Konusunu Oylayın.: Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi
  1. 11.Temmuz.2012, 16:22
    1
    Misafir

    Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi






    Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi Mumsema Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 11.Temmuz.2012, 16:22
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz ?


    Benzer Konular

    - Hutbe: İslamda İnsan Hakları

    - İslam'da İnsan Hakları

    - Hutbe: İslam'da İnsan Hakları

    - İnsan hakları beyannamesi

    - İnsan Hakları Ve çevre Billinci ile ilgili hutbe

  3. 11.Temmuz.2012, 16:25
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi




    Kuran-ı Kerim’in gayelerinden birisi de yeryüzünde adil ve ahlâkî temellere dayanan, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmaktır. Kur’ân, Firavun veya Karun gibi şahısların ölümlerinden söz ederken aslında bir yaşama şeklinin, bir toplumun ve bir medeniyet türünün kendi kendisini yıkmasından bahsetmektedir. Nerede olursa olsun, birden fazla insan varsa, Allah onların arasındaki ilişkiye doğrudan girer ve inkar edilmesi ancak kendilerini riske sokacak olan üçüncü bir boyut oluşturur.

    “Allah’ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa dördüncüleri mutlaka O’dur. Beş kişi konuşsa altıncıları mutlaka O’dur. Bundan az bundan çok olsalar nerede bulunsalar mutlaka o onlarla beraberdir.”1 Bu ayet, İslam düşmanlarının -gerek Mekke müşrikleri, gerekse Medine münafıkları- küçük çapta fakat sık sık yaptıkları komplo toplantılarını eleştiren ayetlerden biridir. Onun için ayetin asıl anlamı;”onlar tertiplerini ne kadar gizli yaparlarsa yapsınlar Allah yine de konuştuklarını bilir.” demektir.

    Kur’ân, servet kazanmaya elbette karşı değildir. Bilakis,“Allah’ın lütfu ”Fazlullah” ve “hayır” olarak tanımladığı servet ve mal çokluğuna çok önem vermiştir. “Mal biriktirmek, kabirlerinizi ziyaret edinceye(ölene kadar olan süre) kadar sizi oyaladı. Hayır! Yakında (hakikate) bileceksiniz; yine hayır, pek yakında çok iyi öğreneceksiniz.2, “Sürekli mal yığıp sonra sayan, gıybet eden ve devamlı insanların hatasını bulmaya çalışan her fesat kişinin vay haline! Malının kendisini ebedi kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o şahıs hutameye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu bilir misiniz? (bu duygusuz, cimri insanların)kalbine işleyen Allah’ın tutuşturduğu bir ateştir.”3

    ‘’Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan kısmetinizi arayın.”4, ‘’Musa kavmine demişti ki, “Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Zira O, aranızda peygamberler var etti. Sizi krallar yaptı ve size dünyâda hiç kimseye vermediğini verdi.”5 “Kadınlardan, oğullardan, tonlarca altın ve gümüşten, otlağa salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar sadece dünyanın adi parçalarıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah’ın yanındadır.”6 Servetin kötüye kullanılması insanın daha yüksek değerlere yükselmesini engeller ve serveti, bu dünyanın adi bir parçası ve dünya hayatının bir hayali durumuna sokar.

    Kur’ân-ı Kerim, insanların sahip oldukları mallarını, yoksulların kanını emmek için faize yatırmaktan ziyade, Allah yolunda harcamaya teşvik eder ve böylece insan için Allah yanında bunun karşılığının kat kat ödeneceği bir hesabı olur.7 “Allah, ne zaman imtihan edip insana mal ve mevki verince, “Rabbim bana ikram etti” der. Ama onu yine imtihan edip rızkını daraltırsa “Rabbim beni terk etti.” der. Hayır! (öyle olamaz); ve siz yetime iyi davranmıyorsunuz, yoksula yardıma çağırmıyorsunuz, mirası helal haram demeden tamamen yiyorsunuz. Dünya malına da çok bağlanmışsınız.”8Bu duruma iki önemli tedbir alınmıştır; Biri faizin yasaklanması, diğeri ise zekâtın farz kılınmasıdır. Faizin yasaklanması için gerekli zemin önceden Kur’ân’da şöyle hazırlanmıştır: “Diğer insanların malları pahasına da olsa artsın diye faize verilen para artmaz, ama Allah rızası için verdiğiniz zekât kat kat artar.”9Çocukların (Ana, Baba ve Akrabaya) sadakati vurgulanmaktadır. “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. Anaya, babaya, yakınlara, yoksullara iyilik edeceksiniz.”10, “Anaya, Babaya, Akrabaya... İyilik edin”11 Toplumsal siyaset düzeyinde Kur’ân, bir yandan ebeveyn, çocuklar ve yaşlılardan meydana gelen aile birimini güçlendirmeyi hedef alırken, diğer taraftan kabileyi(veya milliyeti) feda etmek pahasına bile olsa, daha geniş çapta Müslüman toplumunu geliştirmeyi esas alır.

    Toplumu bir arada tutan bağdan Kur’an’ın, özellikle Medeni sürelerinde bahsedilmektedir. Bütün Müslümanların“kardeş”oldukları ilan edilmiştir.12 “Ey inananlar! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edin. Bu şahitlik kendinizin, anne ve babanızın, yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, şahitlik ettiğiniz zengin veya yoksul da olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah, bütün bu durumların üstündedir.”13Müslümanlar,“kurşunla sağlamlaştırılmış zapt edilmez bir yapı” gibi birbirlerine bağlıdır. Adil davranma ve doğru şahitlik yapma hususundaki ayet gayet açıktır.

    Bir kimse düşmanlarına bile adaletsiz davranamaz. “Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin ve düşmanlık sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur.”14 Nihayet İslam uğruna cihad ederken kan akrabalığını düşünmek reddedilir.

    Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık olursa, Kur’ân hakeme başvurulmasını emreder. Şayet taraflardan biri bunu kabul etmezse o zaman silah zoruyla itaate zorlanır.15Yine bir haber, toplumun ahlak anlayışını bozacak şekilde propaganda niteliği taşıdığı zaman, toplumun çıkarını korumak için belirli uygulamalara başvurulabilir. “Onlara(Medine münafıklarına) korku veya güven- savaş ve barış- hakkında bir haber gelince inananların moralini bozmak için o haberi yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve aralarındaki yetkili kişilere götürselerdi içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkarırlar, o haberin ne olduğunu bilirlerdi.”16Müslümanlara genel bir ilke olarak şöyle emredilmiştir. ”Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de”17 Dini açıdan erkek ve kadın kesinlikle aynı değerdedir.” Erkek veya kadın, her kim inanıp iyi işler yaparsa cennete girer.”18 Çoğu kez fazilet ve takva sahiplerinden bahsederken kadın ve erkekleri ayrı olarak zikreder.

    ‘’Diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına,-suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz- diye sorulduğunda.”19 Kur’ân, müşrik Arapların kız çocuklarını öldürmelerini sahte tanrıların verdikleri yetkiyle meşru kılmaya çalıştıklarını açıkça belirtmektedir.20Kız çocuklarının öldürülmesi Kur’ân tarafından yasaklanmıştır. Bazı Araplar bu davranışlarını haklı göstermek için yoksulluk veya şeref meselesi gibi bahaneler uydurmaya çalışmışlardır. Ama Kur’ân bunları reddeder.

    Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın sünneti ’’Sünnetullah’’ yâni değiştirilemeyen insanlık kanunu ve uygulamaları adı altında bir takım kurallar getirmiştir.“Ey Muhammed senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin durumlarına bir bak bizim kanunlarımızda bir değişiklik bulamazsın.”21, “Sizden önce geçenler için de Allah’ın uygulaması böyleydi. Allah’ın emri değiştirilemeyecek şekilde saptanmıştır.”22, “Bu Allah’ın önceden milletlere uyguladığı kanundur. Allah’ın kanununu değiştirmeye imkân bulamazsın.” 23, “Bunlar yâni peygambere karşı çıkanlar önceki milletlerin başına gelen belaları mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda bir değişme bir sapma bulamazsın.”24İşte Kur’an’ın fertlere değil de milletler ve toplumlara indirdiği tarihi hüküm budur ki âhiret gününde asıl hesaba çekilecek olanlar bunlardır. Kur’ân insanların toplu olarak yaptıkları işler hakkındaki son hükümden bahsettiği zamankinden daha açık ve düzenli bir şekilde konuşmaktadır. Bu ikinci durumda kişi, bir hata işlese bile Allah merhametlidir.

    Kur’ân-ı Kerim, her insanın doğuştan bir takım hakları olduğunu belirtir. Bunların başlıcaları; 1. Yaşama hakkı, 2. İnanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, 3. Mülkiyet hakkı, 4. Evlenme ve üreme hakkı, 5. Seçme ve seçilme hakkı, 6. Seyahat hakkı, 7. İkamet (vatandaşlık) hakkı... vs. dir.

    Yaşama Hakkı: Hakların başında yaşama hakkı gelir yalnız insan değil, her canlı varlık kendini koruma ve savunma güdüsüyle donatılmıştır. Her canlı yaşamak için çırpınır, kendisine zarar verecek şeylerden doğal olarak kaçar. Kendini savunma tedbirleri alır. Allah’ın yarattığı canı bir başkasının öldürme yetkisi yoktur. Bir başkasına zarar vermeyen canlı öldürülmez. Özellikle haksız yere bir insanı öldürmek çok büyük bir suçtur.

    Yemek için usulüne göre hayvan kesilebilir veya avlanabilir ama sırf zevk için hayvanı öldürmek ve öyle bırakıp gitmek, Allah katında günahtır. Böyle yapan, Allah’ın cezasına uğrar. Zevk için avcılık yapılmamalıdır. İhramdayken avlanmayı yasaklayan2 5ayet, “...Huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkunuz.’’ şeklinde bitirilmektedir. Bunun anlamı şudur: ‘’Nasıl sizin yanınız hayvanlar toplanıyorsa, bir gün siz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O hayvanlar, size göre nasıl aciz ise siz de Allah’a göre öyle acizsiniz, eğer siz yanınıza sokulan, yakınınızda uçup konan hayvanlara bir zarar vermez onları incitmezseniz, huzurunda toplanacağınız Allah da sizi incitmez. Sizi korur.’’ Allah’ın huzurunda güvende olmak isteyen, başka canlılara güven vermeli, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır.

    Kur’ân-ı Kerim, haksız yere adam öldürmeyi yasaklamış, bunu yapanın, edebi cehenneme gideceğini, Allah’ın gazabına, lanetine ve büyük azabına uğrayacağını vurgulamıştır. “Bir mümini kasten öldürmenin cezası içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş lanet emiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”26ayetinde haksı yere bir mümini öldüren kimsenin azaba çarptırılacağı vurgulanmaktadır. Haksız yere hiç kimsenin sanına malına ve namusuna dokunulamaz. Yüce Allah tüm masum insanları kastederek; Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin”27 buyurmuş ve Allah’ın halis kullarının haksız yere cana kıymayacaklarını vurgulamıştır.28, “...Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onun hayatını kurtarmak suretiyle yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. Andolsun elçilerimiz onlara açık deliler getirdiler, ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde israf etmekte(aşırı gitmekte)dirler. 29 Adem(as)’ın oğlunun öyküsünden hemen sonra gelen bu ayette, bundan dolayı İsrailoğullarına bir cana kıyanın bütün toplumun canına kıymış ve bir canı yaşatanın da bütün toplumu yaşatmış gibi kabul edileceğinin bildirilmiş olması oldukça önemlidir.

    İnanma Hakkı, Din ve Vicdan Özgürlüğü

    Kur’âna göre herkes düşünce ve inanç özgürlüğüne sahiptir. لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dini banadır.” 30 ayetleri ve benzerleri, bu özgürlüğü vurgulamaktadır. Hiç kimse zorla inancından döndürülemez. Zaten inanç zorla, baskıyla olmaz kesin kanıya gönül bağlılığına dayanır: لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيّ... ‘’Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.”31 İnsan için inanma ve din seçme özgürlüğünün bulunduğu bu ayette çok bir şekilde ifade edilmektedir.

    İslam’da savaş insanlar zorla dine sokmak için değil, vicdanlar üzerindeki baskıyla ortadan kaldırmak için yapılır. Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin haklarına tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanımışlardır. Emeviler Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde gayr-i Müslim tebaa, özgürlük içinde inançların yerine getirmişlerdir. Büyük Osmanlı imparatorluğunda aynı köyde kasabada ve kentte cami, kilise ve havra bir arada bulunmuş, her dinin mensubu kendi ma’bedinde özgürce ibadetini yapmıştır.

    Hz. Ömer zamanında Irak’a, Gürcistan’a Azerbaycan’a giden Müslüman fatihler, oraların halklarına baş vergisi olan cizye karşılığında özgürlük tanımışlar, aldıkları bu vergiye karşılık askerlikten muaf tuttukları o insanları düşmanlarına karşı koruma görevi üstlenmişlerdir. Ama onlar içinde Müslümanlarla birlikte cepheye gidip askerlik yapan kimselerden vergi almadıkları gibi, kadın ve çocuklardan da vergi olmamışlar, ibadet yerlerini korumuşlar hatta onların yapımı için yardım da etmişlerdir.

    Mülkiyet (Mal Edinme) Hakkı:

    Kur’an’a göre mülkün asıl sahibi Allah’tır. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır” 32 ancak Allah’ın halife yaptığı insan33; Allah adına mülkü yönetir, dünyada düzeni sağlar ki mülk Allah’ın insana emanetidir. Bu emaneti güzel yönetmek, onu hor kullanmamak gerekir.

    Şu yaşadığımız dünya yalnız insanın değil, üstündeki tüm canlıların ortak malıdır. Havada toprakta ve su da herkesin hakkı vardır. İnsan, kısa ömür içinde eline geçen mülkü güzel yönetmeli, sırf kendi nefsini ve çıkarını düşünerek güzel dünya çevresini sorumsuzca kirletmemelidir.

    İnsanların sorumsuzluğunun cezası olarak karşılaştıkları ve denizlerin mikrop yuvası haline gelmesi, fabrika bacalarının atmosfere pompaladığı zehirli gazların büyük kentlerde nefes alacak hava bırakmaması neredeyse balık nesillerinin tükenmesi çevreye yayılan radyasyonlar vs. insanlara bir ikazdır. Yüce Allah: “İnsanların elleriyle yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde bozukluk çıktı. Belki uslanır, dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmını tattırmaktadır.34 “Fakat Allah, yine de insanlara fırsat vermektedir. Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek canlı kalmazdı. Fakat Allah onları cezalandırmayı belli bir güne erteliyor.” 35 buyurmuştur. Bu ayetler, sorumsuz davranışların, çevreyi kirletmenin nasıl canlıları tükettiğine, insanları nasıl korkunç felaketlere sürükleyeceğine dikkati çekmekte ve insanları yanlış davranışlardan sakınmaktadır.

    Evlenme ve Üreme Hakkı

    “Allah size kendinizden eşler var etti. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerle rızıklandırdı.” 36,‘’Beğendiğiniz kadınlarla evleniniz!..’’37 “İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah’ın mülkü geniştir. O, her şeyi bilendir. Evlenme (imkânı) bulamayanları, Allah kendilerini lütfundan zengin edip evlenme imkânına kavuşturuncaya kadar iffetlerini korusunlar.”38,“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (O) dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler, dilediğine de erkekler bahşeder. Yahut onları çift yapar. Hem dişi hem erkek verir. Dilediğini de kısır sayar. O(her şeyi) bilen, (her şeye) gücü yetendir.”39 ayetleri insanları evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir.

    Kur’ân-ı Kerim, insanları evlenip aile kurmaya teşvik ettiği gibi, peygamberimiz de “dünya” bir geçimden ibarettir. Şu geçim dünyanın en güzel nimeti de iyi bir kadınla evlenmek dir.”40,“Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü bu, gözü harama karşı korur, namusu muhafaza eder. Gücü yetmeyen de oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”41gibi hadisleriyle Müslümanları evlenmeye ve üremeye teşvik etmiştir. Namus ve iffetin korunmasının yanında, neslin devamı için de evlenmek gerekir. İslam ailesi karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur. Peygamberimiz iffetli(sav), iyi huylu kadının en büyük dünyâ nimeti olduğunu belirtmiştir.

    Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kur’ânın, insanlığa getirdiği temel haklardan biri de seçme ve seçilme hakkıdır. Peygamberimiz, sahabilerden bey’at almıştır ki bunun modern anlamı seçimdir. Yalnız erkeklerin değil, kadınlarında oy verme hakkı vardır. “Sana bey’at edenler(İslam uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana savaş verenler), gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim Allah’a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.’’42 Bunu gerçekleştirenler, Allah’ın razı olduğu bir şeyi gerçekleştirmişlerdir ve aslında bu bey’at Allah’ın emrine bir boyun eğmedir.

    “Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazandıkları bir çocuğu, kocalarına nispet etmemeleri) iyi bir işte sana karşı gelmemeleri, hususunda sana bey’at ederlerse onların bey’atlarını ve onlar için Allah’tan mağfiret dile şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” 43, “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, elçiye ve sizden olan buyruk sahibine itaat edin.”44 ayetleri seçme, seçilme hakkını ve seçilenin yasal emirlerine itaat etme prensibini getirmektedir.

    Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi gününde erkeklerden bey’at aldığı gibi kadınlardan da bey’at almıştır ki bu erkek kadın herkese, seçim hakkının tanınması demektir. Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanlar, halifelerini kendileri seçmişlerdir. İlk dört halife bey’at denilen bir tür seçimle işbaşına gelmişlerdir. Daha sonra bu sistem veraset yoluyla saltanata dönüşmüştür.

    Seyahat Hakkı

    “Deki: yeryüzünde gezin, bakın yaratmaya nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.”45 ayeti ve benzerleri, insanları yeryüzünde seyahat edip Allah’ın yaratılış mucizelerinin görmeye araştırma ve inceleme yapmaya yönelmektedir. Allah’ın verdiği seyahat özgürlüğü, haklı bir sebep olmadan kısıtlanamaz.




  4. 11.Temmuz.2012, 16:25
    2
    Moderatör



    Kuran-ı Kerim’in gayelerinden birisi de yeryüzünde adil ve ahlâkî temellere dayanan, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmaktır. Kur’ân, Firavun veya Karun gibi şahısların ölümlerinden söz ederken aslında bir yaşama şeklinin, bir toplumun ve bir medeniyet türünün kendi kendisini yıkmasından bahsetmektedir. Nerede olursa olsun, birden fazla insan varsa, Allah onların arasındaki ilişkiye doğrudan girer ve inkar edilmesi ancak kendilerini riske sokacak olan üçüncü bir boyut oluşturur.

    “Allah’ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa dördüncüleri mutlaka O’dur. Beş kişi konuşsa altıncıları mutlaka O’dur. Bundan az bundan çok olsalar nerede bulunsalar mutlaka o onlarla beraberdir.”1 Bu ayet, İslam düşmanlarının -gerek Mekke müşrikleri, gerekse Medine münafıkları- küçük çapta fakat sık sık yaptıkları komplo toplantılarını eleştiren ayetlerden biridir. Onun için ayetin asıl anlamı;”onlar tertiplerini ne kadar gizli yaparlarsa yapsınlar Allah yine de konuştuklarını bilir.” demektir.

    Kur’ân, servet kazanmaya elbette karşı değildir. Bilakis,“Allah’ın lütfu ”Fazlullah” ve “hayır” olarak tanımladığı servet ve mal çokluğuna çok önem vermiştir. “Mal biriktirmek, kabirlerinizi ziyaret edinceye(ölene kadar olan süre) kadar sizi oyaladı. Hayır! Yakında (hakikate) bileceksiniz; yine hayır, pek yakında çok iyi öğreneceksiniz.2, “Sürekli mal yığıp sonra sayan, gıybet eden ve devamlı insanların hatasını bulmaya çalışan her fesat kişinin vay haline! Malının kendisini ebedi kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o şahıs hutameye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu bilir misiniz? (bu duygusuz, cimri insanların)kalbine işleyen Allah’ın tutuşturduğu bir ateştir.”3

    ‘’Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan kısmetinizi arayın.”4, ‘’Musa kavmine demişti ki, “Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Zira O, aranızda peygamberler var etti. Sizi krallar yaptı ve size dünyâda hiç kimseye vermediğini verdi.”5 “Kadınlardan, oğullardan, tonlarca altın ve gümüşten, otlağa salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar sadece dünyanın adi parçalarıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah’ın yanındadır.”6 Servetin kötüye kullanılması insanın daha yüksek değerlere yükselmesini engeller ve serveti, bu dünyanın adi bir parçası ve dünya hayatının bir hayali durumuna sokar.

    Kur’ân-ı Kerim, insanların sahip oldukları mallarını, yoksulların kanını emmek için faize yatırmaktan ziyade, Allah yolunda harcamaya teşvik eder ve böylece insan için Allah yanında bunun karşılığının kat kat ödeneceği bir hesabı olur.7 “Allah, ne zaman imtihan edip insana mal ve mevki verince, “Rabbim bana ikram etti” der. Ama onu yine imtihan edip rızkını daraltırsa “Rabbim beni terk etti.” der. Hayır! (öyle olamaz); ve siz yetime iyi davranmıyorsunuz, yoksula yardıma çağırmıyorsunuz, mirası helal haram demeden tamamen yiyorsunuz. Dünya malına da çok bağlanmışsınız.”8Bu duruma iki önemli tedbir alınmıştır; Biri faizin yasaklanması, diğeri ise zekâtın farz kılınmasıdır. Faizin yasaklanması için gerekli zemin önceden Kur’ân’da şöyle hazırlanmıştır: “Diğer insanların malları pahasına da olsa artsın diye faize verilen para artmaz, ama Allah rızası için verdiğiniz zekât kat kat artar.”9Çocukların (Ana, Baba ve Akrabaya) sadakati vurgulanmaktadır. “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. Anaya, babaya, yakınlara, yoksullara iyilik edeceksiniz.”10, “Anaya, Babaya, Akrabaya... İyilik edin”11 Toplumsal siyaset düzeyinde Kur’ân, bir yandan ebeveyn, çocuklar ve yaşlılardan meydana gelen aile birimini güçlendirmeyi hedef alırken, diğer taraftan kabileyi(veya milliyeti) feda etmek pahasına bile olsa, daha geniş çapta Müslüman toplumunu geliştirmeyi esas alır.

    Toplumu bir arada tutan bağdan Kur’an’ın, özellikle Medeni sürelerinde bahsedilmektedir. Bütün Müslümanların“kardeş”oldukları ilan edilmiştir.12 “Ey inananlar! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edin. Bu şahitlik kendinizin, anne ve babanızın, yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, şahitlik ettiğiniz zengin veya yoksul da olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah, bütün bu durumların üstündedir.”13Müslümanlar,“kurşunla sağlamlaştırılmış zapt edilmez bir yapı” gibi birbirlerine bağlıdır. Adil davranma ve doğru şahitlik yapma hususundaki ayet gayet açıktır.

    Bir kimse düşmanlarına bile adaletsiz davranamaz. “Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin ve düşmanlık sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur.”14 Nihayet İslam uğruna cihad ederken kan akrabalığını düşünmek reddedilir.

    Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık olursa, Kur’ân hakeme başvurulmasını emreder. Şayet taraflardan biri bunu kabul etmezse o zaman silah zoruyla itaate zorlanır.15Yine bir haber, toplumun ahlak anlayışını bozacak şekilde propaganda niteliği taşıdığı zaman, toplumun çıkarını korumak için belirli uygulamalara başvurulabilir. “Onlara(Medine münafıklarına) korku veya güven- savaş ve barış- hakkında bir haber gelince inananların moralini bozmak için o haberi yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve aralarındaki yetkili kişilere götürselerdi içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkarırlar, o haberin ne olduğunu bilirlerdi.”16Müslümanlara genel bir ilke olarak şöyle emredilmiştir. ”Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de”17 Dini açıdan erkek ve kadın kesinlikle aynı değerdedir.” Erkek veya kadın, her kim inanıp iyi işler yaparsa cennete girer.”18 Çoğu kez fazilet ve takva sahiplerinden bahsederken kadın ve erkekleri ayrı olarak zikreder.

    ‘’Diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına,-suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz- diye sorulduğunda.”19 Kur’ân, müşrik Arapların kız çocuklarını öldürmelerini sahte tanrıların verdikleri yetkiyle meşru kılmaya çalıştıklarını açıkça belirtmektedir.20Kız çocuklarının öldürülmesi Kur’ân tarafından yasaklanmıştır. Bazı Araplar bu davranışlarını haklı göstermek için yoksulluk veya şeref meselesi gibi bahaneler uydurmaya çalışmışlardır. Ama Kur’ân bunları reddeder.

    Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın sünneti ’’Sünnetullah’’ yâni değiştirilemeyen insanlık kanunu ve uygulamaları adı altında bir takım kurallar getirmiştir.“Ey Muhammed senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin durumlarına bir bak bizim kanunlarımızda bir değişiklik bulamazsın.”21, “Sizden önce geçenler için de Allah’ın uygulaması böyleydi. Allah’ın emri değiştirilemeyecek şekilde saptanmıştır.”22, “Bu Allah’ın önceden milletlere uyguladığı kanundur. Allah’ın kanununu değiştirmeye imkân bulamazsın.” 23, “Bunlar yâni peygambere karşı çıkanlar önceki milletlerin başına gelen belaları mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda bir değişme bir sapma bulamazsın.”24İşte Kur’an’ın fertlere değil de milletler ve toplumlara indirdiği tarihi hüküm budur ki âhiret gününde asıl hesaba çekilecek olanlar bunlardır. Kur’ân insanların toplu olarak yaptıkları işler hakkındaki son hükümden bahsettiği zamankinden daha açık ve düzenli bir şekilde konuşmaktadır. Bu ikinci durumda kişi, bir hata işlese bile Allah merhametlidir.

    Kur’ân-ı Kerim, her insanın doğuştan bir takım hakları olduğunu belirtir. Bunların başlıcaları; 1. Yaşama hakkı, 2. İnanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, 3. Mülkiyet hakkı, 4. Evlenme ve üreme hakkı, 5. Seçme ve seçilme hakkı, 6. Seyahat hakkı, 7. İkamet (vatandaşlık) hakkı... vs. dir.

    Yaşama Hakkı: Hakların başında yaşama hakkı gelir yalnız insan değil, her canlı varlık kendini koruma ve savunma güdüsüyle donatılmıştır. Her canlı yaşamak için çırpınır, kendisine zarar verecek şeylerden doğal olarak kaçar. Kendini savunma tedbirleri alır. Allah’ın yarattığı canı bir başkasının öldürme yetkisi yoktur. Bir başkasına zarar vermeyen canlı öldürülmez. Özellikle haksız yere bir insanı öldürmek çok büyük bir suçtur.

    Yemek için usulüne göre hayvan kesilebilir veya avlanabilir ama sırf zevk için hayvanı öldürmek ve öyle bırakıp gitmek, Allah katında günahtır. Böyle yapan, Allah’ın cezasına uğrar. Zevk için avcılık yapılmamalıdır. İhramdayken avlanmayı yasaklayan2 5ayet, “...Huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkunuz.’’ şeklinde bitirilmektedir. Bunun anlamı şudur: ‘’Nasıl sizin yanınız hayvanlar toplanıyorsa, bir gün siz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O hayvanlar, size göre nasıl aciz ise siz de Allah’a göre öyle acizsiniz, eğer siz yanınıza sokulan, yakınınızda uçup konan hayvanlara bir zarar vermez onları incitmezseniz, huzurunda toplanacağınız Allah da sizi incitmez. Sizi korur.’’ Allah’ın huzurunda güvende olmak isteyen, başka canlılara güven vermeli, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır.

    Kur’ân-ı Kerim, haksız yere adam öldürmeyi yasaklamış, bunu yapanın, edebi cehenneme gideceğini, Allah’ın gazabına, lanetine ve büyük azabına uğrayacağını vurgulamıştır. “Bir mümini kasten öldürmenin cezası içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş lanet emiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”26ayetinde haksı yere bir mümini öldüren kimsenin azaba çarptırılacağı vurgulanmaktadır. Haksız yere hiç kimsenin sanına malına ve namusuna dokunulamaz. Yüce Allah tüm masum insanları kastederek; Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin”27 buyurmuş ve Allah’ın halis kullarının haksız yere cana kıymayacaklarını vurgulamıştır.28, “...Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onun hayatını kurtarmak suretiyle yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. Andolsun elçilerimiz onlara açık deliler getirdiler, ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde israf etmekte(aşırı gitmekte)dirler. 29 Adem(as)’ın oğlunun öyküsünden hemen sonra gelen bu ayette, bundan dolayı İsrailoğullarına bir cana kıyanın bütün toplumun canına kıymış ve bir canı yaşatanın da bütün toplumu yaşatmış gibi kabul edileceğinin bildirilmiş olması oldukça önemlidir.

    İnanma Hakkı, Din ve Vicdan Özgürlüğü

    Kur’âna göre herkes düşünce ve inanç özgürlüğüne sahiptir. لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dini banadır.” 30 ayetleri ve benzerleri, bu özgürlüğü vurgulamaktadır. Hiç kimse zorla inancından döndürülemez. Zaten inanç zorla, baskıyla olmaz kesin kanıya gönül bağlılığına dayanır: لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيّ... ‘’Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.”31 İnsan için inanma ve din seçme özgürlüğünün bulunduğu bu ayette çok bir şekilde ifade edilmektedir.

    İslam’da savaş insanlar zorla dine sokmak için değil, vicdanlar üzerindeki baskıyla ortadan kaldırmak için yapılır. Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin haklarına tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanımışlardır. Emeviler Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde gayr-i Müslim tebaa, özgürlük içinde inançların yerine getirmişlerdir. Büyük Osmanlı imparatorluğunda aynı köyde kasabada ve kentte cami, kilise ve havra bir arada bulunmuş, her dinin mensubu kendi ma’bedinde özgürce ibadetini yapmıştır.

    Hz. Ömer zamanında Irak’a, Gürcistan’a Azerbaycan’a giden Müslüman fatihler, oraların halklarına baş vergisi olan cizye karşılığında özgürlük tanımışlar, aldıkları bu vergiye karşılık askerlikten muaf tuttukları o insanları düşmanlarına karşı koruma görevi üstlenmişlerdir. Ama onlar içinde Müslümanlarla birlikte cepheye gidip askerlik yapan kimselerden vergi almadıkları gibi, kadın ve çocuklardan da vergi olmamışlar, ibadet yerlerini korumuşlar hatta onların yapımı için yardım da etmişlerdir.

    Mülkiyet (Mal Edinme) Hakkı:

    Kur’an’a göre mülkün asıl sahibi Allah’tır. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır” 32 ancak Allah’ın halife yaptığı insan33; Allah adına mülkü yönetir, dünyada düzeni sağlar ki mülk Allah’ın insana emanetidir. Bu emaneti güzel yönetmek, onu hor kullanmamak gerekir.

    Şu yaşadığımız dünya yalnız insanın değil, üstündeki tüm canlıların ortak malıdır. Havada toprakta ve su da herkesin hakkı vardır. İnsan, kısa ömür içinde eline geçen mülkü güzel yönetmeli, sırf kendi nefsini ve çıkarını düşünerek güzel dünya çevresini sorumsuzca kirletmemelidir.

    İnsanların sorumsuzluğunun cezası olarak karşılaştıkları ve denizlerin mikrop yuvası haline gelmesi, fabrika bacalarının atmosfere pompaladığı zehirli gazların büyük kentlerde nefes alacak hava bırakmaması neredeyse balık nesillerinin tükenmesi çevreye yayılan radyasyonlar vs. insanlara bir ikazdır. Yüce Allah: “İnsanların elleriyle yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde bozukluk çıktı. Belki uslanır, dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmını tattırmaktadır.34 “Fakat Allah, yine de insanlara fırsat vermektedir. Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek canlı kalmazdı. Fakat Allah onları cezalandırmayı belli bir güne erteliyor.” 35 buyurmuştur. Bu ayetler, sorumsuz davranışların, çevreyi kirletmenin nasıl canlıları tükettiğine, insanları nasıl korkunç felaketlere sürükleyeceğine dikkati çekmekte ve insanları yanlış davranışlardan sakınmaktadır.

    Evlenme ve Üreme Hakkı

    “Allah size kendinizden eşler var etti. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerle rızıklandırdı.” 36,‘’Beğendiğiniz kadınlarla evleniniz!..’’37 “İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah’ın mülkü geniştir. O, her şeyi bilendir. Evlenme (imkânı) bulamayanları, Allah kendilerini lütfundan zengin edip evlenme imkânına kavuşturuncaya kadar iffetlerini korusunlar.”38,“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (O) dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler, dilediğine de erkekler bahşeder. Yahut onları çift yapar. Hem dişi hem erkek verir. Dilediğini de kısır sayar. O(her şeyi) bilen, (her şeye) gücü yetendir.”39 ayetleri insanları evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir.

    Kur’ân-ı Kerim, insanları evlenip aile kurmaya teşvik ettiği gibi, peygamberimiz de “dünya” bir geçimden ibarettir. Şu geçim dünyanın en güzel nimeti de iyi bir kadınla evlenmek dir.”40,“Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü bu, gözü harama karşı korur, namusu muhafaza eder. Gücü yetmeyen de oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”41gibi hadisleriyle Müslümanları evlenmeye ve üremeye teşvik etmiştir. Namus ve iffetin korunmasının yanında, neslin devamı için de evlenmek gerekir. İslam ailesi karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur. Peygamberimiz iffetli(sav), iyi huylu kadının en büyük dünyâ nimeti olduğunu belirtmiştir.

    Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kur’ânın, insanlığa getirdiği temel haklardan biri de seçme ve seçilme hakkıdır. Peygamberimiz, sahabilerden bey’at almıştır ki bunun modern anlamı seçimdir. Yalnız erkeklerin değil, kadınlarında oy verme hakkı vardır. “Sana bey’at edenler(İslam uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana savaş verenler), gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim Allah’a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.’’42 Bunu gerçekleştirenler, Allah’ın razı olduğu bir şeyi gerçekleştirmişlerdir ve aslında bu bey’at Allah’ın emrine bir boyun eğmedir.

    “Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazandıkları bir çocuğu, kocalarına nispet etmemeleri) iyi bir işte sana karşı gelmemeleri, hususunda sana bey’at ederlerse onların bey’atlarını ve onlar için Allah’tan mağfiret dile şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” 43, “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, elçiye ve sizden olan buyruk sahibine itaat edin.”44 ayetleri seçme, seçilme hakkını ve seçilenin yasal emirlerine itaat etme prensibini getirmektedir.

    Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi gününde erkeklerden bey’at aldığı gibi kadınlardan da bey’at almıştır ki bu erkek kadın herkese, seçim hakkının tanınması demektir. Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanlar, halifelerini kendileri seçmişlerdir. İlk dört halife bey’at denilen bir tür seçimle işbaşına gelmişlerdir. Daha sonra bu sistem veraset yoluyla saltanata dönüşmüştür.

    Seyahat Hakkı

    “Deki: yeryüzünde gezin, bakın yaratmaya nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.”45 ayeti ve benzerleri, insanları yeryüzünde seyahat edip Allah’ın yaratılış mucizelerinin görmeye araştırma ve inceleme yapmaya yönelmektedir. Allah’ın verdiği seyahat özgürlüğü, haklı bir sebep olmadan kısıtlanamaz.




  5. 11.Temmuz.2012, 16:25
    3
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Kur'ân-ı Kerîm'de İnsan Hakları ve İnsanın Mükellefiyetleri ile ilgili bilgi

    İkamet Hakkı

    Kur’an; İnsana, başkasının hakkına, mülküne tecavüz etmemek şartıyla Allah’ın mülkü olan şu dünyada, istediği yerde ikamet hakkı da tanınmıştır. ‘’Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: Ne işteydiniz (dininiz için ne yapıyordunuz) dediler. (bunlar): biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük, diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: Peki, Allah’ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz? İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!”46

    İnsanın hakkı, başkasının hakkıyla, özgürlüğüyle sınırlıdır. İnsan, kendi hakkını düşündüğü kadar başkasının hakkının da düşünmeli yalnız insanların değil, hayvanların, bitkilerin hakkını da gözetmeli ve hiçbir canı incitmemeli, hiçbir canlıya zarar vermemelidir. Doğru Müslüman; çevrenin elinden dilinden zarar görmediği, herkese iyilik, barış ve sevgi götüren olgun insandır.

    KUR’AN-I KERİM’DE TEFEKKÜR VE İNSANIN MÜKELLEFİYETİ

    İnsanın genel manada yaratılış gayesine baktığımız zaman; Allah’ı tanımak, bilmek, yaratılmışlara bakıp onun kudretinin eserini görmek ve Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek olduğunu görürüz. Ama insan zayıf olarak yaratılan ve bir takım zafiyetler içinde bulunan bir varlıktır. Bu da ilahi takdirin bir neticesidir diye düşünebiliriz. İnsanoğlu bu zafiyetlere sahip olmasına rağmen ilahi kudretin kendisini bu dünyaya bir imtihan amacıyla gönderdiğini bilmelidir. Burada karşımıza iki önemli kavram çıkmaktadır ki bunlardan birisi ‘’Akıl’’ bir diğeri ise bunun kullanılması diyebileceğimiz ‘’Tefekkür’’dür.

    Genellikle kabul edilenin tersine tefekkür kendiliğinden aydınlanmalara yol açacak erdeme sahip değildir. Tefekkürün amacı, daha ziyade olumsuzdur, yani tefekkür yeni olmayan, aksine önceden var olan ve “doğuştan olan” ve öğrenilmesi gereken bir bilgiye karşıt olan iç engelleri ortadan kaldırmalıdır. O halde tefekkür, karanlık bir oda içinde yakılan bir ışığa değil de, bu odanın içine ışığın girmesini sağlamak için, bu odanın duvarında açılacak bir deliğe benzetilebilir. Işık dışarıda önceden vardır ve duvarı delme eyleminin bir ürünü değildir.

    Allah’ın güzelliği üzerinde temaşada yoğunlaşma, bireyin tutumunda ve ilâhî fıtrata göre bir paralel benzetme, bir de ters benzetme içerir; birincisi ruhun sükûnu, huzuru ve rahatıyla ifâde edilir, çünkü güzellik denge ve ahenktir.47İnsanın tefekkür vazifesini gerçekleştirmesi sağlam bir akıl yapısına sahip olmakla olur. Kur’ân-ı Kerim’ de ‘’Akl’’ fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve ihmal edilmesi zemmedilen(kötü gösterilen) bir zihin faaliyetine işaret etmektedir. İnsan, bu dünyadaki dengelere göre hareket ederse kendi iç bünyesinde de ahenkli bir yapıya kavuşur.

    “Akl” kelime kökünün fiil şeklindeki türevleriyle yer aldığı bütün ayetlerde dikkatimizi çeken ilk husus, bu kelimenin, Allah tarafından daima olumlu sayılan bir faaliyeti temsil etmesi. Bu durumda, günümüz Müslümanlarının kullandıkları ”Akl” kelimesi ile Kuran’da bu kelimenin grameri arasında bazı çelişkiler görüyoruz. Bu çelişkiler daha çok kelimenin isim ve sıfat olarak kullanıldığı, “Bazı şeyler akılla anlaşılmaz”, “ akli ilim- nakli ilim” , ” akılla da olmaz akılsız da olmaz”, “ aklına güvenmek”, “aklına ermek” gibi deyimlerde ortaya çıkıyor. Bu hem de kitapta yalnız fiil halinde geçen “Akl” kelime kökünün grameri ile uyumsuz olduğunu belirlememiz gerekiyor. Bugünkü Müslümanların dilinde, Kuran’daki diğer birçok anahtar kelime için söz konusu olan kavramsal bozulmanın “Akl” kelimesi için de geçerli olduğunu görüyoruz.

    Kelimeyi, kökünün fiil olarak geçtiği ayetlerde, “gerçeklerle bağlantı kurmak, akletmek” şeklinde çevirecek olursak, görüyoruz ki “akletme” faaliyeti Kur’ân’da ayetlerde hiç bir şekilde olumsuz, istenmeyen veya sakınılması gereken bir fiil olarak geçmemektedir. Sırf bu husus bile “Akl” kelimesinin günümüz müslümanları tarafından ne kadar yanlış kullanıldığını göstermek için yeterlidir.

    “Akl” kelime kökü, bazı insanların davranışlarındaki çelişkileri ifade eden“أَفَلَا تَعْقِلُونَ” ‘’Akletmiyorlar mı?’’ ifadesi ile geçmektedir.48Bu ayetlerden bazıları İsrail oğullarının davranışlarındaki çelişkiye işaret ediyor.

    Bunların “inandık” deyip sonra da ayetlerde belirtilen davranış tutarsızlıklarını taşıyan herkes için geçerli olduğu kesindir. Bu konu ile ilgili ayetlerden bazılarını şöylece sıralayabiliriz;

    “Siz(İsrailoğulları) kitab’ı okuduğunuz halde insanlara iyilik tâlimatı verip kendinizi unutuyor musunuz? Siz akletmezmisiniz.”49, “Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denilse, ‘’Hayır biz atalarımıza(onların yoluna)uyarız.’’derler. Ataları hiçbir şeye akıl erdiremez ve doğru yolu bulamamış olsalarda mı?”50,“Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Hala akletmeyecek misiniz?”51Ayetlerde dikkatimizi çeken husus; bunların ayrıca düşünce ve davranışlar arasındaki çelişkilerin önemini ortaya koyması ve bu çelişkilerin akletmemenin adeta bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmesidir. Başka bir deyişle, davranışlardaki bu yanlışlıklar akletmenin karşıtı olarak gösteriliyor. Bu ayetlerden ikisi, doğrudan doğruya Allah’a inanmayanların Allah hakkında zayıf ve tutarsız argümanlarını hedef almaktadır.

    Kur’ân-ı Kerim’in bütününe baktığımız zaman akledebilecek, yaratıcı ve yaratılanlar hakkında düşünebilecek, akl-ı selim sahibi insanları hedef aldığını görebiliriz. Tefekkür görevi insanoğlu için çoğu ayet-i kerime’de emrolunmuştur. Bu görevi yapmakla yükümlü olan insanın en büyük özelliğinin “akıllı” olması gerektiği önemle vurgulanmıştır.

    Kelimeyi, kökünün fiil olarak geçtiği ayetlerde“gerçeklerle bağlantı kurmak” veya “akletmek” şeklinde çevirecek olursak, görüyoruz ki, ‘’akletme” faaliyeti bir başka deyişle “tefekkür”, Kur’ân’da ilgili ayetlerde hiçbir şekilde olumsuz, istenmeyen veya sakınılması gereken bir fiil olarak geçmemektedir. Sırf bu husus bile, “Akl” kelimesinin günümüz müslümanları tarafından ne kadar yanlış kullanıldığını görmekteyiz. ”Akl” kelime kökü, bazı insanların davranışlarındaki çelişkileri işaret eden “efelâ ya’kilun” (Akletmiyorlar mı? Düşünmüyorlar mı? Tefekkür etmiyorlar mı?) ifadesi şeklinde kullanılmaktadır.52 Bu ayetlerden bazıları İsrail Oğullarının davranışlarındaki çelişkiye işaret etmektedir.53 Tabii, bunların “inandık” deyip, sonra da ayetlerde belirtilen davranış tutarsızlıklarını taşıyan herkes için geçerli olduğu şüphesizdir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır.“Siz (İsrail Oğulları)kitabı okudunuz halde insanlara iyiyilik tâlimatı verip kendinizi unutuyor musunuz?Siz akletmez misiniz.”54 “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun denilse’, ’hayır biz atalarımızın yoluna uyarız’’ derler. Ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğru yolu bulamamış olsalarda mı?”55,“Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Hala akletmeyecek misiniz?’’56 “...Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa onların kalbi dağınıktır. Bunun nedeni, onların akletmez bir topluluk olmalarındandır.” 57Bu ayetlerde dikkatimizi çeken husus şudur ki bunların ayrıca düşünce ve davranışlar arasındaki çelişkilerin önemini ortaya koyması ve bu çelişkilerin akletmenin adeta bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmesidir.

    Tefekkür görevini üstlenen insana doğrudan doğruya “akletmeyi” açıkça teşvik eden ayetlerden örnek verecek olursak; “Onun bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun, demiştik. İşte Allah ölüleri büyle diriltir.’Size ayetlerini böyle gösterir akledesiniz diye.”58

    “İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor, akledesiniz diye:”59

    “...Andolsun ki biz size ayetleri açıkladık, olur ki akledersiniz.”60

    “...Akledesiniz diye Allah, size bunları tavsiye etti.”61

    “Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik, olur ki akledersiniz.”62

    “...Sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyeceksiniz?”63

    “Andolsun size, içinde öğüt(veya şeref)veren bir Kitap indirdik. Hala akletmeyecek misiniz?”64
    “O’dur yaşatan ve öldüren. Gecenin ve gündüzün değişmesi O’nun eseridir. Hala akletmeyecek misiniz?”65

    “Musa dedi: ‘’O doğunun da batının da rabbidir,eğer aklediyorsanız.”66

    “Andolsun ki o(Şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı,hala akletmeyecek misiniz?”67

    “Biliniz ki Allah yeri ölümünden sonra dirilticidir.Andolsun ayetleri sizin için açıklığa kavuşturduk(=beyyenna leküm),olur ki akledersiniz.”68 Kur’ân’da bazı ayetlerde akletme ile kozmolojik olayların anlaşılması arasında sıkı bir kavramsal bağ görüyoruz. Gökler ve yerdeki nizam Allah’ın eseri olduğuna göre, bu eserin anlaşılması insan için en büyük amaçlardan biri olmalıdır. Allah’ın büyüklüğü ve emri ile nelere kadir olduğu ancak bu şekilde anlaşılabilir.
    Konu ile ilgili ayetlerden bazıları şunlardır;

    “Andolsun göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydalandıkları şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah’ın bir su indirip onunla, ölmüş olan yere hayat verip onda her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde (tasrif) akleden bir ulus için ayetler vardır.”69 “Arzda birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır, fakat üründe bazılarını daha üstün yapıyoruz. Şüphesiz bunda akleden bir ulus için ayetler vardır.”70 Ayrıca bu ayetler, bir yandan çeşitli kozmolojik olayları oluşturan emrin anlaşılması ve bu olayların insanların faydasına kullanılmasını da teşvik etmektedir. Bu ayetler öte yandan da insanların bundan ibret alarak Allah’ın vaad ettiği ahiret hayatının dünya hayatından çok daha üstün olduğunu kavramaya yönlendirmektedir.


    “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı sizin kullanımınıza verdi.(Sahhara leküm).Yıldızlar da O’nun emri ile (bir denge içinde)durumlarını korumaktadırlar. (Musahharâtün bi emrihi). Şüphesiz bunda akleden bir ulus için ayetler vardır.” 71 “O’nun ayetlerinden biri de, size ümit ve korku veren şimşeği göstermesi, gökten bir su indirip, onunla arza(=yere)ölümünden sonra hayat vermesidir. Andolsun bunda akleden bir kavim için ayetler vardır.”72 Kur’ân-ı Kerim’de akıl kelimesini esas alarak doğrudan (akletme- düşünme- âlemde var olanlar hakkında zihni eylemlerde bulunma) gibi sonuçlara alabiliriz. Ayrıca tefekkür, insana mahsus bir özelliktir. İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan üstün olur. Tefekkür, kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için, Allah’ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah’ın zatı hakkında tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.

    Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca, kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi tefekkürle başlar. Bu nedenle Kur’ân’da “... Şüphesiz bunda tefekkür eden insanlar için ibretler vardır. “ 73

    Tefekkürle aynı kökten meydana gelmiş olan kelimeler Kur’ân’da 18 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir; “...Şüphesiz bunda tefekkür eden ( düşünen) bir toplum için ayetler vardır.” 74 “...Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için yaratıcının varlığına, kudretine ve hikmetine) işaret vardır.”75 “... Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz.” 76 Geçmiş milletlerin başına gelen olayları anlatan Kur’an-ı Kerim, insanların dini daha iyi kavramalarına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

    1 Mücadele, 58/7
    2 Tekasür, 102/1-4
    3 Hümeze, 104/1-7
    4 Cuma, 62/10; Müzzemmil, 73/20
    5 Maide, 5/20
    6 Ali İmran, 3/14
    7 Rum, 30/39; Bakara, 2/5; Maide, 5/12; Hadid, 57/11-18; Tegabün, 64/7
    8 Fecr, 89/15-20
    9 Rum, 30/39
    10 Bakara, 2/ 83
    11 Nisa, 4/36; En’am, 6/151, İsra, 17/2; Ankebut, 29/8; Lokman, 31/14; Ahkaf, 46/15
    12 Hucurat,49/10
    13 Nisa, 4/135
    14 Maide, 5/2,8,43
    15 Hucurat, 49/9-10
    16 Nisa, 4/83
    17 Nisa, 4/59
    18 Nisa, 4/124, 16/97; Mü’min, 40/40
    19 Tekvir, 81/8-9
    20 En’am, 6/137
    21 İsra, 17/77
    22 Ahzab, 33/38
    23 Ahzab, 33/62
    24 Fatır, 35/43; Al-i İmran, 3/38; Hicr,15/13; Kehf, 18/44,85; Fetih, 48/23
    25 Maide, 5/96
    26 Nisa, 4/93,98
    27 İsra, 50/33
    28 Furkan, 42/68
    29 Maide, 5/32
    30 Kafirun,109/6
    31 Bakara, 2/256
    32 Bkz.Bürüc, 85/9; Furkan, 25/2; Şura,42/49; Zuhruf, 43/85; Casiye, 45/27; Al-i İmran, 3/189; Nûr; 24/42; Fetih, 49/14; Maide, 5/17; Hadid, 7/25; Tevbe, 9/116
    33 Bakara, 2/30
    34 Rum, 30/41
    35 Fatır, 35/45
    36 Nahl, 70/72
    37 Nisa, 4/3
    38 Nur, 24/32–33
    39 Şura, 42/49–50
    40 Müslim, Rada, bl.17 H. No:17)
    41 Müslim, Nikâh: bl.5; Buhari, Nikâh.2, İbn Mace-Nikâh; Nesa’i, Sıyam:43; Darimi, Nikâh 2; İbn Hanbel, Musned: 1/378)
    42 Fetih, 48/10
    43 Mümtehine,60/12
    44 Nisa, 98/99
    45 Ankebut, 29/20
    46 Nisa, 4/97
    47 Frtjhof Schoun, İslamın Metefizik Boyutları, 53-57
    48 Bknz. Bakara, 2/44,76; Al-i İmran, 3/ 65; A’raf, 7/169; Yunus, 10/16; Hud, 11/51; Enbiya, 21/67; Bakara, 2/170; Maide, 5/58,103; Haşr, 59/14.
    49 Bakara, 2/44
    50 Maide, 5/170
    51 Enbiya, 21/67
    52 Bakara, 2//44-76; A’raf, 7/16; Âli İmran, 3/65; Yunus, 10/16; Enbiya, 21/67; Hud, 11/51; Bakara, 2/170; Haşr, 59/14).
    53 Bakara,2/44- 76, Âli İmran,3/65, ’raf, 7/169).
    54 Bakara, 2/44
    55 Bakara, 2/170
    56 Enbiya, 21/67
    57 Haşr, 59/14
    58 Bakara,2/73
    59 Bakara, 2/242
    60 Âli imran, 3/118
    61 En’am, 6/127
    62 Yusuf, 12/2
    63 Yusuf, 12/109
    64 Enbiya, 21/10
    65 Mü’minun, 23/80
    66 Şuara, 26/28
    67 Yasin, 36/62
    68 Hadid, 57/17
    69 Bakara, 2/167
    70 Ra’d, 13/4
    71 Nahl, 16/12
    72 Rum, 30/24
    73 Nahl, 16/11
    74 Ra’d, 13/3
    75 Nahl, 16/10-11
    76 Haşr, 59/21

    İbrahim memiş



  6. 11.Temmuz.2012, 16:25
    3
    Moderatör
    İkamet Hakkı

    Kur’an; İnsana, başkasının hakkına, mülküne tecavüz etmemek şartıyla Allah’ın mülkü olan şu dünyada, istediği yerde ikamet hakkı da tanınmıştır. ‘’Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: Ne işteydiniz (dininiz için ne yapıyordunuz) dediler. (bunlar): biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük, diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: Peki, Allah’ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz? İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!”46

    İnsanın hakkı, başkasının hakkıyla, özgürlüğüyle sınırlıdır. İnsan, kendi hakkını düşündüğü kadar başkasının hakkının da düşünmeli yalnız insanların değil, hayvanların, bitkilerin hakkını da gözetmeli ve hiçbir canı incitmemeli, hiçbir canlıya zarar vermemelidir. Doğru Müslüman; çevrenin elinden dilinden zarar görmediği, herkese iyilik, barış ve sevgi götüren olgun insandır.

    KUR’AN-I KERİM’DE TEFEKKÜR VE İNSANIN MÜKELLEFİYETİ

    İnsanın genel manada yaratılış gayesine baktığımız zaman; Allah’ı tanımak, bilmek, yaratılmışlara bakıp onun kudretinin eserini görmek ve Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek olduğunu görürüz. Ama insan zayıf olarak yaratılan ve bir takım zafiyetler içinde bulunan bir varlıktır. Bu da ilahi takdirin bir neticesidir diye düşünebiliriz. İnsanoğlu bu zafiyetlere sahip olmasına rağmen ilahi kudretin kendisini bu dünyaya bir imtihan amacıyla gönderdiğini bilmelidir. Burada karşımıza iki önemli kavram çıkmaktadır ki bunlardan birisi ‘’Akıl’’ bir diğeri ise bunun kullanılması diyebileceğimiz ‘’Tefekkür’’dür.

    Genellikle kabul edilenin tersine tefekkür kendiliğinden aydınlanmalara yol açacak erdeme sahip değildir. Tefekkürün amacı, daha ziyade olumsuzdur, yani tefekkür yeni olmayan, aksine önceden var olan ve “doğuştan olan” ve öğrenilmesi gereken bir bilgiye karşıt olan iç engelleri ortadan kaldırmalıdır. O halde tefekkür, karanlık bir oda içinde yakılan bir ışığa değil de, bu odanın içine ışığın girmesini sağlamak için, bu odanın duvarında açılacak bir deliğe benzetilebilir. Işık dışarıda önceden vardır ve duvarı delme eyleminin bir ürünü değildir.

    Allah’ın güzelliği üzerinde temaşada yoğunlaşma, bireyin tutumunda ve ilâhî fıtrata göre bir paralel benzetme, bir de ters benzetme içerir; birincisi ruhun sükûnu, huzuru ve rahatıyla ifâde edilir, çünkü güzellik denge ve ahenktir.47İnsanın tefekkür vazifesini gerçekleştirmesi sağlam bir akıl yapısına sahip olmakla olur. Kur’ân-ı Kerim’ de ‘’Akl’’ fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve ihmal edilmesi zemmedilen(kötü gösterilen) bir zihin faaliyetine işaret etmektedir. İnsan, bu dünyadaki dengelere göre hareket ederse kendi iç bünyesinde de ahenkli bir yapıya kavuşur.

    “Akl” kelime kökünün fiil şeklindeki türevleriyle yer aldığı bütün ayetlerde dikkatimizi çeken ilk husus, bu kelimenin, Allah tarafından daima olumlu sayılan bir faaliyeti temsil etmesi. Bu durumda, günümüz Müslümanlarının kullandıkları ”Akl” kelimesi ile Kuran’da bu kelimenin grameri arasında bazı çelişkiler görüyoruz. Bu çelişkiler daha çok kelimenin isim ve sıfat olarak kullanıldığı, “Bazı şeyler akılla anlaşılmaz”, “ akli ilim- nakli ilim” , ” akılla da olmaz akılsız da olmaz”, “ aklına güvenmek”, “aklına ermek” gibi deyimlerde ortaya çıkıyor. Bu hem de kitapta yalnız fiil halinde geçen “Akl” kelime kökünün grameri ile uyumsuz olduğunu belirlememiz gerekiyor. Bugünkü Müslümanların dilinde, Kuran’daki diğer birçok anahtar kelime için söz konusu olan kavramsal bozulmanın “Akl” kelimesi için de geçerli olduğunu görüyoruz.

    Kelimeyi, kökünün fiil olarak geçtiği ayetlerde, “gerçeklerle bağlantı kurmak, akletmek” şeklinde çevirecek olursak, görüyoruz ki “akletme” faaliyeti Kur’ân’da ayetlerde hiç bir şekilde olumsuz, istenmeyen veya sakınılması gereken bir fiil olarak geçmemektedir. Sırf bu husus bile “Akl” kelimesinin günümüz müslümanları tarafından ne kadar yanlış kullanıldığını göstermek için yeterlidir.

    “Akl” kelime kökü, bazı insanların davranışlarındaki çelişkileri ifade eden“أَفَلَا تَعْقِلُونَ” ‘’Akletmiyorlar mı?’’ ifadesi ile geçmektedir.48Bu ayetlerden bazıları İsrail oğullarının davranışlarındaki çelişkiye işaret ediyor.

    Bunların “inandık” deyip sonra da ayetlerde belirtilen davranış tutarsızlıklarını taşıyan herkes için geçerli olduğu kesindir. Bu konu ile ilgili ayetlerden bazılarını şöylece sıralayabiliriz;

    “Siz(İsrailoğulları) kitab’ı okuduğunuz halde insanlara iyilik tâlimatı verip kendinizi unutuyor musunuz? Siz akletmezmisiniz.”49, “Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denilse, ‘’Hayır biz atalarımıza(onların yoluna)uyarız.’’derler. Ataları hiçbir şeye akıl erdiremez ve doğru yolu bulamamış olsalarda mı?”50,“Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Hala akletmeyecek misiniz?”51Ayetlerde dikkatimizi çeken husus; bunların ayrıca düşünce ve davranışlar arasındaki çelişkilerin önemini ortaya koyması ve bu çelişkilerin akletmemenin adeta bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmesidir. Başka bir deyişle, davranışlardaki bu yanlışlıklar akletmenin karşıtı olarak gösteriliyor. Bu ayetlerden ikisi, doğrudan doğruya Allah’a inanmayanların Allah hakkında zayıf ve tutarsız argümanlarını hedef almaktadır.

    Kur’ân-ı Kerim’in bütününe baktığımız zaman akledebilecek, yaratıcı ve yaratılanlar hakkında düşünebilecek, akl-ı selim sahibi insanları hedef aldığını görebiliriz. Tefekkür görevi insanoğlu için çoğu ayet-i kerime’de emrolunmuştur. Bu görevi yapmakla yükümlü olan insanın en büyük özelliğinin “akıllı” olması gerektiği önemle vurgulanmıştır.

    Kelimeyi, kökünün fiil olarak geçtiği ayetlerde“gerçeklerle bağlantı kurmak” veya “akletmek” şeklinde çevirecek olursak, görüyoruz ki, ‘’akletme” faaliyeti bir başka deyişle “tefekkür”, Kur’ân’da ilgili ayetlerde hiçbir şekilde olumsuz, istenmeyen veya sakınılması gereken bir fiil olarak geçmemektedir. Sırf bu husus bile, “Akl” kelimesinin günümüz müslümanları tarafından ne kadar yanlış kullanıldığını görmekteyiz. ”Akl” kelime kökü, bazı insanların davranışlarındaki çelişkileri işaret eden “efelâ ya’kilun” (Akletmiyorlar mı? Düşünmüyorlar mı? Tefekkür etmiyorlar mı?) ifadesi şeklinde kullanılmaktadır.52 Bu ayetlerden bazıları İsrail Oğullarının davranışlarındaki çelişkiye işaret etmektedir.53 Tabii, bunların “inandık” deyip, sonra da ayetlerde belirtilen davranış tutarsızlıklarını taşıyan herkes için geçerli olduğu şüphesizdir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır.“Siz (İsrail Oğulları)kitabı okudunuz halde insanlara iyiyilik tâlimatı verip kendinizi unutuyor musunuz?Siz akletmez misiniz.”54 “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun denilse’, ’hayır biz atalarımızın yoluna uyarız’’ derler. Ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğru yolu bulamamış olsalarda mı?”55,“Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Hala akletmeyecek misiniz?’’56 “...Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa onların kalbi dağınıktır. Bunun nedeni, onların akletmez bir topluluk olmalarındandır.” 57Bu ayetlerde dikkatimizi çeken husus şudur ki bunların ayrıca düşünce ve davranışlar arasındaki çelişkilerin önemini ortaya koyması ve bu çelişkilerin akletmenin adeta bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmesidir.

    Tefekkür görevini üstlenen insana doğrudan doğruya “akletmeyi” açıkça teşvik eden ayetlerden örnek verecek olursak; “Onun bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun, demiştik. İşte Allah ölüleri büyle diriltir.’Size ayetlerini böyle gösterir akledesiniz diye.”58

    “İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor, akledesiniz diye:”59

    “...Andolsun ki biz size ayetleri açıkladık, olur ki akledersiniz.”60

    “...Akledesiniz diye Allah, size bunları tavsiye etti.”61

    “Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik, olur ki akledersiniz.”62

    “...Sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyeceksiniz?”63

    “Andolsun size, içinde öğüt(veya şeref)veren bir Kitap indirdik. Hala akletmeyecek misiniz?”64
    “O’dur yaşatan ve öldüren. Gecenin ve gündüzün değişmesi O’nun eseridir. Hala akletmeyecek misiniz?”65

    “Musa dedi: ‘’O doğunun da batının da rabbidir,eğer aklediyorsanız.”66

    “Andolsun ki o(Şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı,hala akletmeyecek misiniz?”67

    “Biliniz ki Allah yeri ölümünden sonra dirilticidir.Andolsun ayetleri sizin için açıklığa kavuşturduk(=beyyenna leküm),olur ki akledersiniz.”68 Kur’ân’da bazı ayetlerde akletme ile kozmolojik olayların anlaşılması arasında sıkı bir kavramsal bağ görüyoruz. Gökler ve yerdeki nizam Allah’ın eseri olduğuna göre, bu eserin anlaşılması insan için en büyük amaçlardan biri olmalıdır. Allah’ın büyüklüğü ve emri ile nelere kadir olduğu ancak bu şekilde anlaşılabilir.
    Konu ile ilgili ayetlerden bazıları şunlardır;

    “Andolsun göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydalandıkları şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah’ın bir su indirip onunla, ölmüş olan yere hayat verip onda her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde (tasrif) akleden bir ulus için ayetler vardır.”69 “Arzda birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır, fakat üründe bazılarını daha üstün yapıyoruz. Şüphesiz bunda akleden bir ulus için ayetler vardır.”70 Ayrıca bu ayetler, bir yandan çeşitli kozmolojik olayları oluşturan emrin anlaşılması ve bu olayların insanların faydasına kullanılmasını da teşvik etmektedir. Bu ayetler öte yandan da insanların bundan ibret alarak Allah’ın vaad ettiği ahiret hayatının dünya hayatından çok daha üstün olduğunu kavramaya yönlendirmektedir.


    “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı sizin kullanımınıza verdi.(Sahhara leküm).Yıldızlar da O’nun emri ile (bir denge içinde)durumlarını korumaktadırlar. (Musahharâtün bi emrihi). Şüphesiz bunda akleden bir ulus için ayetler vardır.” 71 “O’nun ayetlerinden biri de, size ümit ve korku veren şimşeği göstermesi, gökten bir su indirip, onunla arza(=yere)ölümünden sonra hayat vermesidir. Andolsun bunda akleden bir kavim için ayetler vardır.”72 Kur’ân-ı Kerim’de akıl kelimesini esas alarak doğrudan (akletme- düşünme- âlemde var olanlar hakkında zihni eylemlerde bulunma) gibi sonuçlara alabiliriz. Ayrıca tefekkür, insana mahsus bir özelliktir. İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan üstün olur. Tefekkür, kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için, Allah’ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah’ın zatı hakkında tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.

    Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca, kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi tefekkürle başlar. Bu nedenle Kur’ân’da “... Şüphesiz bunda tefekkür eden insanlar için ibretler vardır. “ 73

    Tefekkürle aynı kökten meydana gelmiş olan kelimeler Kur’ân’da 18 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir; “...Şüphesiz bunda tefekkür eden ( düşünen) bir toplum için ayetler vardır.” 74 “...Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için yaratıcının varlığına, kudretine ve hikmetine) işaret vardır.”75 “... Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz.” 76 Geçmiş milletlerin başına gelen olayları anlatan Kur’an-ı Kerim, insanların dini daha iyi kavramalarına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

    1 Mücadele, 58/7
    2 Tekasür, 102/1-4
    3 Hümeze, 104/1-7
    4 Cuma, 62/10; Müzzemmil, 73/20
    5 Maide, 5/20
    6 Ali İmran, 3/14
    7 Rum, 30/39; Bakara, 2/5; Maide, 5/12; Hadid, 57/11-18; Tegabün, 64/7
    8 Fecr, 89/15-20
    9 Rum, 30/39
    10 Bakara, 2/ 83
    11 Nisa, 4/36; En’am, 6/151, İsra, 17/2; Ankebut, 29/8; Lokman, 31/14; Ahkaf, 46/15
    12 Hucurat,49/10
    13 Nisa, 4/135
    14 Maide, 5/2,8,43
    15 Hucurat, 49/9-10
    16 Nisa, 4/83
    17 Nisa, 4/59
    18 Nisa, 4/124, 16/97; Mü’min, 40/40
    19 Tekvir, 81/8-9
    20 En’am, 6/137
    21 İsra, 17/77
    22 Ahzab, 33/38
    23 Ahzab, 33/62
    24 Fatır, 35/43; Al-i İmran, 3/38; Hicr,15/13; Kehf, 18/44,85; Fetih, 48/23
    25 Maide, 5/96
    26 Nisa, 4/93,98
    27 İsra, 50/33
    28 Furkan, 42/68
    29 Maide, 5/32
    30 Kafirun,109/6
    31 Bakara, 2/256
    32 Bkz.Bürüc, 85/9; Furkan, 25/2; Şura,42/49; Zuhruf, 43/85; Casiye, 45/27; Al-i İmran, 3/189; Nûr; 24/42; Fetih, 49/14; Maide, 5/17; Hadid, 7/25; Tevbe, 9/116
    33 Bakara, 2/30
    34 Rum, 30/41
    35 Fatır, 35/45
    36 Nahl, 70/72
    37 Nisa, 4/3
    38 Nur, 24/32–33
    39 Şura, 42/49–50
    40 Müslim, Rada, bl.17 H. No:17)
    41 Müslim, Nikâh: bl.5; Buhari, Nikâh.2, İbn Mace-Nikâh; Nesa’i, Sıyam:43; Darimi, Nikâh 2; İbn Hanbel, Musned: 1/378)
    42 Fetih, 48/10
    43 Mümtehine,60/12
    44 Nisa, 98/99
    45 Ankebut, 29/20
    46 Nisa, 4/97
    47 Frtjhof Schoun, İslamın Metefizik Boyutları, 53-57
    48 Bknz. Bakara, 2/44,76; Al-i İmran, 3/ 65; A’raf, 7/169; Yunus, 10/16; Hud, 11/51; Enbiya, 21/67; Bakara, 2/170; Maide, 5/58,103; Haşr, 59/14.
    49 Bakara, 2/44
    50 Maide, 5/170
    51 Enbiya, 21/67
    52 Bakara, 2//44-76; A’raf, 7/16; Âli İmran, 3/65; Yunus, 10/16; Enbiya, 21/67; Hud, 11/51; Bakara, 2/170; Haşr, 59/14).
    53 Bakara,2/44- 76, Âli İmran,3/65, ’raf, 7/169).
    54 Bakara, 2/44
    55 Bakara, 2/170
    56 Enbiya, 21/67
    57 Haşr, 59/14
    58 Bakara,2/73
    59 Bakara, 2/242
    60 Âli imran, 3/118
    61 En’am, 6/127
    62 Yusuf, 12/2
    63 Yusuf, 12/109
    64 Enbiya, 21/10
    65 Mü’minun, 23/80
    66 Şuara, 26/28
    67 Yasin, 36/62
    68 Hadid, 57/17
    69 Bakara, 2/167
    70 Ra’d, 13/4
    71 Nahl, 16/12
    72 Rum, 30/24
    73 Nahl, 16/11
    74 Ra’d, 13/3
    75 Nahl, 16/10-11
    76 Haşr, 59/21

    İbrahim memiş






+ Yorum Gönder