Konusunu Oylayın.: Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgi
  1. 21.Mart.2012, 22:38
    1
    Misafir

    Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgi






    Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgi Mumsema Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz?


  2. 21.Mart.2012, 22:38
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 22.Mart.2012, 03:17
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Cebriyye mezhebi nedir ? Cebriyye mezhebi hakkında bilgi




    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.





  4. 22.Mart.2012, 03:17
    2
    Silent and lonely rains



    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.
    Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010
    Cebriye mezhebine kısa bir bakış: Cebriye mezhebi, bâtıl itikad mezheblerinden biridir. Cehm b. Safvân tarafından kurulan bu mezhebin sâlikleri, kaza ve kaderi inkâr eden Mûtezile fırkasına karşı çıkmışlar, lâkin onların tefritine karşılık bunlar da ifrat ile dalâlete gitmişlerdir.Bu mezheb sahipleri Cenâb-ı Hakk’ı şirk ve aczden tenzih etmek kastıyla,insanların cüz’î irade ve ihtiyârlarıyla işlemiş oldukları bütün fiilleri -hayırolsun, şer olsun- kadere havale ederek, insanların irade ve ihtiyârlarının da kendilerine ait olmadığını iddia etmekle hataya düşmüşlerdir. Böylece Allah-u Azimüşşân’ı acz ve şirkten tenzihe çalışırken, bilmeden O Zât-ı Akdes hakkında O’nun ulûhiyetinin şânına lâyık olmayan zulüm ve abesiyet gibi noksanlıkları kabul etme durumunda kalmışlardır. Hem, yaratılışta câri olan hikmet ve maslahata aykırı birçok şeyleri itikadlarının icabı olarak Cenâb-ı Hakk’a isnat etmekle Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkıp dalâlete sapmışlardır.Bu mezheb sakinlerinin itikadları şöyle özetlenebilir:
    “Cenâb-ı Hak, kâinatı yaratmadan önce, herşeyi ezelî ilminde takdir buyurmuştur. O takdire göre de kaza etmekte, yâni yerine getirmektedir. Bir şeyin takdiri, ezelde O’nun ilim ve iradesiyle olduğu gibi yaratması da, ancak O’nun yaratması ve icadıyladır. Kulların fiillerini de Hak Teâlâ ezeldetakdir etmiştir. Bu fiilleri O ezelî takdirine göre yaratmakta, kaza etmektedir.Eğer insanlar, ihtiyarî fiillerini kendileri yapsaydılar, yaratıcılık sırf Allah’a mahsus iken, o zaman insanlar da yaratıcı ve icad edici olurlardı. İnsanların hareket ve fiilleri, Hâkim-i Zülcelâl’in ezeldeki takdirine bağlıdır. Çünkü İlâhî takdir, kulların fiillerinden önce olduğundan bu fiillerin takdir edildikleri gibi meydana gelmeleri zarurîdir. İnsanların hürriyetleri ve muhtariyetleri sözkonusu değildir. Cansız şeylerin hareketlerini o Hâlık-ı Zülkemâl yarattığı ve tanzim ettiği gibi, insanların bütün hareketlerini de O yaratmakta ve tanzim etmektedir. Bu noktada, insanın iradesinin hiçbir tesiri yoktur.”
    Cebriyeciler bu şekilde düşünmekle, insanların fiillerinde irade ve ihtiyârlarının hiçbir tesiri olmadığını kabul etmektedirler. Bu fikre göre, insan rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Onun irade ve tercihinden söz edilemez. İçinde pekçok tezatları toplayan bu bâtıl anlayış, akla ve mantığa zıd olduğu gibi, ilim ve hikmete de ters düşmektedir.Cebriyecilerin hakikatten uzak olan görüşleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından aklî ve naklî delillerle tamamen çürütülmüş, hattâ bu görüşün tutarsızlığı alay konusu olmuş ve şöyle bir darb-ı mesel ile dile getirilmiştir:
    “Cebriyecinin ensesine bir tokat vur. O da ‘bu yaptığın nedir?’ deyince, ‘kaza ve kader böyle imiş’ de. Bakalım seni mazur görecek mi?”
    Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Şöyle ki, bugün Cebriyeciler denilen bir grub, bir fikir ekolü mevcut değildir. Lâkin nefislerine mağlûp olan bazı kimselerin, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulma çabasıyla ileri sürdükleri iddialar, çoğu defa, Cebriyecilerin görüşüne yaklaştığından bu fikrin sapıklığını genişçe izah edeceğiz.Cebriye mezhebine karşı aklî deliller:
    Bu görüşün ilim, mantık ve itikad yönünden tutarsızlığını maddeler hâlinde açıklamaya çalışalım:1- Cenâb-ı Hak zulümden münezzehtir. Cebriyecilerin kabul ettiği gibi, insanların cüz’î iradelerinin hiçbir tesiri yoksa ve insanın bütün fiilleri doğrudan doğruya irade-i İlâhiyye ile meydana geliyorsa, bu takdirde O Âdil-i Rahîm’in -hâşâ- âdaletle hükmetmediğini kabullenmek gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın şerleri kullarına cebren işlettiğini, sonra da iradesi olmayan bu insanları mesul tutarak Cehennem’e attığını kabul etmek, O’na zulüm isnat etmek demektir.İnsanların işledikleri ihtiyarî fiillerinde hiçbir tesirleri olmadığına ve bu fiillerin sadece Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine itikad edilmesi hâlinde, içinden çıkılmayacak birçok sorulara kapı açılır; aklî ve naklî delillerle bağdaşmayacak birçok muhallerin (imkansızlıkların) kabulü gerekir. Şöyle ki:Bu fikre göre, Firavun, Nemrud ve diğer zâlim ve gaddar kâfirlerin işledikleri nihayetsiz cinayetlerin mesuliyeti kime verilecektir? Bu fiillerin Cenâb-ı Hak tarafından zorla işletildiği iddia edilerek onlar suçsuz mu sayılacaktır? Veya onlar mahşer gününde,
    “Yâ Rabbi, bizim cüz’î irademiz ve ihtiyârımız senden olduğu gibi, cinayetlerimiz de sendendir” mi
    diyeceklerdir?Bu fikre göre, dünyada işlenen bütün cinayetlerin, zulümlerin ve küfürlerin mesuliyetini -hâşâ yüzbin defa hâşâ- Hak Teâlâ’ya vermek gibi muhaller ortaya çıkmaktadır.Cebriyecilerin iddiaları gereğince, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları, elleri ve ayakları bağlanarak denize atılan bir adama,
    “Kendini boğulmaktan kurtar ve ıslanmadan sahile çık”
    demeye benzer. Sanki Kadir-i Zülcelâl kullarının cüz’î iradelerini cebir ile bağlamış, onları hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içerisine atarak boğulmamalarını emretmiş ve boğulmaya mecbur olan bu insanları âhirette ebedî bir Cehennem’le tehdit etmiştir.Diğer taraftan, insanların isyandan men edilmeleri, atılan bir mermiye “Hedefi vurma!” demek gibi, mânâsız bir teklif olmaktadır. O iradesiz mermi kendi yönünü tâyin edemediği gibi, insan da kaderin mahkûmu olarak, işlediği amellere yön vermemiş oluyor!Bu itikadın ne kadar akıldan uzak olduğu yukarıdaki misâllerle açıkça anlaşılmaktadır.2- Eğer Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın cüz’î iradesi ve mükellefiyeti olmazsa, o takdirde kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesi hikmetsiz ve mânâsız olur. Diğer taraftan, bu itikada göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki emir ve yasaklar da abesiyete, mânâsızlığa inkılâb eder. Meselâ, namaz kılan bir kimsenin bu fiilinde cüz’î iradesinin hiçbir hissesi yoksa ve o insan namazı bir cebir altında kılıyorsa, o takdirde Cenâb-ı Hakk’ın namaz kılan kullarını Kur’ân-ı Kerîm’de methetmesi-hâşâ-abes olur. Bu medih, bir çocuğa gücü yetmeyeceği bir işi yapmasını emreden bir adamın, o çocuğun elinden tutup işi bizzat yaptıktan sonra başarısı için onu tebrik etmesine benzer. Aynı hâl Kur’ân-ı Kerîm’deki yasaklar için de bahis konusudur. Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiilleri yasaklaması ve bunları işleyenleri cezalandıracağını bildirmesi, misâldeki adamın çocuğunu bir işten men ettiği halde, o işi ona zorla yaptırıp, daha sonra cezalandırması gibi mânâsız ve abes olur.Hakîm-i Âdil olan Allah-u Azimüşşân’a böyle hakikatsiz ve abes şeyleri isnad eden bu fikir mensupları elbette dalâlet ehli hükmünü alacaklardır. Bu hüküm gerçeğin ifâdesi olduğu gibi aklın ve vicdanın gereğidir. Bu ikinci maddeyi, Hz. Ali’nin (r.a.) ilim ve irfân fışkıran ifâdeleriyle tamamlayalım.O yüce imam, Sıffîn muharebesinden dönerken yanında bulunan ihtiyar bir zâtın kaderle ilgili çeşitli suallerine verdiği cevapların bir bölümünde özetle şöyle buyurmaktadır:
    “Galiba sen kaza ve kaderi, insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin, öyle mi? Öyle olsaydı, sevap ve azab, vaad ve tehdit, emir ve yasak bâtıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından, hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek varit olmazdı. İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye, fenalık eden de iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire lâyık bulunmazdı. Böyle bir inanç, putperestlerin, şeytanın yardımcılarının, müşriklerin, hakkı bâtıldan, hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin Kaderiyecileri ve Mecûsileridir. Cenâb-ı Hak insanları emirlerine uymakta serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyana ve itaate zorlanmamıştır. Cenâb-ı Hak, peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş, semâvat ve arzı, aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Böyle bir itikad küfür sahiplerinin bâtıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun!”23
    3- Böyle bir itikad, yaratılıştaki hikmetleri karanlık ve abes göstermektir. Zira bu dünya, bir müsabaka ve imtihan meydanıdır. Kulların dünya ve ahiretteki makam ve mevkileri, Cennet ve Cehennem’deki derece ve derekeleri onların irade, ihtiyâr, şuur ve idrak sahibi olmalarına bağlıdır. Kulların irade sahibi olmadıkları kabul edilince, onların âhiretteki derecelerinin ölçüsü ne olacaktır? Hâlbuki elmas mesabesindeki Hz. Ebubekir’in (r.a) ruhu ile kömür gibi Ebu Cehil’in ruhunu birbirinden ayıran ölçü, iradenin kullanılmasıdır.Diğer taraftan, aklen ve ilmen sabittir ki, insan idrak sahibidir ve akıl, şuur ve çeşitli hislerle donatılmıştır. Eğer, insan irade ve ihtiyâr sahibi değilse bu nimetlerin verilmesinin bir mânâsı olmaz. Hâlbuki yaratılışta israf ve abes yoktur. Yanlış ve abes olan, Cebriyecilerin bu inanç ve anlayışlarıdır.4- Akıl ve mantık açısından bâtıl olan bu itikad, vicdan ve müşahedelere de aykırıdır. Çünkü her insanın vicdanı, kendisinde bir irade ve ihtiyârın, bir kuvvet ve kudretin bulunduğunu kesinlikle bilir. Meselâ ben şu saatte hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam, onu elime alabiliyorum. Bu arzuma ve hareketime hiçbir mâni görmüyorum. Daha sonra, fikrimi, lisanımı, gözümü o kitaba çeviriyor ve istediğim bir bölümü okumaya başlıyorum. Bu işleri yaparken bütün hissiyatımın, cüz’î irademin hükmü altında olduğunu vicdanen biliyorum ve şahâdet ediyorum. Okumaya karşı nefsimden bir isteksizlik hissettiğim zaman, okuyup okumama arasında bir karar vermek üzere meseleyi muhakeme etmeye başlıyorum. Bu iki şıkkın sebeplerini inceleyip karşılaştırdıktan sonra bir hükme varabiliyorum. Yaptığım muhakeme ve verdiğim hüküm, ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir, yâni O’nun malûmudur. Bu ilim ve takdirin, beni okuyup okumama yollarından birine zorlamadığını kesinlikle biliyorum. Okumanın sebeplerini okumamanınkinden daha kuvvetli bularak bu fiili işlemeye karar verdiğimde, elbette okumanın tercih sebepleri beni bu işe zorlamış ve irademi hükümsüz kılmış değildir. Bunların üzerimdeki baskıları ne kadar fazla olursa olsun, irademle onlara karşı koyacak güçte olduğumdan eminim. Kendimi onların tesirine terkedişim yine irademledir. İşte, bu irade ve iktidar cüz’iyedir. Buna meyelân da denir. Bununla, yukarıdaki misâlde olduğu gibi, karşıma çıkan iki alternatiften birini tercih ediyorum. Aynı cinsten olan iki şeyden birini tercih ettiğimde, birisi bana, “Bunların bütün özellikleri aynı olduğu halde, neden birini diğerine tercih ettin?” diyecek olsa, bu tercihi irademle yaptığımı ifâde ediyorum. Sözkonusu tercihime bir engel olmadığına göre iki şeyden birini tercihime cebir demek apaçık bir hakikati inkâr etmektir. Bir şeyin diğerinden üstün olan tarafları benim ancak tercih sebebim olur, yoksa irademi ve ihtiyârımı elimden almaz.5- Cenâb-ı Hakk’ın insanların bütün fiillerini ezelde takdir etmesi, bunların işlenmesinde bir cebir ve baskı kaynağı değildir. Yâni, insanların cüz’î iradeleriyle işlediği fiilleri Allah’ın ezelde bilmesi O’nun ilminin kemâlindendir; yoksa bu ilim, Cebriyecilerin iddia ettiği gibi, insanın iradesini ortadan kaldırmamaktadır.Bu hakikat, “ilim, malûma tâbidir” kaidesiyle daha önce izah edilmişti. Burada ise kısa bir işaretle iktifa edeceğiz.








+ Yorum Gönder