Konusunu Oylayın.: Hadisler hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hadisler hakkında bilgi
  1. 01.Ocak.2012, 04:19
    1
    Misafir

    Hadisler hakkında bilgi






    Hadisler hakkında bilgi Mumsema Hadisler ile ilgili eğitici bilgiler yazar mısınız ? Dinimizde hadisler hakkında eğitici bir yazı yazar mısınız ?


  2. 01.Ocak.2012, 04:19
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 01.Ocak.2012, 16:20
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hadisler hakkında bilgi




    Gerek lügat ve gerekse ıstılah yönünden hadis kelimesinin arzettığı manalar arasında bir hayli farklılıklar mevcuttur Lügat yönünden kadım (eski) 'in zıddı cedıd (yeni) manâsına gelen hadis, aynı zamanda haber manâsına da gelir ve bu kelimeden müştak bazı fuller, haber vermek, tebliğ ve nakletmek gibi manâlarda kullanılır "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin" (Kehf suresi 6) mealindeki Kur'ân âyetinde gördüğümüz "hadis" kelimesi, soz veya haber manâsında kullanılmış ve bununla Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir Bir başka âyette ise, bu kelimenin muştakkı olan bir fiil, "haber ver", "tebliğ et" manâsında kullanılmıştır "Rabbının nimetlerini detâhdıs et (haber ver)" (Duha suresi 11)

    Daha sonraları, kelimenin istimalinde bazı inkişaflar görülmüş, umumî manâsında herhangi bir değişiklik olmamakla beraber, dini çevrelerde bazı haber nevilerine ıtlak olunan hususî bir manâ kazanmıştır Ibn Mes'ud'tan nakledilen bir haberde bu manâ açıkça gorulur "Muhakkak ki sozun en güzeli Allah'ın Kitabıdır "

    Istılah yönünden hadis, genellikle Hazretı Peygamberin sözlerine ıtlak (söylemek) olunmakla beraber, İslam alimleri arasında yine aynı mânada kullanılan kelimenin medlulünü (delil) tarif bahis konusu olduğu zaman, bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır Buna göre, bazı usûl ulemasının tarifinde hadis, Hazretı Peygamberin soz, ful ve takrirlerine ıtlak olunmuştur, bu bakımdan kelime, aynı mânada kullanılan sunnet'ın muradıfıdır Bazı hadis alimleri ise hadis kelimesini, yalnız Hazretı Peygamberin sözlerine değil, sahabe ve tabiinden nakledilen mevkuf ve maktu haberlere de ıtlak etmişlerdir, buna göre kelimenin ifade ettiği mâna, haber kelimesiyle kasdolunan manânın muradıfıdır Bu manâ içerisinde Hazretı Peygamberin, peygamberlikten önceki sözleri de bulunmaktadır Bazıları da, hadisi yalnız Hazretı Peygamberin sözlerine tahsis etmişler, başkalarından gelen sözlere de haber demişlerdir Bu takdirde hadisle haber arasında belirli bir farkın mevcudiyeti kolayca anlaşılır Nitekim Hazretı Peygamberin hadıslenyle meşgul olanlara muhaddıs denildiği halde, başkalarından gelen tarih, kısas ve benzen nakillerle uğraşanlara da ahbarıl denilmiştir

    Diğer bazıları ise, haberle hadis arasında umum husus mutlak bulunduğunu söyleyerek, her bir hadisin haber olduğunu, fakat her çeşit habere hadis denılemıyeceğını belirtmişlerdir Bu goruşe göre, haber daha genel bir mâna taşımakta ve Hazretı Peygamberin sözleriyle birlikte sahabe ve tabiinden yahut da başkalarından nakledilen sözler de bu mânanın kapsamına girmektedir

    Hadisin tarifiyle ilgili bu görüşler ne kadar değişik bir mahiyet arzederse etsinler, şurası muhakkaktır ki, hadis denildiği zaman, daima hazretı peygamberden nakledilen bir soz, yahut bir fiil, yahut ta bir takrir akla gelmiştir Bu bakımdan hadisin, soz, ful ve takrirden ibaret olan sünnetin muradıfı olması keyfiyeti, bu konuda kuvvet kazanan başlıca manâ olarak tezahür etmiştir Şurasını da hatırdan uzak tutmamak gerekir ki, hadisin, sünnetin muradıfı olarak kazanmış olduğu bu manânın tarihi, Hazretı Peygamberin hayatta bulunduğu devreye kadar iner Meselâ meşhur sahabf Ebû Hureyre tarafından sorulan bir soruya Hazretı Peygamberin vermiş olduğu cevabta geçen hadis kelimesi, bunun en açık delilini teşkil eder Ebu Hureyre bu sualinde şöyle demiştir

    "Kıyamet gunu senin şefaatine nâıl olacak en mes'ûd kimse kimdir, yâ Resulullah?>" Hazretı Peygamber, Ebu Hureyre'nın bu sorusuna şu cevabı vermiştir

    "Senin hadise karşı olan iştiyakını bildiğim için, bu hadis hakkında hiç kimsenin bana senden evvel sual sormıyacağını tahmin ediyordum Kıyamet gunu benim şefaatime nâıl olacak en mes'ud kimse Lâ ılâhe ılla'llah diyen kimsedir "

    HADİSİN DEGERİ

    Hadisin sünnete muradıf bir manâya sahip olarak sahabe devrinde ve ondan sonra gelen nesiller arasında rivayet edildiği kabul edilirse, İslâm dininde onun kazandığı önemin derecesini ve dinin tekemmülünde oynadığı rolü tayın ve tesbıt etmek çok daha kolaylaşmış olacaktır Çunku İslâm teşrii`nde sünnetin, kitap (Kur'an) dan sonra ilk kaynağı teşkil ettiği, bu konuya eğilmiş olanlarca bilmen hususlardandır Bu bakımdan, onun fıkıh uleması yönünden İslâm teşnındekı değen, (bir bakıma, hadisin aynı sahada sahip olduğu değer manasındadır). Bu değer, Hazretı Peygamberin rısalet göreviyle birlikte ortaya çıkmış ve yine bu görevin değen nısbetınde yükseklik kazanmıştır Hadisin kazandığı bu yüksek değen tesbıt edebilmek için, Hazretı Peygamberin rısalet görevini ve bu görevin ehemmiyet derecesini daima gozonunde bulundurmak lâzımdır

    Hazretı Peygamberin görevi, genel mânada ve İslâm'ın koyduğu prensipler çerçevesi içinde, insanları tek Allah inancına davetten ibarettir Bir bakıma bu görev, kendisinden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin görevlerinden farklı değildir Bununla beraber görevin yurutuluşu yönünden diğerlerinden ayrılan pek çok noktalan bulunduğuna da şüphe yoktur.Bu ayrılığın muhım bir kısmı, ona inzal olunan Kur'an cihetinden gelir.
    Filhakika Allah Ta'âlâ, Hazretı Peygamberi, Kur'an-ı Kerimi tebliğ etmekle görevlendirmiş ve bu hususta ona şu emri vermiştir
    "Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et, eğer (bunu) yapmazsan O'nun peygamberliğini yapmamış olursun," (Maıde suresi 70)

    Bu açık emirden anlaşıldığına göre, Hazretı Peygambere tevdi olunan tebliğ görevinin taalluku, kendisine inzal olunan Kur'an-ı Kerimin insanlara duyurulması veya öğretilmesi ve dolayısıyle onların, Kur'anın emir ve nehıylenne uymalarının sağlanmasıdır Çunku Kur'an dinin esasadır ve dinin hayatiyeti, ancak, onun getirdiği emir ve nehıylere ittiba etmek suretiyle gerçekleşir

    Hazretı Peygamber Rabbından aldığı emre uyarak, Kur'an'ı Kerimden kendisine inzal olunan ayetleri rnuslurnanlara tebliğ etmiş ve bu suretle peygamberlik görevini yerme getirmiştir Ancak, bu görevin mucerred tebliğ gurevıne münhasır kalması halinde, muslumanların buyuk muşkıllerle karşılaşmış olacakları hatırdan uzak tutmamak gerekir Çunku Hazretı Peygamber tarafından tebliğ olunan ve tatbiki istenen bazı âyetler, mücmel gayrı mufassal, yahut mutlak gayrı mukayyed olarak nâzıl olmuştur Meselâ namaz kılınmasını emreden âyetler mücmel olarak gelmiş, fakat rek'atlarının adedi, şekil ve vakitleri Kur'an'da beyan edilmemiştir Keza zekât verilmesini emreden ayetler mutlak olarak gelmiş, zekâtı gerektiren malın asgari haddi takyıd ve tahdıd, miktarı ve şartları beyan edilmemiştir.Kur'an-ı Kerimde bunun gibi, şekli, şartı ve erkânı beyan edilmedikçe tatbiki mumkun olmayan daha bir çok hükümler vardır ve bunların beyanı için yine Hazretı Peygambere başvurmaktan başka çare yoktur.
    Nitekim Allah Teâlâ da bu yönden Hazretı Peygambere ikinci bir görev vermiş ve şöyle demiştir
    "İnsanlara, kendilerine indirileni beyan edesin diye sana zıkr (Kur'ân)'ı indirdik Ola ki onlar da düşünürler " (Nahl suresi 44)

    Görülüyor ki, Hazretı Peygamber bir taraftan kendisine indirilenleri insanlara tebliğ etmekle, diğer taraftan da tebliğ ettikleri arasında rnuslurnanlar için anlaşılması ve tatbik edilmesi guç olanları açıklamakla görevlendirilmiştir.
    Onun bu görevi, şu ayette daha açık bir şekilde gorulur
    "Avah, mu'mınlere âyetlerini okuyan, onları teskıye eden, onlara kitap ve hikmet öğreten kendi aralarında bir peygamber göndermekle lutufta bulunmuştur, halbuki onlar önceden apaçık sapıklıkta idiler (Al-i Imran 164)

    Bir çok İslâm uleması, zikrettiğimiz bu âyette geçen Hikmet kelimesinin buradaki manâsı üzerinde durmuşlar ve Allah'ın isminden sonra Peygamberin zıkredılışıne ve Allah'a imandan sonra Peygambere imanın şart koşulusuna kıyasla, Kur'an'dan sonra Hikmetin zikre dilişini gozonunde tutarak bunun Sünnetten başka bir şey olmadığı goruşu üzerinde ittifak etmişlerdir Eş-Şâfıî bu hususta şöyle demiştir Kur'an ilmine vâkıf kimselerden işittiğime göre, Hikmet, Hazretı Peygamberin Sünnetidir, çunku, önce Kur'an zikredilmiş, onu Hikmet takıp etmiştir Allah, insanlara kitap ve hikmeti öğretmek suretiyle onlara yaptığı buyuk lutuftan bahseder Bu bakımdan Hıkmet'ın Sunnet'ten başka bir şey olduğunu söylemek mumkun değildir Zira Hikmet, kitapla birlikte zikredilmiştir Aynı zamanda Allah, Peygamberine itaati ve emirlerine ıttıbaı farz kılmıştır Peygamberine imanı, kendisine İman ile birlikte farz kılınan şeyin de Peygamberin Sunnetı'nden başka bir şey olmadığı anlaşılır

    Gerek yukarıda zikrettiğimiz Kur'an âyetinden ve gerekse eş-Şâfıı'ın bu ayetle ilgili açıklamasından anlaşılıyor ki, Hazretı Peygambere kitapla birlikte Sünnetle ifade edebileceğimiz bir de Hikmet verilmiş ve bu muslumanlar, her ikisine de ittiba ile emrolunmuşlardır Çunku Allah'a ıttıbâ , bir bakıma O'nun kitabına ıttıbadır Peygamberine ıttıba da, ona verilmiş olan hem kitaba ve hem de Hikmet veya Sünnete ıttıbadan başka bir şey değildir Kur'an-ı Kerimde de açıklandığı gibi Hazretı Peygamber

    "Kendisine tâbi olanlara marufu emreder, munkerden nehyeder, temiz şeyleri helâl murdar şeyleri haram talar, yüklerini indirir, ağırlıklarını hafifletir (A'raf 156)

    Hazretı Peygamberin bu âyet mealinde belirtilen görevlerinin kaynağı kitap (Kur'an) olduğu kadar Sünnet veya Hikmettir de Nitekim bir hadisinde Hazretı Peygamber, kendisine kitapla birlikte ittiba yönünden kitap ayarında olan bir başka şeyin daha verildiğini açıklamıştır ki, bunun Sünnetten başka bir şey olması mumkun değildir Kendisine kitapla birlikte bir de Sünnet verilmiş olan Hazretı Peygambere itaate emreden Kur'an âyetlerinin sayısı pek çoktur Biz, bunlardan bir kaçını misal olarak zikretmeyi faydalı buluyoruz

    "Allah'a ve Peygambere itaat ediniz, ola ki rahmet olunursunuz " (Al-ı Imran 132) "Kim Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa 80)

    "Ey Peygamber, de ki Eğer Allah'ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah da sızı sevsin ve günahlarınızı affetsin " (Al-ı Imran 31)

    "Ey Peygamber, de ki Allah'a ve Peygambere itaat ediniz, eğer yuz çevirirseniz (biliniz ki) Allah kâfirleri sevmez " (Al-ı Imran 31)

    "Peygamber size neyi getirmişse onu alınız, neden sızı nehyetmışse ondan da sakınınız " (Haşr 7)

    Bir kaçını misal olarak zikrettiğimiz bu âyetler Hazretı Peygambere itaatin zorunlu olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar Bu, Islâmın ve imanın bir gereğidir Bu olmaksızın ne Islâmdan ve ne de imandan eser kalmaz Hazretı Peygambere itaat ise, onun sünnetine ıttıbadan başka bir manâya gelmez Binaenaleyh sünnete ıttıbaın, Islâmın ve imanın bir gereği olduğu anlaşılır İşte bu sebepledir ki, o henüz hayatta iken sahabe, Kur'an ahkâmının tefsirinde, muşkılının beyanında, aralarında meydana gelen fıkır ayrılıklarının ve husumetlerin hallinde ona başvurmayı dinin bir gereği saymışlar, dm işlerinde onun "namazı benim kıldığım gibi kılınız" emrine uyarak namazın şeklini, vaktini, rek'atlarının adedini ondan almışlar, onun "hacc menâsıkını benden alınız" emrine uyarak menâsıkın şartlarını ondan öğrenmişler, keza sâhıp oldukları maldan verecekleri zekâtı, onun tayın ettiği miktarlar üzerinden ödemişlerdir Bu bakımdan Hazretı Peygamber, en geniş manâsıyla teşrı'ı kuvveti elinde bulunduran yegâne otorite olarak kabul edilmiştir Kitap ve Sünnet ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu teşriin ıkı kaynağı olmuştur Çunku her hangi bir ihtilâf veya bir hadise, yahutta bir sual veya fetva talebiyle teşrii gerektiren bir şey zuhur etse, Allah Tealâ, elçisine, hukmu bilinmek istenen mesele hakkında hukum getiren bir veya bir kaç ayet indirmiş, Hazretı Peygamber de vahyedılen bu âyetleri uyulması gerekli (vâcıb) bir kanun olarak muslurnanlara tebliğ etmiştir Eğer teşrii gerektiren bir hadise olmuş, fakat Allah Teâlâ bu hadise ile ilgili hukmu beyan edecek bir âyet vahyetmemışse, Hazretı Peygamber, bu hukmun bilinmesi için ıçtıhadda bulunmuş ve bu içtihadın ona sağladığı netice ile hukum vermiş, yahut sual veya istifaya icabet etmiştir Içtıhad esen olarak ondan sadır olan bu hukum veya cevap, ilâhı vahye ıstınad eden hükümler gibi, uyulması gereken bir kanun olmuştur.

    Hazretı Peygamberin, dinin çeşitli meselelerine taallûk eden ıçtıhadtan, çok defa ilâhî ilhamın bir neticesidir.Bu bakımdan bunları ittiba yönünden Kur'anla sabit olmuş diğer ahkâmdan ayırt etmek mumkun değildir Her ne kadar kaynağı ilâhı ilham olmayan bazı soz ve ıctıhadlar da mevcut idiyse de, Hazretı Peygamberin bunlardaki isabeti vahiy yolu ile teyid, bir beşer olması sebebiyle hataya duştuğu noktalar olmuş ise, yine vahiy yolu ile tashih edilmiştir (12) Bu itibarla, ılham-ı ilâhiden sadır olma-

    (12-) Hazretı Peygamberin bir beşer olarak bazen hata yapabileceği, bizzat kendisinden rivayet olunan hadislerle de sabittir Müslim'in Sahıh'ınde (IV 1835) nakledilen bir hadisten anlaşıldığına göre Hazretı Peygamber şöyle buyurmuştur "Ben de bir beşerim Size dininizden bir şeyi emrettiğim zaman onu alınız Fakat reyimle size bir şey emredersem, (biliniz ki) ben de bir beşerim" Bedr savaşında esir edilen müşriklerin akıbetlerıyle ilgili olarak, Ebû Bekr ve Ömer ıbnul-Hattab'la istişarede bulunan Hazretı Peygamber, kendi içtihadına istinaden esirlerden fidye almış ve sonra onları serbest bırakmıştı Fakat bunu müteakip nazil olan bir âyet, Hazretı Peygamberin, içtihadında hata yaptığını ortaya koymuş olduğu gibi, hatayı tashih etmiştir "Peygambere, harbedıp zafer kazanmadıkça esir almak yaraşmaz Sız dünya malını istiyorsunuz, Allah ise âhıretı istiyor " Bir başka habere göre, Hazretı Peygamber, ozur beyan ederek Tebuk gazvesine iştirak etmek ıstemıyenlere izm vermişti Fakat nazil olan bir âyet, onun bu hareketini tashih etmiştir "Allah seni affetsin, doğruyu söyleyenler sence belli olmadan, yalancıları bilmeden (seferden gen kalmak isteyenlere) niçin izin verdin ")

    yan ıctıhad-ı nebevf hukmu ile ılham-ı ilâhiden sadır olan ıctıhad-ı nebevf hukmu arasında tefrik yapmağa mahal yoktur

    İşte, ilk devirde soz, ful ve takrir olarak Hazretı Peygamberden sadık olan her şey, Kur'an-ı Kerimin " (peygamber) kendi nevasından konuşmaz, (o her ne soylemışse) kendisine vahidir " ayetıyle de şehadette bulunduğu gibi, yukarıda izahını verdiğimiz şekilde kabul edilmiş ve sahabe, dinî ve dünyevî yaşayışlarına düzen veren sünneti buyuk bir titizlikle muhafaza etmeğe koyulmuşlardır Sünnet ise, daha önceki bahiste de açıkladığımız gibi, soz, ful ve takrir olarak Hazretı Peygamberden rivayet edildigi müddetce hadisin isim yönünden bir baska ifade sekli olmustur.


  4. 01.Ocak.2012, 16:20
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    Gerek lügat ve gerekse ıstılah yönünden hadis kelimesinin arzettığı manalar arasında bir hayli farklılıklar mevcuttur Lügat yönünden kadım (eski) 'in zıddı cedıd (yeni) manâsına gelen hadis, aynı zamanda haber manâsına da gelir ve bu kelimeden müştak bazı fuller, haber vermek, tebliğ ve nakletmek gibi manâlarda kullanılır "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin" (Kehf suresi 6) mealindeki Kur'ân âyetinde gördüğümüz "hadis" kelimesi, soz veya haber manâsında kullanılmış ve bununla Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir Bir başka âyette ise, bu kelimenin muştakkı olan bir fiil, "haber ver", "tebliğ et" manâsında kullanılmıştır "Rabbının nimetlerini detâhdıs et (haber ver)" (Duha suresi 11)

    Daha sonraları, kelimenin istimalinde bazı inkişaflar görülmüş, umumî manâsında herhangi bir değişiklik olmamakla beraber, dini çevrelerde bazı haber nevilerine ıtlak olunan hususî bir manâ kazanmıştır Ibn Mes'ud'tan nakledilen bir haberde bu manâ açıkça gorulur "Muhakkak ki sozun en güzeli Allah'ın Kitabıdır "

    Istılah yönünden hadis, genellikle Hazretı Peygamberin sözlerine ıtlak (söylemek) olunmakla beraber, İslam alimleri arasında yine aynı mânada kullanılan kelimenin medlulünü (delil) tarif bahis konusu olduğu zaman, bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır Buna göre, bazı usûl ulemasının tarifinde hadis, Hazretı Peygamberin soz, ful ve takrirlerine ıtlak olunmuştur, bu bakımdan kelime, aynı mânada kullanılan sunnet'ın muradıfıdır Bazı hadis alimleri ise hadis kelimesini, yalnız Hazretı Peygamberin sözlerine değil, sahabe ve tabiinden nakledilen mevkuf ve maktu haberlere de ıtlak etmişlerdir, buna göre kelimenin ifade ettiği mâna, haber kelimesiyle kasdolunan manânın muradıfıdır Bu manâ içerisinde Hazretı Peygamberin, peygamberlikten önceki sözleri de bulunmaktadır Bazıları da, hadisi yalnız Hazretı Peygamberin sözlerine tahsis etmişler, başkalarından gelen sözlere de haber demişlerdir Bu takdirde hadisle haber arasında belirli bir farkın mevcudiyeti kolayca anlaşılır Nitekim Hazretı Peygamberin hadıslenyle meşgul olanlara muhaddıs denildiği halde, başkalarından gelen tarih, kısas ve benzen nakillerle uğraşanlara da ahbarıl denilmiştir

    Diğer bazıları ise, haberle hadis arasında umum husus mutlak bulunduğunu söyleyerek, her bir hadisin haber olduğunu, fakat her çeşit habere hadis denılemıyeceğını belirtmişlerdir Bu goruşe göre, haber daha genel bir mâna taşımakta ve Hazretı Peygamberin sözleriyle birlikte sahabe ve tabiinden yahut da başkalarından nakledilen sözler de bu mânanın kapsamına girmektedir

    Hadisin tarifiyle ilgili bu görüşler ne kadar değişik bir mahiyet arzederse etsinler, şurası muhakkaktır ki, hadis denildiği zaman, daima hazretı peygamberden nakledilen bir soz, yahut bir fiil, yahut ta bir takrir akla gelmiştir Bu bakımdan hadisin, soz, ful ve takrirden ibaret olan sünnetin muradıfı olması keyfiyeti, bu konuda kuvvet kazanan başlıca manâ olarak tezahür etmiştir Şurasını da hatırdan uzak tutmamak gerekir ki, hadisin, sünnetin muradıfı olarak kazanmış olduğu bu manânın tarihi, Hazretı Peygamberin hayatta bulunduğu devreye kadar iner Meselâ meşhur sahabf Ebû Hureyre tarafından sorulan bir soruya Hazretı Peygamberin vermiş olduğu cevabta geçen hadis kelimesi, bunun en açık delilini teşkil eder Ebu Hureyre bu sualinde şöyle demiştir

    "Kıyamet gunu senin şefaatine nâıl olacak en mes'ûd kimse kimdir, yâ Resulullah?>" Hazretı Peygamber, Ebu Hureyre'nın bu sorusuna şu cevabı vermiştir

    "Senin hadise karşı olan iştiyakını bildiğim için, bu hadis hakkında hiç kimsenin bana senden evvel sual sormıyacağını tahmin ediyordum Kıyamet gunu benim şefaatime nâıl olacak en mes'ud kimse Lâ ılâhe ılla'llah diyen kimsedir "

    HADİSİN DEGERİ

    Hadisin sünnete muradıf bir manâya sahip olarak sahabe devrinde ve ondan sonra gelen nesiller arasında rivayet edildiği kabul edilirse, İslâm dininde onun kazandığı önemin derecesini ve dinin tekemmülünde oynadığı rolü tayın ve tesbıt etmek çok daha kolaylaşmış olacaktır Çunku İslâm teşrii`nde sünnetin, kitap (Kur'an) dan sonra ilk kaynağı teşkil ettiği, bu konuya eğilmiş olanlarca bilmen hususlardandır Bu bakımdan, onun fıkıh uleması yönünden İslâm teşnındekı değen, (bir bakıma, hadisin aynı sahada sahip olduğu değer manasındadır). Bu değer, Hazretı Peygamberin rısalet göreviyle birlikte ortaya çıkmış ve yine bu görevin değen nısbetınde yükseklik kazanmıştır Hadisin kazandığı bu yüksek değen tesbıt edebilmek için, Hazretı Peygamberin rısalet görevini ve bu görevin ehemmiyet derecesini daima gozonunde bulundurmak lâzımdır

    Hazretı Peygamberin görevi, genel mânada ve İslâm'ın koyduğu prensipler çerçevesi içinde, insanları tek Allah inancına davetten ibarettir Bir bakıma bu görev, kendisinden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin görevlerinden farklı değildir Bununla beraber görevin yurutuluşu yönünden diğerlerinden ayrılan pek çok noktalan bulunduğuna da şüphe yoktur.Bu ayrılığın muhım bir kısmı, ona inzal olunan Kur'an cihetinden gelir.
    Filhakika Allah Ta'âlâ, Hazretı Peygamberi, Kur'an-ı Kerimi tebliğ etmekle görevlendirmiş ve bu hususta ona şu emri vermiştir
    "Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et, eğer (bunu) yapmazsan O'nun peygamberliğini yapmamış olursun," (Maıde suresi 70)

    Bu açık emirden anlaşıldığına göre, Hazretı Peygambere tevdi olunan tebliğ görevinin taalluku, kendisine inzal olunan Kur'an-ı Kerimin insanlara duyurulması veya öğretilmesi ve dolayısıyle onların, Kur'anın emir ve nehıylenne uymalarının sağlanmasıdır Çunku Kur'an dinin esasadır ve dinin hayatiyeti, ancak, onun getirdiği emir ve nehıylere ittiba etmek suretiyle gerçekleşir

    Hazretı Peygamber Rabbından aldığı emre uyarak, Kur'an'ı Kerimden kendisine inzal olunan ayetleri rnuslurnanlara tebliğ etmiş ve bu suretle peygamberlik görevini yerme getirmiştir Ancak, bu görevin mucerred tebliğ gurevıne münhasır kalması halinde, muslumanların buyuk muşkıllerle karşılaşmış olacakları hatırdan uzak tutmamak gerekir Çunku Hazretı Peygamber tarafından tebliğ olunan ve tatbiki istenen bazı âyetler, mücmel gayrı mufassal, yahut mutlak gayrı mukayyed olarak nâzıl olmuştur Meselâ namaz kılınmasını emreden âyetler mücmel olarak gelmiş, fakat rek'atlarının adedi, şekil ve vakitleri Kur'an'da beyan edilmemiştir Keza zekât verilmesini emreden ayetler mutlak olarak gelmiş, zekâtı gerektiren malın asgari haddi takyıd ve tahdıd, miktarı ve şartları beyan edilmemiştir.Kur'an-ı Kerimde bunun gibi, şekli, şartı ve erkânı beyan edilmedikçe tatbiki mumkun olmayan daha bir çok hükümler vardır ve bunların beyanı için yine Hazretı Peygambere başvurmaktan başka çare yoktur.
    Nitekim Allah Teâlâ da bu yönden Hazretı Peygambere ikinci bir görev vermiş ve şöyle demiştir
    "İnsanlara, kendilerine indirileni beyan edesin diye sana zıkr (Kur'ân)'ı indirdik Ola ki onlar da düşünürler " (Nahl suresi 44)

    Görülüyor ki, Hazretı Peygamber bir taraftan kendisine indirilenleri insanlara tebliğ etmekle, diğer taraftan da tebliğ ettikleri arasında rnuslurnanlar için anlaşılması ve tatbik edilmesi guç olanları açıklamakla görevlendirilmiştir.
    Onun bu görevi, şu ayette daha açık bir şekilde gorulur
    "Avah, mu'mınlere âyetlerini okuyan, onları teskıye eden, onlara kitap ve hikmet öğreten kendi aralarında bir peygamber göndermekle lutufta bulunmuştur, halbuki onlar önceden apaçık sapıklıkta idiler (Al-i Imran 164)

    Bir çok İslâm uleması, zikrettiğimiz bu âyette geçen Hikmet kelimesinin buradaki manâsı üzerinde durmuşlar ve Allah'ın isminden sonra Peygamberin zıkredılışıne ve Allah'a imandan sonra Peygambere imanın şart koşulusuna kıyasla, Kur'an'dan sonra Hikmetin zikre dilişini gozonunde tutarak bunun Sünnetten başka bir şey olmadığı goruşu üzerinde ittifak etmişlerdir Eş-Şâfıî bu hususta şöyle demiştir Kur'an ilmine vâkıf kimselerden işittiğime göre, Hikmet, Hazretı Peygamberin Sünnetidir, çunku, önce Kur'an zikredilmiş, onu Hikmet takıp etmiştir Allah, insanlara kitap ve hikmeti öğretmek suretiyle onlara yaptığı buyuk lutuftan bahseder Bu bakımdan Hıkmet'ın Sunnet'ten başka bir şey olduğunu söylemek mumkun değildir Zira Hikmet, kitapla birlikte zikredilmiştir Aynı zamanda Allah, Peygamberine itaati ve emirlerine ıttıbaı farz kılmıştır Peygamberine imanı, kendisine İman ile birlikte farz kılınan şeyin de Peygamberin Sunnetı'nden başka bir şey olmadığı anlaşılır

    Gerek yukarıda zikrettiğimiz Kur'an âyetinden ve gerekse eş-Şâfıı'ın bu ayetle ilgili açıklamasından anlaşılıyor ki, Hazretı Peygambere kitapla birlikte Sünnetle ifade edebileceğimiz bir de Hikmet verilmiş ve bu muslumanlar, her ikisine de ittiba ile emrolunmuşlardır Çunku Allah'a ıttıbâ , bir bakıma O'nun kitabına ıttıbadır Peygamberine ıttıba da, ona verilmiş olan hem kitaba ve hem de Hikmet veya Sünnete ıttıbadan başka bir şey değildir Kur'an-ı Kerimde de açıklandığı gibi Hazretı Peygamber

    "Kendisine tâbi olanlara marufu emreder, munkerden nehyeder, temiz şeyleri helâl murdar şeyleri haram talar, yüklerini indirir, ağırlıklarını hafifletir (A'raf 156)

    Hazretı Peygamberin bu âyet mealinde belirtilen görevlerinin kaynağı kitap (Kur'an) olduğu kadar Sünnet veya Hikmettir de Nitekim bir hadisinde Hazretı Peygamber, kendisine kitapla birlikte ittiba yönünden kitap ayarında olan bir başka şeyin daha verildiğini açıklamıştır ki, bunun Sünnetten başka bir şey olması mumkun değildir Kendisine kitapla birlikte bir de Sünnet verilmiş olan Hazretı Peygambere itaate emreden Kur'an âyetlerinin sayısı pek çoktur Biz, bunlardan bir kaçını misal olarak zikretmeyi faydalı buluyoruz

    "Allah'a ve Peygambere itaat ediniz, ola ki rahmet olunursunuz " (Al-ı Imran 132) "Kim Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur"(Nisa 80)

    "Ey Peygamber, de ki Eğer Allah'ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah da sızı sevsin ve günahlarınızı affetsin " (Al-ı Imran 31)

    "Ey Peygamber, de ki Allah'a ve Peygambere itaat ediniz, eğer yuz çevirirseniz (biliniz ki) Allah kâfirleri sevmez " (Al-ı Imran 31)

    "Peygamber size neyi getirmişse onu alınız, neden sızı nehyetmışse ondan da sakınınız " (Haşr 7)

    Bir kaçını misal olarak zikrettiğimiz bu âyetler Hazretı Peygambere itaatin zorunlu olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar Bu, Islâmın ve imanın bir gereğidir Bu olmaksızın ne Islâmdan ve ne de imandan eser kalmaz Hazretı Peygambere itaat ise, onun sünnetine ıttıbadan başka bir manâya gelmez Binaenaleyh sünnete ıttıbaın, Islâmın ve imanın bir gereği olduğu anlaşılır İşte bu sebepledir ki, o henüz hayatta iken sahabe, Kur'an ahkâmının tefsirinde, muşkılının beyanında, aralarında meydana gelen fıkır ayrılıklarının ve husumetlerin hallinde ona başvurmayı dinin bir gereği saymışlar, dm işlerinde onun "namazı benim kıldığım gibi kılınız" emrine uyarak namazın şeklini, vaktini, rek'atlarının adedini ondan almışlar, onun "hacc menâsıkını benden alınız" emrine uyarak menâsıkın şartlarını ondan öğrenmişler, keza sâhıp oldukları maldan verecekleri zekâtı, onun tayın ettiği miktarlar üzerinden ödemişlerdir Bu bakımdan Hazretı Peygamber, en geniş manâsıyla teşrı'ı kuvveti elinde bulunduran yegâne otorite olarak kabul edilmiştir Kitap ve Sünnet ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu teşriin ıkı kaynağı olmuştur Çunku her hangi bir ihtilâf veya bir hadise, yahutta bir sual veya fetva talebiyle teşrii gerektiren bir şey zuhur etse, Allah Tealâ, elçisine, hukmu bilinmek istenen mesele hakkında hukum getiren bir veya bir kaç ayet indirmiş, Hazretı Peygamber de vahyedılen bu âyetleri uyulması gerekli (vâcıb) bir kanun olarak muslurnanlara tebliğ etmiştir Eğer teşrii gerektiren bir hadise olmuş, fakat Allah Teâlâ bu hadise ile ilgili hukmu beyan edecek bir âyet vahyetmemışse, Hazretı Peygamber, bu hukmun bilinmesi için ıçtıhadda bulunmuş ve bu içtihadın ona sağladığı netice ile hukum vermiş, yahut sual veya istifaya icabet etmiştir Içtıhad esen olarak ondan sadır olan bu hukum veya cevap, ilâhı vahye ıstınad eden hükümler gibi, uyulması gereken bir kanun olmuştur.

    Hazretı Peygamberin, dinin çeşitli meselelerine taallûk eden ıçtıhadtan, çok defa ilâhî ilhamın bir neticesidir.Bu bakımdan bunları ittiba yönünden Kur'anla sabit olmuş diğer ahkâmdan ayırt etmek mumkun değildir Her ne kadar kaynağı ilâhı ilham olmayan bazı soz ve ıctıhadlar da mevcut idiyse de, Hazretı Peygamberin bunlardaki isabeti vahiy yolu ile teyid, bir beşer olması sebebiyle hataya duştuğu noktalar olmuş ise, yine vahiy yolu ile tashih edilmiştir (12) Bu itibarla, ılham-ı ilâhiden sadır olma-

    (12-) Hazretı Peygamberin bir beşer olarak bazen hata yapabileceği, bizzat kendisinden rivayet olunan hadislerle de sabittir Müslim'in Sahıh'ınde (IV 1835) nakledilen bir hadisten anlaşıldığına göre Hazretı Peygamber şöyle buyurmuştur "Ben de bir beşerim Size dininizden bir şeyi emrettiğim zaman onu alınız Fakat reyimle size bir şey emredersem, (biliniz ki) ben de bir beşerim" Bedr savaşında esir edilen müşriklerin akıbetlerıyle ilgili olarak, Ebû Bekr ve Ömer ıbnul-Hattab'la istişarede bulunan Hazretı Peygamber, kendi içtihadına istinaden esirlerden fidye almış ve sonra onları serbest bırakmıştı Fakat bunu müteakip nazil olan bir âyet, Hazretı Peygamberin, içtihadında hata yaptığını ortaya koymuş olduğu gibi, hatayı tashih etmiştir "Peygambere, harbedıp zafer kazanmadıkça esir almak yaraşmaz Sız dünya malını istiyorsunuz, Allah ise âhıretı istiyor " Bir başka habere göre, Hazretı Peygamber, ozur beyan ederek Tebuk gazvesine iştirak etmek ıstemıyenlere izm vermişti Fakat nazil olan bir âyet, onun bu hareketini tashih etmiştir "Allah seni affetsin, doğruyu söyleyenler sence belli olmadan, yalancıları bilmeden (seferden gen kalmak isteyenlere) niçin izin verdin ")

    yan ıctıhad-ı nebevf hukmu ile ılham-ı ilâhiden sadır olan ıctıhad-ı nebevf hukmu arasında tefrik yapmağa mahal yoktur

    İşte, ilk devirde soz, ful ve takrir olarak Hazretı Peygamberden sadık olan her şey, Kur'an-ı Kerimin " (peygamber) kendi nevasından konuşmaz, (o her ne soylemışse) kendisine vahidir " ayetıyle de şehadette bulunduğu gibi, yukarıda izahını verdiğimiz şekilde kabul edilmiş ve sahabe, dinî ve dünyevî yaşayışlarına düzen veren sünneti buyuk bir titizlikle muhafaza etmeğe koyulmuşlardır Sünnet ise, daha önceki bahiste de açıkladığımız gibi, soz, ful ve takrir olarak Hazretı Peygamberden rivayet edildigi müddetce hadisin isim yönünden bir baska ifade sekli olmustur.


  5. 01.Ocak.2012, 16:20
    3
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hadisler hakkında bilgi

    HADİSİN SAHABE TARAFINDAN RİVAYETİ
    İnsan, yaradılışı itibariyle kendisine değer kazandıran ve toplum içerisinde yüksek mertebelere ulaştıran şeylere karşı sıkı bir bağlılık duyar Bu bağlılık, çok defa aşın derecedeki tutkulara kadar varır Eğer bu tutkuyu, bir şeye karşı sonsuz derecedeki bağlılık ve ona sahip olma duygusu manâsına gelen "hırs" kelimesiyle açıklayacak olursak, bu duygunun , insanı bazan kotu, bazan da iyi akıbetlere sevkettığı müşahede olunur Mesela para ve mal mülk sevgisi, insanın benliğini kaplar ve onlara sahip olma arzusu "hırs" dediğimiz dereceye yükselirse, bu arzunun insanda hasislik vasfının belirmesi bir yana, bazan onu hırsız, hattâ katıl bile yaptığı gorulur Bunun aksine insanda iyilik etme arzusunun veya ılım öğrenme isteğinin "hırs" haline geldiği de olur Bu takdirde insanın ne kadar yüksek mertebeler kazanabileceğini tasavvur etmek guç değildir Toplumlar da böyledir ve çok defa, onları teşkil eden ferdlenn, çeşitli değer ölçülen karşısındaki temayüllerinin vasfını taşırlar Yukarıda verdiğimiz misali toplum için de tatbik edecek olursak, diyebiliriz ki, ferdlen madde hırsıyla yanıp tutuşan toplumlar, ne kadar maddeci olurlar ve onu elde etmek için nasıl her turlu çareyi mubah sayarak bu çarelerin tatbikinde ustalık kazanırlarsa, ferdlen iyilik etme ve ılım öğrenme arzusunu "hırs" haline getirmiş toplumlar da, bu sahalarda temayüz eder ve başarı sağlarlar

    Filhakika, Hazretı Peygambere ve onun tebliğ ve beyan ettiği Kuran-ı Kerime buyuk bir imanla bağlanmış olan ilk muslumanlar "De ki Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?" (Zumer 9), "Allah, içinizden iman etmiş olanları ve kendilerine ılım verilenleri derece derece yüceltsin "(Mücadele -11), "Mu'mınlenn hepsi birden sefere çıkacak değiller, fakat her fırkadan bir grup bir araya gelseler dinde dennleşıp, sefere çıkanlar gen donup geldiklerinde, kavimlerini uyarsalar Böylece onlar da belki sakınırlar " (Tovbe-123) ayetleriyle ifade edilmek istenen manâyı anlamakta guçluk çekmemişler, dinle ilgili bilgilerini artırmak ve onda derinleşmek için Hazretı Peygamberin etrafında daha sıkı bir ılım halkası vücuda getirmişlerdir Onların öğrenmek arzusunu bizzat Hazretı Peygamber de "her kim ılım elde edeceği bir yola girerse, Allah bununla, onu cennete götüren yolu kolaylaştırır ", "Allah her kim hakkında hayır m ura d ederse, onu dinde fakıh kılar" gibi sözleriyle teşvik ve tahrik etmiştir

    Hazretı Peygamberin, ashabına öğretim yapacağı bir medresesi veya bir okulu yoktu Bununla beraber o, seferde hem ordusunun kumandanı, hem öğretmeni ıdı Va'z ve ırşadlanyla bir taraftan askerlerinin hasamet duygularını harekete geçirirken, diğer taraftan cihadın hükümlerini ve dindeki yerini onlara öğretiyordu Hazarda ise, hem ev halkının, hem diğer muslumanlann imamı ve muallimi ıdı Evde ve sokakta, ihtiyaç sahibi herkes onu durduruyor, soruyor ve öğreniyordu Evinin bitişiğinde olan mescıd, hem beş vakit namazın eda edildiği ve hem de ılım meclislerinin akdedildiği bir yerdi ve bu meclisler çok defa vakit namazlarının kılınmasından sonra akdediliyor, sahabe yorgunluk ve usanç hissetmeden Hazretı Peygamberi dinliyor, Hazretı Peygamber de aynı şekilde sahabenin suallerine cevap veriyordu El-Buharının ıbn Mes'ud'dan naklettiği bir haberden de öğrendiğimiz gibi,

    "Hazretı Peygamber, va'zlarla ashabını usandırmamak için uygun ve belirli günleri kolluyordu "

    Hicretten sonra Medine'de inşa edilen mescidin gen bir köşesinde ustu ortulu bir gölgelik daha yapılmıştı Hazretı Peygamberin ashabından bir çoğu ziraat veya ticaretle uğraşırlar, gerek kendilerinin ve gerekse ailelerinin maişetlerini kazanırlardı Fakat bunların arasında hayatlarını ılım ve irfana vakfeden sahabıler de vardı Bunlar daima Hazretı Peygamberin refakatinde bulunurlar, onun ilminden istifade ederlerdi Geçimlerini temin edecek her hangi bir işlen de bulunmadığı için ashabın en fakır kimseleri idiler İşte, mescidin gen bir köşesine inşa edilen bu gölgelik bunlara tahsis edilmişti Bu sahabıler, "Suffe" denilen bu yerde barınırlar ve diğer sahabılenn verdikleri yiyeceklerle geçinirlerdi.Hazretı Peygamber, el-Buhan'nın bir rivayetinden Öğrendiğimize göre, "ıkı kişilik yiyeceği olan bir kimsenin (onlardan) uçuncusunu, uç kişilik yiyeceği olan kimsenin dördüncüsünü, beş kişilik yiyeceği olan kimsenin de onlardan altıncısını alıp evine götürmesini" emretmiş, bir defasında Ebu Bekr de Şuffe ehlinden uçunu, Hazretı Peygamber ise onunu alıp evlerine götürmüşler ve onların karınlarını doyurmuşlardı

    Hazretı Peygamberi dinlemek ve dinin hükümlerini öğrenmek yalnız erkeklere has bir iş değildi Kadınlar da onun va'z ve ırşadlarından istifade ediyorlar, lüzum hissettikleri zamanlarda muşkıllennın halli için ona başvuruyorlardı Nitekim bir defasında toplu olarak ona müracaat etmişler ve erkeklerin kendilerine galip gelip daima onu meşgul ettiklerinden şikâyetle, bir gununu de kadınlara ayırmasını istemişlerdi Hazretı Peygamber onlara soz vermiş, tesbıt edilen günlerde de va'z ve nasıhatlarda bulunmuştur

    İslâm, ılım elde etmek ve dinden bir şeyi öğrenmek bahis konusu olduğu zaman hayâ'a yer vermemiştir Bunu bilen musluman kadınlar, herhangi bir rnuşkılle karşılaştıkları zaman, Hazretı Peygambere başvurmuşlar ve hiç çekinmeden muşkıllerını ona arzetmışlerdır Filvaki, Ummu Suleym, bir gun "Yâ Resulullah, Allah hakkı açıklamaktan haya etmez Acaba bir kadın ıhtılâm olursa gusletmesi gerekir mı"
    diye sormuş, Hazretı Peygamber de onun bu sualine şu cevabı vermiştir
    "Suyu gördüğün zaman (evet) "

    Kadınların Hazretı Peygambere yönelttikleri bu çeşit sualler pek çok olacaktır ki, el-Buharı'nın tâ'lık ettiği bir haberden anlaşıldığına göre Hazretı Aışe, Ensar kadınlarını medhetmış ve "ne güzel, onların dini meselelerde derinleşmelerine haya engel olmuyor," demiştir

    Yukarıdan ben birer misal vererek zikrettiğimiz bu açıklama, İlk muslumanların, butun yaşayışlarında Hazretı Peygamberi örnek aldıklarını ve bu Hayatlarını onun talimatına uygun olarak düzenlediklerini göstermeğe kâfidir Şüphesiz bu yaşayış, ona olan inançlarının bir neticesidir Bu inanç olmaksızın ona tabı olmak dinî işlerinde olduğu kadar dünyevi işlerinde de onun direktiflerine göre hareket etmek mumkun değildir İşte, gerek bu inanç ve gerekse bu inancın gereği olan hayat tarzı, sahabeyi, Hazretı Peygamberden gorup işittikleri ful ve sözleri, buyuk bir titizlikle muhafaza etmeğe sevketmıştır Bu, aynı zamanda hadisin, Hazretı Peygamber devrinde başlamış olan toplanması faaliyetinin en açık delilini teşkil eder

    Hazretı Peygamberin sağlığında, hadisleri üzerinde koruyuculuk görevi yaptığını yukarıda kaydettiğimiz ikinci husus da vahyin devam edişidir Filhakika daha sonraki devrelerde görülen hadis metinleri üzerindeki tahrif ve tasniflere, yahut vaz hareketlerine, Hazretı Peygamberin hayatta bulunduğu devirlerde rastlanmaz Esasen bu hareketleri, Peygambere inanmış ve onun etrafında bir ılım halkası meydana getirmiş olan sahabılerden ummak mumkun değildir Bununla beraber, bu gibi hareketlere tevessül edebilecek kimselerin bulunabileceği ve bunun da, sayıları fazla olmasa bile, muslumanları bir hayli üzüntüye sokmuş olan münafıklar cihetinden geleceği düşünülebilir Fakat şurası muhakkaktır ki bu münafıklar, muslumanlar tarafından ferden tanınmış ve onların hadis alış verışıyle ilgilenmelerine meydan verilmemiştir Esasen onlardan dm ve toplum aleyhine sadır olan veya olması muhtemel bulunan her turlu hareket vahiy yolu ile teşhir edilmiş ve münafıklar, daima korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır Onların bu haleti ruhiye içinde iken hadise musallat olup ona yalan karıştırmaya cur'et edemıyeceklerı mantıkî bir neticedir ve Kur'an-ı Kerimde onlarla ilgili olarak yer alan şu âyet de, bu neticenin en açık delilini teşkil eder

    "Münafıklar, kalplerinde [gizledikleri) şeyi haber verecek bir sûrenin indirilmesinden korkarlar " (Tövbe-65)

    İşte bu korkudur ki, münafıkların dinî meselelere el atmalarına ve bilhassa Hazretı Peygamberin hadisleri üzerinde keyıflerınce tasarrufta bulunmalarına engel olmuştur.


  6. 01.Ocak.2012, 16:20
    3
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر
    HADİSİN SAHABE TARAFINDAN RİVAYETİ
    İnsan, yaradılışı itibariyle kendisine değer kazandıran ve toplum içerisinde yüksek mertebelere ulaştıran şeylere karşı sıkı bir bağlılık duyar Bu bağlılık, çok defa aşın derecedeki tutkulara kadar varır Eğer bu tutkuyu, bir şeye karşı sonsuz derecedeki bağlılık ve ona sahip olma duygusu manâsına gelen "hırs" kelimesiyle açıklayacak olursak, bu duygunun , insanı bazan kotu, bazan da iyi akıbetlere sevkettığı müşahede olunur Mesela para ve mal mülk sevgisi, insanın benliğini kaplar ve onlara sahip olma arzusu "hırs" dediğimiz dereceye yükselirse, bu arzunun insanda hasislik vasfının belirmesi bir yana, bazan onu hırsız, hattâ katıl bile yaptığı gorulur Bunun aksine insanda iyilik etme arzusunun veya ılım öğrenme isteğinin "hırs" haline geldiği de olur Bu takdirde insanın ne kadar yüksek mertebeler kazanabileceğini tasavvur etmek guç değildir Toplumlar da böyledir ve çok defa, onları teşkil eden ferdlenn, çeşitli değer ölçülen karşısındaki temayüllerinin vasfını taşırlar Yukarıda verdiğimiz misali toplum için de tatbik edecek olursak, diyebiliriz ki, ferdlen madde hırsıyla yanıp tutuşan toplumlar, ne kadar maddeci olurlar ve onu elde etmek için nasıl her turlu çareyi mubah sayarak bu çarelerin tatbikinde ustalık kazanırlarsa, ferdlen iyilik etme ve ılım öğrenme arzusunu "hırs" haline getirmiş toplumlar da, bu sahalarda temayüz eder ve başarı sağlarlar

    Filhakika, Hazretı Peygambere ve onun tebliğ ve beyan ettiği Kuran-ı Kerime buyuk bir imanla bağlanmış olan ilk muslumanlar "De ki Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?" (Zumer 9), "Allah, içinizden iman etmiş olanları ve kendilerine ılım verilenleri derece derece yüceltsin "(Mücadele -11), "Mu'mınlenn hepsi birden sefere çıkacak değiller, fakat her fırkadan bir grup bir araya gelseler dinde dennleşıp, sefere çıkanlar gen donup geldiklerinde, kavimlerini uyarsalar Böylece onlar da belki sakınırlar " (Tovbe-123) ayetleriyle ifade edilmek istenen manâyı anlamakta guçluk çekmemişler, dinle ilgili bilgilerini artırmak ve onda derinleşmek için Hazretı Peygamberin etrafında daha sıkı bir ılım halkası vücuda getirmişlerdir Onların öğrenmek arzusunu bizzat Hazretı Peygamber de "her kim ılım elde edeceği bir yola girerse, Allah bununla, onu cennete götüren yolu kolaylaştırır ", "Allah her kim hakkında hayır m ura d ederse, onu dinde fakıh kılar" gibi sözleriyle teşvik ve tahrik etmiştir

    Hazretı Peygamberin, ashabına öğretim yapacağı bir medresesi veya bir okulu yoktu Bununla beraber o, seferde hem ordusunun kumandanı, hem öğretmeni ıdı Va'z ve ırşadlanyla bir taraftan askerlerinin hasamet duygularını harekete geçirirken, diğer taraftan cihadın hükümlerini ve dindeki yerini onlara öğretiyordu Hazarda ise, hem ev halkının, hem diğer muslumanlann imamı ve muallimi ıdı Evde ve sokakta, ihtiyaç sahibi herkes onu durduruyor, soruyor ve öğreniyordu Evinin bitişiğinde olan mescıd, hem beş vakit namazın eda edildiği ve hem de ılım meclislerinin akdedildiği bir yerdi ve bu meclisler çok defa vakit namazlarının kılınmasından sonra akdediliyor, sahabe yorgunluk ve usanç hissetmeden Hazretı Peygamberi dinliyor, Hazretı Peygamber de aynı şekilde sahabenin suallerine cevap veriyordu El-Buharının ıbn Mes'ud'dan naklettiği bir haberden de öğrendiğimiz gibi,

    "Hazretı Peygamber, va'zlarla ashabını usandırmamak için uygun ve belirli günleri kolluyordu "

    Hicretten sonra Medine'de inşa edilen mescidin gen bir köşesinde ustu ortulu bir gölgelik daha yapılmıştı Hazretı Peygamberin ashabından bir çoğu ziraat veya ticaretle uğraşırlar, gerek kendilerinin ve gerekse ailelerinin maişetlerini kazanırlardı Fakat bunların arasında hayatlarını ılım ve irfana vakfeden sahabıler de vardı Bunlar daima Hazretı Peygamberin refakatinde bulunurlar, onun ilminden istifade ederlerdi Geçimlerini temin edecek her hangi bir işlen de bulunmadığı için ashabın en fakır kimseleri idiler İşte, mescidin gen bir köşesine inşa edilen bu gölgelik bunlara tahsis edilmişti Bu sahabıler, "Suffe" denilen bu yerde barınırlar ve diğer sahabılenn verdikleri yiyeceklerle geçinirlerdi.Hazretı Peygamber, el-Buhan'nın bir rivayetinden Öğrendiğimize göre, "ıkı kişilik yiyeceği olan bir kimsenin (onlardan) uçuncusunu, uç kişilik yiyeceği olan kimsenin dördüncüsünü, beş kişilik yiyeceği olan kimsenin de onlardan altıncısını alıp evine götürmesini" emretmiş, bir defasında Ebu Bekr de Şuffe ehlinden uçunu, Hazretı Peygamber ise onunu alıp evlerine götürmüşler ve onların karınlarını doyurmuşlardı

    Hazretı Peygamberi dinlemek ve dinin hükümlerini öğrenmek yalnız erkeklere has bir iş değildi Kadınlar da onun va'z ve ırşadlarından istifade ediyorlar, lüzum hissettikleri zamanlarda muşkıllennın halli için ona başvuruyorlardı Nitekim bir defasında toplu olarak ona müracaat etmişler ve erkeklerin kendilerine galip gelip daima onu meşgul ettiklerinden şikâyetle, bir gununu de kadınlara ayırmasını istemişlerdi Hazretı Peygamber onlara soz vermiş, tesbıt edilen günlerde de va'z ve nasıhatlarda bulunmuştur

    İslâm, ılım elde etmek ve dinden bir şeyi öğrenmek bahis konusu olduğu zaman hayâ'a yer vermemiştir Bunu bilen musluman kadınlar, herhangi bir rnuşkılle karşılaştıkları zaman, Hazretı Peygambere başvurmuşlar ve hiç çekinmeden muşkıllerını ona arzetmışlerdır Filvaki, Ummu Suleym, bir gun "Yâ Resulullah, Allah hakkı açıklamaktan haya etmez Acaba bir kadın ıhtılâm olursa gusletmesi gerekir mı"
    diye sormuş, Hazretı Peygamber de onun bu sualine şu cevabı vermiştir
    "Suyu gördüğün zaman (evet) "

    Kadınların Hazretı Peygambere yönelttikleri bu çeşit sualler pek çok olacaktır ki, el-Buharı'nın tâ'lık ettiği bir haberden anlaşıldığına göre Hazretı Aışe, Ensar kadınlarını medhetmış ve "ne güzel, onların dini meselelerde derinleşmelerine haya engel olmuyor," demiştir

    Yukarıdan ben birer misal vererek zikrettiğimiz bu açıklama, İlk muslumanların, butun yaşayışlarında Hazretı Peygamberi örnek aldıklarını ve bu Hayatlarını onun talimatına uygun olarak düzenlediklerini göstermeğe kâfidir Şüphesiz bu yaşayış, ona olan inançlarının bir neticesidir Bu inanç olmaksızın ona tabı olmak dinî işlerinde olduğu kadar dünyevi işlerinde de onun direktiflerine göre hareket etmek mumkun değildir İşte, gerek bu inanç ve gerekse bu inancın gereği olan hayat tarzı, sahabeyi, Hazretı Peygamberden gorup işittikleri ful ve sözleri, buyuk bir titizlikle muhafaza etmeğe sevketmıştır Bu, aynı zamanda hadisin, Hazretı Peygamber devrinde başlamış olan toplanması faaliyetinin en açık delilini teşkil eder

    Hazretı Peygamberin sağlığında, hadisleri üzerinde koruyuculuk görevi yaptığını yukarıda kaydettiğimiz ikinci husus da vahyin devam edişidir Filhakika daha sonraki devrelerde görülen hadis metinleri üzerindeki tahrif ve tasniflere, yahut vaz hareketlerine, Hazretı Peygamberin hayatta bulunduğu devirlerde rastlanmaz Esasen bu hareketleri, Peygambere inanmış ve onun etrafında bir ılım halkası meydana getirmiş olan sahabılerden ummak mumkun değildir Bununla beraber, bu gibi hareketlere tevessül edebilecek kimselerin bulunabileceği ve bunun da, sayıları fazla olmasa bile, muslumanları bir hayli üzüntüye sokmuş olan münafıklar cihetinden geleceği düşünülebilir Fakat şurası muhakkaktır ki bu münafıklar, muslumanlar tarafından ferden tanınmış ve onların hadis alış verışıyle ilgilenmelerine meydan verilmemiştir Esasen onlardan dm ve toplum aleyhine sadır olan veya olması muhtemel bulunan her turlu hareket vahiy yolu ile teşhir edilmiş ve münafıklar, daima korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır Onların bu haleti ruhiye içinde iken hadise musallat olup ona yalan karıştırmaya cur'et edemıyeceklerı mantıkî bir neticedir ve Kur'an-ı Kerimde onlarla ilgili olarak yer alan şu âyet de, bu neticenin en açık delilini teşkil eder

    "Münafıklar, kalplerinde [gizledikleri) şeyi haber verecek bir sûrenin indirilmesinden korkarlar " (Tövbe-65)

    İşte bu korkudur ki, münafıkların dinî meselelere el atmalarına ve bilhassa Hazretı Peygamberin hadisleri üzerinde keyıflerınce tasarrufta bulunmalarına engel olmuştur.





+ Yorum Gönder