Konusunu Oylayın.: Allah (c.c)ya inanan fakat tağutu red etmeyenler hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Allah (c.c)ya inanan fakat tağutu red etmeyenler hakkında bilgi
  1. 01.Mart.2012, 20:58
    1
    Misafir

    Allah (c.c)ya inanan fakat tağutu red etmeyenler hakkında bilgi

  2. 01.Mart.2012, 21:24
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Allah (c.c)ya inanan fakat tağutu red etmeyenler hakkında bilgi




    TAĞUT


    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuştur...” (Bakara: 256)


    Kurtubi şöyle demiştir:

    “Allah (c.c): “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara: 256) ayetinde; sağlam kulpa tutunmak için iki şart koşmuştur: Tağutu red ve Allaha iman.”


    Mücahid şöyle demiştir:

    “Sapasağlam kulp”tan kasıt; imandır. Suddi ise; İslam’dır, dedi. İbni Abbas, Said b. Cübeyr ve Dahhak ise sağlam kulp hakkında; la ilahe illallah’tır, dediler. Bu alimlerin açıklamaları birbirine zıt değildir. Hepsi tek manada birleşir.” (Kurtubi Tefsiri)

    “Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” Yani; kopmak bilmeyen, sapasağlam, bozulmayan bir dine sarılmıştır. (Begavi Tefsiri)


    İbni Kesir şöyle demiştir:

    “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara: 256)

    Bu ayete göre; putları, Allah (c.c)’la beraber ibadet (itaat) edilenleri ve şeytanın ibadete çağırdığı her şeyi reddeden, yalnız Allah (c.c)’a ibadet edip O’nu birleyen ve la ilahe illallah’a şehadet eden kişi ancak hak üzere olmuş ve doğru yola sarılmıştır.

    Mucahid: “Sapasağlam kulp”tan kasıt; “imandır” demiştir. Suddi ise “sapasağlam kulp”tan kasıt; İslam’dır”demiştir. Said b. Cübeyr ve Dahhak ise: “Sapasağlam kulp”tan kasıt; la ilahe illallah’tır” dediler. Bu manaların hepsi doğrudur, birbirine zıt değildirler.” (İbni Kesir Tefsiri)


    “Muhakkak ki Allah Semi’dir, Alimdir.” (Bakara: 256)

    “Semi’dir.” Yani; Allah (c.c) sadece Allah (c.c)’a iman eden, tağutun her çeşidini reddeden ve Allah (c.c)’tan başka ibadet edilenlerden beri olan kişinin ikrarını duymaktadır.

    “Alim’dir.” Yani; kişinin söylediği tevhidde ve Allah (c.c)’tan başka ibadet edilenleri reddetme konusunda kalbindeki ihlasın ne kadar olduğunu çok iyi bilir. Ayrıca Allah (c.c), kullarının hepsinin kalplerinde gizledikleri her şeyi en ince detaylarına kadar bilir. O’ndan hiçbir şey gizli kalmaz ve kullarının hepsini, kıyamet gününde, ne söyledikleri, ne yaptıkları ve kalblerinden ne geçirdikleri konusunda tek tek hesaba çekecektir. Böylece onlardan hayır ameli olanları mükafatlandıracak, şer ameli olanları ise cezalandıracaktır.” (Taberi Tefsiri)


    “Kim Tağutu inkar edip” Ayet-i kerimenin bu kısmı “La ilahe”nin manasıdır.

    “Allah’a iman ederse” Ayet-i kerimenin bu kısmı ise “İllallah”ın manasıdır.

    Dikkat edilirse ayette tağutu reddetmeden kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmanın sözkonusu olmadığı vurgulanıyor. Yani bu durumda kişi imandan mahrumdur. Zira “sağlam kulpa tutunma” diye vurgulanan şey imanın, İslamın ta kendisidir. Bu ayetten anlaşılıyor ki kişinin kopmak bilmeyen sağlam kulpa sarılabilmesi yani müslüman olabilmesi için sadece Allah’a iman etmesi yeterli değildir. Tağutu reddetmeden iman etmek müslüman olmak hiçbir zaman mümkün değildir. İslamın Allah katında geçerli olabilmesi için özellikle iki şartın aynı anda tahakkuk etmesinin gerekli olduğunu Allah (c.c) yukarıdaki ayette bizlere apaçık bir şekilde bildiriyor.


    Müslüman olmanın ilk iki şartı;

    Tağutu red-inkar ve Allah’a imandır. Yüce Allah İmanın geçerliliğini tağutu red şartına bağlamıştır. Bu iki şart aynı anda yerine getirilmedikçe, ne kadar müslümanlık iddiasında bulunulursa bulunulsun asla müslüman olunamaz.

    Şüphesiz ki tağutu bilmeyen kişi tağutu reddedemez. Tağutu reddedemediği içindir ki müslüman da olamaz. İmanıda bilmeyen kişi iman edemez. Velevki iman ettiğini iddia etse bile. Çünkü imanı bilmediğinden dolayı iman iddiası geçersiz olur.

    Tağutun reddetmek, Allah (c.c)’ın birliğine imanın bir şartıdır. Allah (c.c)’ın birliğine iman ile tağuta iman birbirine zıt olan şeylerdir. Bir kulun kalbinde bu ikisinin aynı anda bulunması mümkün değildir. Kulun kalbine birisi girdiğinde diğeri çıkar. Kulun kalbinde ya Allah (c.c)’ın birliğine iman ya da tağutların herhangi birine iman bulunur. Tağutu reddetmeyen bir kalpte, Allah (c.c)’ın birliğine iman bulunmaz.


    Tevhid hem kalp hem dil hem de amelde sağlanmalıdır. Bunlardan birisini eksik yapan kimsenin müslüman olması mümkün değildir. Tevhidi bildiği halde onunla amel etmeyen kimse, firavun ve iblis gibi inatçı bir kafir olmuştur.

    Bazı insanlar ise La ilahe illallah’ı söyledikleri halde gerçek manasını hem anlamazlar, hem akletmezler. Bu kişilerde La ilahe illallah’ın manasını bilmeyen kişiler gibi kafirdirler.

    Buna göre, her kim La ilahe illallah’ı söylediği halde tağutu reddetmezse işte o kimsenin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı hac ve verdiği zekat gibi salih amelleri kendisine fayda vermez. Zira, La ilahe illallah’ı sözle söylemesine rağmen aynı anda onu bozucu ameller yapmaktadır.

    Tağutun her türünü reddedebilmek ve sadece o gayeyle yaratıldığımız halis tevhidi gerçekleştirebilmek için tağutu, özellikle de zamanımızın tağutlarını, her çeşidiyle çok iyi bilmemiz gerekir.

    Tağut

    Arapça bir kelime olup “tağa” (haddini aştı) kökünden türemiştir ve “haddini aşan mahluk” demektir.


    Tağut genel olarak;

    Kendisine ibadet ettirmek, tabi olunmasını istemek, itaate zorlamak suretiyle haddini aşan mahluk demektir.

    Şer’i manası ise;

    Hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah (c.c)’nün kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan Allah’ın koyduğu ölçüler dışında ölçüler koyan, insanı Allah’a ibadetten alıkoyan, Kendi rızası ile Allah’a ve rasulüne tabi olmayı engelleyen kimsedir.

    Bu insi ve cinni şeytan, nefis, hayvan, ağaç, para, taş, kadın, mezar olabileceği gibi; Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’ın hükümleri dışında hükümler koyan zalim bir diktatör, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, halkın seçtiği seçkin bir zümre, bir meclis, bir grup bilim adamı veya Allah’ın kitabından kaynaklanmayan adet, alışkanlık ve düşünce (ideoloji) de olabilir.

    Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanırsa ve Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse hiç şüphe yok ki kurtulmuştur ve onun kurtuluşu kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa bağlanan kişininki gibidir.


    Allah’tan başka kendisine ibadet edilen kişi eğer buna razısıysa tağut olmuştur.

    Allah’tan başka bir varlığa onun rızasıyla ibadet ediliyorsa o varlık hem ilah edinilmiş hem tağutlaştırılmış ve aynı zamanda kendini ilah ilan etmiş ve tağut olmuş olur.

    Allah’tan başka ibadet edilen varlığa onun rızası olmaksızın ibadet ediliyorsa o varlık tağut değildir sadece ilah edinilmiştir. Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen nebi ve Salih kişiler hiçbir şekilde kendilerine ibadet edinilmesine razı değildirler. Bu sebeple onlar tağut olarak isimlendirilmezler. Fakat bu kimselere ibadet eden kimseler reddedilir ve tekfir edilirler.

    O halde taş, ağaç, para, inek, mezar, put, nebi ve salih kimseler vb. şeyler rızası olmadan canlı yada cansız varlıklar olmasına rağmen nasıl tağut kavramı içerisine girmektedirler? Çünkü bunların kendilerine tapınılmasına rızaları yoktur. Tağut haddini aşan mahluk demektir. O zaman Her ilah edinilen haddini aşmış mıdır? Bunlara sadece ilah edinilen varlıklar demek doğru değil midir?


    Allah’ın izniyle bu konuyu açıklayalım:

    Allah (c.c)’tan başka rızaları olmadan ibadet edilen her varlık, Allah (c.c)’tan başka ilah edinilmiş birer varlıklardır. Bunlar ilahlık iddiasında bulunan tağutlar değil, fakat ilah edinilmişlerdir. Çünkü ilah edinmek demek; ibadetleri bir varlığa yapmak demektir. İşte bu sebeble, taş, ağaç, put, hayvan gibi varlıklara veya nebi ve salihlere Allah (c.c)’a yapılması gereken ibadetlerden birisi yapılırsa bu gibi şeyler ve kimseler Allah (c.c)’tan başka birer ilah edinilmişlerdir. Bu gibi şey ve kimselerin kendilerine ibadet edilmesine rızaları olmadıkları için tağut vasfını almazlar, fakat ilah edinilmiş varlıklar vasfını alırlar.

    Allah’tan başka rızaları olmadan ilah edinilen her varlık haddi aşmış değildir. Onlara tapanlar onların haddini aştırmışlardır. Şöyle ki; Allah’tan başka her şey yaratılmıştır. Yaratılmış bir varlığa asla ibadet edilmez. Eğer ibadet edilirse sadece Allah’ın yani yaratıcının hakkı olan ibadet o varlıklara yapılmış olur. Böylece onların haddi aştırılmış, hakkı olmayan ibadet onlara yapılmış ve böylece o varlıklar ilah edinilmiştir, yani tağutlaştırılmıştır. Aslında taş, ağaç, put, hayvan gibi varlıklara veya Nebi ve Salihlere tağut denilmez. Kendilerine rızaları olmadan ibadet edilen canlı yada cansız varlıklar kendilerine ibadet edenlerin tağutu olmuşlardır. Yoksa kendilerine rızaları olmadan ibadet edilen canlı yada cansız varlıklar tağut değildirler. Fakat onlara ibadet edenler için onların tağutu ve ilahı denir.


    Biz biliyor ve inanıyoruz ki Allah’tan başkasına ibadet eden herkes aslında şeytana ibadet etmiştir. Çünkü bu amellerini şeytanın süslemesiyle yapmıştır.

    İnsanı Allah’tan başkasına ibadete ve küfrün her çeşidine çağıran şeytandır.

    Allah’a ibadet etmeyen herkes aslında şeytana ibadet etmektedir.

    Taşa, ağaca, mezara, puta, hayvana, insana, salih insanlara, İsa (a.s)’a vs. ibadet edenler aslında şeytana ibadet etmektedirler.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Görmedin mi? Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.” (Meryem: 83)

    Bu sebeble küfre giren ve Allah (c.c)’tan başkasına ibadet eden herkes, bu amelleri şeytanın süslemesiyle yapmıştır. Ayrıca zahiren Allah (c.c)’tan başkasına ibadet eden herkes, aslında şeytana ibadet etmiştir.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Ey Ademoğlu! Ben sizden apaçık düşmanınız olan şeytana değil, yanlız bana ibadet ediniz, işte doğru yol budur diye size bildirmedim mi?”(Yasin:
    0-61)

    Allah (c.c) Adem (a.s)’den itibaren gelip geçecek bütün insanlara seslenerek onlardan bir ahid aldığını bildiriyor. Yalnız Allah’a ibadet etmeleri ve şeytana ibadet etmemelerini emrederek şeytana ibadeti yasaklıyor. Ayette bahsedilen doğrudan şeytana tapma değil onun emir ve kandırmalarını ve vesveselerini dinleyerek başka varlıklara tapma şeklinde bir tapmadır. Zira böyle olmasaydı Allah’ın ahdi ahit gereğince kişi şeytana tapmadığı takdirde kime taparsa tapsın kafir olmaz, müslüman olurdu. Zira Allah (c.c) sadece şeytana tapılmamasını emrediyor. Allah’ın şeytana ibadet olarak bildirdiği ise Allah’tan başka ibadet edilen bütün mahlukları kapsar.

    Bunun en açık delili İbrahim (a.s)’in babasına söylediği sözdür. İbrahim (a.s)’in babası şeytana değil putlara tapan bir kişiydi. Halbuki İbrahim (a.s) ona:

    “(İbrahim babasına demişti ki):” Babacığım, şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahmana isyan etmişti.” (Meryem: 44) diyor.

    İbrahim (a.s)’in babası Azer, putlara tapmasına rağmen İbrahim (a.s) babasına: “Ey baba! Şeytana tapma” demiştir. Çünkü şeytan en büyük tağuttur. Bu sebeble puta, taşa, ağaca veya insana tapan kimse, aslında şeytana tapmış sayılır. Buna göre her kim Allah (c.c)’ın hükümleri dışında başka bir kanun veya anayasayı kabul eder veya Allah (c.c)’ın hükümleriyle hükmetmeyen bir hakime muhakeme olursa, işte o kimse aslında şeytanın hükümlerini kabul etmiş ve şeytana muhakeme olmuştur. Her kim bir kavim, bir ırk veya demokrasi benzeri İslam dışı herhangi bir sistem için çarpışırsa aslında o kimse şeytan için çarpışmıştır. Tağutun gerçeği şeytandır. Bu sebeble Tağutun gerçeğine göre Tağutu tarif eden selefi salih alimleri tağutu “şeytan” olarak açıklamışlardır. Zahire bakan selefi salih alimleri ise tağutu Allah (c.c)’tan başka ibadet edilen herşey olarak tarif etmişlerdir.

    Buna diğer bir delil de Abdullah b. Zibara’nin Rasulullah (s.a.s)’le yaptığı tartışmadır. Şöyle ki:

    Rasulullah (s.a.s) Kureyş müşriklerinin ileri gelenleriyle oturdu. O sırada Nadr b. Haris de gelip oturdu. Rasulullah (s.a.s) konuşmaya başlayınca Nadr b. Haris itiraz etti. Rasulullah (s.a.s) verdiği cevapla onu susturdu. Sonra da ona ve oradakilere şu ayeti okudu:

    “Siz de, Allah’ı bırakıp taptıklarınız da şüphesiz cehennem odunusunuz.” (Enbiya: 98)

    Bunun üzerine Abdullah b. Zibara: “Muhammed’e sorunuz, Allah’tan başka tapılan her şey ve onlara tapan herkes cehennemde midir? Öyleyse biz meleklere tapıyoruz, yahudiler Uzeyr’e tapıyorlar, hristiyanlar Meryem oğlu İsa’ya tapıyorlar. Bunlara ne diyecek bakalım.” Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

    “Her kim Allah’ı bırakıp da kendisine ibadet edilmesini isterse o kendisine ibadet edenlerle birlikte cehennemdedir. Onlar ancak şeytana ibadet ediyorlardır. Çünkü onlara ibadet etmeyi onlara şeytan emretmiştir.” (Siyeri İbni Hişam)


    İmam Şankitiy şöyle dedi:

    “Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Muhakkak ki her topluluğa bir rasul gönderdik. Allah’a ibadet etmelerini tağuta kulluk etmekten kaçınmalarını emrettik.” (Nahl: 36)


    Bu ayet; Allah (c.c)’a yapılan ibadetin geçerli olabilmesi için, O’ndan başka ibadet edilenleri reddetmenin şart olduğunu göstermektedir. Allah (c.c)’ın şu ayette belirttiği gibi:

    “Dinde zorlama yoktur. Hak, batıldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur. Muhakkak ki Allah Semi’dir, Alim’dir.” (Bakara: 256)

    Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Yusuf: 106)

    Buna benzeyen çok ayetler vardır.” (Edvau’l-Beyan Tefsiri)


    Tağutlar sayı bakımından çoktur. Fakat Kur’an ve sünnete bakıldığında onların başları ve ileri gelenlerinin beş olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

    1) Allah’u teala’dan başkasına ibadete çağıran şeytan (İblis).

    İblis şöyle tağut olmuştur; Küfre girmekle yetinmemiş, insanlara küfrü ve şirki süslü göstermiş, onları bu amellere çağırmış ve yapmalarını emretmiştir. İblis ve şeytanlar tağutların en büyüğü ve en tehlikeli olanıdır. Çünkü hem kendine ibadete çağırmakta, hem kendisinden başkasına ibadete çağırmakta, hemde Allah’u tealanın hükümlerini değiştirmeye çağırmaktadır. Aynı zamanda gaybı bildiğini iddia eden tağutlara yardım etmektedir.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Ey ademoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytana değil yalnız bana ibadet edin dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?” (Yasin: 60-61)


    2) Allah’u tealanın hükmünü değiştiren zalim idareciler.

    Bunlar Allah’u teala’ya rağmen teşri koyanlardır. Bu tür idareciler apaçık bir şekilde mutlak olarak tafsilatsız kafirdir. Hatta Allah’u teala’nın şeriatine muhalif tek bir kanun koysalar bile. Bu yaptığını caiz görmezse, Allah’u teala’nın hükmünü kendi koyduğu hükümden daha iyi olduğuna inansa bile büyük küfür işlemiş ve kafir olmuştur. Bu konuda kalpteki inanç muteber değildir. Yaptığı amele bakılır. Burada kafir olmasının sebebi Allah’u teala’nın kanunlarına rağmen bir kanun, bir teşri koymasıdır. Bu durumda neye inandığı önemli değil, ne yaptığı önemlidir. Bunun delili ise Allah’u teala’nın şu ayetidir:

    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?” (Şura: 21)

    “O (Allah) ki; yeryüzünü size bir döşek, göğüde bir bina kıldı. Gökten su indirip sizlere rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi. (Bunları) bile bile artık Allah’a endad edinmeyin (eşler koşmayın)” (Bakara: 22)

    “Sana indirilen Kur’an-a ve senden önce indirilenlere inandıklarını (iman ettiklerini) iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)


    3) Allah’u teala’nın indirdiği ile hükmetmeyenler.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)


    4) İnsanları kendisine ibadete çağıran, insanları Allah’ın indirdiği kanunlardan başka bir kanunla muhakeme olmaya zorlayandır.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Bunlar içinde kim: “Ben Allah’tan başka bir ilahım” derse işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını böyle veririz.” (Enbiya: 29)


    5) Gaybı bildiğini iddia eden kişidir.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz. Ancak elçileri (rasulleri) içinden razı olduğu, seçtiği kimseler başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyiciler (gözetleyiciler) dizer.” (Cin: 26-27)

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Ondan başka hiç kimse onu bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir.” (En’am: 59)


    Tağutu daha iyi anlayabilmek için şöyle örnekler verebiliriz:

    1) Allah (c.c) hırsızlık hakkında şöyle buyuruyor:

    “Hırsızlık yapan erkek ve kadının Allah’ tan bir ceza olmak üzere yaptıklarına karşılık olarak ellerini kesin.” (Maide:38)

    Allah (c.c) bu ayette hırsızlık yapanın elinin kesilmesi için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Hırsızlık yapan kişinin elinin kesilmesi doğru değildir. Hapse atılması gerekir.” veya “boynunun kesilmesi lazım.” derse bu kişi açık bir şekilde: “Ben Allah’ın koyduğu kanunları kabul etmiyorum, beğenmiyorum” demese bile Allah’ın kanunlarından başka kanunlar çıkardığı için sadece ve sadece Allah’a ait olan hüküm koyma yetkisini kendisine vermiş, ilahlık taslamış ve böylece tağut olmuş olur. Her kim buna itaat ederse, desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri tekfir etmezse kafir olur. Bu kişi müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de kafirdir. Çünkü bu kişi Allah katında imanın geçerli olması için gerekli olan tağutu inkar şartını yerine getirmemiştir.


    2) Allah (c.c) başörtüsü hakkında:

    “(Ey Muhammed!) Mü’min kadınlara söyle! Başörtülerini omuzlarına ve göğüslerinin üzerine indirsinler.” (Nur: 31) buyurarak mü’min kadınların örtünmeleri için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Bu şekilde giyinmek şart değildir, isteyen istediği gibi giyinebilir” diye bir kanun koyarsa bu kişi Allah’ın koyduğu ölçüler dışında bir ölçü koyduğu ve yalnızca Allah’a aid olan bir sıfatı, yetkiyi kendisine verdiği için ilahlık taslamıştır. Bu kişi açık bir şekilde “ben ilahım” demese bile, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de tağut olmuş olur. Kim buna itaat ederse(*), desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri reddetmeyip tekfir etmezse veya onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse kafir olur. Bu gibi kişiler müslüman olduğunu söyleseler, namaz kılsalar, oruç tutsalar, hacca gitseler bile yine de kafirdirler. Çünkü bunlar; Allah katında imanın geçerli olması için gerekli olan tağutu inkar şartını yerine getirmemişlerdir.


    Tesettürlü olan müslüman bir kız okuldan gelen emirlere itaat ederek başını açarsa emir verenlerin baş açmayı meşru kılarak baş örtüsünü yasakladıklarından dolayı o da onlara itaat ettiği için onlar gibi meşru saymış ve kafir olmuş olur. Fakat onlara “Ben siz söylediğiniz için başımı açmıyorum, bu benim dinimde haramdır, yaptığınız küfürdür, ben sadece tahsilimi tamamlayabilmek için başımı okulda açıyorum, bu durumdan da razı değilim, asla bunu caiz görmüyorum, günah işlediğimi kabul ediyorum, Allah beni affetsin” derse bu kız günahkardır, kafir değildir. Fakat bu durum devamlılık arzettiğinden küfür tehlikesi vardır. Böyle bir zorlamayla karşı karşıya kalan müslüman bir bayanın bu sözü kafirlere bir defa söylemesi yeterlidir. Fakat bu iş basit bir iş değildir. Eğitim için büyük haram işlemek büyük bir vebaldir. Bu amelden uzak durmak gerekir. Çünkü herhangi bir mecburiyeti yoktur. “Saçını açıp okula gidebilir çünkü mecburdur” diyen kafir olur. Ara sıra utanarak başını açan kız veya kadın bu yaptığı ameli haram saydığı müddetçe kafir olmaz haram işlemiş sayılır. Fakat devamlı bir şekilde açık dolaşırsa kafir olur. Çünkü Allah’ın hükmünü hafife almıştır. Ayrıca bu durum kalbi ile sıkıntı duymadığını gösterir.


    3) Allah (c.c) faiz hakkında:

    “Allah alışverişi helal faizi haram kıldı.” (Bakara: 275) buyurarak faizi kesin olarak haram (yasak) kıldığını bildiriyor. Bir kişi çıkar da Allah’ın yasakladığı faizi serbest bırakırsa, faizle çalışan bankaların açılması için kanun koyarsa bu kişi açık bir şekilde: “faiz helal” demese bile Allah’ın haram kıldığı faizi helalleştirmiş olur. Bu kişi kendisinde bu yetkiyi gördüğü için: “Ben ilahım” demese bile ilahlık taslamış ve tağut olmuş olur. Kim buna itaat ederse, desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri reddetmeyip tekfir etmezse veya onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse kafir olur. bu kişinin kafir oluşunun nedeni tağutu inkar etmemesinden dolayıdır.
    Örneğin; Allah içkiyi haram kılmıştır. Bir kişi çıkar da içkinin satışını serbest bırakır, buna izin verir ve içki içilmesi, satılması serbesttir diye bir kanun çıkarırsa, bu kişi “içki helaldir” demese bile kendisini ilah olarak ilan etmiş ve tağut olmuş olur. Velev ki müslüman olduğunu iddia etmiş olsun sonuç değişmez. Kim de bu gibi kanunları kabul eder, uygulanması için yardım ederse bu kanunları koyan kişi veya kişilere ibadet etmiş olur. Bu kişi La ilahe illallah dese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse, müslüman olduğunu iddia etse de Allah’ tan başka ilah edinmiş ve kafir olmuş olur. Adiyy b. Hatem hadisi buna açık bir delildir. Şu halde kim bu kanunları koyanları reddedip tekfir etmezse, yine bu kanunları kabul eden ve uygulanmasına yardım eden kişileri tekfir etmezse veya onların hala müslüman kalabileceklerine inanırsa sahte ilahları reddetmemiş olacağından; La ilahe illallah’ı gerçekleştirmeyip müslüman olmamıştır. Çünkü La ilahe illallah sadece Allah’a inanmakla gerçekleşmez. Bununla beraber ancak sahte ilahlar reddedildiği zaman gerçekleşir. Allah ancak bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dini kabul eder. Yine aynı şekilde bütün ibadetleri yalnız kendisine has kılanları müslüman olarak kabul eder. Zira Allah (c.c) Zümer: 3 ayetinde bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dinin kendi dini olduğunu açıkça beyan ediyor. Allah’a daha çok yaklaşmak için dahi yapılsa bazı ibadetleri kendisinden başkasına yapan kimselerin müslümanlığını ise kabul etmiyor. Onları yalancı ve kafir olarak niteliyor.


    Günümüzde “La ilahe illallah” kelimesi artık sadece kuru bir sözden ibaret hale gelmiştir. Minarelerden, radyo ve televizyonlardan söyleniyor. Hatta söyleyenlere tağutlar tarafından maaş veriliyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Çünkü artık bu kelime sadece kuru bir söz olmaktan başka birşey ifade etmiyor. Söyleyenler manasını bilmiyor. Söyletenler de (tağutlar) insanların bu kelimenin manasını anlamadıklarını çok iyi bildikleri için söylenmesine izin veriyorlar. Bu kelimeyi bilmeden söyleyenler değil de bu kelimenin hakiki manasını bilip insanlara anlatanlarsa hapislerden çıkmıyorlar. Niçin?! Örneğin bir adam minareye çıkıp da: “İbadet yalnız Allah’a yapılır. Helal (serbest) ve haram (yasak) tayin etme yetkisi yalnız Allah’a aittir. Allah’ın helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Kanun koymak yalnız Allah’a aittir. Kim Allah’ın yasakladığı şeyleri serbest bırakırsa veya Allah’ ın serbest bıraktığı şeyleri yasaklarsa namaz da kılsa oruç da tutsa hacca da gitse tağut olmuş olur. Bu ister bir şahıs ister bir topluluk ister bir parti isterse de bir meclis olsun farketmez. Böyle yaptığı için ilahlık iddia etmiş ve tağut olmuş olur. Kişinin müslüman olabilmesi için bunları reddetmesi, onlara itaat etmemesi, onları tekfir etmesi, onlara itaat edenleri ve tekfir etmeyenleri tekfir etmesi gerekir. Kişinin müslüman olabilmesi için bu gibi sultaları yoketmeye çalışması gerekir.” dese ve La ilahe illallah’ı bu şekilde açık olarak böylece anlatsa hiç tağutlar ona izin verir mi?! Kaldı ki maaş versinler.! İşte La ilahe illallah’ın manası budur


    Yukarıdaki örneklerde bir mü’minin Allah’ın koyduğu ölçüleri değiştiremeyeceğini ve bu ölçüleri değiştirenlere de mü’min diyemeyeceğini net bir şekilde gördük.

    Allah (c.c) mü’mini bir başka ayette şöyle tarif ediyor:

    “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı bulunmadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)

    Allah (c.c) kendi nefsine yemin ederek diyor ki: “Bir kişi herhangi bir konuda Rasulullah’ın getirdiği hükümlere başvurmazsa hatta başvurduğu halde verilen hükümden dolayı kalbinde bir sıkıntı duyarsa bu kişi mü’min değildir. İnsanın mü’min ve müslüman olabilmesi için insanlar arasında vuku bulan ihtilaflarda Kur’an ve sünnetin hükmüne başvurması ve o hükümlere zahiren ve batınen tam bir teslimiyet göstermesi gerekir.”


    Günümüzdeki bazı kişiler şöyle diyebilirler: “Bizim yaşadığımız devlette şeriat hakim değildir. Eğer tağutun mahkemesine başvurmazsak hakkımızı alamayız. Hakkımızı almak için de tağutun mahkemesine başvurabiliriz.” (“Tağuta muhakeme olma” başlığı altında genişçe açıklanmıştır bknz.)

    Bu gibi kişilere şöyle denilir: “Birisi sizden hakkınızı alsa ve: “Bana namaz kılmadan hakkınızı alamazsınız” dese, siz bu hakkınızı almak için ona namaz kılarsanız Allah katında müslüman kalabilir misiniz?” Elbette: “Müslüman kalamayız. Çünkü; namaz ibadettir ve ibadetler de yalnızca Allah’a yapılır. Başkasına namaz kıldığımızda onu ilah seviyesine çıkarmış oluruz” dersiniz. O halde düşünmez misiniz ki acaba Allah tağutun mahkemesine başvurulduğunda kafir olunacağına dair niçin hüküm vermiştir?

    Tağutun mahkemesine başvurulduğunda sadece Allah’a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah’tan başkasına verilmesi söz konusudur. Çünkü hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir. Allah (c.c) sadece kendi hükmüne itaat edilmesini emretmiştir. Kendi hükmünden başkasına itaat edenlerin kimin hükmüne itaat ediyorlarsa ona ibadet ettiklerini apaçık bir şekilde: “Hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Allah, kendisinden başkasına değil yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (Yusuf: 40) ayetinde apaçık bir şekilde bildirmiştir. Öyleyse her ne kadar kalben tağutu sevmediğinizi ona düşman olduğunuzu iddia etseniz bile hareketiniz bunu yalanlamaktadır. Zira gerçekten tağuta düşman olmuş ve onu kalbinizle inkar etmiş olsaydınız ister hakkınız gitsin ister gitmesin tağutun mahkemesine başvurmazdınız. Mesele hak-hukuk meselesi değil, mesele yalnız Allah’a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah’tan başkasına verilmesidir. Bu ise şirkin ta kendisidir. Allah (c.c) Nisa suresinin 60. ayetinde tağuta muhakeme olmayı isteyenlerin iman iddialarının geçersiz olduğunu ve şeytanın bunları: “Tağuta muhakeme olmayı istediğiniz halde müslüman, mü’min kalabilirsiniz” diye vesvese vermek suretiyle derin bir sapıklığa saptırdığını bildiriyor.

    Bu söylediğimiz şeyler şu ayetler dikkatlice okunduğunda iyice anlaşılmış olacaktır.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:


    “Kendilerine doğru yol açıkca belli olduktan sonra mürted olup tekrar küfre dönenlerin yaptıklarını şeytan kendilerine hoş göstermiştir. Çünkü onlar Allah’ın indirdiklerini hoş karşılamayanlara: “Biz size ileride bazı hususlarda itaat edeceğiz” dediler. Halbuki Allah onların gizlediklerini biliyor. Ya melekler yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olacak?” Çünkü onlar Allah’ı gazablandıracak şeylere uydular ve O’nun rızasını hoş karşılamadılar. Bunun üzerine Allah da onların amellerini boşa çıkarıverdi.” (Muhammed: 25 - 28)

    Allah (c.c) bu ayette İslamı anladıktan sonra şeytanın batılı süsleyip doğru olarak göstermesi sonucu şeytana uyarak dinden çıkıp tekrar küfre dönenlerin ilimlerinin kendilerine fayda vermeyeceğini bildiriyor.

    Tıpkı bunun gibi zamanımızda gerçeği bilen bazı kişiler şeytan tarafından aldatılarak hiçbir şekilde gerçek zorlama olmaksızın küfür sözü söylüyorlar veya insanı küfre sokan ameller işliyorlar, sonra da bunun kendilerini dinden çıkarmadığını ve hakkı bildiklerini, Kelime-i şehadeti sevip manasını kabul ettikleri için ne yaparlarsa yapsınlar dinlerine, imanlarına zarar gelmeyeceğini zannediyorlar. Halbuki onlar şu gerçeği unutuyorlar: Müşriklerden çoğu İslamı bilip sevdikleri halde mallarına, canlarına veya ailelerine bir zarar gelmesinden korkarak veya geçici bir dünya menfaati elde etmek için kafirlere uydular ve İslamı uygulamayı terkederek dinden çıktılar.

    Bu ayette Allah, helal ve haramların söz konusu olduğu bazı meselelerde katından indirdiği hükümleri beğenmeyen ve bu hükümlere karşı büyüklenen müşriklere bazı meselelerde itaat edeceklerine söz verenleri verdikleri sözü yerine getirmeseler ve kandırma niyetinde olsalar bile kafirlere “Size ileride bazı hususlarda itaat edeceğiz” diyen kişilerin mürted olduklarını bildiriyor. İman etmelerine rağmen bu sözü söyledikleri için mürted oluyorlar ve imanları onlara fayda vermiyor.

    Eğer bu kişiler mürted oluyorsa, Allah’ın kanunlarını beğenmeyen, Rasulullah’ın şeriatını beşeri ve tağuti kanunlarla değiştirip, bu küfür kanunlarını üstün gören, müşrik ve kafirleri destekleyenler; Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıkları zaman onlarla mücadele edilmesini hoş karşılamayanlar, tağutları sevmeyip kanunlarına uymayan ve İslamı hakim kılmak için çalışan tevhid ehlini hatalı bulanlar, tevhid ehline zarar vermeleri için kafirlere maddi ve manevi yardımda bulunanlar, tağutların başarıları için sevinen ve başarılı olmaları için ellerinden geleni yapmaktan çekinmeyen kimseler şüphesiz bunlar, daha mürted, daha sapık, daha şerli kimselerdir.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Sana indirilen Kur’an-a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)


    Müslümanlık Lafla Ve Kuru İddialarla Olmaz. Şu iyi bilinmelidir ki; İslam laflarla, kuru iddialarla, nefse hoş gelen İslami emirleri yerine getirip nefse hoş gelmeyenleri terketmekle gerçekleşmez. Bu gibi özelliğe sahib olan kimseleri Allah (c.c)’ın azabından hiç kimse kurtaramaz ve belki böylelerinin azabı Allah (c.c) katında daha büyük olur. Çünkü bu kimseler, İslam’ı bilmelerine rağmen gerçek İslam’a tabi olmamış ve onu terketmişlerdir.

    Kendilerine “müslüman” ismini yakıştırmalarına, “hayatımızı Kur’an’a ve sünnete göre düzenlememiz gerekir” demelerine rağmen; Kur’an’da sadece “şeair” adı verilen namaz, oruç, hac, zekat gibi meseleleri yerine getirip siyasi, iktisadi, sosyal alanlarda ise Kur’an’ın hükümlerini bir kenara atarak beşeri hükümleri uygulayan veya o hükümlere tabi olanlar bilmelidirler ki, bu iddia etmiş oldukları müslümanlık değil, bilakis şirkin ta kendisidir. Zira müslüman olmak demek; Allah (c.c)’ın şeriatine tam manasıyla boyun eğmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak, Allah (c.c)’ın şeriati dışındaki tüm şeriatleri (kanunları, sistemleri, düzenleri,) tüm ideolojileri, kimden gelirse gelsin, kim uygularsa uygulasın, reddetmektir. İşte ancak böyle yapılması halinde Allah (c.c)’a tam manasıyla ibadet edilmiş ve şirkten uzak kalınmış olunur.

    Fakat şu asrımızda öyle bir dönem yaşıyoruz ki, insanların çoğu namaz, oruç, hac, zekat vs gibi İslami emirleri Allah (c.c)’ın istediği şekilde yapmalarına rağmen, hayatları şekillendiren hükümleri beşerden almakta, ihtilaf halinde beşerin hükümlerine başvurmakta ve böylece Allah (c.c)’ın indirmiş olduğu hükümleri bir kenara atmakta, bundan hiç rahatsız olmamakta ve bir sıkıntı duymamaktadırlar.

    Allah (c.c)’ın şeriatiyle hükmetmeyen ve hatta Allah (c.c)’a, rasulüne ve İslam dinine savaş açan yöneticilere saygı göstermekte, onları sevmekte, onları desteklemekte, onları korumakta, onları sabah akşam alkışlamaktadırlar. Bu kafir yöneticileri tekfir eden gerçek müslümanları ise “havaric”, “sapık”, “bölücü”, “vatan haini” gibi sıfatlarla isimlendirmektedirler.

    Yine insanlardan bazıları vardır ki bunlar, müslüman olduklarını, İslam dinini hakim kılmaya çalıştıklarını, bu gayeyle hareket ettiklerini söylemelerine rağmen isteklerini gerçekleştirmek için küfür ve şirk işlemekten geri kalmazlar. Zira bu kimseler; İslam’a zıd, çok ilahlılık sistemi olan demokrasi düşüncesine inandıklarını söyleyerek bu ilahlık sisteminin kanunlarına göre parti kurar ve parti kurmanın da bir cihad olduğunu söylerler. Böylece hem kendilerini, hem de cahil halkı kandırarak Allah (c.c)’ın azabını gerektirecek amelleri işlerler.


    Zamanımızda insanların çoğunun gafil olduğu gizli tağutlardan bazıları;

    İslam şeriatine muhalif adet ve örfler, moda dünyası, seks filimleri, futbol takımları, kendilerine sanat yıldızları denilen şarkıcılar, artistler ve bunların benzeri daha başka nice şeyler...

    Nice batıl örf ve adetler sebebiyle suçsuz insanların canlarına kıyıldı ve nice haksızlık ve zulümler oldu...

    Moda uğruna nice gençlerin beyinleri uyuşturuldu ve nice insan bataklığa sürüklendi...

    Oynatılan seks filimleri sebebiyle nice genç kızların, çocukların namusları kirletildi ve canları heder edildi...

    Nice takımlar için kanlar aktı, eşi başka takımı tuttuğu için nice yuvalar yıkıldı.

    Nice sanatçı denilen soytarıların sevgisi Allah-u Teâlâ ve rasülünün sevgisinin üstüne çıktı. Onlar için, onlar uğruna her ne olursa adeta feda edilir oldu...

    İşte bu gizli tagutlara ve insanların bunlara karşı olan durumlarına dikkatle bakıldığında ibadetin bir yönünün bunlara verilerek, bunların Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenler oldukları açıkça görülür.

    İşte zamanımızın tagutlarının başlarını ve yaygın olanlarını; onlardan beri olup, onları ve onlara ibadet edenleri tekfir etmen için sana anlattık.

    Zikrettiğimiz bu tagutlara ve zamanımızdaki insanların bu tagutlara karşı durumlarına düşünerek baktığında insanların çoğunun bu tağutlara ibadet ettiklerini görürsün.

    Öyle ki, Allah-u Teâlâ'ya itattan kaçınılarak bu tağutlara itaat edilmekte, bu tağutlar için dostluk ve düşmanlıklar yapılmakta, Allah-u Teâlâ ve rasulünün hükümlerine değil bu tağutların hükümlerine muhakeme olunmakta, Allah-u Teâlâ'nın dinine değil, tağut ve askerlerinin dinine bağlanılmaktadır. Buna rağmen böyle yapan kimseler kendilerinin İslam’a tabi olduklarını, müslüman olduklarını iddia etmekten de geri durmazlar. Fakat onların içinde bulundukları durum, ileriye sürdükleri iddialarını yalanlamaktadır.

    Şu iyi bilinsin: Kişinin niyetinin halis olması, onu her zaman cennete götürmez. Zira cennete girebilmek için halis niyetle birlikte, amellerin de halis olması gerekir. Halis amel ise Allah (c.c) ve rasulünün bildirdiği ve gösterdiği şekilde yapılan ameldir.

    Halis niyetle olsa bile, küfür işleyerek asla İslam hakim kılınmaz.

    Şeriatın haram veya küfür gördüğü ameller asla niyete göre değildir. Bir müslüman şirk, küfür ve haram olan bir ameli işlerken onu iyi niyetle işliyor olsa bile bu küfürdür iyi niyeti onu müşrik olmaktan kurtarmaz.

    Küfür ve şirk işleyerek İslamı hakim kılmaya çalışanları şeytan çok derin bir sapıklığa saptırmış ve onların amellerini kendilerine süslü göstermiştir.

    Ey müslümanlık iddasında bulunan, bununla birlikte şirk ve küfür bataklığında yüzen kimseler! Bu açıklamalara kulak verin ve Allah (c.c)’a bu hal üzere kavuşmanız halinde, rasulü ve Kur’an’ı yalanlayan ve böylece inkar ve şirklerinde ısrar eden kimselere vadedilen azabın size ulaşacağını unutmayın!
    Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthane, kâhin, sihirbaz. Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça "Teğa" kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan "Tuğyan" Allah Teâlâ'ya isyan etmek anlamına gelmektedir.llah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.



    Tağut, Allah (c.c)'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider veyahut da kral olabilir. Bu sebepten dolabir insanın müslüman olabilmesi için tağutu reddetmesi gerekmektedir.


    Tağut kelimesi aslında çoğul manâsı taşımaktadır. Çünkü Allah (c.c)'ı inkâr eden, bir yerine birçok tağutun kulu olur. Bunlardan bir tanesi insanı çeşitli günahlara yönelten şeytandır. Diğeri, insanı ihtiras ve arzularının esiri kılan kendi nefsidir. Kezâ karısı, çocukları, hısım ve akrabaları, ailesi, arkadaşları ve milleti ile siyasî ve dinî liderleri ve hükümetleri gibi diğerleri de bulunmaktadır. Bütün bunlar o kimse için birer tağut olur ve o kişiyi kendi arzu ve ihtiraslarına esir etmek isterler. Bu pek çok efendilerin kulu olan kimse, tatminine bir türlü imkân olmayan bu tağutlardan her birini ayrı ayrı memnun etmek hayaliyle ömrünü boşa tüketir (Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, Terc. Heyet, İstanbul 1986, I, 176)


    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de: "Andolsun ki biz her kavme "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının " diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36), "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) ayetleriyle müminlere tağut hakkında bilgi vermekte ve tağuta karşı takınmaları gereken tavrı açıklamaktadır. Alimler de tağut hakkında, ayet ve hadislerden çıkardıkları deliller çerçevesinde yaptıkları yorumlarla bu kavramı tefsir etmektedirler.


    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O halde bu rejimlerin hepsi "tağut" olarak isimlenir. Hatta kitlelere "en cazip ve hüsn-ü kabul gören bir rejim" olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tağut hükmündedir.


    Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet eden hükümler "tağut" olarak isimlendirilirler.
    Allah Teâlâ (c.c) Kur'an-ı Kerîm'de; "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tağutu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister" (en-Nisa, 4/60) buyurmaktadır.

    Bir kişi Allah (c.c)'a, peygamberlere, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve inanmakla mükellef olduğu bütün hususlara inandığını açıklasa, fakat demokratik, lâik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat ederse o kimsenin irtidadına (dinden çıktığına) hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah Teâlâ'dan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah Teâlâ katında üstünlük, sadece takva iledir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ; "Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır" (el-Hucurat, 49/13) buyurmaktadır.


    Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda "ilahlık" iddiası içindedirler. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkıp kâfir olurlar. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, kâfirlerdir." (el-Maide, 5/44) buyurmaktadır.


    Tağutların hükümlerine göre yönetilen beldeler "Dâr'ul-Harp" durumundadırlar. Tağutun hüküm sürdüğü beldelerde yaşayan bütün müminlerin, din Allah'ın oluncaya, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri farzdır. Bu cihaddan kaçıp, tağutun hükmüne razı olanlar ise, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın, kâfir olma durumundadırlar. Allah Teâlâ (c.c) bu hususta; "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) buyurmakta ve müminin tağut karşısındaki yerini belirlemekte
    Allah Teâlâ, Âdem (a.s)'dan, Resulullah'a (s.a.v) kadar bütün peygamberleri, insanları Tevhid'e, yani Allah'ın varlığına ve birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm koyma isteğinde olan "tağut"a karşı savaşmaya ve tağut kapsamına giren her şeye kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.


    Nitekim Allah Teâlâ bu hususta; Andolsun ki biz her kavme, "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının" diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36) buyurmaktadır.


    Bu tağutlar İbrahim (a.s) döneminde Nemrut, Mûsa (a.s) döneminde Firavun, Resulullah (s.a.v) döneminde de Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Daru'n-Nedve'nin ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleri olduğu gibi, diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen peygamberlerin getirdiği tevhid akidesini inkâr edip, atalarından kalan inançları devam ettirme inatçılığı gösteren puta tapan kavimler olmuşlardır. Günümüzde de heva ve hevesleriyle hükümler koyan ve o hükümleri insanlara dayatan meclisler, hükümetler, devletler vb. gibi kurum ve kuruluşlar da bu tağutlardandır.
    gelen peygamberler, gönderildikleri kavimleri tevhid'e çağırdılar. Tapmaya devam edegeldikleri putlarının kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar veremeyeceklerini açıkladılar. Ancak pek azı müstesna olmak üzere, çoğunluğu peygamberleri yalanladılar, hatta öldürdüler. Allah Teâlâ'ya yönelecekleri yerde, atalarından devraldıklarını ileri sürdükleri tağuta yöneldiler. Allah Teâlâ bu inkârcı kavimler hakkında; "Onlara: «Allah'in indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birseye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? (Bakara 170)" buyurmakta ve nasıl bir çıkmazda olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.

    Tağutların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tağutlar varlıklarını korumuşlardır. Tağut, sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan bir güç değildir. Tağut, bugün de müslümanın en büyük düşmanıdır. Tağut, devlet sistemlerini, ahlâki değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tağut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana hayat hakkı tanımamaktadır.


    Müslüman Allah'ın hükümleri doğrultusunda yaşamak, O'nun koyduğu hükümler dışında konulan bütün hükümleri reddetmek, İlâhlık taslayan bütün güçleri yok etmek için çalışmakla mükelleftir. Şu bir gerçektir ki, Allah (c.c)'a iman edenler, O'nun yolunda tağutla savaşmak zorundadırlar. Çünkü tağut bir mümin için her şey demek olan imanını çiğnemek, ona hayat hakkı vermemek ve Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koymak amacındadır. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de; "İman edenler Allah yolunda cihat ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76)

    Resulullah (s.a.v) de tağut hakkında bir hadis-i şerifinde; "Her kim (tağuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakk'ı hakim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse, nifaktan bir şube üzerinde ölür" buyurmaktadırlar." (Muhtasar Sahih-i Müs-lim, Hafız Münzirî, Hd. No: 103)

    Bu ayet ve hadis, bir müminin tağuta karşı takınması gereken tavrı en anlaşılır şekilde ortaya koymaktadır. Bir mümin; camileri-nin ibadete açık olmasına izin veren, insanları dini inançlarında özgür bıraktığını iddia eden rejimlere karşı çok dikkatli olmak zorundadır. Bugün bu rejimler, İslâm dünyası için büyük bir tehlike arzetmektedirler. Bu rejimlerin hepsi tağuttur. Çünkü apaçık ortadadır ki Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemektedirler. İnsanları kendi heva ve hevesleri doğrultusunda çıkarmış oldukları hükümlerle idare etmektedirler. Allah'ın hükümlerini, ortaçağ insanına hitab edebilen, sınırlı, bugünün gelişen ve düşünen insanının gerisinde kalmış hükümler olarak kabul etmektedirler.

    Bir mü'min, tağutu, yani Allah Teâlâ'nın emirleri ve yasakları ile çatışan nefsini, diğer şahısları, önderleri, rejimleri ve ilkeleri red etmedikçe, hakimiyetin yalnız Allah'a ve O'nun düzeni olan İslâm nizamına ait olduğunu kabullenmedikçe imanın sembolü olan tevhid kulpuna yapışamaz. Allah Teâlâ bu konuda da şöyle buyurmaktadır: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tağutu inkâr edip de Allah'a (O'nun kanunlarına) iman ederse, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. Allah işiten ve bilendir." (Bakara, 2/256)

    Dolayısıyla insanlar için iki yol vardır. Birincisi: Allahu Teâlâ (c.c)'ya iman etmek ve her türlü ilişkileri (hayatını) İslâm'ın hükümlerine göre değerlendirmek; ikincisi, tağuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamak!.. Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir. İnsanlar kendi iradeleri ile, bu iki yoldan birisini tercih etmekte serbesttirler. Buna "Kesb" (kendi kazancı) denilir. İmam Taftazânî, "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azab görmeye esas teşkil eden ihtiyari fiilleri vardır." (Taftazanî, Şerhu'l Ahaid, İstanbul 1980, s. 196) diyerek, bu konuda herhangi bir zorlamanın olmayacağına işaret etmiştir.

    Allahü Teâlâ'nın hükümlerini bir kenara bırakarak, Tağut'un huzurunda muhakeme olmak ve onun hükümlerine boyun eğmek, küfrü tercih etmek demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye, boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar Tagut'un huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki Tağut'u inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı" (en-Nisa 4/60) buyurulmuştur. Bu ayette Tağut'un hükümlerine boyun eğen ve kalben razı olanların, iman iddialarının boş olduğu ifade edilmektedir. İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde "Allahü Teâlâ Tağut'un hükümlerine kalben teslim olanların iman iddialarını red etmektedir" diyerek, meselenin özüne işaret eder (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1969, I, 519). Tağutî güçler; Allahu Teâlâ'nın arzında, O'nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır. Bununla ilgili olarak, "İman edenler; Allah Teâlâ'nın yolunda cihat ederler. Küfredenler ise, Tağut yolunda savaşırlar. Öyle ise; şeytanın dostlarıyla (Tagut güçlerle) savaşınız. Şüphesiz ki, şeytanın hilekârlığı zayıftır" (en-Nisa, 4/76) buyurulmuştur. Bir mümin Tağutî güçlerle savaşmanın farz olan bir ibadet olduğunu bilmek mecburiyetindedir. Bu Kelime-i Tevhid'in tabii bir sonucudur.

    Allahû Teâlâ'nın hükümlerine karşı tuğyan eden siyasi otoriteler insanları, dalaletin karanlığına doğru çekerler. Hem bu dünyada, hem de Ahirette işkenceye ve azaba uğramalarına sebep olurlar. İslâm dininin hükümlerini inkâr eden bütün ideolojiler Tağut hükmündedir. Kur'an-ı Kerim'de; "Allah, iman edenlerin velisidir (yardımcısıdır). Onları karanlıktan (kurtarıp) nura çıkarır. Küfreden-lerin velisi ise Tağut'tur. O da kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar (Tağut ve ona tabi olanlar) Cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar" (el-Bakara, 2/257) buyurulmuştur.

    Günümüzde Allahü Teâlâ'nın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır" sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasi otoritelerin Tağut hükmünde olduğu asla unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler "Tağuti" özellikleri taşırlar. Kelime-i Şehadet getiren ve günde beş vakit ezânı dinleyen her mükellef bu mahiyeti asla unutmamalıdır. İnsanları Tağutî güçlere karşı cihada teşvik etmeyen ve bu uğurda gayret sarfetmeyen kimseler ne kadar ilim sahibi olursa olsunlar, kat'iyyen âdil ve müslüman değildirler. Olsa olsa onlar ancak Bel'âm'dırlar. Dolayısıyla onların fetvaları ile amel edilemez
    alıntı.



  3. 01.Mart.2012, 21:24
    2
    Silent and lonely rains



    TAĞUT


    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuştur...” (Bakara: 256)


    Kurtubi şöyle demiştir:

    “Allah (c.c): “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara: 256) ayetinde; sağlam kulpa tutunmak için iki şart koşmuştur: Tağutu red ve Allaha iman.”


    Mücahid şöyle demiştir:

    “Sapasağlam kulp”tan kasıt; imandır. Suddi ise; İslam’dır, dedi. İbni Abbas, Said b. Cübeyr ve Dahhak ise sağlam kulp hakkında; la ilahe illallah’tır, dediler. Bu alimlerin açıklamaları birbirine zıt değildir. Hepsi tek manada birleşir.” (Kurtubi Tefsiri)

    “Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” Yani; kopmak bilmeyen, sapasağlam, bozulmayan bir dine sarılmıştır. (Begavi Tefsiri)


    İbni Kesir şöyle demiştir:

    “Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara: 256)

    Bu ayete göre; putları, Allah (c.c)’la beraber ibadet (itaat) edilenleri ve şeytanın ibadete çağırdığı her şeyi reddeden, yalnız Allah (c.c)’a ibadet edip O’nu birleyen ve la ilahe illallah’a şehadet eden kişi ancak hak üzere olmuş ve doğru yola sarılmıştır.

    Mucahid: “Sapasağlam kulp”tan kasıt; “imandır” demiştir. Suddi ise “sapasağlam kulp”tan kasıt; İslam’dır”demiştir. Said b. Cübeyr ve Dahhak ise: “Sapasağlam kulp”tan kasıt; la ilahe illallah’tır” dediler. Bu manaların hepsi doğrudur, birbirine zıt değildirler.” (İbni Kesir Tefsiri)


    “Muhakkak ki Allah Semi’dir, Alimdir.” (Bakara: 256)

    “Semi’dir.” Yani; Allah (c.c) sadece Allah (c.c)’a iman eden, tağutun her çeşidini reddeden ve Allah (c.c)’tan başka ibadet edilenlerden beri olan kişinin ikrarını duymaktadır.

    “Alim’dir.” Yani; kişinin söylediği tevhidde ve Allah (c.c)’tan başka ibadet edilenleri reddetme konusunda kalbindeki ihlasın ne kadar olduğunu çok iyi bilir. Ayrıca Allah (c.c), kullarının hepsinin kalplerinde gizledikleri her şeyi en ince detaylarına kadar bilir. O’ndan hiçbir şey gizli kalmaz ve kullarının hepsini, kıyamet gününde, ne söyledikleri, ne yaptıkları ve kalblerinden ne geçirdikleri konusunda tek tek hesaba çekecektir. Böylece onlardan hayır ameli olanları mükafatlandıracak, şer ameli olanları ise cezalandıracaktır.” (Taberi Tefsiri)


    “Kim Tağutu inkar edip” Ayet-i kerimenin bu kısmı “La ilahe”nin manasıdır.

    “Allah’a iman ederse” Ayet-i kerimenin bu kısmı ise “İllallah”ın manasıdır.

    Dikkat edilirse ayette tağutu reddetmeden kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmanın sözkonusu olmadığı vurgulanıyor. Yani bu durumda kişi imandan mahrumdur. Zira “sağlam kulpa tutunma” diye vurgulanan şey imanın, İslamın ta kendisidir. Bu ayetten anlaşılıyor ki kişinin kopmak bilmeyen sağlam kulpa sarılabilmesi yani müslüman olabilmesi için sadece Allah’a iman etmesi yeterli değildir. Tağutu reddetmeden iman etmek müslüman olmak hiçbir zaman mümkün değildir. İslamın Allah katında geçerli olabilmesi için özellikle iki şartın aynı anda tahakkuk etmesinin gerekli olduğunu Allah (c.c) yukarıdaki ayette bizlere apaçık bir şekilde bildiriyor.


    Müslüman olmanın ilk iki şartı;

    Tağutu red-inkar ve Allah’a imandır. Yüce Allah İmanın geçerliliğini tağutu red şartına bağlamıştır. Bu iki şart aynı anda yerine getirilmedikçe, ne kadar müslümanlık iddiasında bulunulursa bulunulsun asla müslüman olunamaz.

    Şüphesiz ki tağutu bilmeyen kişi tağutu reddedemez. Tağutu reddedemediği içindir ki müslüman da olamaz. İmanıda bilmeyen kişi iman edemez. Velevki iman ettiğini iddia etse bile. Çünkü imanı bilmediğinden dolayı iman iddiası geçersiz olur.

    Tağutun reddetmek, Allah (c.c)’ın birliğine imanın bir şartıdır. Allah (c.c)’ın birliğine iman ile tağuta iman birbirine zıt olan şeylerdir. Bir kulun kalbinde bu ikisinin aynı anda bulunması mümkün değildir. Kulun kalbine birisi girdiğinde diğeri çıkar. Kulun kalbinde ya Allah (c.c)’ın birliğine iman ya da tağutların herhangi birine iman bulunur. Tağutu reddetmeyen bir kalpte, Allah (c.c)’ın birliğine iman bulunmaz.


    Tevhid hem kalp hem dil hem de amelde sağlanmalıdır. Bunlardan birisini eksik yapan kimsenin müslüman olması mümkün değildir. Tevhidi bildiği halde onunla amel etmeyen kimse, firavun ve iblis gibi inatçı bir kafir olmuştur.

    Bazı insanlar ise La ilahe illallah’ı söyledikleri halde gerçek manasını hem anlamazlar, hem akletmezler. Bu kişilerde La ilahe illallah’ın manasını bilmeyen kişiler gibi kafirdirler.

    Buna göre, her kim La ilahe illallah’ı söylediği halde tağutu reddetmezse işte o kimsenin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı hac ve verdiği zekat gibi salih amelleri kendisine fayda vermez. Zira, La ilahe illallah’ı sözle söylemesine rağmen aynı anda onu bozucu ameller yapmaktadır.

    Tağutun her türünü reddedebilmek ve sadece o gayeyle yaratıldığımız halis tevhidi gerçekleştirebilmek için tağutu, özellikle de zamanımızın tağutlarını, her çeşidiyle çok iyi bilmemiz gerekir.

    Tağut

    Arapça bir kelime olup “tağa” (haddini aştı) kökünden türemiştir ve “haddini aşan mahluk” demektir.


    Tağut genel olarak;

    Kendisine ibadet ettirmek, tabi olunmasını istemek, itaate zorlamak suretiyle haddini aşan mahluk demektir.

    Şer’i manası ise;

    Hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah (c.c)’nün kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan Allah’ın koyduğu ölçüler dışında ölçüler koyan, insanı Allah’a ibadetten alıkoyan, Kendi rızası ile Allah’a ve rasulüne tabi olmayı engelleyen kimsedir.

    Bu insi ve cinni şeytan, nefis, hayvan, ağaç, para, taş, kadın, mezar olabileceği gibi; Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’ın hükümleri dışında hükümler koyan zalim bir diktatör, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, halkın seçtiği seçkin bir zümre, bir meclis, bir grup bilim adamı veya Allah’ın kitabından kaynaklanmayan adet, alışkanlık ve düşünce (ideoloji) de olabilir.

    Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanırsa ve Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse hiç şüphe yok ki kurtulmuştur ve onun kurtuluşu kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa bağlanan kişininki gibidir.


    Allah’tan başka kendisine ibadet edilen kişi eğer buna razısıysa tağut olmuştur.

    Allah’tan başka bir varlığa onun rızasıyla ibadet ediliyorsa o varlık hem ilah edinilmiş hem tağutlaştırılmış ve aynı zamanda kendini ilah ilan etmiş ve tağut olmuş olur.

    Allah’tan başka ibadet edilen varlığa onun rızası olmaksızın ibadet ediliyorsa o varlık tağut değildir sadece ilah edinilmiştir. Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen nebi ve Salih kişiler hiçbir şekilde kendilerine ibadet edinilmesine razı değildirler. Bu sebeple onlar tağut olarak isimlendirilmezler. Fakat bu kimselere ibadet eden kimseler reddedilir ve tekfir edilirler.

    O halde taş, ağaç, para, inek, mezar, put, nebi ve salih kimseler vb. şeyler rızası olmadan canlı yada cansız varlıklar olmasına rağmen nasıl tağut kavramı içerisine girmektedirler? Çünkü bunların kendilerine tapınılmasına rızaları yoktur. Tağut haddini aşan mahluk demektir. O zaman Her ilah edinilen haddini aşmış mıdır? Bunlara sadece ilah edinilen varlıklar demek doğru değil midir?


    Allah’ın izniyle bu konuyu açıklayalım:

    Allah (c.c)’tan başka rızaları olmadan ibadet edilen her varlık, Allah (c.c)’tan başka ilah edinilmiş birer varlıklardır. Bunlar ilahlık iddiasında bulunan tağutlar değil, fakat ilah edinilmişlerdir. Çünkü ilah edinmek demek; ibadetleri bir varlığa yapmak demektir. İşte bu sebeble, taş, ağaç, put, hayvan gibi varlıklara veya nebi ve salihlere Allah (c.c)’a yapılması gereken ibadetlerden birisi yapılırsa bu gibi şeyler ve kimseler Allah (c.c)’tan başka birer ilah edinilmişlerdir. Bu gibi şey ve kimselerin kendilerine ibadet edilmesine rızaları olmadıkları için tağut vasfını almazlar, fakat ilah edinilmiş varlıklar vasfını alırlar.

    Allah’tan başka rızaları olmadan ilah edinilen her varlık haddi aşmış değildir. Onlara tapanlar onların haddini aştırmışlardır. Şöyle ki; Allah’tan başka her şey yaratılmıştır. Yaratılmış bir varlığa asla ibadet edilmez. Eğer ibadet edilirse sadece Allah’ın yani yaratıcının hakkı olan ibadet o varlıklara yapılmış olur. Böylece onların haddi aştırılmış, hakkı olmayan ibadet onlara yapılmış ve böylece o varlıklar ilah edinilmiştir, yani tağutlaştırılmıştır. Aslında taş, ağaç, put, hayvan gibi varlıklara veya Nebi ve Salihlere tağut denilmez. Kendilerine rızaları olmadan ibadet edilen canlı yada cansız varlıklar kendilerine ibadet edenlerin tağutu olmuşlardır. Yoksa kendilerine rızaları olmadan ibadet edilen canlı yada cansız varlıklar tağut değildirler. Fakat onlara ibadet edenler için onların tağutu ve ilahı denir.


    Biz biliyor ve inanıyoruz ki Allah’tan başkasına ibadet eden herkes aslında şeytana ibadet etmiştir. Çünkü bu amellerini şeytanın süslemesiyle yapmıştır.

    İnsanı Allah’tan başkasına ibadete ve küfrün her çeşidine çağıran şeytandır.

    Allah’a ibadet etmeyen herkes aslında şeytana ibadet etmektedir.

    Taşa, ağaca, mezara, puta, hayvana, insana, salih insanlara, İsa (a.s)’a vs. ibadet edenler aslında şeytana ibadet etmektedirler.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Görmedin mi? Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.” (Meryem: 83)

    Bu sebeble küfre giren ve Allah (c.c)’tan başkasına ibadet eden herkes, bu amelleri şeytanın süslemesiyle yapmıştır. Ayrıca zahiren Allah (c.c)’tan başkasına ibadet eden herkes, aslında şeytana ibadet etmiştir.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Ey Ademoğlu! Ben sizden apaçık düşmanınız olan şeytana değil, yanlız bana ibadet ediniz, işte doğru yol budur diye size bildirmedim mi?”(Yasin:
    0-61)

    Allah (c.c) Adem (a.s)’den itibaren gelip geçecek bütün insanlara seslenerek onlardan bir ahid aldığını bildiriyor. Yalnız Allah’a ibadet etmeleri ve şeytana ibadet etmemelerini emrederek şeytana ibadeti yasaklıyor. Ayette bahsedilen doğrudan şeytana tapma değil onun emir ve kandırmalarını ve vesveselerini dinleyerek başka varlıklara tapma şeklinde bir tapmadır. Zira böyle olmasaydı Allah’ın ahdi ahit gereğince kişi şeytana tapmadığı takdirde kime taparsa tapsın kafir olmaz, müslüman olurdu. Zira Allah (c.c) sadece şeytana tapılmamasını emrediyor. Allah’ın şeytana ibadet olarak bildirdiği ise Allah’tan başka ibadet edilen bütün mahlukları kapsar.

    Bunun en açık delili İbrahim (a.s)’in babasına söylediği sözdür. İbrahim (a.s)’in babası şeytana değil putlara tapan bir kişiydi. Halbuki İbrahim (a.s) ona:

    “(İbrahim babasına demişti ki):” Babacığım, şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahmana isyan etmişti.” (Meryem: 44) diyor.

    İbrahim (a.s)’in babası Azer, putlara tapmasına rağmen İbrahim (a.s) babasına: “Ey baba! Şeytana tapma” demiştir. Çünkü şeytan en büyük tağuttur. Bu sebeble puta, taşa, ağaca veya insana tapan kimse, aslında şeytana tapmış sayılır. Buna göre her kim Allah (c.c)’ın hükümleri dışında başka bir kanun veya anayasayı kabul eder veya Allah (c.c)’ın hükümleriyle hükmetmeyen bir hakime muhakeme olursa, işte o kimse aslında şeytanın hükümlerini kabul etmiş ve şeytana muhakeme olmuştur. Her kim bir kavim, bir ırk veya demokrasi benzeri İslam dışı herhangi bir sistem için çarpışırsa aslında o kimse şeytan için çarpışmıştır. Tağutun gerçeği şeytandır. Bu sebeble Tağutun gerçeğine göre Tağutu tarif eden selefi salih alimleri tağutu “şeytan” olarak açıklamışlardır. Zahire bakan selefi salih alimleri ise tağutu Allah (c.c)’tan başka ibadet edilen herşey olarak tarif etmişlerdir.

    Buna diğer bir delil de Abdullah b. Zibara’nin Rasulullah (s.a.s)’le yaptığı tartışmadır. Şöyle ki:

    Rasulullah (s.a.s) Kureyş müşriklerinin ileri gelenleriyle oturdu. O sırada Nadr b. Haris de gelip oturdu. Rasulullah (s.a.s) konuşmaya başlayınca Nadr b. Haris itiraz etti. Rasulullah (s.a.s) verdiği cevapla onu susturdu. Sonra da ona ve oradakilere şu ayeti okudu:

    “Siz de, Allah’ı bırakıp taptıklarınız da şüphesiz cehennem odunusunuz.” (Enbiya: 98)

    Bunun üzerine Abdullah b. Zibara: “Muhammed’e sorunuz, Allah’tan başka tapılan her şey ve onlara tapan herkes cehennemde midir? Öyleyse biz meleklere tapıyoruz, yahudiler Uzeyr’e tapıyorlar, hristiyanlar Meryem oğlu İsa’ya tapıyorlar. Bunlara ne diyecek bakalım.” Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

    “Her kim Allah’ı bırakıp da kendisine ibadet edilmesini isterse o kendisine ibadet edenlerle birlikte cehennemdedir. Onlar ancak şeytana ibadet ediyorlardır. Çünkü onlara ibadet etmeyi onlara şeytan emretmiştir.” (Siyeri İbni Hişam)


    İmam Şankitiy şöyle dedi:

    “Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Muhakkak ki her topluluğa bir rasul gönderdik. Allah’a ibadet etmelerini tağuta kulluk etmekten kaçınmalarını emrettik.” (Nahl: 36)


    Bu ayet; Allah (c.c)’a yapılan ibadetin geçerli olabilmesi için, O’ndan başka ibadet edilenleri reddetmenin şart olduğunu göstermektedir. Allah (c.c)’ın şu ayette belirttiği gibi:

    “Dinde zorlama yoktur. Hak, batıldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur. Muhakkak ki Allah Semi’dir, Alim’dir.” (Bakara: 256)

    Allah (c.c) bir başka ayette şöyle buyuruyor:

    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Yusuf: 106)

    Buna benzeyen çok ayetler vardır.” (Edvau’l-Beyan Tefsiri)


    Tağutlar sayı bakımından çoktur. Fakat Kur’an ve sünnete bakıldığında onların başları ve ileri gelenlerinin beş olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

    1) Allah’u teala’dan başkasına ibadete çağıran şeytan (İblis).

    İblis şöyle tağut olmuştur; Küfre girmekle yetinmemiş, insanlara küfrü ve şirki süslü göstermiş, onları bu amellere çağırmış ve yapmalarını emretmiştir. İblis ve şeytanlar tağutların en büyüğü ve en tehlikeli olanıdır. Çünkü hem kendine ibadete çağırmakta, hem kendisinden başkasına ibadete çağırmakta, hemde Allah’u tealanın hükümlerini değiştirmeye çağırmaktadır. Aynı zamanda gaybı bildiğini iddia eden tağutlara yardım etmektedir.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Ey ademoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytana değil yalnız bana ibadet edin dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?” (Yasin: 60-61)


    2) Allah’u tealanın hükmünü değiştiren zalim idareciler.

    Bunlar Allah’u teala’ya rağmen teşri koyanlardır. Bu tür idareciler apaçık bir şekilde mutlak olarak tafsilatsız kafirdir. Hatta Allah’u teala’nın şeriatine muhalif tek bir kanun koysalar bile. Bu yaptığını caiz görmezse, Allah’u teala’nın hükmünü kendi koyduğu hükümden daha iyi olduğuna inansa bile büyük küfür işlemiş ve kafir olmuştur. Bu konuda kalpteki inanç muteber değildir. Yaptığı amele bakılır. Burada kafir olmasının sebebi Allah’u teala’nın kanunlarına rağmen bir kanun, bir teşri koymasıdır. Bu durumda neye inandığı önemli değil, ne yaptığı önemlidir. Bunun delili ise Allah’u teala’nın şu ayetidir:

    “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?” (Şura: 21)

    “O (Allah) ki; yeryüzünü size bir döşek, göğüde bir bina kıldı. Gökten su indirip sizlere rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi. (Bunları) bile bile artık Allah’a endad edinmeyin (eşler koşmayın)” (Bakara: 22)

    “Sana indirilen Kur’an-a ve senden önce indirilenlere inandıklarını (iman ettiklerini) iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)


    3) Allah’u teala’nın indirdiği ile hükmetmeyenler.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)


    4) İnsanları kendisine ibadete çağıran, insanları Allah’ın indirdiği kanunlardan başka bir kanunla muhakeme olmaya zorlayandır.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Bunlar içinde kim: “Ben Allah’tan başka bir ilahım” derse işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını böyle veririz.” (Enbiya: 29)


    5) Gaybı bildiğini iddia eden kişidir.

    Allah’u teala şöyle buyuruyor:

    “Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz. Ancak elçileri (rasulleri) içinden razı olduğu, seçtiği kimseler başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyiciler (gözetleyiciler) dizer.” (Cin: 26-27)

    “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Ondan başka hiç kimse onu bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir.” (En’am: 59)


    Tağutu daha iyi anlayabilmek için şöyle örnekler verebiliriz:

    1) Allah (c.c) hırsızlık hakkında şöyle buyuruyor:

    “Hırsızlık yapan erkek ve kadının Allah’ tan bir ceza olmak üzere yaptıklarına karşılık olarak ellerini kesin.” (Maide:38)

    Allah (c.c) bu ayette hırsızlık yapanın elinin kesilmesi için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Hırsızlık yapan kişinin elinin kesilmesi doğru değildir. Hapse atılması gerekir.” veya “boynunun kesilmesi lazım.” derse bu kişi açık bir şekilde: “Ben Allah’ın koyduğu kanunları kabul etmiyorum, beğenmiyorum” demese bile Allah’ın kanunlarından başka kanunlar çıkardığı için sadece ve sadece Allah’a ait olan hüküm koyma yetkisini kendisine vermiş, ilahlık taslamış ve böylece tağut olmuş olur. Her kim buna itaat ederse, desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri tekfir etmezse kafir olur. Bu kişi müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de kafirdir. Çünkü bu kişi Allah katında imanın geçerli olması için gerekli olan tağutu inkar şartını yerine getirmemiştir.


    2) Allah (c.c) başörtüsü hakkında:

    “(Ey Muhammed!) Mü’min kadınlara söyle! Başörtülerini omuzlarına ve göğüslerinin üzerine indirsinler.” (Nur: 31) buyurarak mü’min kadınların örtünmeleri için emir veriyor. Bir kişi çıkar da: “Bu şekilde giyinmek şart değildir, isteyen istediği gibi giyinebilir” diye bir kanun koyarsa bu kişi Allah’ın koyduğu ölçüler dışında bir ölçü koyduğu ve yalnızca Allah’a aid olan bir sıfatı, yetkiyi kendisine verdiği için ilahlık taslamıştır. Bu kişi açık bir şekilde “ben ilahım” demese bile, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse yine de tağut olmuş olur. Kim buna itaat ederse(*), desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri reddetmeyip tekfir etmezse veya onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse kafir olur. Bu gibi kişiler müslüman olduğunu söyleseler, namaz kılsalar, oruç tutsalar, hacca gitseler bile yine de kafirdirler. Çünkü bunlar; Allah katında imanın geçerli olması için gerekli olan tağutu inkar şartını yerine getirmemişlerdir.


    Tesettürlü olan müslüman bir kız okuldan gelen emirlere itaat ederek başını açarsa emir verenlerin baş açmayı meşru kılarak baş örtüsünü yasakladıklarından dolayı o da onlara itaat ettiği için onlar gibi meşru saymış ve kafir olmuş olur. Fakat onlara “Ben siz söylediğiniz için başımı açmıyorum, bu benim dinimde haramdır, yaptığınız küfürdür, ben sadece tahsilimi tamamlayabilmek için başımı okulda açıyorum, bu durumdan da razı değilim, asla bunu caiz görmüyorum, günah işlediğimi kabul ediyorum, Allah beni affetsin” derse bu kız günahkardır, kafir değildir. Fakat bu durum devamlılık arzettiğinden küfür tehlikesi vardır. Böyle bir zorlamayla karşı karşıya kalan müslüman bir bayanın bu sözü kafirlere bir defa söylemesi yeterlidir. Fakat bu iş basit bir iş değildir. Eğitim için büyük haram işlemek büyük bir vebaldir. Bu amelden uzak durmak gerekir. Çünkü herhangi bir mecburiyeti yoktur. “Saçını açıp okula gidebilir çünkü mecburdur” diyen kafir olur. Ara sıra utanarak başını açan kız veya kadın bu yaptığı ameli haram saydığı müddetçe kafir olmaz haram işlemiş sayılır. Fakat devamlı bir şekilde açık dolaşırsa kafir olur. Çünkü Allah’ın hükmünü hafife almıştır. Ayrıca bu durum kalbi ile sıkıntı duymadığını gösterir.


    3) Allah (c.c) faiz hakkında:

    “Allah alışverişi helal faizi haram kıldı.” (Bakara: 275) buyurarak faizi kesin olarak haram (yasak) kıldığını bildiriyor. Bir kişi çıkar da Allah’ın yasakladığı faizi serbest bırakırsa, faizle çalışan bankaların açılması için kanun koyarsa bu kişi açık bir şekilde: “faiz helal” demese bile Allah’ın haram kıldığı faizi helalleştirmiş olur. Bu kişi kendisinde bu yetkiyi gördüğü için: “Ben ilahım” demese bile ilahlık taslamış ve tağut olmuş olur. Kim buna itaat ederse, desteklerse veya tekfir etmezse veya buna itaat edip destekleyenleri reddetmeyip tekfir etmezse veya onları tekfir etmeyenleri tekfir etmezse kafir olur. bu kişinin kafir oluşunun nedeni tağutu inkar etmemesinden dolayıdır.
    Örneğin; Allah içkiyi haram kılmıştır. Bir kişi çıkar da içkinin satışını serbest bırakır, buna izin verir ve içki içilmesi, satılması serbesttir diye bir kanun çıkarırsa, bu kişi “içki helaldir” demese bile kendisini ilah olarak ilan etmiş ve tağut olmuş olur. Velev ki müslüman olduğunu iddia etmiş olsun sonuç değişmez. Kim de bu gibi kanunları kabul eder, uygulanması için yardım ederse bu kanunları koyan kişi veya kişilere ibadet etmiş olur. Bu kişi La ilahe illallah dese, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse, müslüman olduğunu iddia etse de Allah’ tan başka ilah edinmiş ve kafir olmuş olur. Adiyy b. Hatem hadisi buna açık bir delildir. Şu halde kim bu kanunları koyanları reddedip tekfir etmezse, yine bu kanunları kabul eden ve uygulanmasına yardım eden kişileri tekfir etmezse veya onların hala müslüman kalabileceklerine inanırsa sahte ilahları reddetmemiş olacağından; La ilahe illallah’ı gerçekleştirmeyip müslüman olmamıştır. Çünkü La ilahe illallah sadece Allah’a inanmakla gerçekleşmez. Bununla beraber ancak sahte ilahlar reddedildiği zaman gerçekleşir. Allah ancak bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dini kabul eder. Yine aynı şekilde bütün ibadetleri yalnız kendisine has kılanları müslüman olarak kabul eder. Zira Allah (c.c) Zümer: 3 ayetinde bütün ibadetlerin kendisine has kılındığı dinin kendi dini olduğunu açıkça beyan ediyor. Allah’a daha çok yaklaşmak için dahi yapılsa bazı ibadetleri kendisinden başkasına yapan kimselerin müslümanlığını ise kabul etmiyor. Onları yalancı ve kafir olarak niteliyor.


    Günümüzde “La ilahe illallah” kelimesi artık sadece kuru bir sözden ibaret hale gelmiştir. Minarelerden, radyo ve televizyonlardan söyleniyor. Hatta söyleyenlere tağutlar tarafından maaş veriliyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Çünkü artık bu kelime sadece kuru bir söz olmaktan başka birşey ifade etmiyor. Söyleyenler manasını bilmiyor. Söyletenler de (tağutlar) insanların bu kelimenin manasını anlamadıklarını çok iyi bildikleri için söylenmesine izin veriyorlar. Bu kelimeyi bilmeden söyleyenler değil de bu kelimenin hakiki manasını bilip insanlara anlatanlarsa hapislerden çıkmıyorlar. Niçin?! Örneğin bir adam minareye çıkıp da: “İbadet yalnız Allah’a yapılır. Helal (serbest) ve haram (yasak) tayin etme yetkisi yalnız Allah’a aittir. Allah’ın helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Kanun koymak yalnız Allah’a aittir. Kim Allah’ın yasakladığı şeyleri serbest bırakırsa veya Allah’ ın serbest bıraktığı şeyleri yasaklarsa namaz da kılsa oruç da tutsa hacca da gitse tağut olmuş olur. Bu ister bir şahıs ister bir topluluk ister bir parti isterse de bir meclis olsun farketmez. Böyle yaptığı için ilahlık iddia etmiş ve tağut olmuş olur. Kişinin müslüman olabilmesi için bunları reddetmesi, onlara itaat etmemesi, onları tekfir etmesi, onlara itaat edenleri ve tekfir etmeyenleri tekfir etmesi gerekir. Kişinin müslüman olabilmesi için bu gibi sultaları yoketmeye çalışması gerekir.” dese ve La ilahe illallah’ı bu şekilde açık olarak böylece anlatsa hiç tağutlar ona izin verir mi?! Kaldı ki maaş versinler.! İşte La ilahe illallah’ın manası budur


    Yukarıdaki örneklerde bir mü’minin Allah’ın koyduğu ölçüleri değiştiremeyeceğini ve bu ölçüleri değiştirenlere de mü’min diyemeyeceğini net bir şekilde gördük.

    Allah (c.c) mü’mini bir başka ayette şöyle tarif ediyor:

    “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı bulunmadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)

    Allah (c.c) kendi nefsine yemin ederek diyor ki: “Bir kişi herhangi bir konuda Rasulullah’ın getirdiği hükümlere başvurmazsa hatta başvurduğu halde verilen hükümden dolayı kalbinde bir sıkıntı duyarsa bu kişi mü’min değildir. İnsanın mü’min ve müslüman olabilmesi için insanlar arasında vuku bulan ihtilaflarda Kur’an ve sünnetin hükmüne başvurması ve o hükümlere zahiren ve batınen tam bir teslimiyet göstermesi gerekir.”


    Günümüzdeki bazı kişiler şöyle diyebilirler: “Bizim yaşadığımız devlette şeriat hakim değildir. Eğer tağutun mahkemesine başvurmazsak hakkımızı alamayız. Hakkımızı almak için de tağutun mahkemesine başvurabiliriz.” (“Tağuta muhakeme olma” başlığı altında genişçe açıklanmıştır bknz.)

    Bu gibi kişilere şöyle denilir: “Birisi sizden hakkınızı alsa ve: “Bana namaz kılmadan hakkınızı alamazsınız” dese, siz bu hakkınızı almak için ona namaz kılarsanız Allah katında müslüman kalabilir misiniz?” Elbette: “Müslüman kalamayız. Çünkü; namaz ibadettir ve ibadetler de yalnızca Allah’a yapılır. Başkasına namaz kıldığımızda onu ilah seviyesine çıkarmış oluruz” dersiniz. O halde düşünmez misiniz ki acaba Allah tağutun mahkemesine başvurulduğunda kafir olunacağına dair niçin hüküm vermiştir?

    Tağutun mahkemesine başvurulduğunda sadece Allah’a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah’tan başkasına verilmesi söz konusudur. Çünkü hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir. Allah (c.c) sadece kendi hükmüne itaat edilmesini emretmiştir. Kendi hükmünden başkasına itaat edenlerin kimin hükmüne itaat ediyorlarsa ona ibadet ettiklerini apaçık bir şekilde: “Hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Allah, kendisinden başkasına değil yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (Yusuf: 40) ayetinde apaçık bir şekilde bildirmiştir. Öyleyse her ne kadar kalben tağutu sevmediğinizi ona düşman olduğunuzu iddia etseniz bile hareketiniz bunu yalanlamaktadır. Zira gerçekten tağuta düşman olmuş ve onu kalbinizle inkar etmiş olsaydınız ister hakkınız gitsin ister gitmesin tağutun mahkemesine başvurmazdınız. Mesele hak-hukuk meselesi değil, mesele yalnız Allah’a ait olan hüküm verme yetkisinin Allah’tan başkasına verilmesidir. Bu ise şirkin ta kendisidir. Allah (c.c) Nisa suresinin 60. ayetinde tağuta muhakeme olmayı isteyenlerin iman iddialarının geçersiz olduğunu ve şeytanın bunları: “Tağuta muhakeme olmayı istediğiniz halde müslüman, mü’min kalabilirsiniz” diye vesvese vermek suretiyle derin bir sapıklığa saptırdığını bildiriyor.

    Bu söylediğimiz şeyler şu ayetler dikkatlice okunduğunda iyice anlaşılmış olacaktır.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:


    “Kendilerine doğru yol açıkca belli olduktan sonra mürted olup tekrar küfre dönenlerin yaptıklarını şeytan kendilerine hoş göstermiştir. Çünkü onlar Allah’ın indirdiklerini hoş karşılamayanlara: “Biz size ileride bazı hususlarda itaat edeceğiz” dediler. Halbuki Allah onların gizlediklerini biliyor. Ya melekler yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olacak?” Çünkü onlar Allah’ı gazablandıracak şeylere uydular ve O’nun rızasını hoş karşılamadılar. Bunun üzerine Allah da onların amellerini boşa çıkarıverdi.” (Muhammed: 25 - 28)

    Allah (c.c) bu ayette İslamı anladıktan sonra şeytanın batılı süsleyip doğru olarak göstermesi sonucu şeytana uyarak dinden çıkıp tekrar küfre dönenlerin ilimlerinin kendilerine fayda vermeyeceğini bildiriyor.

    Tıpkı bunun gibi zamanımızda gerçeği bilen bazı kişiler şeytan tarafından aldatılarak hiçbir şekilde gerçek zorlama olmaksızın küfür sözü söylüyorlar veya insanı küfre sokan ameller işliyorlar, sonra da bunun kendilerini dinden çıkarmadığını ve hakkı bildiklerini, Kelime-i şehadeti sevip manasını kabul ettikleri için ne yaparlarsa yapsınlar dinlerine, imanlarına zarar gelmeyeceğini zannediyorlar. Halbuki onlar şu gerçeği unutuyorlar: Müşriklerden çoğu İslamı bilip sevdikleri halde mallarına, canlarına veya ailelerine bir zarar gelmesinden korkarak veya geçici bir dünya menfaati elde etmek için kafirlere uydular ve İslamı uygulamayı terkederek dinden çıktılar.

    Bu ayette Allah, helal ve haramların söz konusu olduğu bazı meselelerde katından indirdiği hükümleri beğenmeyen ve bu hükümlere karşı büyüklenen müşriklere bazı meselelerde itaat edeceklerine söz verenleri verdikleri sözü yerine getirmeseler ve kandırma niyetinde olsalar bile kafirlere “Size ileride bazı hususlarda itaat edeceğiz” diyen kişilerin mürted olduklarını bildiriyor. İman etmelerine rağmen bu sözü söyledikleri için mürted oluyorlar ve imanları onlara fayda vermiyor.

    Eğer bu kişiler mürted oluyorsa, Allah’ın kanunlarını beğenmeyen, Rasulullah’ın şeriatını beşeri ve tağuti kanunlarla değiştirip, bu küfür kanunlarını üstün gören, müşrik ve kafirleri destekleyenler; Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıkları zaman onlarla mücadele edilmesini hoş karşılamayanlar, tağutları sevmeyip kanunlarına uymayan ve İslamı hakim kılmak için çalışan tevhid ehlini hatalı bulanlar, tevhid ehline zarar vermeleri için kafirlere maddi ve manevi yardımda bulunanlar, tağutların başarıları için sevinen ve başarılı olmaları için ellerinden geleni yapmaktan çekinmeyen kimseler şüphesiz bunlar, daha mürted, daha sapık, daha şerli kimselerdir.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Sana indirilen Kur’an-a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)


    Müslümanlık Lafla Ve Kuru İddialarla Olmaz. Şu iyi bilinmelidir ki; İslam laflarla, kuru iddialarla, nefse hoş gelen İslami emirleri yerine getirip nefse hoş gelmeyenleri terketmekle gerçekleşmez. Bu gibi özelliğe sahib olan kimseleri Allah (c.c)’ın azabından hiç kimse kurtaramaz ve belki böylelerinin azabı Allah (c.c) katında daha büyük olur. Çünkü bu kimseler, İslam’ı bilmelerine rağmen gerçek İslam’a tabi olmamış ve onu terketmişlerdir.

    Kendilerine “müslüman” ismini yakıştırmalarına, “hayatımızı Kur’an’a ve sünnete göre düzenlememiz gerekir” demelerine rağmen; Kur’an’da sadece “şeair” adı verilen namaz, oruç, hac, zekat gibi meseleleri yerine getirip siyasi, iktisadi, sosyal alanlarda ise Kur’an’ın hükümlerini bir kenara atarak beşeri hükümleri uygulayan veya o hükümlere tabi olanlar bilmelidirler ki, bu iddia etmiş oldukları müslümanlık değil, bilakis şirkin ta kendisidir. Zira müslüman olmak demek; Allah (c.c)’ın şeriatine tam manasıyla boyun eğmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak, Allah (c.c)’ın şeriati dışındaki tüm şeriatleri (kanunları, sistemleri, düzenleri,) tüm ideolojileri, kimden gelirse gelsin, kim uygularsa uygulasın, reddetmektir. İşte ancak böyle yapılması halinde Allah (c.c)’a tam manasıyla ibadet edilmiş ve şirkten uzak kalınmış olunur.

    Fakat şu asrımızda öyle bir dönem yaşıyoruz ki, insanların çoğu namaz, oruç, hac, zekat vs gibi İslami emirleri Allah (c.c)’ın istediği şekilde yapmalarına rağmen, hayatları şekillendiren hükümleri beşerden almakta, ihtilaf halinde beşerin hükümlerine başvurmakta ve böylece Allah (c.c)’ın indirmiş olduğu hükümleri bir kenara atmakta, bundan hiç rahatsız olmamakta ve bir sıkıntı duymamaktadırlar.

    Allah (c.c)’ın şeriatiyle hükmetmeyen ve hatta Allah (c.c)’a, rasulüne ve İslam dinine savaş açan yöneticilere saygı göstermekte, onları sevmekte, onları desteklemekte, onları korumakta, onları sabah akşam alkışlamaktadırlar. Bu kafir yöneticileri tekfir eden gerçek müslümanları ise “havaric”, “sapık”, “bölücü”, “vatan haini” gibi sıfatlarla isimlendirmektedirler.

    Yine insanlardan bazıları vardır ki bunlar, müslüman olduklarını, İslam dinini hakim kılmaya çalıştıklarını, bu gayeyle hareket ettiklerini söylemelerine rağmen isteklerini gerçekleştirmek için küfür ve şirk işlemekten geri kalmazlar. Zira bu kimseler; İslam’a zıd, çok ilahlılık sistemi olan demokrasi düşüncesine inandıklarını söyleyerek bu ilahlık sisteminin kanunlarına göre parti kurar ve parti kurmanın da bir cihad olduğunu söylerler. Böylece hem kendilerini, hem de cahil halkı kandırarak Allah (c.c)’ın azabını gerektirecek amelleri işlerler.


    Zamanımızda insanların çoğunun gafil olduğu gizli tağutlardan bazıları;

    İslam şeriatine muhalif adet ve örfler, moda dünyası, seks filimleri, futbol takımları, kendilerine sanat yıldızları denilen şarkıcılar, artistler ve bunların benzeri daha başka nice şeyler...

    Nice batıl örf ve adetler sebebiyle suçsuz insanların canlarına kıyıldı ve nice haksızlık ve zulümler oldu...

    Moda uğruna nice gençlerin beyinleri uyuşturuldu ve nice insan bataklığa sürüklendi...

    Oynatılan seks filimleri sebebiyle nice genç kızların, çocukların namusları kirletildi ve canları heder edildi...

    Nice takımlar için kanlar aktı, eşi başka takımı tuttuğu için nice yuvalar yıkıldı.

    Nice sanatçı denilen soytarıların sevgisi Allah-u Teâlâ ve rasülünün sevgisinin üstüne çıktı. Onlar için, onlar uğruna her ne olursa adeta feda edilir oldu...

    İşte bu gizli tagutlara ve insanların bunlara karşı olan durumlarına dikkatle bakıldığında ibadetin bir yönünün bunlara verilerek, bunların Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenler oldukları açıkça görülür.

    İşte zamanımızın tagutlarının başlarını ve yaygın olanlarını; onlardan beri olup, onları ve onlara ibadet edenleri tekfir etmen için sana anlattık.

    Zikrettiğimiz bu tagutlara ve zamanımızdaki insanların bu tagutlara karşı durumlarına düşünerek baktığında insanların çoğunun bu tağutlara ibadet ettiklerini görürsün.

    Öyle ki, Allah-u Teâlâ'ya itattan kaçınılarak bu tağutlara itaat edilmekte, bu tağutlar için dostluk ve düşmanlıklar yapılmakta, Allah-u Teâlâ ve rasulünün hükümlerine değil bu tağutların hükümlerine muhakeme olunmakta, Allah-u Teâlâ'nın dinine değil, tağut ve askerlerinin dinine bağlanılmaktadır. Buna rağmen böyle yapan kimseler kendilerinin İslam’a tabi olduklarını, müslüman olduklarını iddia etmekten de geri durmazlar. Fakat onların içinde bulundukları durum, ileriye sürdükleri iddialarını yalanlamaktadır.

    Şu iyi bilinsin: Kişinin niyetinin halis olması, onu her zaman cennete götürmez. Zira cennete girebilmek için halis niyetle birlikte, amellerin de halis olması gerekir. Halis amel ise Allah (c.c) ve rasulünün bildirdiği ve gösterdiği şekilde yapılan ameldir.

    Halis niyetle olsa bile, küfür işleyerek asla İslam hakim kılınmaz.

    Şeriatın haram veya küfür gördüğü ameller asla niyete göre değildir. Bir müslüman şirk, küfür ve haram olan bir ameli işlerken onu iyi niyetle işliyor olsa bile bu küfürdür iyi niyeti onu müşrik olmaktan kurtarmaz.

    Küfür ve şirk işleyerek İslamı hakim kılmaya çalışanları şeytan çok derin bir sapıklığa saptırmış ve onların amellerini kendilerine süslü göstermiştir.

    Ey müslümanlık iddasında bulunan, bununla birlikte şirk ve küfür bataklığında yüzen kimseler! Bu açıklamalara kulak verin ve Allah (c.c)’a bu hal üzere kavuşmanız halinde, rasulü ve Kur’an’ı yalanlayan ve böylece inkar ve şirklerinde ısrar eden kimselere vadedilen azabın size ulaşacağını unutmayın!
    Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthane, kâhin, sihirbaz. Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça "Teğa" kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan "Tuğyan" Allah Teâlâ'ya isyan etmek anlamına gelmektedir.llah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.



    Tağut, Allah (c.c)'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider veyahut da kral olabilir. Bu sebepten dolabir insanın müslüman olabilmesi için tağutu reddetmesi gerekmektedir.


    Tağut kelimesi aslında çoğul manâsı taşımaktadır. Çünkü Allah (c.c)'ı inkâr eden, bir yerine birçok tağutun kulu olur. Bunlardan bir tanesi insanı çeşitli günahlara yönelten şeytandır. Diğeri, insanı ihtiras ve arzularının esiri kılan kendi nefsidir. Kezâ karısı, çocukları, hısım ve akrabaları, ailesi, arkadaşları ve milleti ile siyasî ve dinî liderleri ve hükümetleri gibi diğerleri de bulunmaktadır. Bütün bunlar o kimse için birer tağut olur ve o kişiyi kendi arzu ve ihtiraslarına esir etmek isterler. Bu pek çok efendilerin kulu olan kimse, tatminine bir türlü imkân olmayan bu tağutlardan her birini ayrı ayrı memnun etmek hayaliyle ömrünü boşa tüketir (Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, Terc. Heyet, İstanbul 1986, I, 176)


    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de: "Andolsun ki biz her kavme "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının " diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36), "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) ayetleriyle müminlere tağut hakkında bilgi vermekte ve tağuta karşı takınmaları gereken tavrı açıklamaktadır. Alimler de tağut hakkında, ayet ve hadislerden çıkardıkları deliller çerçevesinde yaptıkları yorumlarla bu kavramı tefsir etmektedirler.


    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O halde bu rejimlerin hepsi "tağut" olarak isimlenir. Hatta kitlelere "en cazip ve hüsn-ü kabul gören bir rejim" olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tağut hükmündedir.


    Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet eden hükümler "tağut" olarak isimlendirilirler.
    Allah Teâlâ (c.c) Kur'an-ı Kerîm'de; "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tağutu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister" (en-Nisa, 4/60) buyurmaktadır.

    Bir kişi Allah (c.c)'a, peygamberlere, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve inanmakla mükellef olduğu bütün hususlara inandığını açıklasa, fakat demokratik, lâik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat ederse o kimsenin irtidadına (dinden çıktığına) hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah Teâlâ'dan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah Teâlâ katında üstünlük, sadece takva iledir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ; "Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır" (el-Hucurat, 49/13) buyurmaktadır.


    Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda "ilahlık" iddiası içindedirler. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkıp kâfir olurlar. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, kâfirlerdir." (el-Maide, 5/44) buyurmaktadır.


    Tağutların hükümlerine göre yönetilen beldeler "Dâr'ul-Harp" durumundadırlar. Tağutun hüküm sürdüğü beldelerde yaşayan bütün müminlerin, din Allah'ın oluncaya, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri farzdır. Bu cihaddan kaçıp, tağutun hükmüne razı olanlar ise, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın, kâfir olma durumundadırlar. Allah Teâlâ (c.c) bu hususta; "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) buyurmakta ve müminin tağut karşısındaki yerini belirlemekte
    Allah Teâlâ, Âdem (a.s)'dan, Resulullah'a (s.a.v) kadar bütün peygamberleri, insanları Tevhid'e, yani Allah'ın varlığına ve birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm koyma isteğinde olan "tağut"a karşı savaşmaya ve tağut kapsamına giren her şeye kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.


    Nitekim Allah Teâlâ bu hususta; Andolsun ki biz her kavme, "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının" diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36) buyurmaktadır.


    Bu tağutlar İbrahim (a.s) döneminde Nemrut, Mûsa (a.s) döneminde Firavun, Resulullah (s.a.v) döneminde de Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Daru'n-Nedve'nin ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleri olduğu gibi, diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen peygamberlerin getirdiği tevhid akidesini inkâr edip, atalarından kalan inançları devam ettirme inatçılığı gösteren puta tapan kavimler olmuşlardır. Günümüzde de heva ve hevesleriyle hükümler koyan ve o hükümleri insanlara dayatan meclisler, hükümetler, devletler vb. gibi kurum ve kuruluşlar da bu tağutlardandır.
    gelen peygamberler, gönderildikleri kavimleri tevhid'e çağırdılar. Tapmaya devam edegeldikleri putlarının kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar veremeyeceklerini açıkladılar. Ancak pek azı müstesna olmak üzere, çoğunluğu peygamberleri yalanladılar, hatta öldürdüler. Allah Teâlâ'ya yönelecekleri yerde, atalarından devraldıklarını ileri sürdükleri tağuta yöneldiler. Allah Teâlâ bu inkârcı kavimler hakkında; "Onlara: «Allah'in indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birseye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? (Bakara 170)" buyurmakta ve nasıl bir çıkmazda olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.

    Tağutların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tağutlar varlıklarını korumuşlardır. Tağut, sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan bir güç değildir. Tağut, bugün de müslümanın en büyük düşmanıdır. Tağut, devlet sistemlerini, ahlâki değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tağut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana hayat hakkı tanımamaktadır.


    Müslüman Allah'ın hükümleri doğrultusunda yaşamak, O'nun koyduğu hükümler dışında konulan bütün hükümleri reddetmek, İlâhlık taslayan bütün güçleri yok etmek için çalışmakla mükelleftir. Şu bir gerçektir ki, Allah (c.c)'a iman edenler, O'nun yolunda tağutla savaşmak zorundadırlar. Çünkü tağut bir mümin için her şey demek olan imanını çiğnemek, ona hayat hakkı vermemek ve Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koymak amacındadır. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de; "İman edenler Allah yolunda cihat ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76)

    Resulullah (s.a.v) de tağut hakkında bir hadis-i şerifinde; "Her kim (tağuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakk'ı hakim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse, nifaktan bir şube üzerinde ölür" buyurmaktadırlar." (Muhtasar Sahih-i Müs-lim, Hafız Münzirî, Hd. No: 103)

    Bu ayet ve hadis, bir müminin tağuta karşı takınması gereken tavrı en anlaşılır şekilde ortaya koymaktadır. Bir mümin; camileri-nin ibadete açık olmasına izin veren, insanları dini inançlarında özgür bıraktığını iddia eden rejimlere karşı çok dikkatli olmak zorundadır. Bugün bu rejimler, İslâm dünyası için büyük bir tehlike arzetmektedirler. Bu rejimlerin hepsi tağuttur. Çünkü apaçık ortadadır ki Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemektedirler. İnsanları kendi heva ve hevesleri doğrultusunda çıkarmış oldukları hükümlerle idare etmektedirler. Allah'ın hükümlerini, ortaçağ insanına hitab edebilen, sınırlı, bugünün gelişen ve düşünen insanının gerisinde kalmış hükümler olarak kabul etmektedirler.

    Bir mü'min, tağutu, yani Allah Teâlâ'nın emirleri ve yasakları ile çatışan nefsini, diğer şahısları, önderleri, rejimleri ve ilkeleri red etmedikçe, hakimiyetin yalnız Allah'a ve O'nun düzeni olan İslâm nizamına ait olduğunu kabullenmedikçe imanın sembolü olan tevhid kulpuna yapışamaz. Allah Teâlâ bu konuda da şöyle buyurmaktadır: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tağutu inkâr edip de Allah'a (O'nun kanunlarına) iman ederse, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. Allah işiten ve bilendir." (Bakara, 2/256)

    Dolayısıyla insanlar için iki yol vardır. Birincisi: Allahu Teâlâ (c.c)'ya iman etmek ve her türlü ilişkileri (hayatını) İslâm'ın hükümlerine göre değerlendirmek; ikincisi, tağuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamak!.. Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir. İnsanlar kendi iradeleri ile, bu iki yoldan birisini tercih etmekte serbesttirler. Buna "Kesb" (kendi kazancı) denilir. İmam Taftazânî, "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azab görmeye esas teşkil eden ihtiyari fiilleri vardır." (Taftazanî, Şerhu'l Ahaid, İstanbul 1980, s. 196) diyerek, bu konuda herhangi bir zorlamanın olmayacağına işaret etmiştir.

    Allahü Teâlâ'nın hükümlerini bir kenara bırakarak, Tağut'un huzurunda muhakeme olmak ve onun hükümlerine boyun eğmek, küfrü tercih etmek demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye, boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar Tagut'un huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki Tağut'u inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı" (en-Nisa 4/60) buyurulmuştur. Bu ayette Tağut'un hükümlerine boyun eğen ve kalben razı olanların, iman iddialarının boş olduğu ifade edilmektedir. İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde "Allahü Teâlâ Tağut'un hükümlerine kalben teslim olanların iman iddialarını red etmektedir" diyerek, meselenin özüne işaret eder (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1969, I, 519). Tağutî güçler; Allahu Teâlâ'nın arzında, O'nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır. Bununla ilgili olarak, "İman edenler; Allah Teâlâ'nın yolunda cihat ederler. Küfredenler ise, Tağut yolunda savaşırlar. Öyle ise; şeytanın dostlarıyla (Tagut güçlerle) savaşınız. Şüphesiz ki, şeytanın hilekârlığı zayıftır" (en-Nisa, 4/76) buyurulmuştur. Bir mümin Tağutî güçlerle savaşmanın farz olan bir ibadet olduğunu bilmek mecburiyetindedir. Bu Kelime-i Tevhid'in tabii bir sonucudur.

    Allahû Teâlâ'nın hükümlerine karşı tuğyan eden siyasi otoriteler insanları, dalaletin karanlığına doğru çekerler. Hem bu dünyada, hem de Ahirette işkenceye ve azaba uğramalarına sebep olurlar. İslâm dininin hükümlerini inkâr eden bütün ideolojiler Tağut hükmündedir. Kur'an-ı Kerim'de; "Allah, iman edenlerin velisidir (yardımcısıdır). Onları karanlıktan (kurtarıp) nura çıkarır. Küfreden-lerin velisi ise Tağut'tur. O da kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar (Tağut ve ona tabi olanlar) Cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar" (el-Bakara, 2/257) buyurulmuştur.

    Günümüzde Allahü Teâlâ'nın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır" sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasi otoritelerin Tağut hükmünde olduğu asla unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler "Tağuti" özellikleri taşırlar. Kelime-i Şehadet getiren ve günde beş vakit ezânı dinleyen her mükellef bu mahiyeti asla unutmamalıdır. İnsanları Tağutî güçlere karşı cihada teşvik etmeyen ve bu uğurda gayret sarfetmeyen kimseler ne kadar ilim sahibi olursa olsunlar, kat'iyyen âdil ve müslüman değildirler. Olsa olsa onlar ancak Bel'âm'dırlar. Dolayısıyla onların fetvaları ile amel edilemez
    alıntı.






+ Yorum Gönder