Konusunu Oylayın.: İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi
  1. 24.Ocak.2011, 21:56
    1
    Misafir

    İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi






    İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi Mumsema İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 24.Ocak.2011, 21:56
    1
    Kayitsiz Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayitsiz Üye
    Misafir



  3. 18.Eylül.2013, 00:04
    2
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi




    Musa Kazım

    Eshâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden. Oniki imâmın yedincisidir. Câfer-i Sâdık'ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ'nın babasıdır. Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in çocuklarından olduğu için "seyyid"dir. Asıl adı, Mûsâ binCâfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır binAli Zeynel'âbidîn binHüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Künyesi, "Ebü'l-Hasan" ve "Ebû İbrâhim"dir. Kâzım, Sâbir, Sâlih, Emîn... gibi birçok lakabları vardır. En meşhûru "Kâzım"dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan "Kâzım" lakabı verilmiştir.

    İmâmlığı, tasavvufda feyz vermesi yirmi beş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rızâ, Zeyd, İbrâhim, Ukayl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Câfer, Yahyâ, İshâk, Abbâs, Ebü'l-Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Câfer-i Ekber, Câfer-i Asgar'dır. Kızları ise on sekizdir. Herbiri zamânının en çok ibâdet edenleri ve kerîmeleri idiler.

    Annesi câriye idi. Adı, Humeyde-i Berberiyye'dir. Mûsâ Kâzım hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan "Ebvâ" denilen yerde, 745 (H.128) senesiSafer ayının yirmi üçüncü Pazar günü doğdu. 802 (H. 186) senesinde, Bağdat'ta hapishânede vefât etti. Bağdat'ın on kilometre kuzeybatısında "Kâzımiyye" mahallesinde defnedilmiştir. Bu mahalle, Dicle Nehrinden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir câmii vardır. Müslümanların en çok ziyâret ettiği türbelerden biridir. İmâm-ı A'zam hazretlerinin türbesi de Dicle kenarındadır.

    Mûsâ Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde ictihad derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine "Sâlih kul" adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme âit mârifetleri, isteyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah efendimizin üç vazifesinden biri de, tasavvuf mârifetlerini, bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti. Bu vazifeyi; kendisinden sonra dört halîfesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halîfeden sonra İslâmiyet her yere yayılmış ve müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resûlullah'ın, sallallahü aleyhi ve sellem vazifelerini yerine getirmekte aralarında vazife taksimi yaptılar. Kelâm, akâid, îmân bilgilerini "Mütekellimîn" adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh yâni amel, ibâdetleri ve işleri öğreten âlimlere"Fukahâ" denildi. Tasavvuf bilgilerini de oniki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar. Oniki imâmın her biri, Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu âileye mensub olanların hepsini sevmeyi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin sermâyesi bilmişlerdir.

    Mûsâ Kâzım hazretleri, hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir bir râvidir. Büyük bir hadîs imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûlullah'a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir..."

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i beytten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kerre hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdur. Medîne-i münevverede otururdu. Siyâsete hiç karışmadığı haldeAbbâsî halîfelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medîne'den Bağdât'a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-iAli'yi rüyâsında görüp, kendisine Kur'ân-ı kerîmden meâlen; "Demek ki, idâreyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabâlık bağlarını kesip atacaksınız" buyurulan Muhammed sûresi yirmi ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine ertesi gün hemen Mûsâ Kâzım'ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyân etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmâm-ı Mûsâ Kâzım da; "Bu işi aslâ yapmam ve şânıma da yakıştırmam" buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminât üzerine, Medîne'ye dönmesine izin vermişti. Sonra Halîfe Hârun Reşîd, 795 yılında Umre'den dönerken, Medîne'ye uğramış, İmâm hazretlerini yanına alıp Bağdat'a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hâdiselerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiştir. Bağdât Târihi kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî'nin rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Hârun Reşîd de gördüğü korkulu bir rüyâ üzerine, onu hapishâneden çıkarıp, Medîne'ye göndermişti. Ancak Bağdât'ta vefât etmiş olması, Hatîb-iBağdâdî'nin rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hattâ zehirletilerek vefât ettiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı.

    Hapishânede iken Hârun Reşîd'e yazdığı mektupta şöyle dedi: "Benden belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma; sonu gelmeyen âhirete sen de, ben de gideceğiz."

    Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazretleri; "Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefât ederim" buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.

    Mûsâ Kâzım'ın hayâtı, fazîlet ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Ruhlara gıdâ olan sözleri o kadar çoktur ki, bâzıları kitaplara geçirilmiş, bâzıları da dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

    Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî"kuddise sirruh" şöyle anlatıyor:

    "Hacca gidiyordum. Fâriziyye'ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; "Bunun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin" dedim. Yanına yaklaşınca, bana: "Ey Şakîk" diye hitâb ederek, meâlen; "Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günâhdır" buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime; "Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi" dedim. Arkasından, helâllaşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; "Ey Şakîk!" diyerek, meâlen; "Ben tövbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim" buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime; "Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi." dedim.

    Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum." diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. "Hak teâlânın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır."dedim. "Hak teâlânın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak teâlâya hüsn-i zanda bulun!" deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke'ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke'de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin'dir" dediler. "Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib hâller gördüm" dedim. "Bu hâller bu seyyid için acâib değildir dediler."

    Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım'ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve; "Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?" diye sordu. Ben de; "Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir." dedim. "Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin." buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım hazretleri bir katıra binmişti. "Ey falan!" diye seslendi. "Buyurun efendim buradayım" dedim. "Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?" buyurdu. "Evet öyle olacaktı." dedim. Sonra; "Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldun." dedim. "Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamayacağım." buyurdu.

    Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Nûr-ul-Ebsâr da anlatılan menkıbelerden bâzıları şunlardır:

    Bir gün Mûsa Kâzım hazretlerinden, zamanın halîfesi Hârûn Reşîd sordu:

    "Sizler, kendinizin Ehl-i beytten olduğunuzu söylüyor veResûlullah'ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Halbuki aslında biz dedemAbbâs'dan dolayı Resûlullah'ın soyundanız, siz de hazret-i Ali'nin evlâtlarısınız. İnsanların nesebi ve soyu baba ile devam eder."

    Cevâbında buyurdu ki:

    "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde En'âm sûresi seksen dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: "İbrâhim peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun! Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyyâ ve Îsâ!" Bu âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Halbuki Îsâ'nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrâhim aleyhisselâmın zürriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma'tüz-Zehrâ(radıyallahü anhâ) tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız."

    Hârûn Reşîd, bir gün veziri Ali bin Yektîn'e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunlar arasında, siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Pâdişâhlara mahsus bir elbiseydi. Ali bin Yektîn, Mûsâ Kâzım hazretlerini çok sevdiği için bir mikdar daha mal ilâve ederek hepsini Mûsâ Kâzım'a gönderdi. Gömlekten başka bütün hediyeleri kabûl ettiler. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lâzım olacağını söylediler. Bir gün Ali bin Yektîn, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Hârûn Reşîd'e gidip; "Benim efendim Mûsâ Kâzım'ı imâm edinmiştir. Ona çok mal gönderiyor, hattâ sizin ona ikrâm ettiğiniz ibrişimli altın yaldızlı gömleği bile hocasına gönderdi." dedi. Hârun Reşîd, kızıp, Ali bin Yektîn'i çağırttı; "Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?" diye sordu. Ali bin Yektîn; "Bendedir ey müminlerin emîri!" dedi. Hârûn Reşîd, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp; "Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık vardır. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu getir" dedi. Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca, içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Hârun Reşîd'in öfkesi geçti. Ali bin Yektîn'e; "Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezâlandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra, bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim" dedi. Başka hediyeler ve ihsânlarda bulunarak gönderdi. Fesatlık yapan köleye de gereken cezâsı verildi.

    İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: "Mûsâ Kâzım, Hârun Reşîd tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî ziyâretine gitmişlerdi.Maksadlarından biri de ilmi hakkında bilgi sâhibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı.Tam o sırada hapishânenin nöbetçisi yanına geldi ve; "Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim" dedi. İmâm-ı Mûsâ Kâzım; "Bir ihtiyâcım yoktur." dediler. Sonra, Ebû Yûsuf ile MuhammedŞeybânî'ye dönerek; "Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir" buyurdular. İmâm-ı A'zam hazretlerinin iki talebesi de Mûsâ Kâzım'ın böyle söylemesine hayret ettiler ve; "Biz, bu zâtı, zâhirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bu sözünü deneyelim" diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona; "Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!" dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmâm-ı Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sâhibinin öldüğünü gördüler. Mûsâ Kâzım hazretleri için olan hayretleri ve onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı.

    Muhammed bin Abdullah el-Bekrî anlatıyor: "Borç istemek için Medîne-i münevvereye gelmiştim. Bana bu hususta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup, kendi kendime: Ebü'l-Hasan Mûsâ bin Câfer'e gitsem, durumumu ona anlatsam, iyi olur. Belki bir şeyler elde ederim, diye düşündüm. Kararımı verip, Negamâ denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde hurma vardı. O ve ben hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyâcım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi. Az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine sen git dedi. Elini elime uzattı. Bana içinde üç yüz dinâr olan bir kese verdi ve kalkıp gitti. Sonra bineğime binip, oradan ayrıldım."

    Mûsâ Kâzım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinâr bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde, bâzan üç yüz, bâzan dört yüz, bâzan iki yüz dinâr bulunuyordu. Mûsâ Kâzım hazretleri eline geçen bu dinâr keselerini yanında biriktirmez, onları Medîne-i münevvere fakirlerine dağıtırdı.

    Kızkardeşi onu şöyle anlatır: "O yatsı namazını kıldığı zaman, Allahü teâlâya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra, bir mikdar, zikir ile, Allahü teâlâyı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra, Kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca, abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince, kıbleye doğru dönerek, akşam namazına kadar Allahü teâlâyı zikrederdi. Sonra tekrar, akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun hergünkü âdeti idi."

    Mûsâ Kâzım hazretleri,Resûlullah efendimizin yüksek nesebine sâhib olan Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir. Buyurdular ki: "Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma.Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle."

    Rivâyet edilir ki, Mûsâ bin Câfer el-Hâşimî (Mûsâ Kâzım) hazretleriMescid-i Nebevî'ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Sabaha kadar secdede şöyle dediği duyuldu: "Yâ Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük."

    EVİN YIKILDI

    Mûsâ Kâzım hazretlerini sevenlerden Medâin şehrindeki Îsâ isminde bir zât şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. O sene Mekke'de kaldım. Sonra, bir sene de Medîne'de kalayım diyerek oraya gittim. Musallâ denilen yerde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin evi yanında bir yer kirâladım. Orada devamlı Mûsa Kâzım'ın ziyâretine gidiyordum. Yağmurlu bir geceydi , yanında oturuyordum. Birdenbire, bana; "Ey Îsâ, kalk evine yetiş! Evin, eşyâlarının üzerine yıkıldı." dediler. Koşarak evime geldim. Baktım ki, gerçekten ev yıkılmış, eşyâlar altında kalmıştı. Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyâlarımı noksansız enkâz altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmâm-ı Mûsâ Kâzım'ın yanına geldim. Bana; "Eşyâlarından kaybolan bir şeyin var mı?" diye sordular. Ben de; "Hayır efendim, yalnız abdest ibriğim kayıp!" dedim. İşte o zaman başlarını aşağıya indirip gözlerini yumdular. Bir müddet bekledikten sonra, başlarını kaldırıp bana dediler ki: "Sen bir gün önce ev sâhibinin helâsına gitmişsin ve orada unutmuşsun! Şimdi git, ev sâhibinin hizmetçisinden iste, sana versinler." Ben de hemen koşarak geldim. Ev sâhibinin hizmetçisinden ibriğimi isteyince, getirip teslim etti.

    NE KADAR ZARARIN VAR

    Yahyâ bin Hasan anlattı: "Medîne-i münevverede birisi Mûsâ Kâzım hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı; "Bize izin ver, şuna haddini bildirelim." diyorlardı. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle men ediyordu. Bir gün, kendisine hakârette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medîne-i münevverenin civârında bir yerde olduğunu söylediler. Mûsâ Kâzım, bineğine binerek, onun tarlasının olduğu yere gitti ve orada buldu.Tarla'ya katırı ile girdi. O şahıs, tarlaya basma diye bağırdı. Mûsâ Kâzım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona; "Ne kadar zararın oldu?" deyince, o şahıs; "Yüz dinâr." deyip; "Sen kaç dinar umuyordun?" diye sordu. Mûsâ Kâzım "Bilmiyorum. Gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Ne kadar, zarara uğradığını bilmediğim için sana; "Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?" diye sordum." Bu söz üzerine o şahıs; "Öyleyse, iki yüz dinâr istiyorum" dedi. Mûsâ Kâzım ise ona üç yüz dinâr verdi. Mûsâ Kâzım'a daha önce hakâretlerde bulunan o şahıs, bu cömertlik ve ihsân karşısında hayran kaldı. Kalkıp, Mûsâ Kâzım hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Mûsâ Kâzım oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî'ye (Resûlullah efendimizin mescid-i şerîfine) gitti. Yine orada o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce, hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri onlara; "Hangisi hayırlı; sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek sûretiyle ıslâh olmasını düşünmüştüm" dedi.





  4. 18.Eylül.2013, 00:04
    2
    Devamlı Üye



    Musa Kazım

    Eshâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden. Oniki imâmın yedincisidir. Câfer-i Sâdık'ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ'nın babasıdır. Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in çocuklarından olduğu için "seyyid"dir. Asıl adı, Mûsâ binCâfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır binAli Zeynel'âbidîn binHüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Künyesi, "Ebü'l-Hasan" ve "Ebû İbrâhim"dir. Kâzım, Sâbir, Sâlih, Emîn... gibi birçok lakabları vardır. En meşhûru "Kâzım"dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan "Kâzım" lakabı verilmiştir.

    İmâmlığı, tasavvufda feyz vermesi yirmi beş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rızâ, Zeyd, İbrâhim, Ukayl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Câfer, Yahyâ, İshâk, Abbâs, Ebü'l-Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Câfer-i Ekber, Câfer-i Asgar'dır. Kızları ise on sekizdir. Herbiri zamânının en çok ibâdet edenleri ve kerîmeleri idiler.

    Annesi câriye idi. Adı, Humeyde-i Berberiyye'dir. Mûsâ Kâzım hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan "Ebvâ" denilen yerde, 745 (H.128) senesiSafer ayının yirmi üçüncü Pazar günü doğdu. 802 (H. 186) senesinde, Bağdat'ta hapishânede vefât etti. Bağdat'ın on kilometre kuzeybatısında "Kâzımiyye" mahallesinde defnedilmiştir. Bu mahalle, Dicle Nehrinden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir câmii vardır. Müslümanların en çok ziyâret ettiği türbelerden biridir. İmâm-ı A'zam hazretlerinin türbesi de Dicle kenarındadır.

    Mûsâ Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde ictihad derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine "Sâlih kul" adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme âit mârifetleri, isteyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah efendimizin üç vazifesinden biri de, tasavvuf mârifetlerini, bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti. Bu vazifeyi; kendisinden sonra dört halîfesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halîfeden sonra İslâmiyet her yere yayılmış ve müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resûlullah'ın, sallallahü aleyhi ve sellem vazifelerini yerine getirmekte aralarında vazife taksimi yaptılar. Kelâm, akâid, îmân bilgilerini "Mütekellimîn" adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh yâni amel, ibâdetleri ve işleri öğreten âlimlere"Fukahâ" denildi. Tasavvuf bilgilerini de oniki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar. Oniki imâmın her biri, Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu âileye mensub olanların hepsini sevmeyi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin sermâyesi bilmişlerdir.

    Mûsâ Kâzım hazretleri, hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir bir râvidir. Büyük bir hadîs imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûlullah'a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir..."

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i beytten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kerre hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdur. Medîne-i münevverede otururdu. Siyâsete hiç karışmadığı haldeAbbâsî halîfelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medîne'den Bağdât'a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-iAli'yi rüyâsında görüp, kendisine Kur'ân-ı kerîmden meâlen; "Demek ki, idâreyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabâlık bağlarını kesip atacaksınız" buyurulan Muhammed sûresi yirmi ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bunun üzerine ertesi gün hemen Mûsâ Kâzım'ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyân etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmâm-ı Mûsâ Kâzım da; "Bu işi aslâ yapmam ve şânıma da yakıştırmam" buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminât üzerine, Medîne'ye dönmesine izin vermişti. Sonra Halîfe Hârun Reşîd, 795 yılında Umre'den dönerken, Medîne'ye uğramış, İmâm hazretlerini yanına alıp Bağdat'a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hâdiselerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiştir. Bağdât Târihi kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî'nin rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Hârun Reşîd de gördüğü korkulu bir rüyâ üzerine, onu hapishâneden çıkarıp, Medîne'ye göndermişti. Ancak Bağdât'ta vefât etmiş olması, Hatîb-iBağdâdî'nin rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hattâ zehirletilerek vefât ettiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı.

    Hapishânede iken Hârun Reşîd'e yazdığı mektupta şöyle dedi: "Benden belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma; sonu gelmeyen âhirete sen de, ben de gideceğiz."

    Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazretleri; "Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefât ederim" buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.

    Mûsâ Kâzım'ın hayâtı, fazîlet ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Ruhlara gıdâ olan sözleri o kadar çoktur ki, bâzıları kitaplara geçirilmiş, bâzıları da dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

    Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî"kuddise sirruh" şöyle anlatıyor:

    "Hacca gidiyordum. Fâriziyye'ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; "Bunun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin" dedim. Yanına yaklaşınca, bana: "Ey Şakîk" diye hitâb ederek, meâlen; "Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günâhdır" buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime; "Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi" dedim. Arkasından, helâllaşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; "Ey Şakîk!" diyerek, meâlen; "Ben tövbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim" buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime; "Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi." dedim.

    Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum." diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. "Hak teâlânın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır."dedim. "Hak teâlânın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak teâlâya hüsn-i zanda bulun!" deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke'ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke'de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin'dir" dediler. "Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib hâller gördüm" dedim. "Bu hâller bu seyyid için acâib değildir dediler."

    Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım'ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve; "Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?" diye sordu. Ben de; "Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir." dedim. "Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin." buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım hazretleri bir katıra binmişti. "Ey falan!" diye seslendi. "Buyurun efendim buradayım" dedim. "Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?" buyurdu. "Evet öyle olacaktı." dedim. Sonra; "Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldun." dedim. "Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamayacağım." buyurdu.

    Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Nûr-ul-Ebsâr da anlatılan menkıbelerden bâzıları şunlardır:

    Bir gün Mûsa Kâzım hazretlerinden, zamanın halîfesi Hârûn Reşîd sordu:

    "Sizler, kendinizin Ehl-i beytten olduğunuzu söylüyor veResûlullah'ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Halbuki aslında biz dedemAbbâs'dan dolayı Resûlullah'ın soyundanız, siz de hazret-i Ali'nin evlâtlarısınız. İnsanların nesebi ve soyu baba ile devam eder."

    Cevâbında buyurdu ki:

    "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde En'âm sûresi seksen dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: "İbrâhim peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun! Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyyâ ve Îsâ!" Bu âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Halbuki Îsâ'nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrâhim aleyhisselâmın zürriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma'tüz-Zehrâ(radıyallahü anhâ) tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız."

    Hârûn Reşîd, bir gün veziri Ali bin Yektîn'e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunlar arasında, siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Pâdişâhlara mahsus bir elbiseydi. Ali bin Yektîn, Mûsâ Kâzım hazretlerini çok sevdiği için bir mikdar daha mal ilâve ederek hepsini Mûsâ Kâzım'a gönderdi. Gömlekten başka bütün hediyeleri kabûl ettiler. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lâzım olacağını söylediler. Bir gün Ali bin Yektîn, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Hârûn Reşîd'e gidip; "Benim efendim Mûsâ Kâzım'ı imâm edinmiştir. Ona çok mal gönderiyor, hattâ sizin ona ikrâm ettiğiniz ibrişimli altın yaldızlı gömleği bile hocasına gönderdi." dedi. Hârun Reşîd, kızıp, Ali bin Yektîn'i çağırttı; "Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?" diye sordu. Ali bin Yektîn; "Bendedir ey müminlerin emîri!" dedi. Hârûn Reşîd, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp; "Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık vardır. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu getir" dedi. Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca, içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Hârun Reşîd'in öfkesi geçti. Ali bin Yektîn'e; "Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezâlandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra, bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim" dedi. Başka hediyeler ve ihsânlarda bulunarak gönderdi. Fesatlık yapan köleye de gereken cezâsı verildi.

    İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: "Mûsâ Kâzım, Hârun Reşîd tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî ziyâretine gitmişlerdi.Maksadlarından biri de ilmi hakkında bilgi sâhibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı.Tam o sırada hapishânenin nöbetçisi yanına geldi ve; "Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim" dedi. İmâm-ı Mûsâ Kâzım; "Bir ihtiyâcım yoktur." dediler. Sonra, Ebû Yûsuf ile MuhammedŞeybânî'ye dönerek; "Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir" buyurdular. İmâm-ı A'zam hazretlerinin iki talebesi de Mûsâ Kâzım'ın böyle söylemesine hayret ettiler ve; "Biz, bu zâtı, zâhirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bu sözünü deneyelim" diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona; "Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!" dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmâm-ı Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sâhibinin öldüğünü gördüler. Mûsâ Kâzım hazretleri için olan hayretleri ve onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı.

    Muhammed bin Abdullah el-Bekrî anlatıyor: "Borç istemek için Medîne-i münevvereye gelmiştim. Bana bu hususta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup, kendi kendime: Ebü'l-Hasan Mûsâ bin Câfer'e gitsem, durumumu ona anlatsam, iyi olur. Belki bir şeyler elde ederim, diye düşündüm. Kararımı verip, Negamâ denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde hurma vardı. O ve ben hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyâcım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi. Az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine sen git dedi. Elini elime uzattı. Bana içinde üç yüz dinâr olan bir kese verdi ve kalkıp gitti. Sonra bineğime binip, oradan ayrıldım."

    Mûsâ Kâzım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinâr bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde, bâzan üç yüz, bâzan dört yüz, bâzan iki yüz dinâr bulunuyordu. Mûsâ Kâzım hazretleri eline geçen bu dinâr keselerini yanında biriktirmez, onları Medîne-i münevvere fakirlerine dağıtırdı.

    Kızkardeşi onu şöyle anlatır: "O yatsı namazını kıldığı zaman, Allahü teâlâya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra, bir mikdar, zikir ile, Allahü teâlâyı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra, Kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca, abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince, kıbleye doğru dönerek, akşam namazına kadar Allahü teâlâyı zikrederdi. Sonra tekrar, akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun hergünkü âdeti idi."

    Mûsâ Kâzım hazretleri,Resûlullah efendimizin yüksek nesebine sâhib olan Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir. Buyurdular ki: "Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma.Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle."

    Rivâyet edilir ki, Mûsâ bin Câfer el-Hâşimî (Mûsâ Kâzım) hazretleriMescid-i Nebevî'ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Sabaha kadar secdede şöyle dediği duyuldu: "Yâ Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük."

    EVİN YIKILDI

    Mûsâ Kâzım hazretlerini sevenlerden Medâin şehrindeki Îsâ isminde bir zât şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. O sene Mekke'de kaldım. Sonra, bir sene de Medîne'de kalayım diyerek oraya gittim. Musallâ denilen yerde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin evi yanında bir yer kirâladım. Orada devamlı Mûsa Kâzım'ın ziyâretine gidiyordum. Yağmurlu bir geceydi , yanında oturuyordum. Birdenbire, bana; "Ey Îsâ, kalk evine yetiş! Evin, eşyâlarının üzerine yıkıldı." dediler. Koşarak evime geldim. Baktım ki, gerçekten ev yıkılmış, eşyâlar altında kalmıştı. Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyâlarımı noksansız enkâz altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmâm-ı Mûsâ Kâzım'ın yanına geldim. Bana; "Eşyâlarından kaybolan bir şeyin var mı?" diye sordular. Ben de; "Hayır efendim, yalnız abdest ibriğim kayıp!" dedim. İşte o zaman başlarını aşağıya indirip gözlerini yumdular. Bir müddet bekledikten sonra, başlarını kaldırıp bana dediler ki: "Sen bir gün önce ev sâhibinin helâsına gitmişsin ve orada unutmuşsun! Şimdi git, ev sâhibinin hizmetçisinden iste, sana versinler." Ben de hemen koşarak geldim. Ev sâhibinin hizmetçisinden ibriğimi isteyince, getirip teslim etti.

    NE KADAR ZARARIN VAR

    Yahyâ bin Hasan anlattı: "Medîne-i münevverede birisi Mûsâ Kâzım hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı; "Bize izin ver, şuna haddini bildirelim." diyorlardı. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle men ediyordu. Bir gün, kendisine hakârette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medîne-i münevverenin civârında bir yerde olduğunu söylediler. Mûsâ Kâzım, bineğine binerek, onun tarlasının olduğu yere gitti ve orada buldu.Tarla'ya katırı ile girdi. O şahıs, tarlaya basma diye bağırdı. Mûsâ Kâzım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona; "Ne kadar zararın oldu?" deyince, o şahıs; "Yüz dinâr." deyip; "Sen kaç dinar umuyordun?" diye sordu. Mûsâ Kâzım "Bilmiyorum. Gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Ne kadar, zarara uğradığını bilmediğim için sana; "Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?" diye sordum." Bu söz üzerine o şahıs; "Öyleyse, iki yüz dinâr istiyorum" dedi. Mûsâ Kâzım ise ona üç yüz dinâr verdi. Mûsâ Kâzım'a daha önce hakâretlerde bulunan o şahıs, bu cömertlik ve ihsân karşısında hayran kaldı. Kalkıp, Mûsâ Kâzım hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Mûsâ Kâzım oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî'ye (Resûlullah efendimizin mescid-i şerîfine) gitti. Yine orada o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce, hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri onlara; "Hangisi hayırlı; sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek sûretiyle ıslâh olmasını düşünmüştüm" dedi.





  5. 18.Eylül.2013, 00:05
    3
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi

    ALİ RIZA (İMAM-I ALİ RIZA) (Radıyallahü Anh)

    Oniki imâmın sekizincisi. Muhammed Cevâd Takî'nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım bin Ca'fer-i Sâdık bin Muhammed Balar bin Ali Zeynel Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir (r.anhüm). 153 (m. 770) senesi Rebî-ül-âhır ayının onbirinci Perşembe günü, Medîne-i münevverede doğdu. 203 (m. 818) senesi Ramazân-ı şerîfin yirmibirinci Perşembe günü elli yaşında iken Tûs (Meşned)'de vefât etti.

    Namazını halîfe Me'mûn kıldırdı. Me'mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever ve sayardı. Kerîmesini (kızını) nikâh edip, imâmı kendine dâmâd yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve ilân edip, paralara ismini yazdırdı. Fakat, imâm önce vefât etti. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma'rûf-i Kerhî hazretleri imâmın sohbeti ile şereflenip kemâle geldiler.

    Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü'l Hasan'dır. Mûsâ Kâzım hazretleri ona kendi künyemi bağışladım buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ'dır. Babasına dediler ki, "Halife Me'mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali'yi, Rızâ diye çağırıyorsun?" Cevâbında, "Hayır, Allahü teâlâ ve Resûlü râzı oldukları içindir" buyurdu. Ona uyanlar ve muhalifleri de ondan razıydı.

    İmâm-ı Mûsâ Kâzım'in üstün talebelerinden biri şöyle anlattı: Birgün İmâm-ı Mûsâ Kâzım, (r.a.) "Magrib (Fas) tüccarlarından gelen oldu mu?" diye sordu. "Bilmiyoruz" dedik. O da "Gelmiştir" buyurdu. Atlara binip gittik. Orada câriye satan bir Magribli vardı. Bize yedi tane câriye gösterdi, İmâm hazretleri hiçbirini kabul etmedi. Bir tane daha olduğunu, hasta olduğu için göstermediklerini öğrendik. Hz. İmâm bana, "Yarın gel. Ne kadar ücret isterse kabul edip o cariyeyi al" buyurdu. Ertesi gün mağribimin yanına vardım. "Dün isteyip de hasta olduğu için göremediğimiz cariyeyi istiyorum" dedim. Yüksek birfiat söyleyip, "Daha aşağı olmaz" dedi. Ben de, "O fiyata kabul ettim" dedim. Bana, "Bunu kimin için alıyorsun?" diye sorunca, "Dünkü beraber geldiğimiz zât için" dedim. Tüccar, "O kimlerdendir?" dedi. "Benî Hâşim'dendir" deyince Magribli tüccar, bu câriye hakkında şöyle anlattı: "Ben, bu cariyeyi Magrib'in en uzak beldesinden aldım. Bir kadın bana, "Bu cariyeyi kimin için aldın?" dedi. Ben de "Kendim için aldım" diye söyleyince, O kadın, "Hayır! Bu senin olacak bir câriye değildir! Bu câriye, yer yüzünün en kıymetli zâtınındır! Bunların bir çocuğu olur. O büyüyüp yetişince, yer yüzünün en âlimi olacaktır" dedi. Daha sonra cariyeyi Mûsâ Kâzım'a (r.a.) getirdim. Bu cariyeden İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) dünyâya geldi.

    Huzzâ kabilesinden Da'bel bin Ali ismindeki zât zamanının en meşhûr şâirlerinden ve güzel söz söyliyenlerindendi. Şâir şöyle anlattı: "Ehl-i beyte muhabbeti anlatan (Medâris-i Âyât) isimli kasîdeyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ'ya (r.a.) arz ettim. Çok beğendiler ve "Benden izinsiz hiç kimseye okuma" buyurdular. Ben "Peki" deyip ayrıldım. Halife Me'mûn, bu kasîdeyi yazdığımı duyup beni çağırdı. Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasîdeyi okumamı istedi. Ben özür dileyip Hz. İmâm'ın emrini bildirdim. Halife, Hz. İmâm'ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasîdeyi okudum. Halife çok memnun olup bana ellibin akçe hediye etti. İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) da o kadar ihsanda bulundu. Ben de, dedim ki, "E-fendim! Ben giymiş olduğunuz elbiselerinizden istirham' ediyorum. Bereketlenmek için yanımda bulundururum, öldüğüm zaman kefenim olur" dedim, ihsan edip, giymiş oldukları bir gömlek ve çok güzel bir havlu verip, "İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emin olursun" buyurdular. Bir zaman I-rak'a gidiyordum. Yolda eşkıyalar yolumuzu kesip, eşyalarımızı almağa başladılar. Eşyâların alındığına değil de, Hz. İmâm'ın hediyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından çok korktum. Bir taraftan da Hz. İmâm'ın "Belâlardan emin olursun" sözlerini düşünüyordum. Bu sırada eşkıyalardan birisinin, benim atıma binmiş olduğunu ve benim yazdığım kasîdeyi okuyup ağladığını gördüm. Eşkıyanın Ehl-i beyt'e olan muhabbetine hayret ettim ve dedim ki, "O kasîdeyi kim yazdı?" Eşkıya "Bu kasîdeyi yazan Hz. İ-mâm-ı Ali Rızâ'nın şâiri, meşhûr Da'bel bin Ali'dir. Fakat sen onu tanımazsın’’ deyince, "Da'bel bin Ali benim" dedim inanmadı. Kafilede bulunanlar tasdîk edince, eşkıya kafileden aldığı bütün malları sahiblerine iade etti. Bize de kılavuzluk edip tehlikeli yerlerden selâmetle geçmemize vesîle oldu. Hz. İmâm'ın hediyelerinin bereketiyle kafile olarak belâdan kurtulduk."

    Birgün İmâm hazretleri, bir kimseye bakıp, "Hiç kimsenin-elinden kurtulamayacağı işe hazırlık yap, vasiyyetini yaz" buyurdu. Üç gün sonra o kimse vefât etti. Bir kimse şöyle anlattı: Hacca gitmeye niyet etmiştim. Evdekiler, ihram olarak Sevb-i Mülcem (Sert ve âdi dokunmuş kumaş elbise) hazırlamışlardı. "Bunlarla ihram caiz midir, değil midir?" diye şübhe edip, ihtiyat olarak başka bir ihram aldım. Mekke-i mükerremeye varınca, İmâm-ı Ali Rızâ'ya (r.a.) bir mektûb yazdım. Ama asıl sormak istediğim, Sevb-i Mülcem ile ihramın caiz olup olmadığı suâlini yazmayı unutmuştum. Bir müddet sonra, Hz. İmâm mektubuma cevap gönderdiler. Mektubun sonunda "Sevb-i Mülcem ile ihram caizdir" yazmışlardı.

    Ebû İsmâil Sindî isminde bir zât anlatıyor. Bir zaman İmâm-ı Ali Rızâ'nın (r.a.) huzuruna gittim. A-rabî lisânından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan'ın kuzey batısında bir eyalet) lisânı ile selâm verdim. Selâmıma benim lisânım ile cevap verdiler. Yine Sind lisânı ile ba'zı suâller sordum, Sind lisânı ile gayet açık olarak cevâb verdiler. Ben "Efendim. Ben Arabî lisânını hiç bilmiyorum. Fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum" diye sorunca, mübârek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allahü teâlâ, Hz. İmâm hürmetine bunu bana ihsan etti."

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin annesi Hamide hâtûn, Peygamber efendimizi rü'yasında gördü. Ona buyurdu ki: "Yakın zamanda, zamanın insanlarının en üstünü olan bir torunun olacaktır."

    Ali Rızâ'nın (r.a.) annesi anlatır; "Hâmile olduğum zaman hiçbir ağırlık duymazdım. Geceleri uykuda karnımda tesbih (Sübhânallah) ve tehlil (Lâ ilâhe illallah) sesleri işitir, korkardım. Uyandığım zaman hiç ses duymazdım. Oğlum doğduğu zaman ellerini yere koyup, bir söz söyleyen veya münâcaat eden bir kimse gibi dudaklarını oynattı."

    İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri Nişâbûr'a gelince, yirmibinden fazla âlim ve talebe, kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadîs-i şerîf okuması için yalvardılar.

    İmâm hazretleri "Ben, babam Mûsâ Kâzım'dan, O da babası Ca'fer-i Sâdık'tan, O da babası Muhammed Bâkır'dan, O, babası Ali Zeynel Âbidîn'den, O, babası Hz. Hüseyin'den, O, babası Hz. Ali'den, O, Peygamber efendimizden, O, Cebrâil'den (a.s.), O da Allahü teâlâdan. Bu hadîs-i kudsîyi okudu: "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. 1- Bunu okuyan, kal'ama girmiş olur. Kal'ama giren de azabımdan kurtulur." İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel hazretleri bu hadîs-i şerîfin râvileri ile beraber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.

    Bir tanıdığı anlatır: Hanımım hamile idi. İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerinin huzuruna varıp, "Duâ buyurun da bir oğlumuz olsun" dedini. Buyurdu ki: "Hanımın iki çocuğa hâmiledir."

    Huzurlarından çıkıp giderken -çocukların adını Muhammed ve Ali koysam diye hatırımdan geçirdim. Beni yoldan çağırtıp: "Çocukların birine Ali, diğerine Ümm-i Amr adını koy" buyurdu. Çocuklar doğdu biri kız diğeri de oğlandı. Adlarını dedikleri gibi koydum. Anneme Ümm-i Amr adını sorduğumda "O isim annemin adı idi" dedi.

    Sâlih bir müslüman, İmâm-ı Ali Rızâ ile ilgili menkıbesini şöyle anlatır:

    Peygamber efendimizi rü'yâmda gördüm. Hacıların kondukları mesçidde oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selâm verdim, önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım onyedi tane idi. Kendi kendime onyedi yıl ömrüm kalmış diye ta'bir ettim.

    Onbeş yirmi gün sonra İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rü'yâmda gördüğüm gibi Resûlullahın oturduğu yerde oturmuştu, önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam onyedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde buyurdu ki: "Resûlullahtan daha fazla verilir mi?"

    Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine "İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri Peygamber efendimizin evlâtlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilâç tavsiye etsin" diye düşündü. O gece rü'yasında İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördü. Kendisine, "Kimyon, Sa'ter ve tuzu, su ile karıştır. İki üç kere ağzında çalkala şifâ bulursun" buyurdu. Sabahleyin uyandığında rü'yâsını hatırladı; fakat rü'yâ deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmâmın huzuruna gidip, hâlini arz ettiğinde: "Senin dilinin ilâcını rü'yâda söylemediler mi?" buyurdu. Tüccar tarif ettikleri ilâcı kullanınca konuşması hemen düzeldi.

    Birisi bir mektûb yazarak ba'zı suâllerini hazret-i İmâma arz etmek istedi. Evlerinin önüne yardığında çok kimsenin orada beklediğini ve kendileri ile görüşmek istediğini gördü. Bu kalabalıkta mektubunu veremeyeceğini düşünerek, üzüldü. Tam geri döneceği sırada bir hizmetçi' dışarı-çıkarak o şahsı ismiyle çağırarak kendisine şöyle dedi: "Bu kâğıdı İmâm hazretleri gönderdi." O şahıs kâğıdı aldı. Baktığında elindeki suâllerinin cevâbı olduğunu hayret içinde gördü.

    Sâlih bir zât anlatır: "Bir gün İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kus geldi, İmâm hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeğe başladı. Dertli olduğu belliydi, İmâm hazretleri bana sordu. "Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?" Ben de dedim ki: "Ehl-i beyt (Peygamber efendimizin evlâtları) daha iyi bilirler." Hz. İmâm, "Bu kuş şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor kalk eve gir ve o yılanı öldür." İmâm hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm."

    İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) bir gün hamama gitti. Oturup yıkanırken bir asker geldi ve Hz. İmâm'a "Başıma su dök de yıkanayım" dedi. Hz. İmâm, "Peki" deyip askerin başına su dökmeye başladı. Biraz sonra İmâmı tanıyanlardan biri gelip, bu hâli görünce çok üzüldü ve askere "Ey asker! Senin, kendine hizmet ettirdiğin bu zât, Hz. Aliyyül Mürtezâ'nın ve Hz. Fâtımat-üz-Zehra'nın torunu İmâm-ı Ali Rızâ hazretleridir. Sen ne yaptığının farkında mısın?" dedi. Asker bunları duyunca, yaptığı fenalığı anlıyarak, Hz. İmâm'ın ayaklarına kapanıp, "Aman efendim, niye bana kendinizi tanıtmadınız! Niçin bana hizmet ettiniz! Kusurumuzu affediniz!" diye özür dileyip ağladı. Hz. İmâm özrünü kabul edip, "Müslümana hizmet etmek sevab olduğu için senin isteğini kabul ettim" buyurdu.

    Hüseyin bin Mûsâ şöyle anlatıyor: "Biz Hâşimoğullarından bir grup genç, İmâm-ı Ali Rızâ'nın (r.a.) yanında oturuyorduk. Biraz sonra akrabamızdan Ca'fer bin Ömer, kılık kıyafeti perişan bir vaziyette geçti. Biz hâline acıyarak ve üzülerek bakınca, Hz. İmâm buyurdu ki. "Ey gençler! Bu zâtın haline acıyorsunuz değil mi?" Biz, "Evet efendim" dedik. "Kısa bir zaman sonra yanınızdan, kıymetli elbiseler ve etrafında hizmetçiler ile geçerse hiç şaşmayın" buyurdu. Aradan bir ay geçti. Bu zât, halife tarafından Medine valisi olarak ta'yin edildi. Bir zaman sonra, biz gene aynı yerde otururken o zâtı gördük. Kıymetli elbiseleri ve etrafında hizmetçileri vardı. Biz, Hz. İmâmın bu durumu daha önceden haber verdiğini hatırlayıp, İmâm'ın (r.a.) kerâmeti olduğunu anladık.

    Halîfe Me'mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi. Fakat bu hürmetleri mecburiyet icâbı oluyordu. Çünkü İmâm hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, hazret-i İmâm'ın geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamağa ve onu karşılamamağa karar verdiler. Fakat hazret-i . İmâm'ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kat diriyorlardı. Birgün hazret-i imâmın geldiğinde yine ayağa kalktılar, fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgâr peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgâr gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri, "Allahü teâlânın azîz ettiği kimseyi kimse kü-çültemez." diyerek eski âdetlerine devam ettiler.

    Ebüssalt şöyle anlatıyor: "Bir gün Hz. İmâm'ın yanında idim. Bana buyurdu ki, "Şu gördüğün türbe Hârûn Reşîd'in türbesidir. Türbenin dört tarafından toprak alıp bana getir." Gidip getirdim. Toprağı kok-layıp, "Yakında, burada benim için kabir kazacaklar! Bir taş çıkacak. Horasan'ın bütün külünklerini getirecekler, fakat taşı çıkaramıyacaklar" buyurdu. Sonra "Filan yerden toprak getir" buyurdu. Getirdim. "Benim kabrimi bu toprağı aldığınız yerde kazın. Kabrimi derin kazın ve lahd yapın. Allahü teâlâ kabri dilediği kadar genişletir. Sonra bir yaşlık görünür. O zaman sen, kabre bakarak sana şu söyliyeceğim sözleri söyle. Bunun üzerine bir su çıkar, kabusu ile dolar. Ufak balıklar görünür. (Bir ekmek verip) sen bu ekmeği al. Ufak ufak doğrayıp suya at Balıklar bu ekmek parçalarının hepsini yerler. Sonra bir büyük balık çıkıp, küçük balıkları yer ve kaybolur, o zaman cesedimi suyun içine koyun. O zaman sen, sana şu söyleyeceğim sözleri söyleyince su azalır ve hiç kalmaz. Halife Me'mûn da bunu görür. Yarın ben Me'mûn'a gideceğim, dışarı çıktığımda başım kapalı ise benimle konuşma, eğer başım açık ise konuş" buyurdu. Ertesi günü sabah olunca elbiselerini giyip hazırlandı. Bu sırada Me'mûn'un hizmetçisi gelip kendisini, çağırdı. Kalkıp Me'mûn'un yanına çeldi. Me'mûn'un önünde taoaıuaraa meyveler vardı ve ü-züm salkımından yiyordu. Hz. İmâm-ı görünce ayağa fırlayıp, imâm" a sarıldı ve O'nu alnından öptü. Yediği Izümden Hz. İmâm'a ikrâm etti.. O özür dileyip kabul etmediyse de Halife, bir salkım üzümden birkaç tane alıp yedi ve salkımı Hz. İmâm'a tekrar ikrâm edip yemesini ısrarla istedi. Hz. İmâm bu ısrar karşısında üzümden bir miktar yedi. Biraz oturup sohbet ettikden sonra müsaade isteyip ayrıldı. Çıkarken, başını örtmüş olduğundan emri icâbı kendisi ile konuşmadık. Evine gelince, kapının kilitlenmesini emredip yatağına yattı. Ben evin içinde mahzun olarak bekliyordum. Bu sırada. Hz. İmâm'a çok benziyen, güzel yüzlü ve misk kokulu bir genç içeri girdi. Ben hayretle, "Kapı kilitli idi. Sen içeriye nasıl girdin, sen kimsin?" dedim. "Ben (İmâm-ı Ali Rızâ'nın oğlu) Huccetullah Muhammed bin Ali'yim. Beni bir saatte Medine'den buraya getiren zât içeriye aldı" dedi ve babasının yanına girerken, bana "Sen de gel" dedi. İçeri girdik. Hz. İmâm, oğlunu görünce ayağa kalktı ve oğluna sarılıp bağrına bastı ve alnından öptü. O da yüzünü babasının yüzüne koydu. Bir şeyler konuştular. Ama ben anlayamadım. Sonra Hz. İmâm'ın dudaklarının üstünde kardan beyaz bir köpük gördüm. Daha sonra kendinden geçti ve ruhunu teslim etti. Hz. İmâm'ın oğlu Muhammed bin Ali, bana "İç odadan su ve tahta getir" dedi. Ben içerde su ve tahtanın olmadığını bildiğim için, "İç odada su ve tahta yoktur" dedim. Emrini tekrar edince, hemen kalkıp gittim. Hakîkaten su ve tahta vardı. Alıp getirdim. "Yıkamak için yardım edeyim" dedim. O, "Bana yardım eden biri var" buyurdu. Kendisi yıkadıktan sonra, bana "İç odada, dolapta, keten ve hanût (güzel kokulu buhur) vardı, onu getir" buyurdu. Gittiğimde, o zamana kadar hiç görmediğim güzel bir elbise dolabı gördüm. İçinden, kefen ve hanûtu alıp getirdim, kefenleyip cenâze namazını kıldı. Sonra tabut istedi. "Bir marangoza yaptırayım" dedim, "İç odada vardır" buyurdu, içeri girdiğimde hiç rastlamadığım bir tabut gördüm. Getirdim. Hz. İmâm'ın cesedini tabuta koydu. Sonra iki rek'atlık bir namaza başladı. Namazını bitirmemişti ki evin damı yarıldı ve tabut oradan yukarı çıktı. Ben telâşla "Şimdi ne olacak?" dedim. Bana, "Sakin ol, biraz sonra gelir" buyurdu. Evin damı yarıldı ve tabut tekrar geldi. Muhammed bin Âli, Hz. İmâm-ı tabuttan çıkarıp yatağına yatardı. Sanki yıkama, kefenleme gibi işler yapılmamıştı. Sonra bana, "Kapıyı aç" buyurdu. O sırada, Halife Me'mûn ve hizmetçileri gelmişdi Vefât haberini alınca çok ağladılar ve üzüldüler. Halife Me'mûn "Ey efendimiz! Sana ne oldu?" diyordu, Sonra techîz ve tekfîn (yıkayıp, kefenleme) işleri yapıldı. Kabir kazılırken ben orada idim. Daha önce bana söylediklerinin hepsi oluyordu. Kabir açılıp, su çıkınca ve küçük balıklar görülünce Halife Me'mûn "Hayatında olduğu gibi, vefâtından sonra da, kerâmetleri görülüyor" dedi. Orada bulunanlardan birisi, "Bu neye işarettir, biliyor musunuz? Ey Abbâsoğulları. Sizin mülkünüz her ne kadar çok uzun müddet ise de bu küçük banklar gibidir. Bir zaman gelir. Allahü teâlâ sizden sizin üzerinize bir kimse musallat eder ve sizi yok eder." dedi. Halife Me'mûn "Doğru söylüyorsun" dedi. Defin işi tamamlandıktan sonra, Halife Me'mûn bana, "Kabirde söylediklerini tekrar anlat" dedi. Ben de unuttuğumu söyledim. Hakîkaten unutmuştum. Halife de, bildiğim halde söylemek istemediğimi zannederek beni hapsetti. Hapiste bir yıl kaldım. Artık iyice sıkılmıştım, "Yâ Rabbi! Resûlullah (s.a.v.) efendimiz ve temiz akrabası hürmetine beni buradan kurtar!" diye duâ ettim. Hemen o anda İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördüm. İçeri girdi. "Ey Ebüssalt! Gönlün mü daraldı?" buyurdu. "Evet" dedim. Mübârek elini zincirlerin üzerine koyar koymaz, zincirlerin hepsi açıldı. Elimden tutup saraydan çıktık. Bekçilerin yanından geçip gittik. Hiçbirisi bizi göremedi. Sonra, "Allahü teâlâ sana emniyet versin seni korusun! Bundan sonra Halife Me'mûn'u görmezsin, o da seni bulamaz" buyurdu ve kayboldu. Ondan sonra Halife Me'mûn'u hiç görmedim."

    İbrâhîm İbni Abbâs diyor ki: "İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) öyle büyük âlim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her mes'eleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me'mûn, kendisine çok suâl sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hz. İmâm, az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaç olanları arayıp bulur, onlara yardımcı olurdu. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allahü teâlâya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında "Hasbiyallah=Allahü teâlâ bana kâfidir" yazılı idi.



    KAYNAKLAR

    1) El'A'lâm cild-5, sh-26
    2) Vefeyât-ül-a'yân cild-3, sh-269
    3) Târih-i taberi cild-10, sh-251
    4) El-Kâmil fi't-târih cild-€, sh-119
    5) Nuzhet-ül-cetts cild-2, sh-65
    6) El-İber cild-1,sh-â40
    7) Nâr-ül-ebsârsh-156


  6. 18.Eylül.2013, 00:05
    3
    Devamlı Üye
    ALİ RIZA (İMAM-I ALİ RIZA) (Radıyallahü Anh)

    Oniki imâmın sekizincisi. Muhammed Cevâd Takî'nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım bin Ca'fer-i Sâdık bin Muhammed Balar bin Ali Zeynel Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir (r.anhüm). 153 (m. 770) senesi Rebî-ül-âhır ayının onbirinci Perşembe günü, Medîne-i münevverede doğdu. 203 (m. 818) senesi Ramazân-ı şerîfin yirmibirinci Perşembe günü elli yaşında iken Tûs (Meşned)'de vefât etti.

    Namazını halîfe Me'mûn kıldırdı. Me'mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever ve sayardı. Kerîmesini (kızını) nikâh edip, imâmı kendine dâmâd yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve ilân edip, paralara ismini yazdırdı. Fakat, imâm önce vefât etti. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma'rûf-i Kerhî hazretleri imâmın sohbeti ile şereflenip kemâle geldiler.

    Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü'l Hasan'dır. Mûsâ Kâzım hazretleri ona kendi künyemi bağışladım buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ'dır. Babasına dediler ki, "Halife Me'mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali'yi, Rızâ diye çağırıyorsun?" Cevâbında, "Hayır, Allahü teâlâ ve Resûlü râzı oldukları içindir" buyurdu. Ona uyanlar ve muhalifleri de ondan razıydı.

    İmâm-ı Mûsâ Kâzım'in üstün talebelerinden biri şöyle anlattı: Birgün İmâm-ı Mûsâ Kâzım, (r.a.) "Magrib (Fas) tüccarlarından gelen oldu mu?" diye sordu. "Bilmiyoruz" dedik. O da "Gelmiştir" buyurdu. Atlara binip gittik. Orada câriye satan bir Magribli vardı. Bize yedi tane câriye gösterdi, İmâm hazretleri hiçbirini kabul etmedi. Bir tane daha olduğunu, hasta olduğu için göstermediklerini öğrendik. Hz. İmâm bana, "Yarın gel. Ne kadar ücret isterse kabul edip o cariyeyi al" buyurdu. Ertesi gün mağribimin yanına vardım. "Dün isteyip de hasta olduğu için göremediğimiz cariyeyi istiyorum" dedim. Yüksek birfiat söyleyip, "Daha aşağı olmaz" dedi. Ben de, "O fiyata kabul ettim" dedim. Bana, "Bunu kimin için alıyorsun?" diye sorunca, "Dünkü beraber geldiğimiz zât için" dedim. Tüccar, "O kimlerdendir?" dedi. "Benî Hâşim'dendir" deyince Magribli tüccar, bu câriye hakkında şöyle anlattı: "Ben, bu cariyeyi Magrib'in en uzak beldesinden aldım. Bir kadın bana, "Bu cariyeyi kimin için aldın?" dedi. Ben de "Kendim için aldım" diye söyleyince, O kadın, "Hayır! Bu senin olacak bir câriye değildir! Bu câriye, yer yüzünün en kıymetli zâtınındır! Bunların bir çocuğu olur. O büyüyüp yetişince, yer yüzünün en âlimi olacaktır" dedi. Daha sonra cariyeyi Mûsâ Kâzım'a (r.a.) getirdim. Bu cariyeden İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) dünyâya geldi.

    Huzzâ kabilesinden Da'bel bin Ali ismindeki zât zamanının en meşhûr şâirlerinden ve güzel söz söyliyenlerindendi. Şâir şöyle anlattı: "Ehl-i beyte muhabbeti anlatan (Medâris-i Âyât) isimli kasîdeyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ'ya (r.a.) arz ettim. Çok beğendiler ve "Benden izinsiz hiç kimseye okuma" buyurdular. Ben "Peki" deyip ayrıldım. Halife Me'mûn, bu kasîdeyi yazdığımı duyup beni çağırdı. Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasîdeyi okumamı istedi. Ben özür dileyip Hz. İmâm'ın emrini bildirdim. Halife, Hz. İmâm'ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasîdeyi okudum. Halife çok memnun olup bana ellibin akçe hediye etti. İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) da o kadar ihsanda bulundu. Ben de, dedim ki, "E-fendim! Ben giymiş olduğunuz elbiselerinizden istirham' ediyorum. Bereketlenmek için yanımda bulundururum, öldüğüm zaman kefenim olur" dedim, ihsan edip, giymiş oldukları bir gömlek ve çok güzel bir havlu verip, "İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emin olursun" buyurdular. Bir zaman I-rak'a gidiyordum. Yolda eşkıyalar yolumuzu kesip, eşyalarımızı almağa başladılar. Eşyâların alındığına değil de, Hz. İmâm'ın hediyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından çok korktum. Bir taraftan da Hz. İmâm'ın "Belâlardan emin olursun" sözlerini düşünüyordum. Bu sırada eşkıyalardan birisinin, benim atıma binmiş olduğunu ve benim yazdığım kasîdeyi okuyup ağladığını gördüm. Eşkıyanın Ehl-i beyt'e olan muhabbetine hayret ettim ve dedim ki, "O kasîdeyi kim yazdı?" Eşkıya "Bu kasîdeyi yazan Hz. İ-mâm-ı Ali Rızâ'nın şâiri, meşhûr Da'bel bin Ali'dir. Fakat sen onu tanımazsın’’ deyince, "Da'bel bin Ali benim" dedim inanmadı. Kafilede bulunanlar tasdîk edince, eşkıya kafileden aldığı bütün malları sahiblerine iade etti. Bize de kılavuzluk edip tehlikeli yerlerden selâmetle geçmemize vesîle oldu. Hz. İmâm'ın hediyelerinin bereketiyle kafile olarak belâdan kurtulduk."

    Birgün İmâm hazretleri, bir kimseye bakıp, "Hiç kimsenin-elinden kurtulamayacağı işe hazırlık yap, vasiyyetini yaz" buyurdu. Üç gün sonra o kimse vefât etti. Bir kimse şöyle anlattı: Hacca gitmeye niyet etmiştim. Evdekiler, ihram olarak Sevb-i Mülcem (Sert ve âdi dokunmuş kumaş elbise) hazırlamışlardı. "Bunlarla ihram caiz midir, değil midir?" diye şübhe edip, ihtiyat olarak başka bir ihram aldım. Mekke-i mükerremeye varınca, İmâm-ı Ali Rızâ'ya (r.a.) bir mektûb yazdım. Ama asıl sormak istediğim, Sevb-i Mülcem ile ihramın caiz olup olmadığı suâlini yazmayı unutmuştum. Bir müddet sonra, Hz. İmâm mektubuma cevap gönderdiler. Mektubun sonunda "Sevb-i Mülcem ile ihram caizdir" yazmışlardı.

    Ebû İsmâil Sindî isminde bir zât anlatıyor. Bir zaman İmâm-ı Ali Rızâ'nın (r.a.) huzuruna gittim. A-rabî lisânından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan'ın kuzey batısında bir eyalet) lisânı ile selâm verdim. Selâmıma benim lisânım ile cevap verdiler. Yine Sind lisânı ile ba'zı suâller sordum, Sind lisânı ile gayet açık olarak cevâb verdiler. Ben "Efendim. Ben Arabî lisânını hiç bilmiyorum. Fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum" diye sorunca, mübârek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allahü teâlâ, Hz. İmâm hürmetine bunu bana ihsan etti."

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin annesi Hamide hâtûn, Peygamber efendimizi rü'yasında gördü. Ona buyurdu ki: "Yakın zamanda, zamanın insanlarının en üstünü olan bir torunun olacaktır."

    Ali Rızâ'nın (r.a.) annesi anlatır; "Hâmile olduğum zaman hiçbir ağırlık duymazdım. Geceleri uykuda karnımda tesbih (Sübhânallah) ve tehlil (Lâ ilâhe illallah) sesleri işitir, korkardım. Uyandığım zaman hiç ses duymazdım. Oğlum doğduğu zaman ellerini yere koyup, bir söz söyleyen veya münâcaat eden bir kimse gibi dudaklarını oynattı."

    İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri Nişâbûr'a gelince, yirmibinden fazla âlim ve talebe, kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadîs-i şerîf okuması için yalvardılar.

    İmâm hazretleri "Ben, babam Mûsâ Kâzım'dan, O da babası Ca'fer-i Sâdık'tan, O da babası Muhammed Bâkır'dan, O, babası Ali Zeynel Âbidîn'den, O, babası Hz. Hüseyin'den, O, babası Hz. Ali'den, O, Peygamber efendimizden, O, Cebrâil'den (a.s.), O da Allahü teâlâdan. Bu hadîs-i kudsîyi okudu: "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. 1- Bunu okuyan, kal'ama girmiş olur. Kal'ama giren de azabımdan kurtulur." İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel hazretleri bu hadîs-i şerîfin râvileri ile beraber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.

    Bir tanıdığı anlatır: Hanımım hamile idi. İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerinin huzuruna varıp, "Duâ buyurun da bir oğlumuz olsun" dedini. Buyurdu ki: "Hanımın iki çocuğa hâmiledir."

    Huzurlarından çıkıp giderken -çocukların adını Muhammed ve Ali koysam diye hatırımdan geçirdim. Beni yoldan çağırtıp: "Çocukların birine Ali, diğerine Ümm-i Amr adını koy" buyurdu. Çocuklar doğdu biri kız diğeri de oğlandı. Adlarını dedikleri gibi koydum. Anneme Ümm-i Amr adını sorduğumda "O isim annemin adı idi" dedi.

    Sâlih bir müslüman, İmâm-ı Ali Rızâ ile ilgili menkıbesini şöyle anlatır:

    Peygamber efendimizi rü'yâmda gördüm. Hacıların kondukları mesçidde oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selâm verdim, önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım onyedi tane idi. Kendi kendime onyedi yıl ömrüm kalmış diye ta'bir ettim.

    Onbeş yirmi gün sonra İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rü'yâmda gördüğüm gibi Resûlullahın oturduğu yerde oturmuştu, önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam onyedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde buyurdu ki: "Resûlullahtan daha fazla verilir mi?"

    Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine "İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri Peygamber efendimizin evlâtlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilâç tavsiye etsin" diye düşündü. O gece rü'yasında İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördü. Kendisine, "Kimyon, Sa'ter ve tuzu, su ile karıştır. İki üç kere ağzında çalkala şifâ bulursun" buyurdu. Sabahleyin uyandığında rü'yâsını hatırladı; fakat rü'yâ deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmâmın huzuruna gidip, hâlini arz ettiğinde: "Senin dilinin ilâcını rü'yâda söylemediler mi?" buyurdu. Tüccar tarif ettikleri ilâcı kullanınca konuşması hemen düzeldi.

    Birisi bir mektûb yazarak ba'zı suâllerini hazret-i İmâma arz etmek istedi. Evlerinin önüne yardığında çok kimsenin orada beklediğini ve kendileri ile görüşmek istediğini gördü. Bu kalabalıkta mektubunu veremeyeceğini düşünerek, üzüldü. Tam geri döneceği sırada bir hizmetçi' dışarı-çıkarak o şahsı ismiyle çağırarak kendisine şöyle dedi: "Bu kâğıdı İmâm hazretleri gönderdi." O şahıs kâğıdı aldı. Baktığında elindeki suâllerinin cevâbı olduğunu hayret içinde gördü.

    Sâlih bir zât anlatır: "Bir gün İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kus geldi, İmâm hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeğe başladı. Dertli olduğu belliydi, İmâm hazretleri bana sordu. "Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?" Ben de dedim ki: "Ehl-i beyt (Peygamber efendimizin evlâtları) daha iyi bilirler." Hz. İmâm, "Bu kuş şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor kalk eve gir ve o yılanı öldür." İmâm hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm."

    İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) bir gün hamama gitti. Oturup yıkanırken bir asker geldi ve Hz. İmâm'a "Başıma su dök de yıkanayım" dedi. Hz. İmâm, "Peki" deyip askerin başına su dökmeye başladı. Biraz sonra İmâmı tanıyanlardan biri gelip, bu hâli görünce çok üzüldü ve askere "Ey asker! Senin, kendine hizmet ettirdiğin bu zât, Hz. Aliyyül Mürtezâ'nın ve Hz. Fâtımat-üz-Zehra'nın torunu İmâm-ı Ali Rızâ hazretleridir. Sen ne yaptığının farkında mısın?" dedi. Asker bunları duyunca, yaptığı fenalığı anlıyarak, Hz. İmâm'ın ayaklarına kapanıp, "Aman efendim, niye bana kendinizi tanıtmadınız! Niçin bana hizmet ettiniz! Kusurumuzu affediniz!" diye özür dileyip ağladı. Hz. İmâm özrünü kabul edip, "Müslümana hizmet etmek sevab olduğu için senin isteğini kabul ettim" buyurdu.

    Hüseyin bin Mûsâ şöyle anlatıyor: "Biz Hâşimoğullarından bir grup genç, İmâm-ı Ali Rızâ'nın (r.a.) yanında oturuyorduk. Biraz sonra akrabamızdan Ca'fer bin Ömer, kılık kıyafeti perişan bir vaziyette geçti. Biz hâline acıyarak ve üzülerek bakınca, Hz. İmâm buyurdu ki. "Ey gençler! Bu zâtın haline acıyorsunuz değil mi?" Biz, "Evet efendim" dedik. "Kısa bir zaman sonra yanınızdan, kıymetli elbiseler ve etrafında hizmetçiler ile geçerse hiç şaşmayın" buyurdu. Aradan bir ay geçti. Bu zât, halife tarafından Medine valisi olarak ta'yin edildi. Bir zaman sonra, biz gene aynı yerde otururken o zâtı gördük. Kıymetli elbiseleri ve etrafında hizmetçileri vardı. Biz, Hz. İmâmın bu durumu daha önceden haber verdiğini hatırlayıp, İmâm'ın (r.a.) kerâmeti olduğunu anladık.

    Halîfe Me'mûn, İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi. Fakat bu hürmetleri mecburiyet icâbı oluyordu. Çünkü İmâm hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, hazret-i İmâm'ın geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamağa ve onu karşılamamağa karar verdiler. Fakat hazret-i . İmâm'ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kat diriyorlardı. Birgün hazret-i imâmın geldiğinde yine ayağa kalktılar, fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgâr peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgâr gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri, "Allahü teâlânın azîz ettiği kimseyi kimse kü-çültemez." diyerek eski âdetlerine devam ettiler.

    Ebüssalt şöyle anlatıyor: "Bir gün Hz. İmâm'ın yanında idim. Bana buyurdu ki, "Şu gördüğün türbe Hârûn Reşîd'in türbesidir. Türbenin dört tarafından toprak alıp bana getir." Gidip getirdim. Toprağı kok-layıp, "Yakında, burada benim için kabir kazacaklar! Bir taş çıkacak. Horasan'ın bütün külünklerini getirecekler, fakat taşı çıkaramıyacaklar" buyurdu. Sonra "Filan yerden toprak getir" buyurdu. Getirdim. "Benim kabrimi bu toprağı aldığınız yerde kazın. Kabrimi derin kazın ve lahd yapın. Allahü teâlâ kabri dilediği kadar genişletir. Sonra bir yaşlık görünür. O zaman sen, kabre bakarak sana şu söyliyeceğim sözleri söyle. Bunun üzerine bir su çıkar, kabusu ile dolar. Ufak balıklar görünür. (Bir ekmek verip) sen bu ekmeği al. Ufak ufak doğrayıp suya at Balıklar bu ekmek parçalarının hepsini yerler. Sonra bir büyük balık çıkıp, küçük balıkları yer ve kaybolur, o zaman cesedimi suyun içine koyun. O zaman sen, sana şu söyleyeceğim sözleri söyleyince su azalır ve hiç kalmaz. Halife Me'mûn da bunu görür. Yarın ben Me'mûn'a gideceğim, dışarı çıktığımda başım kapalı ise benimle konuşma, eğer başım açık ise konuş" buyurdu. Ertesi günü sabah olunca elbiselerini giyip hazırlandı. Bu sırada Me'mûn'un hizmetçisi gelip kendisini, çağırdı. Kalkıp Me'mûn'un yanına çeldi. Me'mûn'un önünde taoaıuaraa meyveler vardı ve ü-züm salkımından yiyordu. Hz. İmâm-ı görünce ayağa fırlayıp, imâm" a sarıldı ve O'nu alnından öptü. Yediği Izümden Hz. İmâm'a ikrâm etti.. O özür dileyip kabul etmediyse de Halife, bir salkım üzümden birkaç tane alıp yedi ve salkımı Hz. İmâm'a tekrar ikrâm edip yemesini ısrarla istedi. Hz. İmâm bu ısrar karşısında üzümden bir miktar yedi. Biraz oturup sohbet ettikden sonra müsaade isteyip ayrıldı. Çıkarken, başını örtmüş olduğundan emri icâbı kendisi ile konuşmadık. Evine gelince, kapının kilitlenmesini emredip yatağına yattı. Ben evin içinde mahzun olarak bekliyordum. Bu sırada. Hz. İmâm'a çok benziyen, güzel yüzlü ve misk kokulu bir genç içeri girdi. Ben hayretle, "Kapı kilitli idi. Sen içeriye nasıl girdin, sen kimsin?" dedim. "Ben (İmâm-ı Ali Rızâ'nın oğlu) Huccetullah Muhammed bin Ali'yim. Beni bir saatte Medine'den buraya getiren zât içeriye aldı" dedi ve babasının yanına girerken, bana "Sen de gel" dedi. İçeri girdik. Hz. İmâm, oğlunu görünce ayağa kalktı ve oğluna sarılıp bağrına bastı ve alnından öptü. O da yüzünü babasının yüzüne koydu. Bir şeyler konuştular. Ama ben anlayamadım. Sonra Hz. İmâm'ın dudaklarının üstünde kardan beyaz bir köpük gördüm. Daha sonra kendinden geçti ve ruhunu teslim etti. Hz. İmâm'ın oğlu Muhammed bin Ali, bana "İç odadan su ve tahta getir" dedi. Ben içerde su ve tahtanın olmadığını bildiğim için, "İç odada su ve tahta yoktur" dedim. Emrini tekrar edince, hemen kalkıp gittim. Hakîkaten su ve tahta vardı. Alıp getirdim. "Yıkamak için yardım edeyim" dedim. O, "Bana yardım eden biri var" buyurdu. Kendisi yıkadıktan sonra, bana "İç odada, dolapta, keten ve hanût (güzel kokulu buhur) vardı, onu getir" buyurdu. Gittiğimde, o zamana kadar hiç görmediğim güzel bir elbise dolabı gördüm. İçinden, kefen ve hanûtu alıp getirdim, kefenleyip cenâze namazını kıldı. Sonra tabut istedi. "Bir marangoza yaptırayım" dedim, "İç odada vardır" buyurdu, içeri girdiğimde hiç rastlamadığım bir tabut gördüm. Getirdim. Hz. İmâm'ın cesedini tabuta koydu. Sonra iki rek'atlık bir namaza başladı. Namazını bitirmemişti ki evin damı yarıldı ve tabut oradan yukarı çıktı. Ben telâşla "Şimdi ne olacak?" dedim. Bana, "Sakin ol, biraz sonra gelir" buyurdu. Evin damı yarıldı ve tabut tekrar geldi. Muhammed bin Âli, Hz. İmâm-ı tabuttan çıkarıp yatağına yatardı. Sanki yıkama, kefenleme gibi işler yapılmamıştı. Sonra bana, "Kapıyı aç" buyurdu. O sırada, Halife Me'mûn ve hizmetçileri gelmişdi Vefât haberini alınca çok ağladılar ve üzüldüler. Halife Me'mûn "Ey efendimiz! Sana ne oldu?" diyordu, Sonra techîz ve tekfîn (yıkayıp, kefenleme) işleri yapıldı. Kabir kazılırken ben orada idim. Daha önce bana söylediklerinin hepsi oluyordu. Kabir açılıp, su çıkınca ve küçük balıklar görülünce Halife Me'mûn "Hayatında olduğu gibi, vefâtından sonra da, kerâmetleri görülüyor" dedi. Orada bulunanlardan birisi, "Bu neye işarettir, biliyor musunuz? Ey Abbâsoğulları. Sizin mülkünüz her ne kadar çok uzun müddet ise de bu küçük banklar gibidir. Bir zaman gelir. Allahü teâlâ sizden sizin üzerinize bir kimse musallat eder ve sizi yok eder." dedi. Halife Me'mûn "Doğru söylüyorsun" dedi. Defin işi tamamlandıktan sonra, Halife Me'mûn bana, "Kabirde söylediklerini tekrar anlat" dedi. Ben de unuttuğumu söyledim. Hakîkaten unutmuştum. Halife de, bildiğim halde söylemek istemediğimi zannederek beni hapsetti. Hapiste bir yıl kaldım. Artık iyice sıkılmıştım, "Yâ Rabbi! Resûlullah (s.a.v.) efendimiz ve temiz akrabası hürmetine beni buradan kurtar!" diye duâ ettim. Hemen o anda İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerini gördüm. İçeri girdi. "Ey Ebüssalt! Gönlün mü daraldı?" buyurdu. "Evet" dedim. Mübârek elini zincirlerin üzerine koyar koymaz, zincirlerin hepsi açıldı. Elimden tutup saraydan çıktık. Bekçilerin yanından geçip gittik. Hiçbirisi bizi göremedi. Sonra, "Allahü teâlâ sana emniyet versin seni korusun! Bundan sonra Halife Me'mûn'u görmezsin, o da seni bulamaz" buyurdu ve kayboldu. Ondan sonra Halife Me'mûn'u hiç görmedim."

    İbrâhîm İbni Abbâs diyor ki: "İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) öyle büyük âlim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her mes'eleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me'mûn, kendisine çok suâl sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hz. İmâm, az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaç olanları arayıp bulur, onlara yardımcı olurdu. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allahü teâlâya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında "Hasbiyallah=Allahü teâlâ bana kâfidir" yazılı idi.



    KAYNAKLAR

    1) El'A'lâm cild-5, sh-26
    2) Vefeyât-ül-a'yân cild-3, sh-269
    3) Târih-i taberi cild-10, sh-251
    4) El-Kâmil fi't-târih cild-€, sh-119
    5) Nuzhet-ül-cetts cild-2, sh-65
    6) El-İber cild-1,sh-â40
    7) Nâr-ül-ebsârsh-156


  7. 18.Eylül.2013, 00:07
    4
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: İmam Musa Kazım İmam Ali Rıza Muhammed Taki hayatı hakkında bilgi

    İmamMuhammed Taki hayatı


    On iki imamın dokuzuncusu, tanınmış büyük velilerden. Künyesi, Ebu Câfer, ismi Muhammed Cevâd bin Ali bin Musa-i Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Tâlib'dir. Takî lakâbı ile meşhurdur. 810 (H. 195) tarihinde, Receb ayının onunda Medine'de doğdu. 835 (H.220) yılında Zilhicce ayının altısında Bağdat'ta vefat etti. Kabri, dedesi Musa-i Kâzım hazretlerinin kabrinin arkasındadır.

    Muhammed Cevâd hazretleri, Resûlullah Efendimizin torunu olup, Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın (r.a.) evlatlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in torunlarından olduğu için "Seyyid"dir. Muhammed Cevâd daha küçük yaşta, büyük ve derin bir âlim olmuştur. İmamlığı on altı sene iki ay on dört gündür. Halife Me'mûn, kızı Ümmü Fadl'ı Muhammed Cevâd ile evlendirmiş, Medine'ye göndermiştir. Her yıl halife Me'mûn, Muhammed Cevâd'a on bin dirhem gönderirdi. Ali Nakî ve Musa isminde iki oğlu, Fâtıma ve Emmâme isminde iki de kızı vardı. Muhammed Cevâd'ın menkıbeleri ve kerâmetleri çoktur.

    Şöyle anlatılır: Bir gün halife Me'mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. O esnada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Muhammed Cevâd da orada çocukların yanında duruyordu. Yalnız o olduğu yerden ayrılmadı. Bunun üzerine halife Me'mûn ona yaklaşarak: "Ey çocuk! Bütün çocuklar kaçtığı halde, sen neden kaçmadın?" diye sorunca, İmam-ı Takî: "Ey Emîr-ül-Müminin, yol dar değil ki kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyorum." diye cevap verdi. Bu güzel yüzün ve tatlı sözlerin sshibi olan çocuk halifenin hoşuna gitti. Ona: "Sen kimin oğlusun?" diye sorunca, "İmam-ı Ali Rıza'nın oğluyum." cevabını verdi. Halife, İmam-ı Ali Rıza'yı rahmetle andı. Muhammed Cevâd o sırada dokuz yaşındaydı.

    Halife, bir müddet gittikten sonra, av kuşu olan doğanı bir gölün yanında serbest bıraktı. Doğan bir süre sonra, pençesinde yarı canlı bir balıkla geri döndü. Halife bu duruma şaşırdı. Av dönüşü, yine aynı yoldan döndüler. İmam-ı Takî'nin bulunduğu yere gelen halife: "Ey Muhammed! Benim av kuşumun bugün ne avladığını biliyor musun?" diye sordu. İmam-ı Takî, "Evet, ey halife, Allahü Teâlâ suda küçük bir balık yarattı, halifenin av kuşu da bunu avladı ki Resûlullah'ın sülâlesinin kerâmetleri meydana çıksın." diye cevap verdi. Me'mûn hayret içinde Muhammed Cevâd'ın yüzüne baktı ve: "Sen gerçekten İmam-ı Ali Rıza'nın oğlusun." dedi. Henüz çocuk yaştaki Takî'ye ihsân ve ikrâmda bulunarak, yanına aldı.

    Daha sonra Me'mûn, kızı Ümmü Fadl'ı Muhammed Cevâd'a nikâh etti ve onları Medine'ye gönderdi. Muhammed Cevâd ve hanımı, akşam vakti Kûfe'ye vardılar. Muhammed Cevâd bir mescide girdi. Caminin avlusunda bulunan ve meyve vermemiş olan bir sidre ağacının dibinde abdest aldı. Namaz kıldıktan sonra ağacın yanına geldiler. Ağaç taze meyve vermişti. Meyve çok tatlı ve çekirdeği yoktu. Cami cemaati o meyvelerden bereketlenmek için yediler.

    Ümmü Fadl, bir gün babası halife Me'mûn'a bir mektup yazarak, İmam-ıTakî'nin kendisinin üzerine başka bir hanım almak istediğini şikâyet etti. Halife Me'mûn cevap yazarak: "Seni İmam-ı Takî'ye verirken, Cenâb-ı Hakk'ın ona helâl ettiğini haram etmedim. Bundan sonra bana bu konuda şikâyet mektubu yazma." dedi.

    Bir zât anlatır: "Bir gün arkadaşımla sefere çıkmak için İmam-ıTakî Hazretlerine veda etmeye gittik. İmam-ıTakî bize yarın gitmemizi buyurdu. Arkadaşım benim eşyalarım gitti, diyerek yola çıktı. Gece konakladığı yere sel geldi. Onu alıp götürdü." Başka bir zât ise şöyle anlatır: Bir gün İmam-ı Takî'nin huzuruna vardım. Falan sâliha Hanım size dua ediyor, kendisine kefen yapılması için bir elbisenizi istiyor, dedim. Bana; "O sâliha hanımın, elbiseye ihtiyacı kalmamıştır." buyurdu. Ben bu sözün mânâsını anlayamamıştım. Daha sonra duydum ki, o sâliha hanım vefat edeli on üç veya on dört gün olmuş."


  8. 18.Eylül.2013, 00:07
    4
    Devamlı Üye
    İmamMuhammed Taki hayatı


    On iki imamın dokuzuncusu, tanınmış büyük velilerden. Künyesi, Ebu Câfer, ismi Muhammed Cevâd bin Ali bin Musa-i Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Tâlib'dir. Takî lakâbı ile meşhurdur. 810 (H. 195) tarihinde, Receb ayının onunda Medine'de doğdu. 835 (H.220) yılında Zilhicce ayının altısında Bağdat'ta vefat etti. Kabri, dedesi Musa-i Kâzım hazretlerinin kabrinin arkasındadır.

    Muhammed Cevâd hazretleri, Resûlullah Efendimizin torunu olup, Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın (r.a.) evlatlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in torunlarından olduğu için "Seyyid"dir. Muhammed Cevâd daha küçük yaşta, büyük ve derin bir âlim olmuştur. İmamlığı on altı sene iki ay on dört gündür. Halife Me'mûn, kızı Ümmü Fadl'ı Muhammed Cevâd ile evlendirmiş, Medine'ye göndermiştir. Her yıl halife Me'mûn, Muhammed Cevâd'a on bin dirhem gönderirdi. Ali Nakî ve Musa isminde iki oğlu, Fâtıma ve Emmâme isminde iki de kızı vardı. Muhammed Cevâd'ın menkıbeleri ve kerâmetleri çoktur.

    Şöyle anlatılır: Bir gün halife Me'mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. O esnada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Muhammed Cevâd da orada çocukların yanında duruyordu. Yalnız o olduğu yerden ayrılmadı. Bunun üzerine halife Me'mûn ona yaklaşarak: "Ey çocuk! Bütün çocuklar kaçtığı halde, sen neden kaçmadın?" diye sorunca, İmam-ı Takî: "Ey Emîr-ül-Müminin, yol dar değil ki kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyorum." diye cevap verdi. Bu güzel yüzün ve tatlı sözlerin sshibi olan çocuk halifenin hoşuna gitti. Ona: "Sen kimin oğlusun?" diye sorunca, "İmam-ı Ali Rıza'nın oğluyum." cevabını verdi. Halife, İmam-ı Ali Rıza'yı rahmetle andı. Muhammed Cevâd o sırada dokuz yaşındaydı.

    Halife, bir müddet gittikten sonra, av kuşu olan doğanı bir gölün yanında serbest bıraktı. Doğan bir süre sonra, pençesinde yarı canlı bir balıkla geri döndü. Halife bu duruma şaşırdı. Av dönüşü, yine aynı yoldan döndüler. İmam-ı Takî'nin bulunduğu yere gelen halife: "Ey Muhammed! Benim av kuşumun bugün ne avladığını biliyor musun?" diye sordu. İmam-ı Takî, "Evet, ey halife, Allahü Teâlâ suda küçük bir balık yarattı, halifenin av kuşu da bunu avladı ki Resûlullah'ın sülâlesinin kerâmetleri meydana çıksın." diye cevap verdi. Me'mûn hayret içinde Muhammed Cevâd'ın yüzüne baktı ve: "Sen gerçekten İmam-ı Ali Rıza'nın oğlusun." dedi. Henüz çocuk yaştaki Takî'ye ihsân ve ikrâmda bulunarak, yanına aldı.

    Daha sonra Me'mûn, kızı Ümmü Fadl'ı Muhammed Cevâd'a nikâh etti ve onları Medine'ye gönderdi. Muhammed Cevâd ve hanımı, akşam vakti Kûfe'ye vardılar. Muhammed Cevâd bir mescide girdi. Caminin avlusunda bulunan ve meyve vermemiş olan bir sidre ağacının dibinde abdest aldı. Namaz kıldıktan sonra ağacın yanına geldiler. Ağaç taze meyve vermişti. Meyve çok tatlı ve çekirdeği yoktu. Cami cemaati o meyvelerden bereketlenmek için yediler.

    Ümmü Fadl, bir gün babası halife Me'mûn'a bir mektup yazarak, İmam-ıTakî'nin kendisinin üzerine başka bir hanım almak istediğini şikâyet etti. Halife Me'mûn cevap yazarak: "Seni İmam-ı Takî'ye verirken, Cenâb-ı Hakk'ın ona helâl ettiğini haram etmedim. Bundan sonra bana bu konuda şikâyet mektubu yazma." dedi.

    Bir zât anlatır: "Bir gün arkadaşımla sefere çıkmak için İmam-ıTakî Hazretlerine veda etmeye gittik. İmam-ıTakî bize yarın gitmemizi buyurdu. Arkadaşım benim eşyalarım gitti, diyerek yola çıktı. Gece konakladığı yere sel geldi. Onu alıp götürdü." Başka bir zât ise şöyle anlatır: Bir gün İmam-ı Takî'nin huzuruna vardım. Falan sâliha Hanım size dua ediyor, kendisine kefen yapılması için bir elbisenizi istiyor, dedim. Bana; "O sâliha hanımın, elbiseye ihtiyacı kalmamıştır." buyurdu. Ben bu sözün mânâsını anlayamamıştım. Daha sonra duydum ki, o sâliha hanım vefat edeli on üç veya on dört gün olmuş."





+ Yorum Gönder