Konusunu Oylayın.: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi

5 üzerinden 4.04 | Toplam : 23 kişi
Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi
  1. 19.Ekim.2011, 12:15
    1
    Misafir

    Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi






    Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi Mumsema Hz. Hüseyin Kimdir? İslam tarihide Hz. Hüseyin Hakkında Bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 19.Ekim.2011, 12:15
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 19.Ekim.2011, 12:40
    2
    Ensar
    لا اله ا لا ا لله

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2009
    Üye No: 56476
    Mesaj Sayısı: 1,818
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 19
    Bulunduğu yer: Kuzey Yarım Küre

    Cevap: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi




    Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hz. Fatıma (r.anha)'dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğlu. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi

    Hz. Hüseyin'in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlunun ismini koy diyor" dedi

    Peygamber Efendimiz "Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.

    Cebrail (a.s) "Şebir" dedi

    Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu

    Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi (Diyar bekrî, el-Hamîs, 1,471)

    Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1, 108) demişlerdir

    Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,

    "Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmîzî Sünen V, 661).

    "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanimdir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288)

    "Hasan ve Hüseyin'i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288);

    Peygamber Efendimiz (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin, Rasûlüllah (s.a.s)'dan deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi?" buyururlardı

    Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin'i!" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca, Hz. Ali: "Yâ Rasûlüllah: Sen Hüseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi. Peygamberimiz "Baksana Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu (Zehebî, Siyer Alâmü'n-Nübelâ, 111, s. 190-191)

    Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yılları Peygamberimizin otağından geçmiştir. Rasûlüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir

    Hz. Muâviye, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muâviye'nin vefatından sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e bey'at ettiler.

    Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklinde gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan'a bir mektup gönderdi

    Mektubunda şöyle yazıyordu: "Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr'i buldur, onların bana bey'atlarını al! Eğer, bey'attan kaçınırlarsa, boyunlarını vur, başlarını bana gönder: Halkın da bey'atlarını al, Bey'attan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam "

    Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin'den ve ileri gelen sahabilerden bey'atlarını almasını, bu konuda gevşek davranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir .

    Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin (r.a)'e mektuplar göndererek, onu dâvet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirü'l-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişlerdi.

    Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip buradan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye göndermişti. Müslim Kûfe'de durumun iyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bulunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.

    Hz. Hüseyin Kûfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen âlimlerinden İmam Şa'bî de Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Kûfe'ye gitme konusunda kesin kararlıydı .

    Yezid, Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye doğru yol aldığını haber alınca, Kûfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Kûfe valiliğini de vermişti.

    Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.

    __________


  4. 19.Ekim.2011, 12:40
    2
    لا اله ا لا ا لله



    Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hz. Fatıma (r.anha)'dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğlu. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi

    Hz. Hüseyin'in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlunun ismini koy diyor" dedi

    Peygamber Efendimiz "Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.

    Cebrail (a.s) "Şebir" dedi

    Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu

    Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi (Diyar bekrî, el-Hamîs, 1,471)

    Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1, 108) demişlerdir

    Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,

    "Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmîzî Sünen V, 661).

    "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanimdir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288)

    "Hasan ve Hüseyin'i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288);

    Peygamber Efendimiz (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin, Rasûlüllah (s.a.s)'dan deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi?" buyururlardı

    Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin'i!" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca, Hz. Ali: "Yâ Rasûlüllah: Sen Hüseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi. Peygamberimiz "Baksana Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu (Zehebî, Siyer Alâmü'n-Nübelâ, 111, s. 190-191)

    Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yılları Peygamberimizin otağından geçmiştir. Rasûlüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir

    Hz. Muâviye, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muâviye'nin vefatından sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e bey'at ettiler.

    Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklinde gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan'a bir mektup gönderdi

    Mektubunda şöyle yazıyordu: "Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr'i buldur, onların bana bey'atlarını al! Eğer, bey'attan kaçınırlarsa, boyunlarını vur, başlarını bana gönder: Halkın da bey'atlarını al, Bey'attan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam "

    Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin'den ve ileri gelen sahabilerden bey'atlarını almasını, bu konuda gevşek davranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir .

    Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin (r.a)'e mektuplar göndererek, onu dâvet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirü'l-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişlerdi.

    Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip buradan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye göndermişti. Müslim Kûfe'de durumun iyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bulunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.

    Hz. Hüseyin Kûfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen âlimlerinden İmam Şa'bî de Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Kûfe'ye gitme konusunda kesin kararlıydı .

    Yezid, Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye doğru yol aldığını haber alınca, Kûfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Kûfe valiliğini de vermişti.

    Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.

    __________


  5. 19.Ekim.2011, 12:41
    3
    Ensar
    لا اله ا لا ا لله

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2009
    Üye No: 56476
    Mesaj Sayısı: 1,818
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 19
    Bulunduğu yer: Kuzey Yarım Küre

    Cevap: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi

    Yezid, Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a Hz. Hüseyin hakkında şu emri veriyordu:

    "Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstünden geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O'na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üzerinde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz."

    Hz. Hüseyin'in Kûfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol esnasında pek çok kişi Kûfe'ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.

    Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı (Zehebî- A'lâmü'n-Nübelâ, 111, 201-202).

    Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî'nin kumandası altındaki bin kişilik Kûfe süvârî birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd'ın emrine uygun olarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereğince Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'ya doğru sürükledi.

    Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa'd Kûfe'de hazırlıklarını yapıyordu. Ancak Ubeydullah; Ömer b. Sa'd'ı Hz. Hüseyin'e karşı kullanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ'ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in karşısına çıkmak istemiyordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: "eğer, onunla çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yıkar, boynunu vururum" (Zehebî aynı yer) diyordu.

    Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. Sa'd'a şu teklifleri yapmıştı: "Ey Ömer! Şu üç teklifimden birini kabul ediniz;

    Bırakınız da ben, cihad etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Yahut Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Yahut dönüp Medine'ye gideyim" (Zehebî, A'lâmü'n-Nübela, 111, 208-209). Ama İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin'i artık bırakmak istemiyordu.

    Ömer b. Sa'd ise Hz. Hüseyin'e karşı her hangi bir saldırıda bulunmuyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa'd'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu:

    "Ben seni, Hüseyin'le günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefâatçısı, kayırıcısı olasın diye göndermedim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakileri bana gönder. Şayet kabule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir."

    Bu emirden sonra Hz. Hüseyin'e saldırılar başladı. Hz. Hüseyin'in yanındaki bir avuç mücahid ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehadet şerbetini içiyorlardı. En son Hz. Hüseyin kahramanca savaştı ve almış olduğu otuzüç mızrak ve otuzdört kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehidlerin ruhlarına karışıyordu.

    Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in akrabalarından yetmişiki kişi şehid düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kufelilerden de seksensekiz kişi ölmüştü.

    Hz. Hüseyin, Hicrî altmışbirinci yılın on Muharreminde şehid olmuştu. Şehid düştüğünde elliyedi yaşında idi.

    Hz. Hüseyin'in şehadeti Ömer b. Sa'd'ı ve Yezid'i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmıştı. Ancak bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin'in şehadetine yol, açan öncelikle Yezid olmuştu.

    Şâmil İA


  6. 19.Ekim.2011, 12:41
    3
    لا اله ا لا ا لله
    Yezid, Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a Hz. Hüseyin hakkında şu emri veriyordu:

    "Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstünden geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O'na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üzerinde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz."

    Hz. Hüseyin'in Kûfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol esnasında pek çok kişi Kûfe'ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.

    Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı (Zehebî- A'lâmü'n-Nübelâ, 111, 201-202).

    Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî'nin kumandası altındaki bin kişilik Kûfe süvârî birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd'ın emrine uygun olarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereğince Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'ya doğru sürükledi.

    Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa'd Kûfe'de hazırlıklarını yapıyordu. Ancak Ubeydullah; Ömer b. Sa'd'ı Hz. Hüseyin'e karşı kullanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ'ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in karşısına çıkmak istemiyordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: "eğer, onunla çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yıkar, boynunu vururum" (Zehebî aynı yer) diyordu.

    Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. Sa'd'a şu teklifleri yapmıştı: "Ey Ömer! Şu üç teklifimden birini kabul ediniz;

    Bırakınız da ben, cihad etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Yahut Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Yahut dönüp Medine'ye gideyim" (Zehebî, A'lâmü'n-Nübela, 111, 208-209). Ama İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin'i artık bırakmak istemiyordu.

    Ömer b. Sa'd ise Hz. Hüseyin'e karşı her hangi bir saldırıda bulunmuyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa'd'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu:

    "Ben seni, Hüseyin'le günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefâatçısı, kayırıcısı olasın diye göndermedim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakileri bana gönder. Şayet kabule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir."

    Bu emirden sonra Hz. Hüseyin'e saldırılar başladı. Hz. Hüseyin'in yanındaki bir avuç mücahid ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehadet şerbetini içiyorlardı. En son Hz. Hüseyin kahramanca savaştı ve almış olduğu otuzüç mızrak ve otuzdört kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehidlerin ruhlarına karışıyordu.

    Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in akrabalarından yetmişiki kişi şehid düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kufelilerden de seksensekiz kişi ölmüştü.

    Hz. Hüseyin, Hicrî altmışbirinci yılın on Muharreminde şehid olmuştu. Şehid düştüğünde elliyedi yaşında idi.

    Hz. Hüseyin'in şehadeti Ömer b. Sa'd'ı ve Yezid'i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmıştı. Ancak bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin'in şehadetine yol, açan öncelikle Yezid olmuştu.

    Şâmil İA


  7. 31.Mayıs.2014, 12:08
    4
    Misafir

    Cevap: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi

    ensar emegine saglık cok güzel bir paylaşım gözlerim doldu okuduktan sonra...


  8. 31.Mayıs.2014, 12:08
    4
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    ensar emegine saglık cok güzel bir paylaşım gözlerim doldu okuduktan sonra...


  9. 23.Ekim.2014, 17:12
    5
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi

    H.z Hüseyin'i doğru anlama

    Elazığ İli Harput Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü Celal SÜRGEÇ tarafından hazırlanan '' H.z Hüseyin'i doğru anlama '' isimli çalışması.

    Kurretü-l ayni Habib-i Kibriyasın Ya Huseyn,
    Nuri çeşmi şah-ı merdanmurtezasın Ya Huseyn,

    Ehli mahşer dest-i Hayder’den içerken kevseri,
    Sen susuzlukla şehidi Kerbela’sın Ya huseyn,

    Kıl şefaat arif’e ceddin Muhammed aşkına,
    Arsa i mahşerde makbul-i recasın Ya Huseyn,
    (Kâhyazade Arif Bey)

    Kimi hadiseler vardır ki tarihin mecrasını değiştirir, bambaşka bir şekilde cereyan etmesini sağlar. Kuşkusuz Hz. Hüseyin’in katli hadisesi de bu olaylardan biridir. Yezit’e biat etmenin dini değerlerle çeliştiğini düşünen Hz. Hüseyin’in onu halife olarak tanımayıp kendisine karşı mücadeleye karar vermesi ve akabinde de şehit edilmesi ile ilgili sayısız sözler söylenmiş, ağıtlar okunmuş, mersiyeler yazılmış ve mütalaalar serdedilmiştir.[1]

    Hz. Peygamber(s.a.s)’in Hz. Fatıma(r.a)’dan torunu,Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ikinci oğlu olan Hz. Hüseyin (r.a) hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde Medine’de dünyaya geldi.

    Hz. Hüseyin`in ismini Peygamber Efendimiz (s.a.s) koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun`un oğlunun ismini koy diyor" dedi. Peygamber Efendimiz(s.a.s) "Ey Cebrail: Harun`un oğlunun ismi nedir?" diye sordu. Cebrail (a.s) "Şebir" dedi. Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu. Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi.[2]

    Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber`e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah’a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi"[3] demiştir.

    Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)`a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında;
    "Allah`ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları."[4]
    "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanîmdir"[5]
    "Hasan ve Hüseyin`i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur"[6]

    Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin`i!" diyerek Hz. Hasan`ı kayırınca, Hz. Ali: "Ya Rasûlallah: Sen Hüseyin`i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi.Peygamberimiz (s.a.s) "Baksana Cebrail`de, Hüseyin`e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor."[7] Buyurdu.

    Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin`in çocukluk yılları Peygamberimizin otağında geçmişti. Rasûlüllah`ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin`in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmişti. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü`nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden derine kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir[8]

    Kaynakların ifadesine göre, Hz. Hüseyin hadisesinin kökeni Muaviye’nin islamın seçim sistemini ilga ederek oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesine dayanmaktadır. Muaviye’den önce İslâm devletinin başına geçen devlet başkanlarının tamamı bir çeşit seçimle bu göreve gelmişlerdi. Muaviye’nin iktidara gelişi bu sistem ile çelişmekle birlikte yerine oğlu Yezid’i geçirmekle sistemi tamamen tersyüz etmeye başlamış, bununla da yetinmeyerek kendisinden sonra oğluna sorun çıkarmasınlar diye emsar dediğimiz eyalet merkezlerinin tamamında, halkı bir araya toplayarak Yezid’e toplu biat almıştı. Sistemde yapılan değişiklik bir yana kötü bir şöhrete sahip olan Yezid, hilafete layık görülmemekteydi. O güne kadar kayda değer bir başarı gösteremediği gibi dinî yönden de fasık olarak tanınmaktaydı.[9]

    Yezit’in halef olarak halkın seçmesi yerine tepeden inme atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temellerinden sarsıldı ve yerini babadan oğula geçen bir monarşizme bıraktı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen temel ilkeler askıya alınıp zeki ve aklı başında olanların ümmetin serbest oylarıyla seçildiği seçim sisteminden, gücü yeten zorbaların yönetim ve kurumları birer birer zorbalıkla ele geçirdiği zorba düzenine dönüşüldü.[10] Ve üstüne üstlük bunun adına da İslam denildi. Artık zorbalıklar, hilekârlıklar İslam adına yapılmaya başlandı.

    İslamın şura-seçim sisteminin içi boşaltıldı ve köklü bir değişime uğradı. O andan itibaren şûrâ heyetinin üyelerini, kendi özgür iradesini başkasına kullandırmayan aklı başında şahsiyetli ve vakur insanlar değil; iktidarın kendi aile üyeleri, dalkavuk saray bilginleri ve saraya yakın bazı seçkinler, eyalet valileri oluşturmuştu.

    Bu yönetim şeklinin egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve idarenin lehine konuşabilenlerdi. Aksi durumda ise susması gerekiyordu. Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. Bu rejim, sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin yezitten bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu.
    Hilâfet bu şekilde otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle yezit ve ailesinin özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rasgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, kralın yani yezidin ve yandaşlarının harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi.

    Yöneticilik yetkisinin kamu malını rasgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

    Emevilerle birlikte bunu hızla diğer alandaki çözülme ve sapmalar izlemiştir. Hz. Hüseyin`in biat ederek bu çözülüş ve zulmü onaylaması elbette ki düşünülebilecek bir şey değildir. Hüseyin`in bu arzu edilmez gelişmeye kayıtsız kalmamasının nedeni işte budur. O, en kötü sonuçları bile karşılamayı göze alarak, yerleşmiş bir yönetime karşı ayaklanmakla yükselen şer güçler dalgasının önüne set çekmeye karar verdi. Bu yiğitçe karşı duruşun sonuçlarını herkes bilmiyordu. Hüseyin`in kendisini ağır bir tehlikeye atıp sonuçlarına da kahramanca katlanarak vurgulamak istediği gerçek, İslâm devletinin temel ilkelerinin vazgeçilmez değerde birer servet olduğudur. [11]

    Dünyanın en kıymetli serveti olan İslam’ın yüce değerlerini müdafaa etmek, bu serveti korumak uğruna canını ortaya koymak ve bu yolda kendinden sonra gelenlere sembol olmak, ancak peygamber ikliminde İslam’ı kaynağından yudumlaya yudumlaya içen gözüpek yiğitlerin yapacağı bir iştir.

    İşte bu nedenle Hz. Hüseyin bir semboldür. O,haksızlığa karşı hakkın, çıkarcılığa karşı, feragatın ve vefakârlığın, zulme ve saltanata karşı adaletin ve hakkaniyetin sembolüdür. O, hiç bir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk`a adayan gerçek ve örnek Müslüman karakterinin sembolüdür. Bir konuşmasında, "Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yoksun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat edin! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşindeler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her mü`minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. Bu uğurda gerekirse canımı feda etmek istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir." diyen Hüseyin`in eyleminden, şahadetinden alınması gereken dersi Mevlâna Ebu`l Kelâm şöyle dile getirir: "Hüseyin Allah`ın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk`a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk`ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koydu. Bu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, Hak ve adalet yolundan sabırlı, kararlı ve metin olmak Gerektiğidir.[12]

    Allah resulünün eğitim ve gözetiminde yetişen, onun dizinin dibinde İslam’ın engin esprisini kavrayan Hz. Hüseyin efendimizi harekete geçiren, İslam’ın yönetim ve seçim sistemine karşı yapılan darbedir. Yoksa iktidarın Haşimililerde olması veya Emevilerde olması şeklindeki basit bir kabile davası değil, hele kişisel iktidar davası hiç değildi.

    Ona göre bu olay efendimizin getirdiği yanlız Allah’a kul olma ve ona hesap verme şeklinde insan şahsiyet ve vakarını ön planda tutan bir hayattan, kula kul olmaya, yezide ve yezitleşen zalim krallara ve yönetimlere kulluk merkezli şahsiyetsiz ve süfli bir hayata doğru sapmanın başlangıcıydı. Bu apaçık bir İranlaşma veya Bizanslaşmanın işaretiydi. Zaten Allah resulünün getirdiği islamın şanlı davasının asıl hedefi de; kullara kul olmama mücadelesi değil miydi? İşte bu yapılanlar apaçık bir İranlaşmak ve Bizanslaşmaktı.

    Görüldüğü gibi Hz. Hüsyinin itirazı, İslam idaresinin seçim sisteminin, şura sisteminden, babadan oğul’a geçen krallık rejimine dönüşmesi, islamın adalet, hakkaniyet, ehliyet vb. asıl ruhunu yok edip sadece ruhsuz cesedini bırakmaya götüren bir darbe olmasına idi. Zira bununla islamın temelleri kökünden sarsılıyordu.

    Hz.Hüseyin dedesi resulullahın getirdiği nizamı en iyi özümseyen, o iklimi en çok teneffüs eden biri olarak bu darbeye karşı kayıtsız kalamazdı. Çünkü o iyi biliyordu ki bunun ileride sonuçları daha da ağır olacaktı…

    Bugün İslam âlemi hala bir değer üretemiyor, bir araya gelemiyor ve dünyanın nesnesi olmaktan kurtulup öznesi olamıyorsa, hala kabileciliğin ve ırkçılığın dar kalıplarından kurtulup evrenselleşmeyi başaramıyor, everensel değerler üretemiyorsa ve hala kendi kendilerini yönetebilecek bilince ermesi gerekirken, günümüzde bile bazı İslam ülkelerinde olduğu gibi bir takım ailelerin, kabilelerin yönettiği krallıklara boyun eğen toplumlar olmaktan kurtulabilecek şuura eremiyorsa, işte o gün sadece Allaha kul olma bilincini işleyen sisteme karşı yapılan, kula kul olma merkezli sapmanın sonucudur.

    İşte bu nedenle Hz.Hüseyin efendimizin mücadelesinin asıl ruhunu teşkil eden İslam’ın engin adaletinin savunulması, yeryüzünde inleyen, ağlayan bu coğrafyanın mazlum insanlarının arasında bugün en çok ihtiyaç duyulan kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, izzet ve şahsiyetinin tesis edilmesi, zulmün, haksızlığın, vefasızlığın her çeşidine karşı koyma duruşunun sergilenmesi sağlanmaz ise; Hz. Hüseyin’in mübarek misyonu heder edilmiş olur…

    Bu arada geçmişin bilinmesi, muhasebe edilmesi toplumlar için çok önem arz eder. Zira toplumların gelenekleri, kültürleri, kurumları, hülasa bütün medeniyetleri daha önceki tarihleriyle açıklanabilir. İnsan yaşadığı sürece her zaman ve mekânda tarihinin bir kesitiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla onun her ne şekilde olursa olsun kendi tarihinden kaçması mümkün değildir.

    Zira Kuranı kerimde onlarca ayet geçmişe işaret ederek, hâlihazırdaki ve gelecekteki hayata çekidüzen verilmesini ister.[13]

    Bizlerde tarihi olayları yorumlarken Kuranın bize gösterdiği yolu takip etmek zorundayız. Eğer geçmiş tarihimizde vuku bulan olayların üzerine gitmez, yapılan yanlışlıklara, haksızlıklara "Onlar kılıçlarını kana boyadılar bizler dillerimizi boyamayalım." diye o devrin olaylarının üzerine gitmeyi sahabeye saygısızlık olarak görüp geçmişi kutsama adına tavır koymaz isek; dünyanın hiçbir yerinde yapılan haksızlıklara, zulümlere ses çıkarmaya hakkımız ve yüzümüz olmaz… Zira Cenab-ı hak kitabı mübininde yanlışı, haksızlığı hz. Peygamber’in amcası da yapsa, nuha.s’ın oğlu da yapsa, Lut (a.s)’ın karısı da yapsa; bunu yapan peygamberin amcasıdır, oğludur, hanımıdır dememiş, örtbas etmemiş ve bizlere onların hikâyelerini aktararak; kimden gelirse gelsin haksızlıklara ve yanlışlıklara karşı rabbani bir duruş sergilememizi istemiştir.

    Sonuç olarak bu noktada önemli olan, gönlüyle, gücüyle, kalbi ve kalıbıyla Hz.Hüseyin ve onun canını feda ettiği yüce değerlere dünyevi ve siyasi hesaplar yapmadan her şartlar altında ve her ortamda sahip çıkmaktır. Yoksa Hurrb.yezidin Hz. Hüseyin’e katıldıktan sonra Kûfeliler’e yaptığı konuşmada; "Onu size gelmesi için davet ettiniz ve size gelince de onu yezidin size vaat ettiği dünyalığa karşı (düşmanlarına) teslim ettiniz ve elinizde esir gibi oldu. Onu, kadınlarını ve arkadaşlarını, Yahudi, Hiristiyan ve Mecusilerin, Sevâd domuzlarının ve köpeklerinin bile rahat bir şekilde içtikleri Fırat nehrinin suyundan mahrum ettiniz." diye seslendiği kufelilerin yaptığı gibi bir takım dünyevi hesaplar uğruna,o yüce insana ve canını verdiği davasına sırtını dönüp sahipsiz bırakmak değildir.

    Ve yine diğer bir önemli nokta ise; bu hadiseden ibret alıp yeni kerbelalar olmasın diye gayret göstermek, yapıcı olmak, ayrılıkçılığı değil, tevhidi, birliği, kardeşliği esas almak, salim akıl sahibi olmaktır.

    Bu olaydan Kur’anın: "Andolsun ki onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır."[14].ifadesi ile aklı-ı selimi kullanarak ümmetin geleceği için dersler çıkarmaktır.

    Bu elim olayı bahane ederek Hz.Hüseyin üzerinden İslam âleminde tefrika ve ayrılık tohumlarını ekmek, İnsanımızı paramparça etmeye uğraşmak ve insanımız arasında yeni kerbelalar yaşatmaya çalışmak, o yüce insan üzerinden kendi politik ve ideolojik fikirlerini pazarlamaya gayret ederek nemalanmaya gitmek, onu kendi tekeline almaya çabalayarak başkalarını ötekileştirmek o mazlum ve masum insanı ve davasını sevmek değildir. Onu tüketmektir. Onu sevmek, akl-ı selimiyle hareket etmek, Onu ve onun yüce hedeflerini ve misyonunu ağlayan, inleyen insanlık için haksızlığa, şahsiyetsizliğe, onursuzluğa karşı ortak bir sembol haline getirmektir… Onu tüketmemektir….

    _HAZIRLAYAN:___ ________________________________________
    Celal SÜRGEÇ - Harput Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü


  10. 23.Ekim.2014, 17:12
    5
    Üye
    H.z Hüseyin'i doğru anlama

    Elazığ İli Harput Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü Celal SÜRGEÇ tarafından hazırlanan '' H.z Hüseyin'i doğru anlama '' isimli çalışması.

    Kurretü-l ayni Habib-i Kibriyasın Ya Huseyn,
    Nuri çeşmi şah-ı merdanmurtezasın Ya Huseyn,

    Ehli mahşer dest-i Hayder’den içerken kevseri,
    Sen susuzlukla şehidi Kerbela’sın Ya huseyn,

    Kıl şefaat arif’e ceddin Muhammed aşkına,
    Arsa i mahşerde makbul-i recasın Ya Huseyn,
    (Kâhyazade Arif Bey)

    Kimi hadiseler vardır ki tarihin mecrasını değiştirir, bambaşka bir şekilde cereyan etmesini sağlar. Kuşkusuz Hz. Hüseyin’in katli hadisesi de bu olaylardan biridir. Yezit’e biat etmenin dini değerlerle çeliştiğini düşünen Hz. Hüseyin’in onu halife olarak tanımayıp kendisine karşı mücadeleye karar vermesi ve akabinde de şehit edilmesi ile ilgili sayısız sözler söylenmiş, ağıtlar okunmuş, mersiyeler yazılmış ve mütalaalar serdedilmiştir.[1]

    Hz. Peygamber(s.a.s)’in Hz. Fatıma(r.a)’dan torunu,Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ikinci oğlu olan Hz. Hüseyin (r.a) hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde Medine’de dünyaya geldi.

    Hz. Hüseyin`in ismini Peygamber Efendimiz (s.a.s) koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip "Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun`un oğlunun ismini koy diyor" dedi. Peygamber Efendimiz(s.a.s) "Ey Cebrail: Harun`un oğlunun ismi nedir?" diye sordu. Cebrail (a.s) "Şebir" dedi. Peygamberimiz "Benim dilim, Arapça:" buyurdu. Cebrail (a.s) "Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi.[2]

    Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber`e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah’a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi"[3] demiştir.

    Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)`a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında;
    "Allah`ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları."[4]
    "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanîmdir"[5]
    "Hasan ve Hüseyin`i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur"[6]

    Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin`i!" diyerek Hz. Hasan`ı kayırınca, Hz. Ali: "Ya Rasûlallah: Sen Hüseyin`i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi.Peygamberimiz (s.a.s) "Baksana Cebrail`de, Hüseyin`e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor."[7] Buyurdu.

    Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin`in çocukluk yılları Peygamberimizin otağında geçmişti. Rasûlüllah`ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin`in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmişti. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü`nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden derine kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir[8]

    Kaynakların ifadesine göre, Hz. Hüseyin hadisesinin kökeni Muaviye’nin islamın seçim sistemini ilga ederek oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesine dayanmaktadır. Muaviye’den önce İslâm devletinin başına geçen devlet başkanlarının tamamı bir çeşit seçimle bu göreve gelmişlerdi. Muaviye’nin iktidara gelişi bu sistem ile çelişmekle birlikte yerine oğlu Yezid’i geçirmekle sistemi tamamen tersyüz etmeye başlamış, bununla da yetinmeyerek kendisinden sonra oğluna sorun çıkarmasınlar diye emsar dediğimiz eyalet merkezlerinin tamamında, halkı bir araya toplayarak Yezid’e toplu biat almıştı. Sistemde yapılan değişiklik bir yana kötü bir şöhrete sahip olan Yezid, hilafete layık görülmemekteydi. O güne kadar kayda değer bir başarı gösteremediği gibi dinî yönden de fasık olarak tanınmaktaydı.[9]

    Yezit’in halef olarak halkın seçmesi yerine tepeden inme atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temellerinden sarsıldı ve yerini babadan oğula geçen bir monarşizme bıraktı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen temel ilkeler askıya alınıp zeki ve aklı başında olanların ümmetin serbest oylarıyla seçildiği seçim sisteminden, gücü yeten zorbaların yönetim ve kurumları birer birer zorbalıkla ele geçirdiği zorba düzenine dönüşüldü.[10] Ve üstüne üstlük bunun adına da İslam denildi. Artık zorbalıklar, hilekârlıklar İslam adına yapılmaya başlandı.

    İslamın şura-seçim sisteminin içi boşaltıldı ve köklü bir değişime uğradı. O andan itibaren şûrâ heyetinin üyelerini, kendi özgür iradesini başkasına kullandırmayan aklı başında şahsiyetli ve vakur insanlar değil; iktidarın kendi aile üyeleri, dalkavuk saray bilginleri ve saraya yakın bazı seçkinler, eyalet valileri oluşturmuştu.

    Bu yönetim şeklinin egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve idarenin lehine konuşabilenlerdi. Aksi durumda ise susması gerekiyordu. Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. Bu rejim, sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin yezitten bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu.
    Hilâfet bu şekilde otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle yezit ve ailesinin özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rasgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, kralın yani yezidin ve yandaşlarının harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi.

    Yöneticilik yetkisinin kamu malını rasgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

    Emevilerle birlikte bunu hızla diğer alandaki çözülme ve sapmalar izlemiştir. Hz. Hüseyin`in biat ederek bu çözülüş ve zulmü onaylaması elbette ki düşünülebilecek bir şey değildir. Hüseyin`in bu arzu edilmez gelişmeye kayıtsız kalmamasının nedeni işte budur. O, en kötü sonuçları bile karşılamayı göze alarak, yerleşmiş bir yönetime karşı ayaklanmakla yükselen şer güçler dalgasının önüne set çekmeye karar verdi. Bu yiğitçe karşı duruşun sonuçlarını herkes bilmiyordu. Hüseyin`in kendisini ağır bir tehlikeye atıp sonuçlarına da kahramanca katlanarak vurgulamak istediği gerçek, İslâm devletinin temel ilkelerinin vazgeçilmez değerde birer servet olduğudur. [11]

    Dünyanın en kıymetli serveti olan İslam’ın yüce değerlerini müdafaa etmek, bu serveti korumak uğruna canını ortaya koymak ve bu yolda kendinden sonra gelenlere sembol olmak, ancak peygamber ikliminde İslam’ı kaynağından yudumlaya yudumlaya içen gözüpek yiğitlerin yapacağı bir iştir.

    İşte bu nedenle Hz. Hüseyin bir semboldür. O,haksızlığa karşı hakkın, çıkarcılığa karşı, feragatın ve vefakârlığın, zulme ve saltanata karşı adaletin ve hakkaniyetin sembolüdür. O, hiç bir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk`a adayan gerçek ve örnek Müslüman karakterinin sembolüdür. Bir konuşmasında, "Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yoksun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat edin! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşindeler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her mü`minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. Bu uğurda gerekirse canımı feda etmek istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir." diyen Hüseyin`in eyleminden, şahadetinden alınması gereken dersi Mevlâna Ebu`l Kelâm şöyle dile getirir: "Hüseyin Allah`ın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk`a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk`ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koydu. Bu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, Hak ve adalet yolundan sabırlı, kararlı ve metin olmak Gerektiğidir.[12]

    Allah resulünün eğitim ve gözetiminde yetişen, onun dizinin dibinde İslam’ın engin esprisini kavrayan Hz. Hüseyin efendimizi harekete geçiren, İslam’ın yönetim ve seçim sistemine karşı yapılan darbedir. Yoksa iktidarın Haşimililerde olması veya Emevilerde olması şeklindeki basit bir kabile davası değil, hele kişisel iktidar davası hiç değildi.

    Ona göre bu olay efendimizin getirdiği yanlız Allah’a kul olma ve ona hesap verme şeklinde insan şahsiyet ve vakarını ön planda tutan bir hayattan, kula kul olmaya, yezide ve yezitleşen zalim krallara ve yönetimlere kulluk merkezli şahsiyetsiz ve süfli bir hayata doğru sapmanın başlangıcıydı. Bu apaçık bir İranlaşma veya Bizanslaşmanın işaretiydi. Zaten Allah resulünün getirdiği islamın şanlı davasının asıl hedefi de; kullara kul olmama mücadelesi değil miydi? İşte bu yapılanlar apaçık bir İranlaşmak ve Bizanslaşmaktı.

    Görüldüğü gibi Hz. Hüsyinin itirazı, İslam idaresinin seçim sisteminin, şura sisteminden, babadan oğul’a geçen krallık rejimine dönüşmesi, islamın adalet, hakkaniyet, ehliyet vb. asıl ruhunu yok edip sadece ruhsuz cesedini bırakmaya götüren bir darbe olmasına idi. Zira bununla islamın temelleri kökünden sarsılıyordu.

    Hz.Hüseyin dedesi resulullahın getirdiği nizamı en iyi özümseyen, o iklimi en çok teneffüs eden biri olarak bu darbeye karşı kayıtsız kalamazdı. Çünkü o iyi biliyordu ki bunun ileride sonuçları daha da ağır olacaktı…

    Bugün İslam âlemi hala bir değer üretemiyor, bir araya gelemiyor ve dünyanın nesnesi olmaktan kurtulup öznesi olamıyorsa, hala kabileciliğin ve ırkçılığın dar kalıplarından kurtulup evrenselleşmeyi başaramıyor, everensel değerler üretemiyorsa ve hala kendi kendilerini yönetebilecek bilince ermesi gerekirken, günümüzde bile bazı İslam ülkelerinde olduğu gibi bir takım ailelerin, kabilelerin yönettiği krallıklara boyun eğen toplumlar olmaktan kurtulabilecek şuura eremiyorsa, işte o gün sadece Allaha kul olma bilincini işleyen sisteme karşı yapılan, kula kul olma merkezli sapmanın sonucudur.

    İşte bu nedenle Hz.Hüseyin efendimizin mücadelesinin asıl ruhunu teşkil eden İslam’ın engin adaletinin savunulması, yeryüzünde inleyen, ağlayan bu coğrafyanın mazlum insanlarının arasında bugün en çok ihtiyaç duyulan kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, izzet ve şahsiyetinin tesis edilmesi, zulmün, haksızlığın, vefasızlığın her çeşidine karşı koyma duruşunun sergilenmesi sağlanmaz ise; Hz. Hüseyin’in mübarek misyonu heder edilmiş olur…

    Bu arada geçmişin bilinmesi, muhasebe edilmesi toplumlar için çok önem arz eder. Zira toplumların gelenekleri, kültürleri, kurumları, hülasa bütün medeniyetleri daha önceki tarihleriyle açıklanabilir. İnsan yaşadığı sürece her zaman ve mekânda tarihinin bir kesitiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla onun her ne şekilde olursa olsun kendi tarihinden kaçması mümkün değildir.

    Zira Kuranı kerimde onlarca ayet geçmişe işaret ederek, hâlihazırdaki ve gelecekteki hayata çekidüzen verilmesini ister.[13]

    Bizlerde tarihi olayları yorumlarken Kuranın bize gösterdiği yolu takip etmek zorundayız. Eğer geçmiş tarihimizde vuku bulan olayların üzerine gitmez, yapılan yanlışlıklara, haksızlıklara "Onlar kılıçlarını kana boyadılar bizler dillerimizi boyamayalım." diye o devrin olaylarının üzerine gitmeyi sahabeye saygısızlık olarak görüp geçmişi kutsama adına tavır koymaz isek; dünyanın hiçbir yerinde yapılan haksızlıklara, zulümlere ses çıkarmaya hakkımız ve yüzümüz olmaz… Zira Cenab-ı hak kitabı mübininde yanlışı, haksızlığı hz. Peygamber’in amcası da yapsa, nuha.s’ın oğlu da yapsa, Lut (a.s)’ın karısı da yapsa; bunu yapan peygamberin amcasıdır, oğludur, hanımıdır dememiş, örtbas etmemiş ve bizlere onların hikâyelerini aktararak; kimden gelirse gelsin haksızlıklara ve yanlışlıklara karşı rabbani bir duruş sergilememizi istemiştir.

    Sonuç olarak bu noktada önemli olan, gönlüyle, gücüyle, kalbi ve kalıbıyla Hz.Hüseyin ve onun canını feda ettiği yüce değerlere dünyevi ve siyasi hesaplar yapmadan her şartlar altında ve her ortamda sahip çıkmaktır. Yoksa Hurrb.yezidin Hz. Hüseyin’e katıldıktan sonra Kûfeliler’e yaptığı konuşmada; "Onu size gelmesi için davet ettiniz ve size gelince de onu yezidin size vaat ettiği dünyalığa karşı (düşmanlarına) teslim ettiniz ve elinizde esir gibi oldu. Onu, kadınlarını ve arkadaşlarını, Yahudi, Hiristiyan ve Mecusilerin, Sevâd domuzlarının ve köpeklerinin bile rahat bir şekilde içtikleri Fırat nehrinin suyundan mahrum ettiniz." diye seslendiği kufelilerin yaptığı gibi bir takım dünyevi hesaplar uğruna,o yüce insana ve canını verdiği davasına sırtını dönüp sahipsiz bırakmak değildir.

    Ve yine diğer bir önemli nokta ise; bu hadiseden ibret alıp yeni kerbelalar olmasın diye gayret göstermek, yapıcı olmak, ayrılıkçılığı değil, tevhidi, birliği, kardeşliği esas almak, salim akıl sahibi olmaktır.

    Bu olaydan Kur’anın: "Andolsun ki onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır."[14].ifadesi ile aklı-ı selimi kullanarak ümmetin geleceği için dersler çıkarmaktır.

    Bu elim olayı bahane ederek Hz.Hüseyin üzerinden İslam âleminde tefrika ve ayrılık tohumlarını ekmek, İnsanımızı paramparça etmeye uğraşmak ve insanımız arasında yeni kerbelalar yaşatmaya çalışmak, o yüce insan üzerinden kendi politik ve ideolojik fikirlerini pazarlamaya gayret ederek nemalanmaya gitmek, onu kendi tekeline almaya çabalayarak başkalarını ötekileştirmek o mazlum ve masum insanı ve davasını sevmek değildir. Onu tüketmektir. Onu sevmek, akl-ı selimiyle hareket etmek, Onu ve onun yüce hedeflerini ve misyonunu ağlayan, inleyen insanlık için haksızlığa, şahsiyetsizliğe, onursuzluğa karşı ortak bir sembol haline getirmektir… Onu tüketmemektir….

    _HAZIRLAYAN:___ ________________________________________
    Celal SÜRGEÇ - Harput Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü


  11. 03.Haziran.2015, 12:31
    6
    Misafir

    Cevap: Hz. Hüseyin Kimdir? - Hz. Hüseyin Hakkında Bilgi

    Hz Hüseyin sahbe ehli beyt ve Peygamber torunudur. Aynı zamanda Hz Alinin oğlu
    Allahın selam üzerine olsun


  12. 03.Haziran.2015, 12:31
    6
    islim arslan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    islim arslan
    Misafir
    Hz Hüseyin sahbe ehli beyt ve Peygamber torunudur. Aynı zamanda Hz Alinin oğlu
    Allahın selam üzerine olsun





+ Yorum Gönder