Konusunu Oylayın.: Ehli sünnet kelamına göre bilgi kaynakları nelerdir

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
Ehli sünnet kelamına göre bilgi kaynakları nelerdir
  1. 13.Mart.2011, 10:09
    1
    Misafir

    Ehli sünnet kelamına göre bilgi kaynakları nelerdir

  2. 14.Mart.2011, 10:03
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Ehli sünnet kelamına göre bilgi kaynakları nelerdir




    MÜTEKELLİM
    A- "Konuşan, kelam eden"
    anlamlarına gelen Allah’ın kemal sıfatlarından birisi.
    "Allah Teâlâ’nın sese, harflere ve bu harflerden meydana gelen
    kelime ve cümleleri tertiplemeye muhtaç olmadan konuşması"nı
    ifade eden bir ilm-i kelâm ıstılahı. Allah’ın
    "kelam" sıfatıyla muttasıf olduğu ayet,
    hadis ve ümmetin icmaı ile sabittir. Allah’ın bu
    sıfatı Kur’ân-ı Kerim’in bir çok âyetinde ifade
    edilmektedir: "Bu peygamberlerin bazılarını
    bazılarından üstün kıldık. Allah, onların
    bazılarıyla konuşmuş ve onları derece
    bakımından üstün kılmıştır"
    (el-Bakara, 2/253); "Allah Musa ya hitap ederek konuştu"
    (en-Nisa, 4/164) "Allah’ın insanla konuşması ancak
    vahiy ile, yahut perde arkasından veya bir elçi gönderip de kendi
    izniyle dilediğini bildirmesiyle mümkün olur" (ef-Şurâ,
    42/51); ayrıca şu âyetlere bakılabilir: (el-Bakara, 2/75;
    el-A’râf 7/143). Şu halde Allah, "kendisinin bir
    sıfatı olan kelâmla mütekellimdir". Allah’ta kelâm sıfatının
    zıdları olan sükût ve dilsizliğin bulunması mümkün
    değildir. Çünkü konuşmak, dilsizliğe ve söz söylemeye
    karşı bir kemâli ifade etmektedir. Allah da, en yüce varlık
    olduğu için bu sıfatla muttasıftır. Allah, ezelî sıfatlarından
    birisi olan "kelâm" sıfatıyla peygamberleri ile
    konuşur, kitaplar indirir, emir ve nehiylerde bulunur (Taftazanî,
    Şerhu’l-Akaid, Çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1982, s.
    167).
    Allah’ın "kelâm" sıfatıyla
    muttasıf olduğu hususunda bütün kelâm âlimleri ittifak
    halindedir. Fakat kelâm sıfatının mahiyeti konusunda çeşitli
    görüşler ileri sürülmüştür. İslâm kelâmının
    belli başlı tartışma konularından birisi olan bu
    mesele, mezhepler arasında çok şiddetli münakaşalara yol
    açmıştır. Bu mesele, kaynaklarda "Halk-ı
    Kur’an" başlığı altında ele
    alınmaktadır. Bu konudaki tartışmalar şu soru
    etrafında dönüp dolaşmaktadır: Allah, kadîm ve yaratılmamış
    bir kelâm sıfatıyla mı mütekellimdir; yoksa hâdis
    (sonradan olma) ve yaratılmış bir kelâm sıfatıyla
    mı mütekellimdir?
    Selef ulemasına göre, kelâm sıfatı
    Allah’ın kadîm sıfatlarındandır.
    Bu sebeple, Kur’an-ı Kerim’de Allah’la kaimdir ve
    yaratılmamıştır. Kur’an’ı lafız ve mana
    şeklinde ikiye ayırmak da yanlıştır. Çünkü, o
    hem harflerden hem de manâlardan meydana gelmiş bir bütündür ve
    ne harfleri ne de manâları yaratılmış (mahluk)
    değildir (A. Saim Kılavuz, İslâm Akaidi ve Kelama Giriş,
    İstanbul 1987, s. 90;
    A.Arslan Aydın, İslâm İnançları
    ve Felsefesi, İstanbul 1980, s. 315).
    Diğer mezheplerle birlikte, Allah’ın kelâm sıfatıyla
    muttasıf olduğunu kabul eden Mutezile mezhebi, Kelâmullahın
    mahiyeti hususunda farklı bir görüş ileri sürmüştür.
    Onlara göre Kur’ân, ses ve harflerden müteşekkil olup; telif,
    tanzim, inzal, Arapça, fasih ve icaz niteliğine sahip olma gibi
    yaratıkların sıfatları ve hudûsun alâmetleri olan
    şeylerle muttasıftır. Bu nedenle de
    yaratılmıştır. Mutezileye göre, Allah’ın mütekellim
    olması; kelâmı mahallinde yani Cebrail’de, peygamberlerde,
    Levh-i Mahfuzda, şahısların okuyuşlarında
    yaratması demektir. Allah, işte bu yaratmadan dolayı mütekellimdir.
    O’nda, zatıyla kaim bir sıfat olarak kelâm sıfatı
    yoktur. Mutezile, Kur’ân’ın mushaflarda yazılan, dillerde
    okunan ve kulakla işitilen şeylerden ibaret olduğunu,
    bunların da zaruri olarak sonradan olma (hudûs) alametleri sayıldığını
    söylemiş ve bu nedenle de Kur’ân’ın yaratılmış
    olduğunu iddia etmiştir (Taftazanî, a.g.e., s.170; A. Saim Kılavuz,
    a.g.e., s. 90; es-Sâbunî, Matüridiyye Akaidi, Çev. Bekir Topaloğlu,
    İstanbul,1979, s. 85).
    Ehl-i Sünnet kelâmcılarının, Kelâmullah
    konusunda benimsedikleri yol, İtizâli görüşle Selefî görüş
    arasında orta yolu temsil etmektedir. Kelâmullah konusunda lafzî ve
    manevî şeklinde bir ayrımı kabul etmeyen Selefi görüşe
    karşı Mutezile, Kelâmullah’ın manevi yönünü inkâr etmiş;
    meseleyi "hudûs"ün sınırları içinde ele almıştı.
    Ehl-i Sünnet ise bu iki görüşü telif ederek yeni bir senteze ulaşmıştır.
    Ehli Sünnete göre, "kelâmın mahiyeti, zat ile kaim olan ve
    harflerle sesler tarafından ifade edilen bir manâdan ibarettir"
    (es-Sâbûnî, a.g.e., s. 86). Bu sebeple Allah’ın kelâmı olan
    Kur’ân-ı Kerim, nefsî ve lafzî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
    Nesfî kelâm, Allah’ın zatıyla kaim, onun ne aynı ne de
    gayrı olan kadim bir sıfat; lafzî kelâm ise harf ve seslerden
    müteşekkil olan Kur’ân lafzıdır. Allah, nefsî kelâm ile
    ezelî olarak mütekellimdir. Lafzî kelâm ise ezeli olmayıp
    yaratılmıştır. Lafzî kelâma, Kelâmullah demek
    hakiki manâda değil, mecâzî manâdadır. Hakiki manâda
    kelâmullah, Allah’ın zatıyla kaim olan nefsî kelâmdır
    (es-Sâbûnî, a.g.e., s. 86 vd.; A. Saim Kılavuz, a.g.e., s. 90; A.
    Arslan Aydın, a.g.e., s. 316 vd.; Metin Yurdagür, Allah’ın
    Sıfatları, İstanbul 1984, s. 217).
    Kelâmullah’ın, lafzî ve nefsî olmak üzere
    ikiye ayrıldığı hususunda aynı görüşte
    olan Ehli sünnet kelâmcıları, Kelâmullah’ın
    işitilip işitilmeyeceği konusunda görüş
    ayrılığına düşmüşlerdir. Eş’arilere göre,
    "varolan her şeyin nasıl görülmesi mümkün ise, işitilmesi
    de mümkündür." Bu nedenle Allah’ın kelâmı da
    işitilebilir. Matüridiler ise Allah kelâmının
    işitilemeyeceğini savunmuşlardır. Onlar, Allah kelâmının
    değil, bu kelâmın delâlet ettiği şeyin
    işitilebileceğini söylemişlerdir (es-Sâbûnî, a.g.e., s.
    89).
    B- Mütekellim, aynı zamanda, "Kelam ilmi ile
    uğraşan âlim, Kelâmcı", anlamında bir ilm-i kelâm
    ıstılahı olarak da kullanılmaktadır. Çoğulu,
    mütekellimûn-mütekellimîndir.
    İslâm akidelerini nazar ve istidlal yoluyla ele
    alan, izahlarında naklin yanında akla da ehemmiyet veren, yani
    kelâm metodunu benimseyen âlimlere "mütekellim" denmiştir.
    İlk mütekellimler (kelâmcılar) Mutezile âlimleridir. İslâm
    dünyasında ilk olarak Mutezile ile başlayan kelâmî düşünce,
    çok geçmeden Sünnîler tarafından da benimsenmiştir. Ehli Sünnet
    ilm-i kelâmı Ebu’l-Hasan el-Eşarî (öl. 324/936) ile Ebu
    Mansur el-Matürîdî (öl. 333/944) tarafından kurulmuştur. Bu
    düşünürlerin açmış olduğu yolda bir çok Ehli
    sünnet kelamcısı (mütekellimin-i Ehlisünnet) yetişmiştir.
    Kelâm ilmi kaynaklarında, el-Eş’arî’den başlayarak
    Ebu Hamid el-Gazzalî (öl. 505/1111)’ye kadar olan dönem, Mütekaddim
    kelamcılar (kudema-i mütekellimîn) dönemi olarak bilinmektedir. Bu
    dönemde, el-Eşarî, el-Matürîdî, Ebu Bekir el-Bakıllânî
    (403/1013), İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî (478/1085) gibi meşhur
    kelâmcılar yetişmiştir. Kelâm ilminin Gazzalî ile başlayan
    dönemi ise, müteahhir kelamcılar (müteahhirîn-i mütekellimîn)
    dönemi olarak adlandırılmıştır. Felsefenin
    kelama karışmaya başladığı bu dönemde de,
    el-Gazzalî, eş-Şehristanî (548/1153), Fahruddin er-Râzî
    (606/1210) ve daha bir çok İslâm âlimi yetişmiştir.
    Yaşar K. AYDINLI


  3. 14.Mart.2011, 10:03
    2
    Silent and lonely rains



    MÜTEKELLİM
    A- "Konuşan, kelam eden"
    anlamlarına gelen Allah’ın kemal sıfatlarından birisi.
    "Allah Teâlâ’nın sese, harflere ve bu harflerden meydana gelen
    kelime ve cümleleri tertiplemeye muhtaç olmadan konuşması"nı
    ifade eden bir ilm-i kelâm ıstılahı. Allah’ın
    "kelam" sıfatıyla muttasıf olduğu ayet,
    hadis ve ümmetin icmaı ile sabittir. Allah’ın bu
    sıfatı Kur’ân-ı Kerim’in bir çok âyetinde ifade
    edilmektedir: "Bu peygamberlerin bazılarını
    bazılarından üstün kıldık. Allah, onların
    bazılarıyla konuşmuş ve onları derece
    bakımından üstün kılmıştır"
    (el-Bakara, 2/253); "Allah Musa ya hitap ederek konuştu"
    (en-Nisa, 4/164) "Allah’ın insanla konuşması ancak
    vahiy ile, yahut perde arkasından veya bir elçi gönderip de kendi
    izniyle dilediğini bildirmesiyle mümkün olur" (ef-Şurâ,
    42/51); ayrıca şu âyetlere bakılabilir: (el-Bakara, 2/75;
    el-A’râf 7/143). Şu halde Allah, "kendisinin bir
    sıfatı olan kelâmla mütekellimdir". Allah’ta kelâm sıfatının
    zıdları olan sükût ve dilsizliğin bulunması mümkün
    değildir. Çünkü konuşmak, dilsizliğe ve söz söylemeye
    karşı bir kemâli ifade etmektedir. Allah da, en yüce varlık
    olduğu için bu sıfatla muttasıftır. Allah, ezelî sıfatlarından
    birisi olan "kelâm" sıfatıyla peygamberleri ile
    konuşur, kitaplar indirir, emir ve nehiylerde bulunur (Taftazanî,
    Şerhu’l-Akaid, Çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1982, s.
    167).
    Allah’ın "kelâm" sıfatıyla
    muttasıf olduğu hususunda bütün kelâm âlimleri ittifak
    halindedir. Fakat kelâm sıfatının mahiyeti konusunda çeşitli
    görüşler ileri sürülmüştür. İslâm kelâmının
    belli başlı tartışma konularından birisi olan bu
    mesele, mezhepler arasında çok şiddetli münakaşalara yol
    açmıştır. Bu mesele, kaynaklarda "Halk-ı
    Kur’an" başlığı altında ele
    alınmaktadır. Bu konudaki tartışmalar şu soru
    etrafında dönüp dolaşmaktadır: Allah, kadîm ve yaratılmamış
    bir kelâm sıfatıyla mı mütekellimdir; yoksa hâdis
    (sonradan olma) ve yaratılmış bir kelâm sıfatıyla
    mı mütekellimdir?
    Selef ulemasına göre, kelâm sıfatı
    Allah’ın kadîm sıfatlarındandır.
    Bu sebeple, Kur’an-ı Kerim’de Allah’la kaimdir ve
    yaratılmamıştır. Kur’an’ı lafız ve mana
    şeklinde ikiye ayırmak da yanlıştır. Çünkü, o
    hem harflerden hem de manâlardan meydana gelmiş bir bütündür ve
    ne harfleri ne de manâları yaratılmış (mahluk)
    değildir (A. Saim Kılavuz, İslâm Akaidi ve Kelama Giriş,
    İstanbul 1987, s. 90;
    A.Arslan Aydın, İslâm İnançları
    ve Felsefesi, İstanbul 1980, s. 315).
    Diğer mezheplerle birlikte, Allah’ın kelâm sıfatıyla
    muttasıf olduğunu kabul eden Mutezile mezhebi, Kelâmullahın
    mahiyeti hususunda farklı bir görüş ileri sürmüştür.
    Onlara göre Kur’ân, ses ve harflerden müteşekkil olup; telif,
    tanzim, inzal, Arapça, fasih ve icaz niteliğine sahip olma gibi
    yaratıkların sıfatları ve hudûsun alâmetleri olan
    şeylerle muttasıftır. Bu nedenle de
    yaratılmıştır. Mutezileye göre, Allah’ın mütekellim
    olması; kelâmı mahallinde yani Cebrail’de, peygamberlerde,
    Levh-i Mahfuzda, şahısların okuyuşlarında
    yaratması demektir. Allah, işte bu yaratmadan dolayı mütekellimdir.
    O’nda, zatıyla kaim bir sıfat olarak kelâm sıfatı
    yoktur. Mutezile, Kur’ân’ın mushaflarda yazılan, dillerde
    okunan ve kulakla işitilen şeylerden ibaret olduğunu,
    bunların da zaruri olarak sonradan olma (hudûs) alametleri sayıldığını
    söylemiş ve bu nedenle de Kur’ân’ın yaratılmış
    olduğunu iddia etmiştir (Taftazanî, a.g.e., s.170; A. Saim Kılavuz,
    a.g.e., s. 90; es-Sâbunî, Matüridiyye Akaidi, Çev. Bekir Topaloğlu,
    İstanbul,1979, s. 85).
    Ehl-i Sünnet kelâmcılarının, Kelâmullah
    konusunda benimsedikleri yol, İtizâli görüşle Selefî görüş
    arasında orta yolu temsil etmektedir. Kelâmullah konusunda lafzî ve
    manevî şeklinde bir ayrımı kabul etmeyen Selefi görüşe
    karşı Mutezile, Kelâmullah’ın manevi yönünü inkâr etmiş;
    meseleyi "hudûs"ün sınırları içinde ele almıştı.
    Ehl-i Sünnet ise bu iki görüşü telif ederek yeni bir senteze ulaşmıştır.
    Ehli Sünnete göre, "kelâmın mahiyeti, zat ile kaim olan ve
    harflerle sesler tarafından ifade edilen bir manâdan ibarettir"
    (es-Sâbûnî, a.g.e., s. 86). Bu sebeple Allah’ın kelâmı olan
    Kur’ân-ı Kerim, nefsî ve lafzî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
    Nesfî kelâm, Allah’ın zatıyla kaim, onun ne aynı ne de
    gayrı olan kadim bir sıfat; lafzî kelâm ise harf ve seslerden
    müteşekkil olan Kur’ân lafzıdır. Allah, nefsî kelâm ile
    ezelî olarak mütekellimdir. Lafzî kelâm ise ezeli olmayıp
    yaratılmıştır. Lafzî kelâma, Kelâmullah demek
    hakiki manâda değil, mecâzî manâdadır. Hakiki manâda
    kelâmullah, Allah’ın zatıyla kaim olan nefsî kelâmdır
    (es-Sâbûnî, a.g.e., s. 86 vd.; A. Saim Kılavuz, a.g.e., s. 90; A.
    Arslan Aydın, a.g.e., s. 316 vd.; Metin Yurdagür, Allah’ın
    Sıfatları, İstanbul 1984, s. 217).
    Kelâmullah’ın, lafzî ve nefsî olmak üzere
    ikiye ayrıldığı hususunda aynı görüşte
    olan Ehli sünnet kelâmcıları, Kelâmullah’ın
    işitilip işitilmeyeceği konusunda görüş
    ayrılığına düşmüşlerdir. Eş’arilere göre,
    "varolan her şeyin nasıl görülmesi mümkün ise, işitilmesi
    de mümkündür." Bu nedenle Allah’ın kelâmı da
    işitilebilir. Matüridiler ise Allah kelâmının
    işitilemeyeceğini savunmuşlardır. Onlar, Allah kelâmının
    değil, bu kelâmın delâlet ettiği şeyin
    işitilebileceğini söylemişlerdir (es-Sâbûnî, a.g.e., s.
    89).
    B- Mütekellim, aynı zamanda, "Kelam ilmi ile
    uğraşan âlim, Kelâmcı", anlamında bir ilm-i kelâm
    ıstılahı olarak da kullanılmaktadır. Çoğulu,
    mütekellimûn-mütekellimîndir.
    İslâm akidelerini nazar ve istidlal yoluyla ele
    alan, izahlarında naklin yanında akla da ehemmiyet veren, yani
    kelâm metodunu benimseyen âlimlere "mütekellim" denmiştir.
    İlk mütekellimler (kelâmcılar) Mutezile âlimleridir. İslâm
    dünyasında ilk olarak Mutezile ile başlayan kelâmî düşünce,
    çok geçmeden Sünnîler tarafından da benimsenmiştir. Ehli Sünnet
    ilm-i kelâmı Ebu’l-Hasan el-Eşarî (öl. 324/936) ile Ebu
    Mansur el-Matürîdî (öl. 333/944) tarafından kurulmuştur. Bu
    düşünürlerin açmış olduğu yolda bir çok Ehli
    sünnet kelamcısı (mütekellimin-i Ehlisünnet) yetişmiştir.
    Kelâm ilmi kaynaklarında, el-Eş’arî’den başlayarak
    Ebu Hamid el-Gazzalî (öl. 505/1111)’ye kadar olan dönem, Mütekaddim
    kelamcılar (kudema-i mütekellimîn) dönemi olarak bilinmektedir. Bu
    dönemde, el-Eşarî, el-Matürîdî, Ebu Bekir el-Bakıllânî
    (403/1013), İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî (478/1085) gibi meşhur
    kelâmcılar yetişmiştir. Kelâm ilminin Gazzalî ile başlayan
    dönemi ise, müteahhir kelamcılar (müteahhirîn-i mütekellimîn)
    dönemi olarak adlandırılmıştır. Felsefenin
    kelama karışmaya başladığı bu dönemde de,
    el-Gazzalî, eş-Şehristanî (548/1153), Fahruddin er-Râzî
    (606/1210) ve daha bir çok İslâm âlimi yetişmiştir.
    Yaşar K. AYDINLI





+ Yorum Gönder