasîdeler söyler. Halk arasında Şeyh Ahmed Cüzeyrî ve Molla Cüzeyrî ismiyle tanınıp çok sevildi. Bilhassa iki bin beytlik çok içli ve yanık bir tarzda yazdığı Dîvân'ı meşhûr oldu.

    Hakkında pekçok rivâyet ve menkıbe anlatılan Ahmed Cezerî hazretleri zamânında Cizre, Buhtan emirlerinin elinde bulunuyordu. Ahmed Cezerî, Mîr Seyfeddîn'in yaptırdığı Seyfiyye Medresesinde; Cizre emîrinin çocuklarına ve akrabâlarına ders verirdi. Önce büyüklüğü anlaşılamayan Ahmed Cezerî, tasavvuftaki aşkı yanlış yorumlanıp Diyarbakır'a gönderilerek hapsedildi. Yedi sene orada kaldı. Hapiste iken Emir İkinci Şeref'e bir mektup yazıp, kamış içine yerleştirdi. Ağzını kapattığı bu kamış çubuğunu Dicle Nehrine bıraktı. Onun bir kerâmeti olarak kamış, Dicle'nin sularıyla Emirin bahçesine ve eline ulaştı. Mektupta yazdığı şiirde suçsuz olduğunu dile getirmişti. Bilâhare kıymetli ve velî bir zât olduğu anlaşılıp, tekrar Cizre'ye dâvet edildi. Bundan sonra hem halk, hem de emir tarafından çok sevilip, hürmet gördü.

    Emir İkinci Şeref, Cizre'de bir medrese yaptırdı. Medreset-ül-Hamrâ (Kırmızı Medrese) adı verilen bu medresenin masraflarını karşılamak üzere de kendi malından arâzi ve köy vakfetti. Yine bahçeleri ve meyvesiyle meşhûr güzel bir mesîre yeri olan Andabor'u ve Sarıtarla denilen Hırbezur köyünü vakfetti. Ahmed Cezerî, bu medresenin müderrisleri arasında yer aldı. Ömrünü bu medresede ilim öğretmekle geçirdi.

    Emir İkinci Şeref, Cizre'yi Akkoyunlulardan aldıktan sonra, Şâh İsmâil'in gönderdiği orduya karşı gâlib geldi. Üç defâ Şâh İsmâil'in taarruzuna uğradı fakat üçünde de Cizre'yi savunup muzaffer oldu. Bu durum üzerine İkinci Şeref, hem halk tarafından, hem de zamanın büyük âlimi ve evliyâsı Ahmed Cezerî tarafından çok sevildi. Ahmed Cezerî onun için medhedici bir kasîde yazdı.

    Ahmed Cezerî hazretleri, Cizre emîri İkinci Şeref'in oğlu Emir İmâdeddîn ile dosttu. Birbirlerine karşılıklı şiirler yazıp gönderirlerdi. Karşılıklı yazdıkları bu şiirler; "Molla dedi, Emir dedi" mânâsında Guften Molla Guften Emir adlı kitapta toplanmıştır.

    Emir İmâdeddîn ileAhmed Cezerî arasındaki yakınlık mezarda da devâm etmiş, vefât edince ikisi de, Kırmızı Medresede aynı kubbe altına defnedilmişlerdir.

    Hiç evlenmemiş olan Ahmed Cezerî'nin diğer bir eseri olan Guften Molla Guften Faka (Molla dedi, Fakîh dedi)'dan ve dîvânından başka kitaplarının da olduğu rivâyet edilmektedir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethine dâir de; "Ey Şehinşâh-ı muazzam" diye başlayan bir kasîde yazmıştır. Bu kasîdesinde şöyle demektedir:

    "Ey şehinşah-ı muazzam! Allahü tealâ seni korusun. Sûre-i İnnâfetahnâ senin rehberin olsun... Şeref Hanın kalesi senin hududunun içinde olsun. Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun. Felek senin lehine dönsün. Acemin devlet adamları senin hizmetçilerin olsun. Bütün devletler senin işâretinle yönetilsin. Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın...

    Senin hükmün yalnız Tebriz ve Kürdistan'da kalmasın. Horasan şahı gibi yüz şah senin hükmün altına girsin. Gerçi sen dört iklimde (Söğüt-Bursa-Edirne-İstanbul) saltanat tahtına geldin. Yedi iklimin pâdişâhları sana selâma dursunlar. Sultanlığın çimeni senin bağın olsun. Hakanlığın gülistanı senin gülzârın olsun. Senin mükerrem emrine az bir karşı gelenler, değil kılıcın senin küçük bir keskin (hançerin) onun öldürülmesine yetsin. Ne kadar devlet reisi varsa hepsi sana tâbi olsunlar. Her akıllı olan kimse senin emrine uysun... Her kimin kalbinde bir murâdı varsa, senin dergâhına başvursun. Kim hatırlı birisine ricâda bulunmak isterse senin hatırına başvursun. Her kim ki bu devlete cânı gönülden bağlı olmazsa şekâvet ehlinin misâli senin kahrına uğrasınlar.

    ...Ömrün o kadar uzun olsun ki çok sâlik (evliya, rehber) ve mücedditler senin zamânından gelip geçsinler.

    Her kim ki sana cânı gönülden duâ etmezse, senin kaydınla bağlı olsun ve okunun hedefi olsun.

    Mollanın kasdı ve duâsı cânu gönülden şudur ki, senin emrin altında ve hizmetkârın olsun..."

    Kasîdelerinde tasavvufî mevzûlara çok yer vermiş ve bu mevzûları gâyet güzel anlatmıştır. Sade dil ile anlatmak istediğini gâyet veciz, kısa cümle ve beytlerle hoş bir tarzda ifâde etmiştir. Dîvânda her bölümün beytleri, alfabetik sıraya göre aynı harfle bitmektedir.

    Ahmed Cezerî bir rubâîsinde şöyle demektedir:

    Mumun başı ışık vermez,
    Eğer gönülden perhiz tutmazsa,
    Aşk kadehinden zevk almaz,
    Ruh kendisini kötülüklerden sakınmazsa.

    Bu şiirinde; mum ve fitil misâli gibi maddî ve mânevî her türlü kötülüklerden sakınmadıkça, insanın saâdete kavuşamayacağını dile getirmektedir.

    Bir rehbere tâbi olmayanın hâlini şöyle dile getirmiştir:

    "Biz sıradan kimse değiliz, zamânın müftülerindeniz. Buna rağmen bir mürşid-i kâmilin elimizden tutması lâzım (buna ihtiyacımız var)..."

    "İki gözü kördür yine de bir rehbere tâbi olmuyor. Kör rehbersiz olarak Kâbe'yi her ne kadar tavâf etse de Hacer-ül-esvedi göremez (maksadına kavuşamaz)."

    "Câhil kimse her ne kadar iyilere özense bile rehbersiz olduğu için, merkebin gül ile kangal dikenini fark etmediği gibi fark etmez."

    "Anka kuşu görülmez ki ona tuzak kuruyorsun. Ona kurduğun bütün tuzaklar boşa gidecek. Seher vaktinde herkes bir şeyler taleb ederek geldi. Bâzıları gül, bâzıları sümbül, bâzıları da zülüfler için gelmiştiler. Seher vaktinde elimizi tutup mahbûbun seyrine götürürler. Rakip hasetten derhal titredi ve sıtmaya tutuldu. Tuzakların arkasındaki keklik, öterek diğer keklikleri tuzağa düşürmek isterken, şahin onu gâfil avladı ve kaptı."

    "Üstadımız, rehberimiz bize sabrın meyvesinin tatlı olduğunu haber verdi. Biz meyveye kavuşmak için sabrın acılığına, kalbimizdeki dertlere katlandık. Mahbûbumuzun vurduğu her neşter ve dikenin herbirini derdimize şifâ olarak kabûl ettik."

    "Altın ve gümüş insanların çoğunun kalbini çeker! Bizim kalbimiz ise Allahü teâlânın muhabbetine çekilir. Altın, gümüş bizim kalbimize ne yapabilir."

    "Dünyânın denî (alçak) dinarına (parasına) kendini ucuza satma! Yûsuf aleyhisselâmı ucuza satanlar zarar ettiler!"

    "Eğer mürit (talebe) sabırlı olursa himmetten mahrum kalmaz. Zîrâ rehberi onun hallerini bilmekte ve görmektedir."

    "Bir eserin meydana gelmesi için onu yapacak birine ihtiyaç vardır. Demirci olmazsa körük neye yarar. Maksadın hâsıl olması için bir imkanın bulunması lazımdır. Herşeyin bir erbabı var. Altını ehli çıkarır. Eğer kâbiliyet olmazsa üstadın hikmeti ne yapabilir. Eğer cevher iyi değilse işleyen ne yapabilir..."

    Bir menkıbesi şöyledir:

    Ahmed Cezerî, Medreset-ül-hamrâ'da (Kırmızı Medrese) kasîdelerini okurken, bir taşa yaslanırdı. Yaslandığı taş onun aşk ateşiyle çok ısınırdı. Bunun farkına varan bir ihtiyâr nine, hamurunu o taş üzerine koyarak taşın ısısı ile ekmeğini pişirirdi.

    1) Bütün Yönleriyle Cizre (Abdullah Yaşin, Cizre 1983); s.115
    2) Ikd-ül-Cevherî (Beyrut, Târihsiz)
    3) Divan-ı Cüzeyrî (Berlin-1904)
    4) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.9, s.195
    alıntı





+ Yorum Gönder