Konusunu Oylayın.: Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz?
  1. 02.Temmuz.2011, 11:55
    1
    Misafir

    Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz?






    Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz? Mumsema hanefi usulcülerini ve eserlerini genel olarak tanıtınız ve bir eserini detaylı olarak açıklayınız (ödev konum) bilgi istiyorum teşekkürler


  2. 02.Temmuz.2011, 11:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 05.Ekim.2013, 00:27
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz?




    _____________________________________________--

    Hanefî Usulcüsü Cessas'ın Mütevatir Anlayışı

    Hanefî usulcüleri arasında Ebubekir Ahmed b. Ali er-Razî el-Cessas (v. 370 h.) ayrıcalıklı bir mevkie sahiptir. Bu konuda Cessas'ın Irak Hanefî fakihlerinden olması bakımından Hanefîliğin doğduğu coğrafyanın dil ve kültürüne olan vukufiyetinin önemi tartışma götürmez. Ancak bunun yanında Hanefî mezhebinin kurucu imamlarının usule dair görüşlerini tespit konusunda sahip olduğu önemli avantajlar da özellikle hatırlanmalıdır. Bu sadette Hanefî mezhebinin usul prensiplerini ilk defa gündeme getiren İsa b. Eban (v. 221 h.) ve Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin (v. 340 h.) bilgi ve düşüncelerine ulaşabilme imkânı Cessas'ın ilk akla gelen avantajları arasındadır. Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin talebelerinden olması hasebiyle Cessas usule dair kaleme aldığı el-Fusûl isimli eserinde onun mülahazalarına özel bir önem atfetmiştir. Bunların yanı sıra iyi bir furû-i fıkıh bilgisine sahip olması da Cessas'ın usulcü kimliği açısından diğer bir avantaj olarak görülebilir.

    Ne var ki içinde Cessâs'ın usule dair değerli mülahazalarını saklayan el-Fusûl son yıllara kadar ulaşılabilen bir kitap değildi. Bu bakımdan Hanefî usulüne dair araştırmalarda bu kitaptan gereği gibi faydalanılamadığını ve çaresiz Maveraünnehir usulcülerinin eserleriyle yetinildiğini söylemek durumundayız. Hazır burada sırası gelmişken ifade edelim; Dr. İsmail Hakkı Ünal'ın "İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı ve Hanefî mezhebinin Hadis Metodu" isimli eserinde -yazıldığı dönemde basılmış olmasına rağmen- Cessas'ın el-Fusûl'ünün kaynak olarak geçmemesi kitap için telafisi güç bir eksikliktir.

    Bugün Cessas'ın el-Fusûl'üne ulaşmış olmamız hasebiyle Hanefî usulüne dair araştırmalarda bu kitaptan faydalanmanın gereğine inanıyoruz. Özellikle bu kitapta, Hanefî mezhebi imamlarına göre hadis usulü denebilecek olan Sünnet bahsinin ayrıcalıklı bir yeri olduğu muhakkak.

    Makalemize konu olan mütevatir haberler meselesi de işbu Sünnet bahsi içinde Cessas'ın orijinal sayılabilecek mülahazalarının yer aldığı bir konudur.
    Cessas'ın mütevatir konusundaki görüşlerine geçmeden önce diğer Hanefi usulcülerinin yaklaşımına bakalım. Malum, müteahhir Hanefî usulcüleri haberleri ittisal/rivayet açısından üç kısma ayırmaktadırlar: Mütevatir, meşhur ve âhâd.

    Müteahhir Hanefî usulcülerine göre Mütevatir haberler, ilk tabakadan itibaren yalan üzerinden birleşmesi mümkün olmayan topluluk tarafından nesilden nesile nakledilen haberlerdir. Beş vakit namaz, Ramazan orucu ve haccın farziyeti gibi meseleler mütevatir haberlerle sabittir. Meşhur haberler, ilk tabakada haber-i âhâd olduğu halde sonraki tabakalarda mütevatir derecesine varan haberlerdir. Recm cezası, mestler üzerine mesh gibi meseleler meşhur haberlerle sabittir. Âhâd haberler ise bu ikisinin dışında kalan haberlerdir.

    Müteahhir Hanefî usulcülerinin haberlere getirdiği üçlü taksim Cessas'ın el-Fusul'ünde mütevatir ve gayri mütevatir olmak üzere ikili bir taksim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sebebi müteahhir usul kitaplarında meşhur diye isimlendirilen ikinci kısmın Cessas'ın usulünde mütevatirin iki kısmından biri olan İstidlalî Mütevatir ismiyle anılmasıdır.[ii] Nitekim Fahru'l-İslam el-Bezdevi, recm ve mestler üzerine mesh gibi meşhur hadisleri Cessas'ın mütevatirin iki kısmından biri olarak gördüğünü ifade etmektedir.[iii]

    Mezhebin haberleri tertip anlayışını İsa bin Ebân'ın er-Radd ala Bişr el-Merisi isimli kitabından aktaran Cessas, onun sadece, Peygamberimiz Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in ALLAH'ın resûlü olduğu, insanları ALLAH'a davet ettiği, Kuran'ı getirdiği, bize; namazı, Ramazan orucunu, zekâtı, haccetmeyi emretmesi gibi haberlerin izdırarî bilgiyi gerektiren mütevatir saydığını, bu derecede olmayan haberleri ise mütevatir saymadığını belirtir.[iv]
    Fakat Cessas, hocası Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin İmam Ebu Yusuf'tan aktardığı bir söze dayanarak mütavatir hadise bir de istidlalî kısmını eklemiştir.
    Cessas, İmam Ebu Yusuf'un: "Sünnet'le Kur’ân'ın neshi ancak mestler üzerine mesh gibi ilim/yakîn gerektiren mütevatir haberle olabilir" sözünü hocasından naklettikten sonra şöyle der:

    "İşte bu söz İmam Ebu Yusuf'un sıhhati istidlalle bilinen mütevatir haberlerin bulunduğu görüşüne sahip olduğunu göstermektedir. Zira hiç kimsenin mestler üzerine meshin sübutunun zarurî olduğunu iddia etmesi mümkün değildir." Ardından da recm, altı sınıf malda ribe'l-fadlın haram olması, mut'anın önce mubah sonra da haram kılınması gibi haberleri bu kısma örnek olarak verir.[v]

    Peki, İsa b. Ebân'ın mütevatirden saymadığı sonraki usulcülerin de meşhur diye isimlendirdikleri bu kısım haberleri, İmam Ebu Yusuf'un sözüne dayanarak mütevatirden sayıp mütevatiri de iztırarî ve istidlalî diye ikiye ayırmanın ne gibi sonuçları olabilir?
    Bunları iki maddede özetleyebiliriz.

    Birincisi; sonraki Hanefî usulcülerinin birçoğuna göre meşhur haberler ilim/yakîn ifade etmezler, ancak tume'nînet ifade ederler. Ebu Yusuf'un görüşünü kendi kavramsallaştırmasına esas almasından da anlıyoruz ki, Cessas'a göre bunlar mütevatir-i istidlalî olmakla ilim ifade ederler. Bir farkla ki, bunların ilim ifade etmesi istidlalî iken diğer mütevatirlerin ilim ifade etmesi ızdırarîdir.

    İkincisi, Hanefi mezhebinde nass üzerine yapılan ziyade, nesh sayılmaktadır. Mezhep imamlarından Ebu Yusuf da Sünnet'le Kur’ân'ın neshini ancak mütevatir haberle mümkün görmektedir. Bu durumda diğer usulcülerin kendilerine göre meşhur olan haberlerin bazı ayetleri ziyade yoluyla nesh ettiğini ileri sürmeleri sorun arz etmektedir. Bu haberleri mütevatir sayan Cessas açısından böyle bir sorun görünmemektedir.

    Gerçi "Debûsi ve sonraki usulcülerin meşhurdan kastettikleri, Cessas'ın mütevatir-i istidlalîden kastettiğiyle içerik olarak aynıdır ve nitekim aynı haberleri örnek olarak vermelerinden de bu anlaşılmaktadır" deyip meseleyi lafzî ihtilafa indirmek mümkün olsa da yine de çözüm bekleyen sorunlar yok değildir. Zira onların meşhura yaptıkları tarif bunu biraz zorlaştırmaktadır. Şöyle ki, onlar aslı âhâd olup tabiîn ve tebe-i tabiîn zamanında şöhret bulan rivayetleri meşhur olarak görmektedirler. Oysa verdikleri örnekte yer alan recm haberi elli küsur sahabeden rivayet edilmiş olması itibariyle daha sahabe tabakasında şöhret bulmuştur, denebilir.

    Fakat Cessas'ın yaptığı taksimi dikkate aldığımızda böyle bir sıkıntıya düşmeden tüm kısımları kolayca anlamaktayız.

    Cessas, yukarıda ifade ettiğimiz gibi mütevatiri ikiye ayırıp birinci kısmını izdırarî mütevatir diye isimlendirir ve bu bölüme namaz, oruç, zekât gibi haberleri örnek olarak verir.

    Tevatürün ikinci kısmı ise istidlalî olanıdır. Bu kısım haberleri, halini düşünüp de yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir cemaatin rivayet ettiğini anladıktan sonra sıhhatine hükmettiğimiz, fakat zarurî ilmi gerektirmeyen haberler olarak tarif eden Cessas bu kısmı da;

    - Üzerinde icma edilenler
    - Ve bazılarının ihtilaf ettikleri, diye ikiye ayırır.

    Birinci kısımdan olan haberleri terk edenleri sapıklık, günahkârlık ve bidatçilikle nitelendirir. Ve recmi bu kısma örnek olarak verir.
    Bazılarının ihtilaf ettikleri kısımdan olan haberleri terk edenlerin sapıklıkla nitelendirilemeyeceğini fakat hata ettiklerini ve günaha girmeleri korkusu bulunduğunu ifade eder ve mestler üzerine mesh gibi ihtilaflı haberleri bu kısmın örnekleri arasında sayar.[vi]

    Bu durumda biz, tevatürünü senetlerini inceleyerek bildiğimiz recm ve İsa (Aleyhisselam)'ın nüzuluyla ilgili rivayetleri Cessas'ın yaptığı taksime göre mütevatirin istidlalî kısmına koyup bu haberler hakkında selef arasında ihtilaf olmadığı için bunları inkâr edenleri sapıklık, günahkârlık ve bidatçilikle nitelendirebiliriz. Ama ne İsa b. Eban'a ne de Cessas'a göre bu haberleri inkâr edenleri tekfir edebiliriz.

    Sonuç olarak Cessas diğer Hanefî usulcülerin hilafına bazı haberlerin istidlal ile mütevatir olabileceğini savunmuştur. Bunun gereği recm ve mestler üzerine mesh gibi konulara dair hadisleri meşhur değil, mütevatir hadislerden görmüştür. Böylece diğer usulcülerin bu hadislerin tuma'nînet ifade ettiğini söyledikleri yerde o bunların ilim/yakîn ifade ettiklerini söylemiştir. Ayrıca Cessas böyle bir taksime gitmekle mezhep imamlarının kullandıkları ıstılahlara daha yakın bir kavramsallaştırma örneği sergilemiştir. Zira ne İsa b. Ebân'ın ıstılahında ne de sonraki Hanefî usulcülerinin ıstılahında Ebu Yusuf'un mütevatir dediği mestler üzerine mesh hadisleri mütavatir kategorisine girmektedir. Bunu ancak mütevatir-i istidlalî kavramını geliştiren Cessas'ın ıstılahlaştırması karşılamaktadır.

    Orhan Ençakar/Dâru'l-Hikme


  4. 05.Ekim.2013, 00:27
    2
    Moderatör



    _____________________________________________--

    Hanefî Usulcüsü Cessas'ın Mütevatir Anlayışı

    Hanefî usulcüleri arasında Ebubekir Ahmed b. Ali er-Razî el-Cessas (v. 370 h.) ayrıcalıklı bir mevkie sahiptir. Bu konuda Cessas'ın Irak Hanefî fakihlerinden olması bakımından Hanefîliğin doğduğu coğrafyanın dil ve kültürüne olan vukufiyetinin önemi tartışma götürmez. Ancak bunun yanında Hanefî mezhebinin kurucu imamlarının usule dair görüşlerini tespit konusunda sahip olduğu önemli avantajlar da özellikle hatırlanmalıdır. Bu sadette Hanefî mezhebinin usul prensiplerini ilk defa gündeme getiren İsa b. Eban (v. 221 h.) ve Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin (v. 340 h.) bilgi ve düşüncelerine ulaşabilme imkânı Cessas'ın ilk akla gelen avantajları arasındadır. Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin talebelerinden olması hasebiyle Cessas usule dair kaleme aldığı el-Fusûl isimli eserinde onun mülahazalarına özel bir önem atfetmiştir. Bunların yanı sıra iyi bir furû-i fıkıh bilgisine sahip olması da Cessas'ın usulcü kimliği açısından diğer bir avantaj olarak görülebilir.

    Ne var ki içinde Cessâs'ın usule dair değerli mülahazalarını saklayan el-Fusûl son yıllara kadar ulaşılabilen bir kitap değildi. Bu bakımdan Hanefî usulüne dair araştırmalarda bu kitaptan gereği gibi faydalanılamadığını ve çaresiz Maveraünnehir usulcülerinin eserleriyle yetinildiğini söylemek durumundayız. Hazır burada sırası gelmişken ifade edelim; Dr. İsmail Hakkı Ünal'ın "İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı ve Hanefî mezhebinin Hadis Metodu" isimli eserinde -yazıldığı dönemde basılmış olmasına rağmen- Cessas'ın el-Fusûl'ünün kaynak olarak geçmemesi kitap için telafisi güç bir eksikliktir.

    Bugün Cessas'ın el-Fusûl'üne ulaşmış olmamız hasebiyle Hanefî usulüne dair araştırmalarda bu kitaptan faydalanmanın gereğine inanıyoruz. Özellikle bu kitapta, Hanefî mezhebi imamlarına göre hadis usulü denebilecek olan Sünnet bahsinin ayrıcalıklı bir yeri olduğu muhakkak.

    Makalemize konu olan mütevatir haberler meselesi de işbu Sünnet bahsi içinde Cessas'ın orijinal sayılabilecek mülahazalarının yer aldığı bir konudur.
    Cessas'ın mütevatir konusundaki görüşlerine geçmeden önce diğer Hanefi usulcülerinin yaklaşımına bakalım. Malum, müteahhir Hanefî usulcüleri haberleri ittisal/rivayet açısından üç kısma ayırmaktadırlar: Mütevatir, meşhur ve âhâd.

    Müteahhir Hanefî usulcülerine göre Mütevatir haberler, ilk tabakadan itibaren yalan üzerinden birleşmesi mümkün olmayan topluluk tarafından nesilden nesile nakledilen haberlerdir. Beş vakit namaz, Ramazan orucu ve haccın farziyeti gibi meseleler mütevatir haberlerle sabittir. Meşhur haberler, ilk tabakada haber-i âhâd olduğu halde sonraki tabakalarda mütevatir derecesine varan haberlerdir. Recm cezası, mestler üzerine mesh gibi meseleler meşhur haberlerle sabittir. Âhâd haberler ise bu ikisinin dışında kalan haberlerdir.

    Müteahhir Hanefî usulcülerinin haberlere getirdiği üçlü taksim Cessas'ın el-Fusul'ünde mütevatir ve gayri mütevatir olmak üzere ikili bir taksim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sebebi müteahhir usul kitaplarında meşhur diye isimlendirilen ikinci kısmın Cessas'ın usulünde mütevatirin iki kısmından biri olan İstidlalî Mütevatir ismiyle anılmasıdır.[ii] Nitekim Fahru'l-İslam el-Bezdevi, recm ve mestler üzerine mesh gibi meşhur hadisleri Cessas'ın mütevatirin iki kısmından biri olarak gördüğünü ifade etmektedir.[iii]

    Mezhebin haberleri tertip anlayışını İsa bin Ebân'ın er-Radd ala Bişr el-Merisi isimli kitabından aktaran Cessas, onun sadece, Peygamberimiz Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in ALLAH'ın resûlü olduğu, insanları ALLAH'a davet ettiği, Kuran'ı getirdiği, bize; namazı, Ramazan orucunu, zekâtı, haccetmeyi emretmesi gibi haberlerin izdırarî bilgiyi gerektiren mütevatir saydığını, bu derecede olmayan haberleri ise mütevatir saymadığını belirtir.[iv]
    Fakat Cessas, hocası Ebu'l-Hasan el-Kerhî'nin İmam Ebu Yusuf'tan aktardığı bir söze dayanarak mütavatir hadise bir de istidlalî kısmını eklemiştir.
    Cessas, İmam Ebu Yusuf'un: "Sünnet'le Kur’ân'ın neshi ancak mestler üzerine mesh gibi ilim/yakîn gerektiren mütevatir haberle olabilir" sözünü hocasından naklettikten sonra şöyle der:

    "İşte bu söz İmam Ebu Yusuf'un sıhhati istidlalle bilinen mütevatir haberlerin bulunduğu görüşüne sahip olduğunu göstermektedir. Zira hiç kimsenin mestler üzerine meshin sübutunun zarurî olduğunu iddia etmesi mümkün değildir." Ardından da recm, altı sınıf malda ribe'l-fadlın haram olması, mut'anın önce mubah sonra da haram kılınması gibi haberleri bu kısma örnek olarak verir.[v]

    Peki, İsa b. Ebân'ın mütevatirden saymadığı sonraki usulcülerin de meşhur diye isimlendirdikleri bu kısım haberleri, İmam Ebu Yusuf'un sözüne dayanarak mütevatirden sayıp mütevatiri de iztırarî ve istidlalî diye ikiye ayırmanın ne gibi sonuçları olabilir?
    Bunları iki maddede özetleyebiliriz.

    Birincisi; sonraki Hanefî usulcülerinin birçoğuna göre meşhur haberler ilim/yakîn ifade etmezler, ancak tume'nînet ifade ederler. Ebu Yusuf'un görüşünü kendi kavramsallaştırmasına esas almasından da anlıyoruz ki, Cessas'a göre bunlar mütevatir-i istidlalî olmakla ilim ifade ederler. Bir farkla ki, bunların ilim ifade etmesi istidlalî iken diğer mütevatirlerin ilim ifade etmesi ızdırarîdir.

    İkincisi, Hanefi mezhebinde nass üzerine yapılan ziyade, nesh sayılmaktadır. Mezhep imamlarından Ebu Yusuf da Sünnet'le Kur’ân'ın neshini ancak mütevatir haberle mümkün görmektedir. Bu durumda diğer usulcülerin kendilerine göre meşhur olan haberlerin bazı ayetleri ziyade yoluyla nesh ettiğini ileri sürmeleri sorun arz etmektedir. Bu haberleri mütevatir sayan Cessas açısından böyle bir sorun görünmemektedir.

    Gerçi "Debûsi ve sonraki usulcülerin meşhurdan kastettikleri, Cessas'ın mütevatir-i istidlalîden kastettiğiyle içerik olarak aynıdır ve nitekim aynı haberleri örnek olarak vermelerinden de bu anlaşılmaktadır" deyip meseleyi lafzî ihtilafa indirmek mümkün olsa da yine de çözüm bekleyen sorunlar yok değildir. Zira onların meşhura yaptıkları tarif bunu biraz zorlaştırmaktadır. Şöyle ki, onlar aslı âhâd olup tabiîn ve tebe-i tabiîn zamanında şöhret bulan rivayetleri meşhur olarak görmektedirler. Oysa verdikleri örnekte yer alan recm haberi elli küsur sahabeden rivayet edilmiş olması itibariyle daha sahabe tabakasında şöhret bulmuştur, denebilir.

    Fakat Cessas'ın yaptığı taksimi dikkate aldığımızda böyle bir sıkıntıya düşmeden tüm kısımları kolayca anlamaktayız.

    Cessas, yukarıda ifade ettiğimiz gibi mütevatiri ikiye ayırıp birinci kısmını izdırarî mütevatir diye isimlendirir ve bu bölüme namaz, oruç, zekât gibi haberleri örnek olarak verir.

    Tevatürün ikinci kısmı ise istidlalî olanıdır. Bu kısım haberleri, halini düşünüp de yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir cemaatin rivayet ettiğini anladıktan sonra sıhhatine hükmettiğimiz, fakat zarurî ilmi gerektirmeyen haberler olarak tarif eden Cessas bu kısmı da;

    - Üzerinde icma edilenler
    - Ve bazılarının ihtilaf ettikleri, diye ikiye ayırır.

    Birinci kısımdan olan haberleri terk edenleri sapıklık, günahkârlık ve bidatçilikle nitelendirir. Ve recmi bu kısma örnek olarak verir.
    Bazılarının ihtilaf ettikleri kısımdan olan haberleri terk edenlerin sapıklıkla nitelendirilemeyeceğini fakat hata ettiklerini ve günaha girmeleri korkusu bulunduğunu ifade eder ve mestler üzerine mesh gibi ihtilaflı haberleri bu kısmın örnekleri arasında sayar.[vi]

    Bu durumda biz, tevatürünü senetlerini inceleyerek bildiğimiz recm ve İsa (Aleyhisselam)'ın nüzuluyla ilgili rivayetleri Cessas'ın yaptığı taksime göre mütevatirin istidlalî kısmına koyup bu haberler hakkında selef arasında ihtilaf olmadığı için bunları inkâr edenleri sapıklık, günahkârlık ve bidatçilikle nitelendirebiliriz. Ama ne İsa b. Eban'a ne de Cessas'a göre bu haberleri inkâr edenleri tekfir edebiliriz.

    Sonuç olarak Cessas diğer Hanefî usulcülerin hilafına bazı haberlerin istidlal ile mütevatir olabileceğini savunmuştur. Bunun gereği recm ve mestler üzerine mesh gibi konulara dair hadisleri meşhur değil, mütevatir hadislerden görmüştür. Böylece diğer usulcülerin bu hadislerin tuma'nînet ifade ettiğini söyledikleri yerde o bunların ilim/yakîn ifade ettiklerini söylemiştir. Ayrıca Cessas böyle bir taksime gitmekle mezhep imamlarının kullandıkları ıstılahlara daha yakın bir kavramsallaştırma örneği sergilemiştir. Zira ne İsa b. Ebân'ın ıstılahında ne de sonraki Hanefî usulcülerinin ıstılahında Ebu Yusuf'un mütevatir dediği mestler üzerine mesh hadisleri mütavatir kategorisine girmektedir. Bunu ancak mütevatir-i istidlalî kavramını geliştiren Cessas'ın ıstılahlaştırması karşılamaktadır.

    Orhan Ençakar/Dâru'l-Hikme


  5. 05.Ekim.2013, 00:30
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Hanefi usulcüleri ve esrleri hakkında bilgi verirmisiniz?

    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ
    Doç. Dr. İ. Hakkı !iNAL
    Giriş
    Hz. Peygamberin fiilleri özellikle teşrii değerleri açısından usuleüler
    arasında ötedenberi tartışılagelmiş bir konudur. E/alu 'roResul ilk asırlarda
    genellikle sünnet terimiyle karşılanmıştır. Sünnetle hadisin henüz eş anlamlı
    kabul edilmediği devirlerde Hz. Peygamberin fiilleri fıkhın temelini
    teşkil ediyordu. Zira dinle ilgili uygulamalar sözden çok Hz. Peygamberin
    tatbikatına dayanıyordu. Sözlü anlatımlar filıı uygulamaları da nakletmekle
    beraber, daha çok, menak.ıb, fezilil, fiten ve meHihım, zühd ve
    rekaik, kıyamet alametleri" cennet ve cehennem ahvaıi gibi teorik açıklamalara
    yer veriyordu. O yüzden ilk iki asır içerisinde sünnet üzerinde yoğunlaşanlarla
    hadis konusunda uzman olanlar ayrı ayrı anılıyorlardı'. Birbakıma
    bunu daha sonra belirginleşen fakih-muhaddis ayırımının temeli
    kabul edebiliriz. Bu ayrımla birlikte hadis ve sünneti tanımlama farklılığı
    da ortaya çıktı. Hadisciler, Hz. Peygamberle ilgili bütün malumatı, onun
    fiziki ve beşeri özelliklerinden Peygamberlikten önceki hayatına, söz ve
    tatbikatından has~l.isinekadar herşeyi hadis çerçevesi içinde mütalaa ettiler.
    Buna itiraz edenler de yok değildi. Mesela Buhari şarihi Kirmani (ö.
    786) hadisiImini, "bil ki, hadisin konusu, Allahın elçisi olması itibariyle
    ResUlullahın zatıdır" diye tarif edince, Suyuti (ö. 91 i) rrln hocası Muhyiddin
    el-Kafiyeci (ö. 879), "Resulullahın zatı hadis ilminin değil, tıp ilminin
    konusudur" diyerek hayretini dile getirmişti2
    • Ancak Hadisciler belki de
    böyle bir yaklaşımda haklı idiler. çünkü onlar, Hz. Peygamberle ilgili en
    ufak bir bilgi kırıntısını bile sonrakilere aktarına gayreti içindeydiler. Bu
    malzemeyi değerlendirenler ise fakihlerdi. Onlar için hadis ve sünnet,
    ahkam içeren, başka bir deyişle teşrii bir değeri olan rivayetlerdi. Hz.
    Paygamberle ilgili nakledilen diğer malumatı yok saymasalar, hatta gereksiz
    bulmasalar bile, ameııaçıdan dikkate almıyorlardı. çünkü bu ma-
    1. Bkz. ZUrkani, Muvalta Şerhi, 1,4. (I-IV, cl-Maıbaatu'I-Kcstelliyc, Mısır- 1280 h.)
    2. Suyutl, Tedrfbu 'r-Ravf, 1,41. (I-II, 2. baskı, Bcyrut-1979).
    192 İ. HAKKı Ü~AL
    lumat insanların dını ve hukGkl problemlerini çözmeye yardımcı olmuyordu.
    Ameş (ö. 148)in de belirttiği gibi, "hadisciler adetaeczacı, fakihler
    ise tabib idiler." Ancak zamanla roller birbirine karışınca insanlar kime
    başvuracaklarını şaşırdıkları gibi, bazan ilaçları kendileri bulup tedavi olmaya
    çalıştılar. Bu da çoğunlukla hastalığın daha da artmasına yol açtı. O
    yüzden İslam tarihinde her zaman çok başarılı örneklerini göremediğimiz
    fakih-muhaddis işbirliğini, onların eserlerinde bugün sağlamak zorundayız.
    Bu yazımızda, Hz. Peygamberin fiillerini değerlendiren bazı hanefi
    usulcülerin görüşlerini takdim ederken onların konuyla ilgili bakış açılarını
    da öğrenmiş olacağız.
    Hanejilere Göre Efalu'r-Resul
    Hanefi usulcülere göre Hz. Peygamberin bir kas da mukarin, yani bir
    amaca yönelik fiilleri, teşrI! değeri bakımından dört kısımda mütalaa edilir:
    Mübah, müstehab, vacib ve far/o Cassas (ö. 370) ın taksimi, Serahsı
    ('ö. 490) nin bu taksiminden biraz farklıdır. Ona göre bu fiiller, vacib
    mendub ve mübah kategorisine ay'rılırlar4
    • Diğer bir grupta ele alınabilecek
    bazı filler vardır ki bunlara zelle denir. Burada kasıt fiilin bizatihi
    kendisinde değiL, aslında bulunur. Mesela "adam çamurda tökezledi"
    ( ~\ ..) ~)1 Jj denildiğinde, kasıt çamura basmak ve onda ısrar
    etmekte değil, ama yolda yürüme: niyetinde mevcuttur. O yüzden zelle
    örnek alınmaya elverişli olmadığı gibi, Peygamberin uyku ve baygınlık
    halindeki fiilleri de hitab çerçevesine dahil değildirlers. Ayrıca zellenin,
    bizzat faili veya Allah tarafından açıklanması gerekir. Mesela
    Hz. Musa 'nın, bir kıptıyi öldürdüğü zaman, "bu şeytanın amelindendir"
    ( ..:ı~1 J,...ı;. .jA i~ )6 demesi ve Cenabı Hakk'ıl! Hz. Adem hakkında,
    HAdem Rabbine isyan edip şaşırdı" ( (s.."a.! o\..iJ ~ı ~ J / buyurması
    bu fiillerin uyulmaya elverişli olmadığının delilidir.s
    Hz. Peygamberin sehv veya insanlık tabiatı gereği olan fiillerinin dışında
    kalan tatbikatının ümmet için ne gerektirdiği konusunda alimler ihtilaf
    etmişlerdir. Bazıları, delil bulunana kadar tevakkuf gerekir derken,
    bazıları da aleyhine bir delil olmadıkca bu tür fiillerin hepsine uymak gereklidir
    dediler. Hanefilerden Ebu'l-Hasen el-Kerhı (ö. 340) ye göre,
    "eğer Peygamber fiilinin sıfatı, yani vacib mi, mendub mu, mübah mı olduğu
    bilinirse bu sıfatla ittiba gerekir. Eğer sıfatı bilinmezse mübahlık sıfatı
    sabit olur ve ittiba ancak delilin kaim olmasıyla gerçekleşir." O şöyle
    der: "Hz. Peygamberin fiilinin zahiri, bizi bağlayıcı olduğuna dair bir
    3. Serahsı, Usul, 11,86. (I-II, İsıanbul- i984).
    4. CaSSM, el-Füsul. III, ı15. (I-m, i. baskı, Kuveyt- 1988).
    5. Seralısi,II, 86.
    6. Kasasll5.
    7. TalıMıı!.
    8. Serahsı, II, 86.
    HANEFİ USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FllLLERİ 193
    , delil olmadıkca ittiba etmemizi gerektirmez.9 Cassas da hocasının görüşünü
    benimsemekle beraber, fiilin Peygambere has olduğuna dair bir delil
    yoksa, sıfatı bilinmese de ittibaın sabit olduğu kanaatındadır. Serahsiye
    göre doğru olan görüş budur.lü
    Cassas, hocası Kerhi'nin görüşlerine tam destek verip savunmasını
    şöyle yapar: "Hz. Peygamperin fiilinin zahirini aynen yapmanın bize gerekli
    olmadığının delili şu ayetlerdir: "Ey iman edenler, Allaha ve
    Resı1lüne itaat edin. İşittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin."ıı "De ki,
    eğer Allahı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidiL"lı
    Bu ayetlerde emrolunduğumuz taat ve ittiba, ancak, fiillerimizi bizden
    istenen vecih (sıfat, kategori) üzere yapmamızIa hasıl olur. Eğer fiilinden,
    bizden ne istediği anlaşılmıyorsa, fiilin zahiri de buna delalet. etmiyorsa,
    o zaman bu fiili vücı1b üzere almak bize caiz olmaz. çünkü bu
    fiilin vücı1b ifade ettiği bilgisine sahip değiliz. Böyle bir anlayışla ittiba
    edersek, taat ve ittibada bulunmuş olmayız. Zira o bazen bir fiil yapar,
    fakat aynısını bizden istemez. Onun fiilinin zahiri, -bir emirle bizden birşey
    taleb etmesi gibi değildir. çünkü o, ancak bizden murad ettiğini emreder.
    Emrin zahiri ise emrolunan şeyin iradesini gerektirir.13
    Cassas'a göre Hz. Peygamberin fiiline ittiba şartı, onun muradını ve
    o fiili hangi vecih (sıfat) üzere yaptığını bilmemize bağlıdır. Bu yüzden
    mesela, mübah veya mendub kategorisine giren bir fiilini vacib gibi ini
    edersek ona tabi olmamış oluruz. Cassas buna şu örneği verir: Bir kimse
    bir iş yapsa, başka birisi de ona düşmanlık veya rekabet amacıyla aynı işi
    yapsa, ikinci şahıs zahirde aynı işi yapmış olmakla beraber birinciye tabi
    14 olmuşolmaz.
    Hz. Peygamberin bütün fiillerine uymanın mutlak manada vücGb
    . ifade ettiğini iddia eden muhaliflerine karşı Cassas onlann delilleriyle
    karşılık verir. Onlar, "sizin çin Allahın ResGlünde güzel bir örnek vardır"
    ( ~ oy.J .ul\ Jr'J .) ~,jlS. .L&I )15 ayetinin teessiyi (örnek almayı)
    zorunlu kıldığını söylerler. Halbuki ayet Cassas'a göre örnek alma
    vücı1biyetinin nefyine delildir. Çünkü ayette adeta ( 'r'b j ~ )
    "sizin için örnek almak vardır" buyuruluyor. Bu da mendı1biyet
    ifade eder. Bir delilolmadan vücı1ba hamletmek caiz değildir. Nasılki bi-
    9. el-Fusul. III, 215; Seralısı, II, 87.
    10. Seralısı, II, 87.
    i I. EnfaV20.
    12. Al-i İmranl3 ı.
    13. el-Fusul. III. 217.
    14_ Aynı yer.
    15. Ahzab/2 ı.
    194 İ. HAKKı ÜNAL
    risi ( \~ ~. ~ ,j1.S. ) "Peygamber şöyle şöyle yapardı" dese bu vücub
    ifade etmez. Vücub ifade etmesi için ( ~ ~ ) ve (i~ ja.iJ ,jl) "şöyle
    yapman gerekir" demesi lazımdırl6
    .
    Serahsı de aynen Cassas gibi ( ~.:.;I.S.~ ) ayetinden Hz. Peygamberin
    fiillerini örnek almanın vacib değil mübah olduğu sonucunu çıkartmakta
    ve şayet vücub ifade etseydi kelamın hakkı ( ~ ) değil (~ )
    olurdu demektedir. Bu ayetten murad ona göre, Peygamberin getirdiğini
    tasdik ve ilaarla ona ittibadır. Hitab ayetin siyakından anlaşılacağı üzere
    Ehl-i Kitab'adır17
    •
    Kanaatımızca Cassas ve Serahsınin ayetle ilgili bu zorlama yorumları,
    Hz. Peygamberin her fiiline uymayı vacib sayan aşın görüşe bir reaksiyondur.
    Ayette, "Allahın ResGlünde sizin için güzel bir numune vardır"
    buyurulmuşsa, hiç şüphesiz Cenabı Hakkın muradı, insanların bu
    numuneyi benimsemeleri ve hayatlarına tatbik etmeleridir. Ancak görüşlerinden
    anlaşıldığına göre Cassas ve Serahsınin arzuları bilinçli bir örnek
    alma keyfiyyetidir. Yani Hz. Peygamberin bizden ne istediğini tam anlayarak,
    füllerinin hangi sıfat üzere olduğunu tayin ederek onagöre ittiba
    etmektir.
    Serahsı, Hz. Peygamberin fiillerinin mutlak olarak ittibayı gerektirmesi
    halinde bunun bütün fiillerini kapsaması gerektiğini, bunun da fiilen
    mümkün olmadığını belirtir. Zira, bir kimsenin Hz. Peygamberin bütün
    fiillerini takib edebilmesi için gece-gündüz yanından ayrılmaması icabeder
    ki bu da imkansızdır.ls
    Cassas da aynı gerekçeden hareketle Hz. Peygamberin fiilinin zahirine
    iktidarun vacib olmadığını söylemekte ve bütün fiillerini örnek
    almak fiilen imk~sız olduğuna göre ( .uıı JJ-"".J ..) ~ ;j\S ~ ) ayetinin
    (.ıjWI ~ ..) ..r'\.:il1 ~) "bazı fiillerinde sizin için örnek alınacak şeyler
    vardır" takdirinde olduğunu ifade etmektedir. Ona göre, örnek alınacak
    yönü tesbit için lafzın dışında başka bir delile de ihtiyaç vardır.19 Görüldüğü
    gibi burada da Cassas, muhaliflerine cevab verirken bir nevi polemik
    yapmaktadır. .
    Burada, çıkış noktaları (arklı olmakla beraber hanefilerin görüşleriyle
    bazı beı,ızerlikler taşıyan ıbn Hazm'ın görüşüne temas etmek yerinde
    olacaktır. ıbn Hazm, Hz. Peygamberin sözüyle fiili arasında bir ayırım
    yaparak, sadece sözlü sünnetin vücGb ifade ettiğini, fiill sünnetin ise
    16. el-Fusul. III, 220.
    17. Seralısı, II, 88.
    18. Aynı yer.
    19. el-Fusul. III, 22 ı.
    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ 195
    vüct1biyetine dair bir delil yoksa nedb veya ibaha manası taşıdığını belirtir.
    Çünkü Hz. Peygamberin yaptığı gibi davranmamız bize Kur'an ve
    Sünnetle farzkılınmamıştır. Onu örnek almamız menbubtur. Eğer Hz.
    Peygamberin fiilleri de emİ!leri gibi farz olsaydı, geriye güzel örnek alınabilecek
    birşey kalmazdı. ıbn Hazm fiile değil söze uymanın farziyyetine
    ( lS.*\:.F- ~ L. J ) "O hevasından konuşmaz"ıo ayetini delil getirir.
    Ona göre ayette vahye "nutk" yani "konuşma" denmiştir. Halbuki
    fiilin konuşma (nutk) kapmasına girmeyeceği açıktır.ıı İbn Hazm, Hz.
    Peygamberin mutlak fiilinin mendt1biyet ifade ettiğini söyleyerek Cassas
    ve Serahsı~nin fikrine benzer bir görüş ifade ederken, bu kanaata tamamen
    kendi zahirı mantığıyla ulaşmıştır.
    Cassas ve Serahsı, Hz. Peygamberin mutlak fiilinin vüct1b ifade etmediğine
    sünnetten de bazı delililer getirirler: Bir namaz esnasında terliklerini
    çıkartan Hz. Peygamberin cemaatı da aynı işi yapınca Hz. Peygamber
    niçinböyle yaptıklarını sormuş, onlar da, "siz çıkarttığınız için
    çıkarttık" demişlerdir. Bazılarına göre bu, ashabın Hz. Peygamberin fillerine
    uymanın vacib olduğu kanaatında olduklarını göstermektedir. Halbuki
    Hz. Peygamber terliğinde pislik olduğu için çıkarttığını söyleyerek
    davranışının sebebini açıklamıştır. Serahsınin ifade ettiği gibi Onun fiili
    mutlak itaatı mucib olsaydı, "niçin çıkardınız?" sorusunun anlamı olmazdı.
    ıı
    Hz. Peygamberin, Ramazanda bir-iki gece teravihe çıkıp daha sonra
    çıkmamasının sebebi sorulunca, "üzerinize farz olacağından korktum,
    farL olsaydı yerine getiremezdiniz" buyurması, mutlak fiiline ittibaın
    vüct1b ifade etmediğine delildir. Eğer vacib olsaydı bu sözün bir anlamı
    olmazdı.23
    Hanefi' usuleülerin Hz. Peygamberin bir fiili terketmesi konusundaki
    görüşleri de aynıdır. YaniPeygamberin birşeyi terkettiğini görür ve
    bunun hangi maksatla (sıfatla) olduğunu bilmezsek, bu terkin ibaha yönünde
    olduğuna ve .üzerimize vacib olmadığına karar veririz. Ancak bir
    fiili günah olduğu için terke.ttiyse onu terketmek bize vacibtir.24 Serahsı
    bu konuda şu örneği verir: Içki yasaklanmamışken bile Hz. Peygamber
    içki içmiyordu. Ancak mübah olan (yani henüz yasaklanmarnış olan) birşeyi
    içmeyi terketmek bize vacib değildi.ıs
    20. Necml3.
    21. Selman Başaran, İbn Havn ve Hadisteki Metodu, 203-204, (Basılmamış Dokıora
    Tezi, Ankara-1977).
    22. el-Füsu/. III, 222; Serahsı, II, 87-88.
    23. el-Füsu/, III, 222-223; Serahsı, II, 88.
    24. el-Füsu/, III, 228.
    25. Serahsi, 11,88.
    196 İ. HAKKı ÜNAL
    Hz. Peyg'amberin kendisine has fiilleriyle ilgili olarak da Hanefi
    usuleüler şu değerlendirmeyi yaparlar. Kerhl'ye göre bp- fiilin Hz. Peygambere
    has olduğu, ümmetin o konuda Onunla müşterek olmamasından
    anlaşılır. Onun her fiili ya kendisine mahsustur, ya değildir. Her iki ihtimal
    eşit ise muaraza olduğundan delil gelene kadar tevakkuf edilir.26 Bu
    konuda Serahsınin benimsediği görüş Cassas'ın görüşüdür. Buna göre
    ( ~ "Y"'i ~\ JY"'.J .) ~ j\.S ~ ) ayetinde onun fiillerini örnek
    almanın cevazına delil vardır. Bu nass, bir fiilin Hz. Peygambere has olduğunu
    gösteren bir delil olmadıkca ma'mı11ün bih olur. Mesela, "Zeyd o
    kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, karılarıyla
    ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere
    bir güçlük olmasın."ı? ayetinde, Hz. Peygamber hakkındaki mutlak
    helallığın ümmet hakkında da sabit olduğuna delil vardır. Ancak,
    "müminlere değil, sadece sana mahsus" ( ~.;.J\ ..:'JJ~ 0'" dl ~ )ı8
    gibi ifadelerle Peygambere has olduğu bildirilen şeyler istisna edilmelidir.
    Eğer Peygamberin mutlak fiili ümmetin onu imtisali için delil olmasaydı
    ( .ili ~'6. ) ifadesinin bir manası olmazdı.29 Serahsı bununla ilgili
    olarak şu örnekleri de verir: Hz. Peygamber yağmurlu ôir günde toprak
    üzerinde namaz kılan AbdulIah b. Revaha'ya (namazıarı cemedebileceğini
    kastederek) "bende senin için bir örnek yok mu?" Ct"Y"" ~ ..dJ~ .JI )
    buyurunca, AbdulIah, "sen azad olunmuş bir rakabe için, bense azad
    olunduğu bilinmeyen bir rakabe için çalışıyorum" karşılığını verdi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber, "buna rağmen Allahtan en çok huşı1 edeniniz
    olmayı ümid ediyorum" buyurdu. Yine oruçlu iken öpme konusunu
    soran bir kadına Ümmü Seleme'nin, "Peygamber oruçluyken öperdi" cevabından
    tatmin olmayan kadının "biz ResUluHah gibi değiliz. Onun geçmiş
    ve gelecek günahları bağışlandı" demesi üzerine Hz. Peygamber,
    "ben AlIaha karşı sizden daha müttaki ve onun. sınırlarını daha iyi bilen
    biri olduğumu ümid ediyorum" buyurmuştur. Bu örneklerden anlaşılmaktadır
    ki kendisine mahsus olduğuna dair bir delil olmadıkca Hz. Peygamberin
    fiillerine ittiba asıldır.30
    Hanefi usulcüler, Hz. Peygamberin fiilinin hangi kategoriye girdiğinin
    bilinmemesi durumunda "işin hakikatı anlaşılıneaya kadar tevakkuf
    ederim" diyenleri de.eleştirirler. Bu görüşü savunanIara göre,Peygamber
    fiilinin sıfatını tayin müşkil olursa, o sıfata uygunluk yönünden ittiba imkansız
    olur. çünkü burada fiilin aslına muvafakat yoktur. Mesela, Peygamber
    nafile bir fiil yapmış ve bizde onu farz olarak eda etmişsekbura-
    26. A.g.e., rı, 89.
    27. Ahzab/37.
    28. AhZ<1b/50.
    29. Serahsi,lI,89.
    30. Aynı yer.
    i
    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ 197
    da muvafakat değil, münazaa vardır. O yüzden eğer vasfın tayini müşkilse
    fiilde muvafakat tahakkuk etmez. Bu durumda muhalefete de imkan
    yoktur. O halde delil gelene kadar tevakkuf etmek gerekir.31
    Cassas, "bize göre bunun hiçbir anlamı yoktur" der ve şöyle devam
    eder: '''O konuda tevakkuf ederim" sözü fiili yasaklamaktan ve ona mani
    olmaktan veya 'ona mani de olmam, failine tabi de olmam' sözünden hall
    değildir. Eğer yasaklar ve mani olursa tevakkuf batıl olur. Bu durumda
    şayet Hz. Peygamberin mübah kıldığı birşeyi yasaklamışsa ona bizzat
    muhalefet etmiş olur. Bu konuda bir hüküm vermem ve failini de kınamam
    denirse, işte inkar edilen mübahlık budur.3! Serahsı de tevakkuf görüşünün
    batıı olduğunu savunarak şöyle der: "Eğer bu görüşün sahibi bu
    yolla ümmeti Hz. Peygamberin fiilini yapmaktan meneder ve onları kınarsa
    ittiba konusunda yasak sıfatı sabit olmuş olur. Eğer insanlara bu konuda
    mani olmaz ve onları da kınamazsa mübahlık sıfatı ortaya çıkar. Bu
    durumda hiçbir şekilde tevakkuf hası! olınaz.,,3)
    Hanefi usulcülerin Hz. Peygamber-in fiilleriyle ilgili olarak savundukları
    önemli bir görüş de, özellikle dini beyan eden fiillerin Kur'an'a
    racl olması gerektiği fıkridir. Serahsı şöyle der: "Ulemamız şöyle demişlerdir:
    Hz. Peygamberin bir fiili ve sözü Kur'anda olana uygunsa, o takdirde
    Kur'andan sad ır olmuş ve oradakini açıklıyor olarak kabul edilir.
    Şafıller ise, 'aksine bir delilolmadıkça Hz. Peygamberin bir fiili ve
    sözü başlı başına bir hüküm beyanıdır' derler.34 Serahsı şu örneği
    verir: Biz, Hz. Peygamberin, cünüb olanın teyemmümü hakkındaki
    beyarunı Kur'andan sadır olmuş kabul ediyoruz. Onunla, Cenabı
    Hakkın ( ,'-dı ~ 'i -,I . )35 sözünün muradı açıklanmıştır ki bu da elle
    dokunmak dğil cimadır. Şafıller ise Hz. Peygamberin sözünü başlı başına
    bir hüküm beyanı saydıklarından ( ç. :~\ ~ 'i -,I ) ayetini elle dokunmaya
    hamletmişler ve şöyle demişlerdir: Peygamberin bu konudaki sözü
    Kur'andansadır olmuş kabul edilebileceği gibi, müstakil bir hüküm olarak
    teşrı kılınmış olarak da kabul edilebilir. Hz. Peygamberin hükmü zahiren
    ayetle bağlantılı değildir. O yüzden zahiri itibariyle müstakil bir
    hükmün beyanı olarak kabul edilir. Zahirine hamletmekte ilave bir fayda
    vardır. Sizin (yani han~filerin) dediğinize hamledersek,ayetle malum
    olan şeyi beyan ederek tekid etmiş oluruz. Halbuki yeni bir fayda ifade
    36 eden şey daha evladır.
    3 ı. A.g.e., Il, 87.
    32. el-Füst11, lll, 227.
    33 .. Serahsı. Il, 87.
    34. A.g.e., II. 97.
    35. Maide/6.
    36. Serahsı,ll, 97.
    198 İ. HAKKı ÜNAL
    Serahsı, "bizim delilirniz ( -.r~-.rjyı .JA ;jI ) "O, vahyolunan
    bir vahiydir,,37 ayetidir diyerek şöyle devam eder:" Bu ayette, pey~
    gamberin bir şerı hükümle ilgili sözü ve fiilinin vahiyden olduğuna delil
    vardır. Böyle bir fiil veya söz, metluv vahiy içinde zahir ve malum ise
    bunun Kur'andan sadır olduğunu biliriz. Eğer Kur'andan sadır olduğunu
    kabul etmezsek o konuda gayri metluv bir vahiy bulunduğunu ispata uğraşınz.
    İhtiyaç olmayan yerde ve şüpheli bir durumda vahyi ispat etmek
    caiz değildir.38
    Burada görüldüğü üzere, hanemerin, özellikle reye dayanmayan şer!
    hükümleri Kur'iina irdi etme çabaları son derece anlamlıdır. Zira
    Kur'anın açıklayıcısı ve uygulayıcısı olan Hz. Peygamberin şerı hüküm
    içeren bir fiili veya sözünün ana kaynağa dayadınlması Kur'an-Sunnet
    bütünlüğü bakımından önemlidir. Buna karşılık Şafiılerin Hz. Peygamberin
    Kur'andan müstakil hüküm koymadaki yetkisini vurgulamak çabası
    içinde oldukları görülmektedir. Bu yüzden kolayca Kur'ftna hamledilebilecek
    bir hadisi ona atfetmeyerek müstakil bir hüküm elde ederlerken,
    muhtemelen nassa, Şari'in maksadını yansıtmayan bir anlam yüklemişlerdir.
    '
    Serahsı, Hz. Peygamberin fiilleri konusunda şafillerden ayrıldıkları
    diğer bir noktaya da şöyle işaret eder: Hz. Peygamberin fiili, Kur'anda
    olanı açıklıyor ve bu da bir zaman ve mekanda oluyorsabeyan, fiilin belli
    bir sıfat üzere gerçekleşmesiyle hasıl olmuş olur, zaman ve mekan beyanın
    şartından değildir. Şafıller ise şöyle diyorlar: Hz. Peygamber mendub
    veya vacib bir fiili belirli bir mekan veya zamanda devamlı edft ederse, bu
    mekan ve zamanın da o beyanın şartı olduğu anlaşılır. Serahsı, Hz. Peygamberin
    iki rekat tavaf namazını 'Makam-ı İbrahim'in arkasında kılmasının,
    tav af namazının bu mekana has olduğuna delalet etmiyeceğini ifade
    eder. Yani fiilı beyan namaz kılmakla gerçekleşmiş olduğu için, mekan
    beyanın şartından değildir.39
    Değerlendirme veSonuç
    Kerhı, Cassas ve Serahsı gibi Hanefi usulcülerin eralu 'r-Resul konusunda
    verdikleri bilgilerden anlaşıldığına göre, en azından kendi dönemlerinde,
    yani 4. ve 5. hicrı asırlarda Hz. Peygamberin fiilleri konusunda
    başlıca üç görüş bulunmaktadır. Birincisi, fiilin sıfatına bakmaaan Hz.
    Peygamberin bütün fiillerine ittibaın vacib olduğu görüşünde olanlardır.
    Hanemer bu görüşü benimsememektedirler. İkincisi, sıfatı belfi olmayan
    Peygamber fiillerinde tevakkufu, yani uyup uymama konusunda çekimser
    kalmayı tercih edenlerdir. Hanemer bu görüşü de eleştirip reddetmişler-
    37. Necm/4.
    38. Serahsı, II 97-98.
    39 A.g.e., II, 98.
    HANEFİ USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FiiLLERİ 199
    dir. Üçüncüsü ise, sıfatı belli olan fiillere kendi sıfatları üzere ittiba eden,
    sıfatı belli olmayan tiillere uymayı ise mübah gören anlayıştırki, hanetiler
    bu görüşü savunmaktadırlar. Yani bir Peygamber fiili vacib ise vacib,
    mendub ise mendub olarak ittibaya elverişlidir. Mendub bir fiile vacib
    olarak uymak Peygambere muhalefettir.Hanetiler sıfatı belli olmayan
    Peygamber fiillerine uymayı mübah sayarak adeta İnsanları serbest bırakmışlar
    , bu noktada uyanlara da uymayanlara da mesUliyet yüklememişlerdir.
    Kanaatımızca bu üç görüş arasında en mutedili budur.
    Hanetilerin bu görüşü benimsemelerinin arkasında Hz. Peygambere
    bilinçli bir ittiba keyfiyyeti yatmaktadır. Buna göre, Kur'an-ı Kerim'den
    Cenabı Hakkın muradını, emir ve yasaklarının illetlerini ve hikrnetlerini
    anlamak nasıl önemliyse, Hz. Peygamberin söz ve fiillerinİn muradını anlamak
    da son derece önemlidir. Günümüzde, Peygamber sünnetinin mahiyetini
    bilmeyen veya sünnet olarak takdim olunan hususların ma'mfilün
    bih olup olmadığını değerlendiremeyen insanımız, neredeyse Peygamber
    adına birbirleriyle boğaz boğaza gelmektedirler. Halbuki hadiscilerin
    hadis-sünnet çerçevesi içinde mütalaa ettikleri pekçok şey fukahaya göre
    ameıı değeri olmayan hususlardır. Hanefilerin değerlendirmesiyle bu çerçeveye
    giren birçok malumat ancak ibaha ifade eder. Dikkat olunursa
    bizim dını hayatımız, ilk asırlardaki müçtehid imamların, yani fukahanın
    tanzim ettiği bir dinı hayattır. Bu anlamda bizim dını hayatımıza, Buharı,
    Müslim, Ebfi Davud vb. meşhur hadiseHer değil, bu hadiscilerden daha
    önce onların malzemelerini değerlendiren, Ebfi Hanıfe, İmam Malik,
    İmam Şafii gibi alimler yön vermişlerdir. O yüzden hadis ve sünneti
    doğru değerlendirebilmek, bir başka deyişle Hz. Peygamberi doğru anlayabilmek
    için belki, hadiseilerden daha çok fukahanın görüşlerine eğilme
    zarureti vardır. Tabiatıyla onların da sünnetle ilgili hatalı yorumları, yanlış
    istidialleri olabilir. Bunları değerlendirmek ilim adamlarının görevidir.
    Ancak, hadis-sünnet denilince bu alanı sadece hadiseilere tahsis edip,
    fukahanın görüşlerini gözardı etmek kanaatımızca isabetli değildir.
    Hanetilerin önem verdikleri diğer bir nokta da, Kur'an-Sünnet bütünlüğüdür.
    Onlar, Kur'ana atfedilebilecek bir hadis veyasünneti, müstakil
    bir hüküm saymak yerine, Kur'anın mücmelini beyan, mutlakını takyid,
    umfimunu tahsis şeklinde değerlendirerek şer'i hükümleri asıl
    kaynağına irca etme eğilimindedirler. Ancak hanetiler, Hz. Peygamberin
    bütün fıil ve sözlerinin vahiy kaynaklı olduğu görüşünü kabul etmezler.
    Onlara göre Hz. Peygamberin kendi reyine dayalı içtihadları vardır ve bu
    içtihadlarında yanılma ihtimali de mevcuttur. Hanefilerin Kur'an-Sünnet
    bütünlüğüne verdikleri önem, onların bazı rivayetleri Kur'ana arzetmeleriyle
    de kendini göstermektedir. Burada detayına giremiyeceğimiz bu konuyla
    ilgili olarak şunu söyleyebiliriz ki, diğerleri arasında arz metodunu
    hem teorik olarak ele alıp işleyen, hem de pratik örneklerini gösteren tek
    mezheb Hanefi Mezhebidir.

    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ
    Doç. Dr. İ. Hakkı İNAL


  6. 05.Ekim.2013, 00:30
    3
    Moderatör
    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ
    Doç. Dr. İ. Hakkı !iNAL
    Giriş
    Hz. Peygamberin fiilleri özellikle teşrii değerleri açısından usuleüler
    arasında ötedenberi tartışılagelmiş bir konudur. E/alu 'roResul ilk asırlarda
    genellikle sünnet terimiyle karşılanmıştır. Sünnetle hadisin henüz eş anlamlı
    kabul edilmediği devirlerde Hz. Peygamberin fiilleri fıkhın temelini
    teşkil ediyordu. Zira dinle ilgili uygulamalar sözden çok Hz. Peygamberin
    tatbikatına dayanıyordu. Sözlü anlatımlar filıı uygulamaları da nakletmekle
    beraber, daha çok, menak.ıb, fezilil, fiten ve meHihım, zühd ve
    rekaik, kıyamet alametleri" cennet ve cehennem ahvaıi gibi teorik açıklamalara
    yer veriyordu. O yüzden ilk iki asır içerisinde sünnet üzerinde yoğunlaşanlarla
    hadis konusunda uzman olanlar ayrı ayrı anılıyorlardı'. Birbakıma
    bunu daha sonra belirginleşen fakih-muhaddis ayırımının temeli
    kabul edebiliriz. Bu ayrımla birlikte hadis ve sünneti tanımlama farklılığı
    da ortaya çıktı. Hadisciler, Hz. Peygamberle ilgili bütün malumatı, onun
    fiziki ve beşeri özelliklerinden Peygamberlikten önceki hayatına, söz ve
    tatbikatından has~l.isinekadar herşeyi hadis çerçevesi içinde mütalaa ettiler.
    Buna itiraz edenler de yok değildi. Mesela Buhari şarihi Kirmani (ö.
    786) hadisiImini, "bil ki, hadisin konusu, Allahın elçisi olması itibariyle
    ResUlullahın zatıdır" diye tarif edince, Suyuti (ö. 91 i) rrln hocası Muhyiddin
    el-Kafiyeci (ö. 879), "Resulullahın zatı hadis ilminin değil, tıp ilminin
    konusudur" diyerek hayretini dile getirmişti2
    • Ancak Hadisciler belki de
    böyle bir yaklaşımda haklı idiler. çünkü onlar, Hz. Peygamberle ilgili en
    ufak bir bilgi kırıntısını bile sonrakilere aktarına gayreti içindeydiler. Bu
    malzemeyi değerlendirenler ise fakihlerdi. Onlar için hadis ve sünnet,
    ahkam içeren, başka bir deyişle teşrii bir değeri olan rivayetlerdi. Hz.
    Paygamberle ilgili nakledilen diğer malumatı yok saymasalar, hatta gereksiz
    bulmasalar bile, ameııaçıdan dikkate almıyorlardı. çünkü bu ma-
    1. Bkz. ZUrkani, Muvalta Şerhi, 1,4. (I-IV, cl-Maıbaatu'I-Kcstelliyc, Mısır- 1280 h.)
    2. Suyutl, Tedrfbu 'r-Ravf, 1,41. (I-II, 2. baskı, Bcyrut-1979).
    192 İ. HAKKı Ü~AL
    lumat insanların dını ve hukGkl problemlerini çözmeye yardımcı olmuyordu.
    Ameş (ö. 148)in de belirttiği gibi, "hadisciler adetaeczacı, fakihler
    ise tabib idiler." Ancak zamanla roller birbirine karışınca insanlar kime
    başvuracaklarını şaşırdıkları gibi, bazan ilaçları kendileri bulup tedavi olmaya
    çalıştılar. Bu da çoğunlukla hastalığın daha da artmasına yol açtı. O
    yüzden İslam tarihinde her zaman çok başarılı örneklerini göremediğimiz
    fakih-muhaddis işbirliğini, onların eserlerinde bugün sağlamak zorundayız.
    Bu yazımızda, Hz. Peygamberin fiillerini değerlendiren bazı hanefi
    usulcülerin görüşlerini takdim ederken onların konuyla ilgili bakış açılarını
    da öğrenmiş olacağız.
    Hanejilere Göre Efalu'r-Resul
    Hanefi usulcülere göre Hz. Peygamberin bir kas da mukarin, yani bir
    amaca yönelik fiilleri, teşrI! değeri bakımından dört kısımda mütalaa edilir:
    Mübah, müstehab, vacib ve far/o Cassas (ö. 370) ın taksimi, Serahsı
    ('ö. 490) nin bu taksiminden biraz farklıdır. Ona göre bu fiiller, vacib
    mendub ve mübah kategorisine ay'rılırlar4
    • Diğer bir grupta ele alınabilecek
    bazı filler vardır ki bunlara zelle denir. Burada kasıt fiilin bizatihi
    kendisinde değiL, aslında bulunur. Mesela "adam çamurda tökezledi"
    ( ~\ ..) ~)1 Jj denildiğinde, kasıt çamura basmak ve onda ısrar
    etmekte değil, ama yolda yürüme: niyetinde mevcuttur. O yüzden zelle
    örnek alınmaya elverişli olmadığı gibi, Peygamberin uyku ve baygınlık
    halindeki fiilleri de hitab çerçevesine dahil değildirlers. Ayrıca zellenin,
    bizzat faili veya Allah tarafından açıklanması gerekir. Mesela
    Hz. Musa 'nın, bir kıptıyi öldürdüğü zaman, "bu şeytanın amelindendir"
    ( ..:ı~1 J,...ı;. .jA i~ )6 demesi ve Cenabı Hakk'ıl! Hz. Adem hakkında,
    HAdem Rabbine isyan edip şaşırdı" ( (s.."a.! o\..iJ ~ı ~ J / buyurması
    bu fiillerin uyulmaya elverişli olmadığının delilidir.s
    Hz. Peygamberin sehv veya insanlık tabiatı gereği olan fiillerinin dışında
    kalan tatbikatının ümmet için ne gerektirdiği konusunda alimler ihtilaf
    etmişlerdir. Bazıları, delil bulunana kadar tevakkuf gerekir derken,
    bazıları da aleyhine bir delil olmadıkca bu tür fiillerin hepsine uymak gereklidir
    dediler. Hanefilerden Ebu'l-Hasen el-Kerhı (ö. 340) ye göre,
    "eğer Peygamber fiilinin sıfatı, yani vacib mi, mendub mu, mübah mı olduğu
    bilinirse bu sıfatla ittiba gerekir. Eğer sıfatı bilinmezse mübahlık sıfatı
    sabit olur ve ittiba ancak delilin kaim olmasıyla gerçekleşir." O şöyle
    der: "Hz. Peygamberin fiilinin zahiri, bizi bağlayıcı olduğuna dair bir
    3. Serahsı, Usul, 11,86. (I-II, İsıanbul- i984).
    4. CaSSM, el-Füsul. III, ı15. (I-m, i. baskı, Kuveyt- 1988).
    5. Seralısi,II, 86.
    6. Kasasll5.
    7. TalıMıı!.
    8. Serahsı, II, 86.
    HANEFİ USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FllLLERİ 193
    , delil olmadıkca ittiba etmemizi gerektirmez.9 Cassas da hocasının görüşünü
    benimsemekle beraber, fiilin Peygambere has olduğuna dair bir delil
    yoksa, sıfatı bilinmese de ittibaın sabit olduğu kanaatındadır. Serahsiye
    göre doğru olan görüş budur.lü
    Cassas, hocası Kerhi'nin görüşlerine tam destek verip savunmasını
    şöyle yapar: "Hz. Peygamperin fiilinin zahirini aynen yapmanın bize gerekli
    olmadığının delili şu ayetlerdir: "Ey iman edenler, Allaha ve
    Resı1lüne itaat edin. İşittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin."ıı "De ki,
    eğer Allahı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidiL"lı
    Bu ayetlerde emrolunduğumuz taat ve ittiba, ancak, fiillerimizi bizden
    istenen vecih (sıfat, kategori) üzere yapmamızIa hasıl olur. Eğer fiilinden,
    bizden ne istediği anlaşılmıyorsa, fiilin zahiri de buna delalet. etmiyorsa,
    o zaman bu fiili vücı1b üzere almak bize caiz olmaz. çünkü bu
    fiilin vücı1b ifade ettiği bilgisine sahip değiliz. Böyle bir anlayışla ittiba
    edersek, taat ve ittibada bulunmuş olmayız. Zira o bazen bir fiil yapar,
    fakat aynısını bizden istemez. Onun fiilinin zahiri, -bir emirle bizden birşey
    taleb etmesi gibi değildir. çünkü o, ancak bizden murad ettiğini emreder.
    Emrin zahiri ise emrolunan şeyin iradesini gerektirir.13
    Cassas'a göre Hz. Peygamberin fiiline ittiba şartı, onun muradını ve
    o fiili hangi vecih (sıfat) üzere yaptığını bilmemize bağlıdır. Bu yüzden
    mesela, mübah veya mendub kategorisine giren bir fiilini vacib gibi ini
    edersek ona tabi olmamış oluruz. Cassas buna şu örneği verir: Bir kimse
    bir iş yapsa, başka birisi de ona düşmanlık veya rekabet amacıyla aynı işi
    yapsa, ikinci şahıs zahirde aynı işi yapmış olmakla beraber birinciye tabi
    14 olmuşolmaz.
    Hz. Peygamberin bütün fiillerine uymanın mutlak manada vücGb
    . ifade ettiğini iddia eden muhaliflerine karşı Cassas onlann delilleriyle
    karşılık verir. Onlar, "sizin çin Allahın ResGlünde güzel bir örnek vardır"
    ( ~ oy.J .ul\ Jr'J .) ~,jlS. .L&I )15 ayetinin teessiyi (örnek almayı)
    zorunlu kıldığını söylerler. Halbuki ayet Cassas'a göre örnek alma
    vücı1biyetinin nefyine delildir. Çünkü ayette adeta ( 'r'b j ~ )
    "sizin için örnek almak vardır" buyuruluyor. Bu da mendı1biyet
    ifade eder. Bir delilolmadan vücı1ba hamletmek caiz değildir. Nasılki bi-
    9. el-Fusul. III, 215; Seralısı, II, 87.
    10. Seralısı, II, 87.
    i I. EnfaV20.
    12. Al-i İmranl3 ı.
    13. el-Fusul. III. 217.
    14_ Aynı yer.
    15. Ahzab/2 ı.
    194 İ. HAKKı ÜNAL
    risi ( \~ ~. ~ ,j1.S. ) "Peygamber şöyle şöyle yapardı" dese bu vücub
    ifade etmez. Vücub ifade etmesi için ( ~ ~ ) ve (i~ ja.iJ ,jl) "şöyle
    yapman gerekir" demesi lazımdırl6
    .
    Serahsı de aynen Cassas gibi ( ~.:.;I.S.~ ) ayetinden Hz. Peygamberin
    fiillerini örnek almanın vacib değil mübah olduğu sonucunu çıkartmakta
    ve şayet vücub ifade etseydi kelamın hakkı ( ~ ) değil (~ )
    olurdu demektedir. Bu ayetten murad ona göre, Peygamberin getirdiğini
    tasdik ve ilaarla ona ittibadır. Hitab ayetin siyakından anlaşılacağı üzere
    Ehl-i Kitab'adır17
    •
    Kanaatımızca Cassas ve Serahsınin ayetle ilgili bu zorlama yorumları,
    Hz. Peygamberin her fiiline uymayı vacib sayan aşın görüşe bir reaksiyondur.
    Ayette, "Allahın ResGlünde sizin için güzel bir numune vardır"
    buyurulmuşsa, hiç şüphesiz Cenabı Hakkın muradı, insanların bu
    numuneyi benimsemeleri ve hayatlarına tatbik etmeleridir. Ancak görüşlerinden
    anlaşıldığına göre Cassas ve Serahsınin arzuları bilinçli bir örnek
    alma keyfiyyetidir. Yani Hz. Peygamberin bizden ne istediğini tam anlayarak,
    füllerinin hangi sıfat üzere olduğunu tayin ederek onagöre ittiba
    etmektir.
    Serahsı, Hz. Peygamberin fiillerinin mutlak olarak ittibayı gerektirmesi
    halinde bunun bütün fiillerini kapsaması gerektiğini, bunun da fiilen
    mümkün olmadığını belirtir. Zira, bir kimsenin Hz. Peygamberin bütün
    fiillerini takib edebilmesi için gece-gündüz yanından ayrılmaması icabeder
    ki bu da imkansızdır.ls
    Cassas da aynı gerekçeden hareketle Hz. Peygamberin fiilinin zahirine
    iktidarun vacib olmadığını söylemekte ve bütün fiillerini örnek
    almak fiilen imk~sız olduğuna göre ( .uıı JJ-"".J ..) ~ ;j\S ~ ) ayetinin
    (.ıjWI ~ ..) ..r'\.:il1 ~) "bazı fiillerinde sizin için örnek alınacak şeyler
    vardır" takdirinde olduğunu ifade etmektedir. Ona göre, örnek alınacak
    yönü tesbit için lafzın dışında başka bir delile de ihtiyaç vardır.19 Görüldüğü
    gibi burada da Cassas, muhaliflerine cevab verirken bir nevi polemik
    yapmaktadır. .
    Burada, çıkış noktaları (arklı olmakla beraber hanefilerin görüşleriyle
    bazı beı,ızerlikler taşıyan ıbn Hazm'ın görüşüne temas etmek yerinde
    olacaktır. ıbn Hazm, Hz. Peygamberin sözüyle fiili arasında bir ayırım
    yaparak, sadece sözlü sünnetin vücGb ifade ettiğini, fiill sünnetin ise
    16. el-Fusul. III, 220.
    17. Seralısı, II, 88.
    18. Aynı yer.
    19. el-Fusul. III, 22 ı.
    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ 195
    vüct1biyetine dair bir delil yoksa nedb veya ibaha manası taşıdığını belirtir.
    Çünkü Hz. Peygamberin yaptığı gibi davranmamız bize Kur'an ve
    Sünnetle farzkılınmamıştır. Onu örnek almamız menbubtur. Eğer Hz.
    Peygamberin fiilleri de emİ!leri gibi farz olsaydı, geriye güzel örnek alınabilecek
    birşey kalmazdı. ıbn Hazm fiile değil söze uymanın farziyyetine
    ( lS.*\:.F- ~ L. J ) "O hevasından konuşmaz"ıo ayetini delil getirir.
    Ona göre ayette vahye "nutk" yani "konuşma" denmiştir. Halbuki
    fiilin konuşma (nutk) kapmasına girmeyeceği açıktır.ıı İbn Hazm, Hz.
    Peygamberin mutlak fiilinin mendt1biyet ifade ettiğini söyleyerek Cassas
    ve Serahsı~nin fikrine benzer bir görüş ifade ederken, bu kanaata tamamen
    kendi zahirı mantığıyla ulaşmıştır.
    Cassas ve Serahsı, Hz. Peygamberin mutlak fiilinin vüct1b ifade etmediğine
    sünnetten de bazı delililer getirirler: Bir namaz esnasında terliklerini
    çıkartan Hz. Peygamberin cemaatı da aynı işi yapınca Hz. Peygamber
    niçinböyle yaptıklarını sormuş, onlar da, "siz çıkarttığınız için
    çıkarttık" demişlerdir. Bazılarına göre bu, ashabın Hz. Peygamberin fillerine
    uymanın vacib olduğu kanaatında olduklarını göstermektedir. Halbuki
    Hz. Peygamber terliğinde pislik olduğu için çıkarttığını söyleyerek
    davranışının sebebini açıklamıştır. Serahsınin ifade ettiği gibi Onun fiili
    mutlak itaatı mucib olsaydı, "niçin çıkardınız?" sorusunun anlamı olmazdı.
    ıı
    Hz. Peygamberin, Ramazanda bir-iki gece teravihe çıkıp daha sonra
    çıkmamasının sebebi sorulunca, "üzerinize farz olacağından korktum,
    farL olsaydı yerine getiremezdiniz" buyurması, mutlak fiiline ittibaın
    vüct1b ifade etmediğine delildir. Eğer vacib olsaydı bu sözün bir anlamı
    olmazdı.23
    Hanefi' usuleülerin Hz. Peygamberin bir fiili terketmesi konusundaki
    görüşleri de aynıdır. YaniPeygamberin birşeyi terkettiğini görür ve
    bunun hangi maksatla (sıfatla) olduğunu bilmezsek, bu terkin ibaha yönünde
    olduğuna ve .üzerimize vacib olmadığına karar veririz. Ancak bir
    fiili günah olduğu için terke.ttiyse onu terketmek bize vacibtir.24 Serahsı
    bu konuda şu örneği verir: Içki yasaklanmamışken bile Hz. Peygamber
    içki içmiyordu. Ancak mübah olan (yani henüz yasaklanmarnış olan) birşeyi
    içmeyi terketmek bize vacib değildi.ıs
    20. Necml3.
    21. Selman Başaran, İbn Havn ve Hadisteki Metodu, 203-204, (Basılmamış Dokıora
    Tezi, Ankara-1977).
    22. el-Füsu/. III, 222; Serahsı, II, 87-88.
    23. el-Füsu/, III, 222-223; Serahsı, II, 88.
    24. el-Füsu/, III, 228.
    25. Serahsi, 11,88.
    196 İ. HAKKı ÜNAL
    Hz. Peyg'amberin kendisine has fiilleriyle ilgili olarak da Hanefi
    usuleüler şu değerlendirmeyi yaparlar. Kerhl'ye göre bp- fiilin Hz. Peygambere
    has olduğu, ümmetin o konuda Onunla müşterek olmamasından
    anlaşılır. Onun her fiili ya kendisine mahsustur, ya değildir. Her iki ihtimal
    eşit ise muaraza olduğundan delil gelene kadar tevakkuf edilir.26 Bu
    konuda Serahsınin benimsediği görüş Cassas'ın görüşüdür. Buna göre
    ( ~ "Y"'i ~\ JY"'.J .) ~ j\.S ~ ) ayetinde onun fiillerini örnek
    almanın cevazına delil vardır. Bu nass, bir fiilin Hz. Peygambere has olduğunu
    gösteren bir delil olmadıkca ma'mı11ün bih olur. Mesela, "Zeyd o
    kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, karılarıyla
    ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere
    bir güçlük olmasın."ı? ayetinde, Hz. Peygamber hakkındaki mutlak
    helallığın ümmet hakkında da sabit olduğuna delil vardır. Ancak,
    "müminlere değil, sadece sana mahsus" ( ~.;.J\ ..:'JJ~ 0'" dl ~ )ı8
    gibi ifadelerle Peygambere has olduğu bildirilen şeyler istisna edilmelidir.
    Eğer Peygamberin mutlak fiili ümmetin onu imtisali için delil olmasaydı
    ( .ili ~'6. ) ifadesinin bir manası olmazdı.29 Serahsı bununla ilgili
    olarak şu örnekleri de verir: Hz. Peygamber yağmurlu ôir günde toprak
    üzerinde namaz kılan AbdulIah b. Revaha'ya (namazıarı cemedebileceğini
    kastederek) "bende senin için bir örnek yok mu?" Ct"Y"" ~ ..dJ~ .JI )
    buyurunca, AbdulIah, "sen azad olunmuş bir rakabe için, bense azad
    olunduğu bilinmeyen bir rakabe için çalışıyorum" karşılığını verdi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber, "buna rağmen Allahtan en çok huşı1 edeniniz
    olmayı ümid ediyorum" buyurdu. Yine oruçlu iken öpme konusunu
    soran bir kadına Ümmü Seleme'nin, "Peygamber oruçluyken öperdi" cevabından
    tatmin olmayan kadının "biz ResUluHah gibi değiliz. Onun geçmiş
    ve gelecek günahları bağışlandı" demesi üzerine Hz. Peygamber,
    "ben AlIaha karşı sizden daha müttaki ve onun. sınırlarını daha iyi bilen
    biri olduğumu ümid ediyorum" buyurmuştur. Bu örneklerden anlaşılmaktadır
    ki kendisine mahsus olduğuna dair bir delil olmadıkca Hz. Peygamberin
    fiillerine ittiba asıldır.30
    Hanefi usulcüler, Hz. Peygamberin fiilinin hangi kategoriye girdiğinin
    bilinmemesi durumunda "işin hakikatı anlaşılıneaya kadar tevakkuf
    ederim" diyenleri de.eleştirirler. Bu görüşü savunanIara göre,Peygamber
    fiilinin sıfatını tayin müşkil olursa, o sıfata uygunluk yönünden ittiba imkansız
    olur. çünkü burada fiilin aslına muvafakat yoktur. Mesela, Peygamber
    nafile bir fiil yapmış ve bizde onu farz olarak eda etmişsekbura-
    26. A.g.e., rı, 89.
    27. Ahzab/37.
    28. AhZ<1b/50.
    29. Serahsi,lI,89.
    30. Aynı yer.
    i
    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ 197
    da muvafakat değil, münazaa vardır. O yüzden eğer vasfın tayini müşkilse
    fiilde muvafakat tahakkuk etmez. Bu durumda muhalefete de imkan
    yoktur. O halde delil gelene kadar tevakkuf etmek gerekir.31
    Cassas, "bize göre bunun hiçbir anlamı yoktur" der ve şöyle devam
    eder: '''O konuda tevakkuf ederim" sözü fiili yasaklamaktan ve ona mani
    olmaktan veya 'ona mani de olmam, failine tabi de olmam' sözünden hall
    değildir. Eğer yasaklar ve mani olursa tevakkuf batıl olur. Bu durumda
    şayet Hz. Peygamberin mübah kıldığı birşeyi yasaklamışsa ona bizzat
    muhalefet etmiş olur. Bu konuda bir hüküm vermem ve failini de kınamam
    denirse, işte inkar edilen mübahlık budur.3! Serahsı de tevakkuf görüşünün
    batıı olduğunu savunarak şöyle der: "Eğer bu görüşün sahibi bu
    yolla ümmeti Hz. Peygamberin fiilini yapmaktan meneder ve onları kınarsa
    ittiba konusunda yasak sıfatı sabit olmuş olur. Eğer insanlara bu konuda
    mani olmaz ve onları da kınamazsa mübahlık sıfatı ortaya çıkar. Bu
    durumda hiçbir şekilde tevakkuf hası! olınaz.,,3)
    Hanefi usulcülerin Hz. Peygamber-in fiilleriyle ilgili olarak savundukları
    önemli bir görüş de, özellikle dini beyan eden fiillerin Kur'an'a
    racl olması gerektiği fıkridir. Serahsı şöyle der: "Ulemamız şöyle demişlerdir:
    Hz. Peygamberin bir fiili ve sözü Kur'anda olana uygunsa, o takdirde
    Kur'andan sad ır olmuş ve oradakini açıklıyor olarak kabul edilir.
    Şafıller ise, 'aksine bir delilolmadıkça Hz. Peygamberin bir fiili ve
    sözü başlı başına bir hüküm beyanıdır' derler.34 Serahsı şu örneği
    verir: Biz, Hz. Peygamberin, cünüb olanın teyemmümü hakkındaki
    beyarunı Kur'andan sadır olmuş kabul ediyoruz. Onunla, Cenabı
    Hakkın ( ,'-dı ~ 'i -,I . )35 sözünün muradı açıklanmıştır ki bu da elle
    dokunmak dğil cimadır. Şafıller ise Hz. Peygamberin sözünü başlı başına
    bir hüküm beyanı saydıklarından ( ç. :~\ ~ 'i -,I ) ayetini elle dokunmaya
    hamletmişler ve şöyle demişlerdir: Peygamberin bu konudaki sözü
    Kur'andansadır olmuş kabul edilebileceği gibi, müstakil bir hüküm olarak
    teşrı kılınmış olarak da kabul edilebilir. Hz. Peygamberin hükmü zahiren
    ayetle bağlantılı değildir. O yüzden zahiri itibariyle müstakil bir
    hükmün beyanı olarak kabul edilir. Zahirine hamletmekte ilave bir fayda
    vardır. Sizin (yani han~filerin) dediğinize hamledersek,ayetle malum
    olan şeyi beyan ederek tekid etmiş oluruz. Halbuki yeni bir fayda ifade
    36 eden şey daha evladır.
    3 ı. A.g.e., Il, 87.
    32. el-Füst11, lll, 227.
    33 .. Serahsı. Il, 87.
    34. A.g.e., II. 97.
    35. Maide/6.
    36. Serahsı,ll, 97.
    198 İ. HAKKı ÜNAL
    Serahsı, "bizim delilirniz ( -.r~-.rjyı .JA ;jI ) "O, vahyolunan
    bir vahiydir,,37 ayetidir diyerek şöyle devam eder:" Bu ayette, pey~
    gamberin bir şerı hükümle ilgili sözü ve fiilinin vahiyden olduğuna delil
    vardır. Böyle bir fiil veya söz, metluv vahiy içinde zahir ve malum ise
    bunun Kur'andan sadır olduğunu biliriz. Eğer Kur'andan sadır olduğunu
    kabul etmezsek o konuda gayri metluv bir vahiy bulunduğunu ispata uğraşınz.
    İhtiyaç olmayan yerde ve şüpheli bir durumda vahyi ispat etmek
    caiz değildir.38
    Burada görüldüğü üzere, hanemerin, özellikle reye dayanmayan şer!
    hükümleri Kur'iina irdi etme çabaları son derece anlamlıdır. Zira
    Kur'anın açıklayıcısı ve uygulayıcısı olan Hz. Peygamberin şerı hüküm
    içeren bir fiili veya sözünün ana kaynağa dayadınlması Kur'an-Sunnet
    bütünlüğü bakımından önemlidir. Buna karşılık Şafiılerin Hz. Peygamberin
    Kur'andan müstakil hüküm koymadaki yetkisini vurgulamak çabası
    içinde oldukları görülmektedir. Bu yüzden kolayca Kur'ftna hamledilebilecek
    bir hadisi ona atfetmeyerek müstakil bir hüküm elde ederlerken,
    muhtemelen nassa, Şari'in maksadını yansıtmayan bir anlam yüklemişlerdir.
    '
    Serahsı, Hz. Peygamberin fiilleri konusunda şafillerden ayrıldıkları
    diğer bir noktaya da şöyle işaret eder: Hz. Peygamberin fiili, Kur'anda
    olanı açıklıyor ve bu da bir zaman ve mekanda oluyorsabeyan, fiilin belli
    bir sıfat üzere gerçekleşmesiyle hasıl olmuş olur, zaman ve mekan beyanın
    şartından değildir. Şafıller ise şöyle diyorlar: Hz. Peygamber mendub
    veya vacib bir fiili belirli bir mekan veya zamanda devamlı edft ederse, bu
    mekan ve zamanın da o beyanın şartı olduğu anlaşılır. Serahsı, Hz. Peygamberin
    iki rekat tavaf namazını 'Makam-ı İbrahim'in arkasında kılmasının,
    tav af namazının bu mekana has olduğuna delalet etmiyeceğini ifade
    eder. Yani fiilı beyan namaz kılmakla gerçekleşmiş olduğu için, mekan
    beyanın şartından değildir.39
    Değerlendirme veSonuç
    Kerhı, Cassas ve Serahsı gibi Hanefi usulcülerin eralu 'r-Resul konusunda
    verdikleri bilgilerden anlaşıldığına göre, en azından kendi dönemlerinde,
    yani 4. ve 5. hicrı asırlarda Hz. Peygamberin fiilleri konusunda
    başlıca üç görüş bulunmaktadır. Birincisi, fiilin sıfatına bakmaaan Hz.
    Peygamberin bütün fiillerine ittibaın vacib olduğu görüşünde olanlardır.
    Hanemer bu görüşü benimsememektedirler. İkincisi, sıfatı belfi olmayan
    Peygamber fiillerinde tevakkufu, yani uyup uymama konusunda çekimser
    kalmayı tercih edenlerdir. Hanemer bu görüşü de eleştirip reddetmişler-
    37. Necm/4.
    38. Serahsı, II 97-98.
    39 A.g.e., II, 98.
    HANEFİ USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FiiLLERİ 199
    dir. Üçüncüsü ise, sıfatı belli olan fiillere kendi sıfatları üzere ittiba eden,
    sıfatı belli olmayan tiillere uymayı ise mübah gören anlayıştırki, hanetiler
    bu görüşü savunmaktadırlar. Yani bir Peygamber fiili vacib ise vacib,
    mendub ise mendub olarak ittibaya elverişlidir. Mendub bir fiile vacib
    olarak uymak Peygambere muhalefettir.Hanetiler sıfatı belli olmayan
    Peygamber fiillerine uymayı mübah sayarak adeta İnsanları serbest bırakmışlar
    , bu noktada uyanlara da uymayanlara da mesUliyet yüklememişlerdir.
    Kanaatımızca bu üç görüş arasında en mutedili budur.
    Hanetilerin bu görüşü benimsemelerinin arkasında Hz. Peygambere
    bilinçli bir ittiba keyfiyyeti yatmaktadır. Buna göre, Kur'an-ı Kerim'den
    Cenabı Hakkın muradını, emir ve yasaklarının illetlerini ve hikrnetlerini
    anlamak nasıl önemliyse, Hz. Peygamberin söz ve fiillerinİn muradını anlamak
    da son derece önemlidir. Günümüzde, Peygamber sünnetinin mahiyetini
    bilmeyen veya sünnet olarak takdim olunan hususların ma'mfilün
    bih olup olmadığını değerlendiremeyen insanımız, neredeyse Peygamber
    adına birbirleriyle boğaz boğaza gelmektedirler. Halbuki hadiscilerin
    hadis-sünnet çerçevesi içinde mütalaa ettikleri pekçok şey fukahaya göre
    ameıı değeri olmayan hususlardır. Hanefilerin değerlendirmesiyle bu çerçeveye
    giren birçok malumat ancak ibaha ifade eder. Dikkat olunursa
    bizim dını hayatımız, ilk asırlardaki müçtehid imamların, yani fukahanın
    tanzim ettiği bir dinı hayattır. Bu anlamda bizim dını hayatımıza, Buharı,
    Müslim, Ebfi Davud vb. meşhur hadiseHer değil, bu hadiscilerden daha
    önce onların malzemelerini değerlendiren, Ebfi Hanıfe, İmam Malik,
    İmam Şafii gibi alimler yön vermişlerdir. O yüzden hadis ve sünneti
    doğru değerlendirebilmek, bir başka deyişle Hz. Peygamberi doğru anlayabilmek
    için belki, hadiseilerden daha çok fukahanın görüşlerine eğilme
    zarureti vardır. Tabiatıyla onların da sünnetle ilgili hatalı yorumları, yanlış
    istidialleri olabilir. Bunları değerlendirmek ilim adamlarının görevidir.
    Ancak, hadis-sünnet denilince bu alanı sadece hadiseilere tahsis edip,
    fukahanın görüşlerini gözardı etmek kanaatımızca isabetli değildir.
    Hanetilerin önem verdikleri diğer bir nokta da, Kur'an-Sünnet bütünlüğüdür.
    Onlar, Kur'ana atfedilebilecek bir hadis veyasünneti, müstakil
    bir hüküm saymak yerine, Kur'anın mücmelini beyan, mutlakını takyid,
    umfimunu tahsis şeklinde değerlendirerek şer'i hükümleri asıl
    kaynağına irca etme eğilimindedirler. Ancak hanetiler, Hz. Peygamberin
    bütün fıil ve sözlerinin vahiy kaynaklı olduğu görüşünü kabul etmezler.
    Onlara göre Hz. Peygamberin kendi reyine dayalı içtihadları vardır ve bu
    içtihadlarında yanılma ihtimali de mevcuttur. Hanefilerin Kur'an-Sünnet
    bütünlüğüne verdikleri önem, onların bazı rivayetleri Kur'ana arzetmeleriyle
    de kendini göstermektedir. Burada detayına giremiyeceğimiz bu konuyla
    ilgili olarak şunu söyleyebiliriz ki, diğerleri arasında arz metodunu
    hem teorik olarak ele alıp işleyen, hem de pratik örneklerini gösteren tek
    mezheb Hanefi Mezhebidir.

    HANEFI USULCÜLERE GÖRE HZ. PEYGAMBERİN FİİLLERİ
    Doç. Dr. İ. Hakkı İNAL





+ Yorum Gönder